Buse Özel

Hızlı kilo verme yüzü çökertiyor

4 Haziran 2026

ZAYIFLAMA iğnelerinin bugüne kadar en yaygın görülen yan etkisi ani kilo kaybı sonucu yüzde oluşan çöküş. Bu ‘zayıflama iğnesi yüzü’ aslında iğnenin değil de hızlı kilo kaybının bir yan etkisi. Son günlerde 50 kilo verdiğini açıklayan Celal Şengör’ün de yüzünde meydana gelen çöküşle gündeme gelen bu yüz yapısı aslında önlenebilir.

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte zayıflama iğnelerine bir rağbet var. Ancak ani kilo kaybı yüzde hızlı bir çöküşe neden oluyor. Bu durumun en önemli nedeni uzmanlara göre mikro besinlerin alınamıyor olması. Yani aslında bu doğrudan ilacın yan etkisi değil. İlacı kullananlardaki iştah azalmasının bir sonucu. Aniden hızlı kilo kaybetmek cilt için önemli iki protein olan elastin ve kolajenin azalmasına neden oluyor. Elastin ciltin esnek olmasını sağlarken, kolajen daha diri ve canlı görünümü sağlıyor. Bu noktada ise çözüm beslenmede proteini ihmal etmemek, güneşten korunmak ve cildi nemli tutabilmek için yeterince su tüketmek.


‘ZAYIFLAMA İĞNELERİNE ÖZGÜ DEĞİLDİR’

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dermatoloji Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zekayi Kutlubay, “Bir kişi kısa sürede ciddi miktarda kilo verdiğinde, vücuttaki yağ dokusu azalırken, yüz yağları da hacim kaybedebilir. Normalde kilo kaybı daha yavaş olduğunda cildin bu değişime uyum sağlama şansı biraz daha fazladır. Hızlı kilo kaybında cilt, altındaki hacim azalmasına aynı hızda uyum sağlayamayabilir. Bu durum yalnızca zayıflama iğnelerine özgü değildir. Hızlı kilo verdiren diyetler, bariatrik cerrahi sonrası süreçler veya başka yöntemlerle oluşan hızlı kilo kayıplarında da benzer görünüm görülebilir. Yaşla birlikte ciltte kolajen ve elastikiyet zaten azalır. Hızlı hacim kaybı bu süreci daha görünür hale getirebilir. Özellikle ileri yaşta, belirgin güneş hasarı olanlarda, çok hızlı ve fazla kilo verenlerde cilt gevşekliği daha kalıcı olabilir. Beslenme yeterli protein alımı, direnç egzersizleriyle kas kütlesinin korunması, yeterli su tüketimi ve dengeli beslenme cilt ile yumuşak dokuların daha sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Çünkü hızlı kilo kaybında sadece yağ değil, kas kütlesi de azalırsa yüz ve vücut daha çökmüş görünebilir” dedi. Dermatoloji Uzmanı Dr. Sadiye Kuş ise şunları söyledi:

50 kilo veren Celal Şengör’ün yüzünde meydana gelen değişim dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

Bir iyilik hikâyesi

29 Mayıs 2026

DOĞUŞTAN kalp anomalisi ile dünyaya gelen İrem Alan ilk ameliyatını bir haftalıkken, ikinci ameliyatını ise 2 yaşında oldu. Sonrasında uzun yıllar hiçbir operasyon geçirmeyen küçük İrem’in durumu kötüleşmeye başladı. Zamanla yürüyemez hale gelen İrem’i annesi Gurbet Alan yıllarca sırtında okula götürdü. Okulda tüm gün kızıyla bekleyen anne Gurbet Alan, kızının ilaçlarını içirerek yine sırtında evinin yolunu tutuyordu. Bu süreçte gittikleri doktorlar artık geç kalındığını ve ameliyatın riskli olduğunu söylüyordu.

AMELİYATA 1.5 MİLYON TL İSTENDİ

Aile doktor arayışına başladı. Her gittikleri kapı yüzlerine kapanıyordu. Sonra bir gün İzmir’de bir doktor, “Ben sizin kızınızı kurtaracak kişiyi biliyorum” deyip Ord. Prof. Dr. Afksendiyos Kalangos’u aradı. Prof. Dr. Kalangos hastayı görmek istediğini söyledi. Aile, İstanbul’a geldi ve Ord. Prof. Dr. Kalangos ile tanıştı. İrem’in iki ameliyat olması gerekiyordu. Tek bir ameliyatın masrafı yaklaşık 1.5 milyon TL idi. Ancak ailenin karşılayacak ekonomik durumu yoktu.


KALANGOS VAKFI KARŞILADI

O sırada Prof. Dr. Kalangos devreye girdi. Tüm masrafları vakfın karşılayacağını söyledi. Anne Gurbet Alan o anları şöyle anlatıyor: “Doktor Kalangos bize ‘Para önemli değil. Siz bunları dert etmeyin. Bizim için çocuğun hayatı daha önemli’ dedi. Bize her zaman maddi manevi yardımcı oldular. Kalangos bana babalık yaptı. ‘Dünya iyi insanların hatırına dönüyor’ derler ya işte Kalangos hoca o iyi insanlardan.”

Yazının Devamını Oku

İkinci hayatında hedefi savcılık

27 Mayıs 2026

Lösemi teşhisini 11 yaşında alan ve kök hücre nakliyle sağlığına kavuşan Zeynep Şeniz Akkoyun (14) başından geçenleri şöyle anlattı:

“Bir küpe almıştım. Annem zararlı olduğunu söyleyip benimle kavga etmişti. Ben de olmadığını iddia etmiştim. Hemen ertesi gün kulağımın arkası kocaman şişti. Sonra da parmağım şişti. Bana enfeksiyon deyip antibiyotik verdiler. O sırada bir şeyler oldu ve annem antibiyotiğimi alamadı. Ben de kullanamadım. Sonra birden kötüleştim ve tekrar doktora gittik. İyi ki de almamışız. Bu vesileyle detaylı tetkiklerim yapıldı. Lösemi tanısı aldım. İlk tanımı 18 Ağustos 2023’te aldım. Sonrasında 6 ay hastanede tedavi oldum. Sürekli kan ihtiyacım oluyordu. Hastane benim için çok yorucuydu.”

‘Hastaneye Dönerken

Dedemle Ağlıyorduk’

Hastaneye yattığı ilk dönemde hastalığının ne olduğunu bir hemşireden öğrenen Zeynep, “Annem ve teyzem sürekli telefonla konuşma bahanesiyle koridora çıkıp ağlıyordu. Durumu anlıyor ve babama soruyordum. ‘Kötü bir şey varsa sizden öğreneyim’ dememe rağmen annem durumu benden gizlemeye çalışıyordu” dedi.

Enfeksiyon riski nedeniyle evindeki kardeşlerinin yanına gidemeyen Zeynep, hastane dışındaki kısıtlı zamanlarını anneannesinin evinde geçirdiğini belirterek “Bana özel oda yapılmıştı. Çok mutlu oluyordum eve çıkabildiğimde. Hatta evden hastaneye dönmem gerektiğinde ağlıyordum. Dedem de benimle birlikte ağlıyordu” diye konuştu.

‘BANA HAYAT VEREN KİŞİYE MİNNETTARIM’

Doktorların tek tedavi yöntemi olarak kök hücre naklini işaret etmesiyle TÜRKKÖK üzerinden arayış başladı. Bulunan ilk tam uyumlu donör bağıştan vazgeçti. Devam eden taramalar sonucunda tespit edilen ikinci donörün onay vermesiyle nakil işlemi başarıyla gerçekleştirildi. Zeynep donörüne olan minnetini “Bana tekrardan can oldu. Şimdi karşımda olsa ona binlerce kez teşekkür etmekten başka hiçbir şey yapamam. Nakil olmasaydı şansımın çok düşük olduğunu söylemişlerdi. Ben ilik veren kişiye minnettarım. Birine yeniden hayat verdiler” sözleriyle dile getirdi.

Yazının Devamını Oku

1300 km uzaklıktan şifa eli

21 Mayıs 2026

MUŞ’ta yaşayan 57 yaşındaki bir hasta, enfeksiyon ve böbreklerde taş bulgusu ile Muş Devlet Hastanesi’ne başvurdu. İstanbul Tıp Fakültesi’nde kurulan sistemdeki robot ile İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tzevat Tefik yaklaşık 1300 kilometre mesafede bulunan hastaya 5G internet bağlantısıyla müdahale ederek böbrek taşlarını kırmayı başardı. Operasyonda yapılan her hamle internet sayesinde, 48 milisaniye gibi bir sürede hastaya temas etti. Kullanılan robot sistem ise TÜBİTAK desteği ile geliştirilen yerli bir teknoloji. Ankara’da bulunan OSTİM Teknopark’ta üretilen ve İbni Sina adı verilen yerli robotun bir eli ameliyathanedeyken, diğer kısmı ise doktorun kontrolündeydi.

OPERASYON DÜNYADA İLK

Operasyonu İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Tzevat Tefik yönetirken hastayı Muş Devlet Hastanesi’nden Op. Dr. Rıfat Burak Ergül operasyon için hazırladı. Operasyon sırasında lazer ile böbrek taşları ‘tozlaştırma’ yöntemi ile kırıldıktan sonra bir çeşit minik bir boru yardımıyla hastanın vücudundan çekildi.

Operasyon, aynı zamanda böbrek taşı tedavisinde RIRS (Retrograd Intrarenal Cerrahi) ile yapılan dünyanın ilk uzaktan ameliyatı oldu. Prof. Dr. Tzevat Tefik, “Taş cerrahisini düşünecek olursak bu operasyon dünyada bir ilk oldu. Bugün ameliyat ettiğimiz hastayla dün (önceki gün) telekonferans ile görüştüm. Operasyonda hiçbir gecikme hissetmedim. Gelecekte ülkeler arası yapmayı hedeflediğimiz işlemlerde birlikte olmayı diliyorum” dedi. Prof. Dr. Tefik, yaptığı işlemi aynı zamanda Dijital Cerrahi Zirvesi’ndeki meslektaşlarına da izletti.

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar ise “Sağlık teknolojileri ve telecerrahi uygulamaları, kendilerini insanlığın hayatını kolaylaştırmaya adamış uzman hekimlerimizin elinde ülkemiz için önemli bir bilimsel adımdır” diye konuştu.  

Yazının Devamını Oku

Yenidoğanlara ‘Ten tene’ şifa

2 Mayıs 2026

Türk Neonatoloji Derneği tarafından düzenlenen 33. Ulusal Neonatoloji Kongresi (UNEKO 33), Kıbrıs’ta gerçekleştirildi. Basın toplantısında konuşan dernek başkanı Prof. Dr. Esin Koç, yenidoğan bebeklerde anne ile ten tene temasın öneminin bilimsel olarak da kanıtlandığını belirtti. “Eskiden annelerin babaların yenidoğan yoğun bakım ünitesine girmeleri istenmezdi. Çünkü enfeksiyon riski olduğu düşünülüyordu ancak bunun tam tersi olduğu anlaşıldı” diyen Koç, Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle Türkiye genelinde ‘Ten tene temas’ projesini başlattıklarını açıkladı. Kanguru bakımı olarak da adlandırılan ten tene temas, bebeklerin doğar doğmaz annenin göğsüne yatırılmasını kapsıyor. Bu sayede bebeklerin nabızlarının, solunumlarının daha iyi olduğu, sakinleştiği ve annenin de sütünü artırdığı son yıllarda ortaya çıktı. Yenidoğan bebeklerde bunu yapmak kolayken prematüre doğan ve yoğun bakımda tedavi görmesi gereken bebeklerde bu süreç gerçekleştirilemiyordu. Prof. Dr. Esin Koç, herhangi bir enfeksiyonu olmayan ailelerin bebekleri ile temasta bulunabileceklerini söyledi:

BEBEKLER HİSSEDER

“Çok küçük ve riskli bebekleri yaşatmaya çalışırken yoğun bakım ünitelerimiz yüksek teknoloji gerektiriyor. Kırılgan bebekler olduğu için uzun yıllar aileler hiç içeri alınmazdı. Bebek yoğun bakıma girer ve iyileştikten sonra aileye verilir ve duygusal bağlanma açısından sıkıntı olurdu. Bebekler de bir şey anlamıyor diye düşünmeyin onların da gelişimlerinde problemler olabileceği bilimsel çalışmalar ile ortaya kondu. Bizim ülkemiz de bundan geri kalmadı. Biz bir proje başlattık. Bu kolay bir şey değil bazı bebekler çeşitli aletlere bağlı. Burnunda, ellerinde kablolar var, kateter var. Bunun için meslektaşlarımıza ve hemşirelere eğitim veriyoruz.”

FAYDALARI NELER

UNICEF’e göre ten tene teması sadece anne ya da baba değil anneanne, babaanne ve dedeler bile gerçekleştirebilir. ABD’nin önemli kliniklerinden Cleveland Clinic’in çalışmalarına göre ten tene temasın bebekte ve annede yarattığı faydalar ise şöyle:

 Bebeğin kalp atışlarını düzenliyor.

 Bebeğin solunumlarını iyileştiriyor.

Yazının Devamını Oku

Çocuklarda şiddet eğiliminde artış var! 'Prens ve prenses çocuklar patolojik narsistler yarattı'

17 Nisan 2026

Türk Pediatri Kurumu Başkanı Prof. Dr. Özgür Kasapçopur: Ülkemizde her geçen gün şiddet ortamı bir kart topu gibi büyüyor. Yani bu kartopu gibi büyürken elimizde olan net bir veri var. 2024 yılında, 2023 yılında kadar yüzde 9.8 yani yüzde 10 oranında artış var. Bunlar TÜİK verileri. Bir suça karışma nedeniyle güvenlik birimine getirilen tüm çocuklar bunlar. Hem mağdur hem suçlulardan bahsediyoruz. Hani olaya karışmış tüm çocuklar çocukları yani suça sürüklenen çocuk denilen kavram yüzde 9.8 yani yüzde 10 artış var. Bu yılki veriler, 2025 verileri henüz paylaşılmadı. Bunlar paylaşıldığında çok daha belirgin oranlarla karşılaşacağız. Suça sürüklenen çocuk sayısı 2023'ten 2024'e baktığımızda yüzde 13.3 bir artış göstermiş. Mağdur çocuk sayısı yüzde 6.8 artış göstermiş. Yani bunlar da çok önemli. Ve suç türlerine göre dağılıma baktığımızda da içler acısı bir durum var ki yaralama bunların içinde çok ön planda. Yani birbirine karşı çocukların fiziksel şiddet uygulamaları ve bu fiziksel şiddetin hayata geçmesi çok önemli bir noktayla birlikte geliyor. Çocuklara şiddetten, her tür kötü davranıştan, ayrımcılıktan azade bir yaşam sunmalıyız. Türk Pediyatri Kurumu olarak çok sağlıklı koşulların olmasını, sağlıklı okulun olmasını çocuklar için diliyoruz.

"BENİM ÇOCUĞUMDA OLMAZ DÜŞÜNCESİ TAMAMEN İNKARDIR"

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burak Doğangün: Bu toplu katliamlar ülkemizde görülmüyordu. Avrupa'da da 2000'li yılların başında dikkat çekti. Sonra bu kişinin evinde bir silah oyunu oynadığı görüldü. Aslında oyunlar hayatta da var. Oyun iyileştirici, geliştiricidir ama hayal dünyasını geliştirebilen oyunlar iyileştiricidir. Bunun yerini başka oyunlar aldı. Burada kişi oyunun içinde görevli. Birçok ergen yaşamın ve yaşatmanın manasız olduğunu düşünüyor. Bu tarz toplu eylemlerde kişiler eylemin sonunda öleceklerini biliyorlar. Bu aslında bir intihar saldırısı. Ölüme giderken öldürerek gitmek toplamda değerlerin erimesi ile alakalı. Unutmamamız gerekiyor orta ve uzun vadede çözümler üretmemiz gerekiyor. Hepimiz suçluyuz ve hepimiz risk altındayız. Kendi çocuklarımız hem zorbalık yapabilir hem zorbalığa maruz kalabilir. Benim çocuğumda olmaz düşüncesi tamamen bir inkardır.

"PRENS VE PRENSESLER PATOLOJİK NARSİSİZME DÖNDÜ"

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burak Doğangün: Çocukerkil döneme döndük. Çocuklarımız kıymetli ama binlerce yıldır kıymetli. İnsanlar biraz da kendi çocukluğunu tedavi etmek için çocuk yapıyor. Bir müddet sonra olay "Prenses", "Prens" olmaya döndü. Bu da narsistik bir yapıya götürüyor. Eve alınacak deterjana bile çocuk karar veriyor. Bu durum çocukları narsistik bir yapıya dönüştürdü. Narsistik yapı her insanda bir miktar vardır. Tansiyon gibi. Ama bu sistem negatif şekilde, kartopu şeklinde büyüyerek patolojik narsiszme dönüşüyor. Bunun bir üst boyutu da psikozdur. O zaman da gerçekliği değerlendirme yetisi kaybolur. İnsan ruh sağlığı bebeklik çağından var olan agresyona toparlamak adına olgunlaşma ile gider. İnsan ruh sağlığı derinlik kazanır. Bu da gelişme ve büyüme ile paraleldir. Nörobiyoloji dediğimiz bu gelişim sistemini ekranlar yavaşlatıyor. Sinir sisteminin dikkat fonksiyonlarının daha yavaşlamasını hatta bozulmasını sağlıyor. O yüzden küçük yaşta başlayan ekran maruziyeti, şiddet görüntüleri, izlediği karakterler negatif etkiliyor. Bunun daha ötesini söyleyeyim çocuk etrafındaki yetişkinlerin değeri ile değerleniyor. Mesela anne baba eğer bir sorunu hemen, hızlıca, yan yollara saparak çözüyorsa çocuk şunu öğreniyor, "Başkasına saygı duymam, beklemem yanlış bir şey. Ben istediğimi hemen elde etmeliyim." Bu da tıpkı video oyunların sunduğu yanılsama gibi. O zaman çocuk bu yanılsamada gerçeklik yetisini kaybediyor. "Sadece ben, sadece benim doğrum, benim kurallarım, benim haklarım" diyor. O zaman da şiddet kolayca ortaya çıkıyor. "En kıymetlisi benim çocuğum", "Benim çocuğum ne isterse" gibi bir yaklaşım var. Bu da patolojik narsisizme götürüyor. Herkeste narsistik yapı vardır ve olmalıdır. Bunu tansiyon gibi düşünün. Ama bu sistem negatif şekilde, kartopu şeklinde büyüyerek patolojik narsisizme dönüşüyor. Bunun bir üst boyutu da psikozdur. O zaman da gerçekliği değerlendirme yetisi kaybolur.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Gizem Durcan ise "Çocuğu şiddete götüren olayları biyo-psiko-sosyal olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Yani birçok etken olabilir. Çocuğun altta yatan bir hastalığı da olabilir, içinde bulunduğu ortamda şiddet görmüş mağdur bir çocuk da olabilir. Bunların hepsi de olabilir. Şiddet gören çocukların da bir süre sonra şiddet gösteren olduğunu görüyoruz" dedi.

OKUL BASKINLARININ TARİHİ

ABD'de bilinen en eski okul baskını 1764 yılında yaşandı. 4 kızılderili genç bir okulu basarak okul müdürü ve 10 öğrenciyi öldürdü. Ancak bugün bildiğimiz anlamda, canavarca hisle dediğimiz ve amaçsızca kitlesel katliam yapılan ilk okul baskını 1966 yılında gerçekleştirildi. Texas'ta 25 yaşındaki mühendislik öğrencisi Charles Whitman Texas Üniversitesi'ni basarak 15 kişiyi öldürdü ve 31 kişiyi de yaraladı. Whitman'ın çocukluk çağında babası tarafından istismar edildiği ve olaydan birkaç ay önce psikiyatriste gidip "Bir binanın tepesine çıkarak insanlara rastgele ateş açtığımı hayal ediyorum" dediği öğrenildi. Voice Of America'nın "Kolej kampüs baskınları" başlıklı haberine göre tüm okul baskınlarındaki saldırganların akıl sağlığı problemleri yaşadığı belirtiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yılların tartışması son buluyor… Menopozda hormon aklandı mı

4 Mayıs 2026

Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Eğitim Görevlisi Doç. Dr. Merve Aldıkaçtıoğlu Talmaç, dünya genelinde yapılan araştırmaları ve bilimsel çalışmaları Hürriyet’e değerlendirdi: “Menopoz yıllarca kadınlar için ‘hormonsuz yaşamak zorunda kalınan’ bir dönem gibi anlatıldı. Özellikle jinekolojik kanser geçiren kadınlara çoğu zaman otomatik olarak hormon replasman tedavisinden uzak durmaları söylendi. Oysa güncel bilimsel veriler bize yumurtalık kanserinde bile daha dengeli ve bireyselleştirilmiş bir yaklaşımın mümkün olduğunu gösteriyor. Doğru hasta seçimi, uygun doz ve yakın takip ile bazı jinekolojik kanserleri geçirmiş kadınlarda bile hormon replasman tedavisi yaşam kalitesini belirgin şekilde artırabilir.

‘GÜVENLİ VE ETKİLİ OLABİLİR’

Bugün asıl soru ‘Hormon verilebilir mi?’ değil ‘Hangi hastaya, ne zaman ve nasıl güvenle verilebilir?’ sorusudur. Bu yeni bakış açısı, menopoz sonrası yaşamı kanser korkusunun gölgesinden çıkarıp kadınların sağlıklı ve konforlu bir hayat sürmesine kapı aralıyor. Güncel bilimsel veriler, jinekolojik kanser tedavisi sonrası menopoz yönetiminin daha bireyselleştirilmiş bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini gösteriyor. Doğru hasta seçimi yapıldığında hormon replasman tedavisinin bazı kadınlar için güvenli ve etkili bir seçenek olabileceği ifade ediliyor.”

Doç. Dr. Merve Aldıkaçtıoğlu Talmaç ve Buse Özel

DÜZENLİ KONTROL ŞART

Doç. Dr. Talmaç, kanserde erken teşhisin önemine dikkat çekti: “Kadınlarda en sık görülen kanserler endometrium, rahim ve yumurtalık. Ancak bunlar içinde en sinsi davranan ve ileri evrede yakalanan yumurtalık kanseri. Hastalarda erken evrede erken doyma, hazımsızlık gibi şikayetler oluyor ama bunu genellikle önemsemiyorlar. Hastalar bize karında şişkinlik, anormal kanama, karın ağrısı gibi bulgularla geldiğinde ise kitle büyümüş oluyor. Ne yazık ki tarama testi de yok. Genellikle hastalar üçüncü evrede geliyor. Ancak yüz güldürücü tarafı da şu ki cerrahi, kemoterapi, tümör konseyi, immünoterapi, akıllı ilaç gibi seçenekler ile beş yıllık sağ kalımda ciddi artışlar yaşanıyor. Bu kanser türlerine artık eskisi kadar korkarak yaklaşmıyoruz ama kadınlar mutlaka düzenli kontrollerden geçmeli...”

Yazının Devamını Oku

Sıcak sohbeti dünya izledi

9 Nisan 2026

Dünya genelinden farklı sosyal medya mecraları kullanılan Çin’den bir video, bir anda tüm dünyaya yayıldı. Henüz saatler geçmeden 5 milyonun üzerine çıkan videoda Çinli küçük bir çocuk bir turiste yaklaşıyor ve İngilizce sohbet etmek istediğini söylüyor. Karşısındakilere ilk olarak nereli olduğunu sorduktan sonra “Türk’üz” cevabı üzerine “Türk dondurmaları çok güzel” diyor. Sonrasında Prof. Dr. Abdullah Sayıner olduğunu öğrendiğimiz Türk turist ise “Sen Türk dondurmalarını nereden biliyorsun?” diyor. Küçük çocuk ise “Xi’an’da bir mahalle var, Müslüman mahallesi orada yedim” diyor. Ardından 3 bilmece soruyor. Prof. Dr. Sayıner tüm sorulara ilgiyle cevap veriyor ve küçük çocuğu cesaretlendiriyor. Bu kadar iyi İngilizce konuşmayı nereden öğrendiğini soruyor. Küçük çocuk annesinin öğrettiğini söylüyor.

3 KUŞAK DOKTOR AİLE

Prof. Dr. Sayıner 3 kuşak göğüs hastalıkları uzmanı olan bir aileden geliyor. Aynı ismi taşıdığı dedesi Abdullah Sayıner 1888 doğumlu ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında hekimlik yapmış bir isim. Görev yaptığı Denizli Buldan’da kendi maaşından yaptığı birikimler ve halktan topladığı yardımlar ile Buldan’da bir sanatoryum açıyor. Daha sonra sanatoryumlar kapatılınca burası göğüs hastalıkları hastanesine çevriliyor. Dönemin yaygın ve korkutucu hastalıklarından biri olan veremle mücadelesiyle tanınan Dr. Abdullah Sayıner’in bir büstü de o dönem yaptırılıyor ve hastaneye koyuluyor. Uzun yıllar sonra dedesinin ismini taşıyan Prof. Dr. Abdullah Sayıner bir video ile tüm dünyada tanınıyor.

MESAJ YAĞDI

Pazartesi günü İzmir’e dönen Prof. Dr. Sayıner ayağının tozuyla bir anda sosyal medyada ünlenmesine yol açan o videoyu Hürriyet’e anlattı, “Tıp fakültesinden bir arkadaş grubuyla tura gittik. Çin’in Xi’an şehrinde Terracota Askerleri olarak bilinen eserleri görmek için gitmiştik. Yemek sonrası dinlenirken o küçük çocuk geldi ve son derece düzgün bir İngilizceyle ‘Sizinle konuşmak istiyorum’ dedi ve ben de çok mutlu oldum. Çok tatlı, çok sempatik bir çocuktu. Kamerası olduğunu bile sonradan fotoğraflarda fark ettim. Bu kadar hızlı yayılmasına çok şaşırdım. Dünyanın birçok yerinden Pakistan’dan, Kanada’dan, Amerika’dan, Paraguay’dan mesajlar geliyor. Bana açıkçası o kadar abartılacak bir şey var gibi gelmiyor ama demek ki insanlar bu ilişkileri özlemişler. Bu dünya açısından acı bir şey. Sıradan bir görüşme bu kadar ilgi çekiyorsa demek ki insanlar günlük yaşamlarında buna rastlamıyorlar.”

BU KADAR İLGİ GÖRMESİ ŞAŞIRTICI

Çinli çocuğun İngilizce sohbetine dünyadan yorum yağdı. Sonradan öğreniyoruz ki, videodaki turist bir Türk doktor. İzmir’de göğüs hastalıkları uzmanı olarak görev yapan Prof. Dr. Abdullah Sayıner, “Bana göre basit bir diyalog idi ama videonun bu kadar çok sevilmesi insanların böyle diyaloglara hasret kaldığını gösteriyor. Dünya için acı verici bir şey. Çok özgüvenli ve tatlı bir çocuktu” dedi.

Yazının Devamını Oku