65 YAŞ ÜSTÜ İÇİN AŞI HAYATİ
Prof. Dr. Güzin Zeren Öztürk-Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD) Başkanı: “Her yıl görülen influenza kaynaklı ölümlerin yüzde yetmişinden fazlasının 65 yaş üzeri bireylerde olduğunu gösteriyor. Bu nedenle özellikle 65 yaş üzeri başta olmak üzere, bağışıklığı zayıf kişilerde, gebelerde, kronik hastalıkları olanlarda ve bağışıklığı daha düşük olan 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda, kanser hastaları, diyalize giren hastalar gibi hastalarda aşılama çok önemli. Avrupa ülkelerinde grip aşısı oranı 65 yaş üstünde yüzde 70 ila 85 iken Türkiye’de, net bir veri olmamakla birlikte, bazı bölgelerde yüzde 11 civarında. Şu anda baskın olan tip influenza A ve influenza B. Bunların da toplam 3 alt tipi var. Grip aşısı ile ilgili çok yanlış bilinen bir şey var. Grip aşısı grip olmayı önlemiyor ama bağışıklık sistemini hazırlıyor ve hastalığın daha hafif seyretmesini sağlıyor. Ayrıca grip geçiren birisi artık o sene aşıya ihtiyaç duymadığını zannediyor ancak aynı yıl 3 kere de grip geçirebilir. Yani hastalığı geçirmek kalıcı bir bağışıklık sağlamıyor. Aşı ise 6 ila 8 ay bir koruyuculuk sağlıyor. Grip geçirilse de grip aşısı olunabilir.”
RİSKLİ GRUPLAR GRİBİ AĞIR GEÇİRİYOR
Prof. Dr. Seçil Arıca-TAHUD Başkan Yardımcısı: “Çocuklar annesinin kucağında, anneannesine gidiyor yani oradan oraya taşıyıcı oluyor. Özellikle de riskli gruplardaki bireylerin hastalanması daha kolay oluyor ve kronik hastalığı olanlar da daha ağır geçiriyor. Çocuklar hapşırdığı zaman ağzını kapatmayı bilemediği için mikropları, virüsleri daha kolay yayıyor etrafa. Kendisi de aynı şekilde kendini koruyamadığı için hastalanıyor. Aşısı olmayan her 5 çocuktan 1’i influenzayı aktif geçiriyor ve hastaneye yatışla sonuçlanıyor. Bu nedenle grip aşısı yine çocuklar için de önemli. Çocuklarda zatürre ve kulak enfeksiyonundan korkarız. Bunlar hastaneye yatışla sonuçlanabiliyor. Özellikle de alerjik bir çocuksa bu risk daha fazla oluyor.”
RAKAMLARLA İNFLUENZA
TAHUD Başkanı Prof. Dr. Öztürk ve Prof. Dr. Arıca ayrıca şu verileri paylaştı:
* Yapılan çalışmalar, her yıl görülen influenza kaynaklı ölümlerin yüzde 70’inden fazlasının 65 yaş üzeri bireylerde olduğunu göstermektedir.
* Eşlik eden hastalıklar (hipertansiyon, diyabet, KOAH, kalp yetmezliği gibi) influenza enfeksiyonu ile birlikte hastaneye yatış ve ölüm riskini 3–5 kat artırır.
Türkiye Acil Tıp Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şahin Çolak, acil servislerle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu: “Yeşil daha az acil, sarı biraz daha orta acil, kırmızı ise en acil hastaları simgeliyor. Kırmızı alana gelen hastalarda bekleme durumu olamaz. Doktor tarafından anamnez alır ve muayene anında başlar. Sarı alana gelen hastaların bekleme süresi 10 dakikayı aşmaz. Yeşil alandaki hastalarımızın ise bekleme süresi en fazla 1 saattir.
YILDA 200 MİLYON BAŞVURU
Yılda yaklaşık 200 milyon başvuru oluyor. Bu başvuruların yaklaşık olarak yüzde 65’i yeşil alana, yaklaşık yüzde 35’i sarı alana, yüzde 1-2 ise kırmızı alana oluyor. Kendini acil hisseden her hasta acildir. Hastalara kendi kendini değerlendirme yükünü veremeyiz. Bunun kararını zaten hekim vermelidir. Baş ağrısı olan hasta da gerçekten acil olabilir. Ancak hastaların tedavi şekline hekim karar verir.
HER HASTALIĞA SERUM OLMAZ
Tıpta bir kural vardır. Hastanın oral yolu açık ise damardan tedavi verilmez. Yani ağızdan hapla tedavi edilen hiçbir şey damar yolu ile tedavi edilemez çünkü yan etki riski artar. Bir araştırma var kas içi yapılan uygulama ile oral yolla yapılan tedavilerin etkisi arasında 5 dakika fark var. Birisi 15 dakika içinde hastaya etki ediyorsa diğeri 20 dakika içinde etki ediyor.”
KASIM GRİP AYI
Türkiye Acil Tıp Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Özgür Söğüt de “Acil başvurularının en yoğun olduğu dönem grip sezonu. Şu anda sezon tam olarak açılmadı ancak kasım ayının ikinci haftası itibarıyla artmasını bekliyoruz. Şu anda hafif bir hareketlilik var ama tam olarak başlamadı” dedi.
Temiz Hava Hakkı Platformu, ‘Hava kirliliği karnesini’ yayınladı. Rapora göre, Türkiye’de hiçbir ilin havası Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği değerlere göre temiz değil. Yani 81 ilin tamamında kirli hava soluyoruz. Platform Koordinatörü Deniz Gümüşel, ‘Kara Rapor’ şeklinde nitelendirdikleri rapora göre hava kirliliğinin ülke ekonomisine bir yıllık maliyetinin de 138 milyar dolar olduğunu açıkladı. Çevre İçin Hekimler Derneği Temiz Hava Hakkı Platformu Temsilcisi ve Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan da şu bilgileri verdi:
ETKİLERİ ÇOK CİDDİ
“Partikül madde 2.5 dediğimiz PM 2.5 açısından hava kirliliğinin etkileri çok ciddi. PM 2.5 toz zerreciğinin çapı. Yani 2.5 mikrometre çapında çok küçük toz zerreciğini kastediyoruz. PM 2.5 akciğerlerin en uç köşelerine kadar ilerleyip dolaşım sistemine gidiyor. PM 2.5 her yıl yaklaşık 7.8 milyon erken ölüme neden oluyor. KOAH’a bağlı ölümlerin yüzde 41.5’i hava kirliliği nedeniyle oluyor. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin de önemli bir kısmı PM 2.5 ile önlenebilecek ölümler.”
SOLUNUMLA KANA
Temiz Hava Hakkı Platformu Yönetim Kurulu Üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. Melike Yavuz ise “Trafik, sanayi, fosil yakıtların güneş ışığıyla tepkimesi ile ozona maruz kalıyoruz. Ozon solunum ile vücudumuza giriyor. Akciğerlerin en derinlerine iniyor, kana geçiyor. Kan ile tüm organlara ulaşıyor. Akciğer dokularına zarar veriyor, iltihap oluşturuyor. Kısa süreli etkilerinden bazıları akciğer fonksiyon kaybı, enfeksiyona yatkınlık, kalp ile ilgili etkiler, astım atakları, tansiyon yükselmesi. Ciddi etkileri ise daha az kişiyi etkilemekle birlikte ölüm.”
60 BİN KİŞİ KURTARILABİLİR
* Hava kirliliğinin Türkiye ekonomisine yükü de ilk kez hesaplandı. Partikül madde 2.5 denilen PM 2.5 maddenin ülke ekonomisine bir yıllık maliyeti 138 milyar dolar.
* En önemli önlenebilir ölüm nedenlerinden olan hava kirliliğinin düzeyi DSÖ’nün önerdiği seviyeye çekilirse, Türkiye’de yılda en az 60 bin hayat kurtarılabilir.
DENGEDE TUTULMASI ŞART
Hürriyet’e konuşan Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Nurten Saydan da önemli uyarılarda bulundu: “Sağlıklı bir kalp için tansiyonun dengede tutulması şart. Tansiyon 90/60 mmHg ile 120/80 mmHg arasında normal kabul edilir. 140 mmHg’nin üzeri yüksek tansiyon, 80 mmHg’nin altı ise düşük tansiyondur. Bu değerlerin düzenli kontrolü, kalp sağlığı açısından kritik öneme sahip. Yüksek tansiyon kontrol edilmediğinde kalp krizi ve inmeye neden olabilir.”
ARADIĞINIZ KALP İLACINA ULAŞILAMIYOR
Bazı kalp ilaçlarının bulunamadığına dikkat çeken Saydan, “Ne yazık ki ilaç fiyat kararnamesi ve ilaç Euro kuru arasındaki fark nedeniyle bazı kalp ilaçlarının temininde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Güncel Euro kuru yaklaşık 49 lirayken, ilaç Euro kuru hâlâ 21.67 lira olarak uygulanıyor. Bu fark, kalp hastalarının tedavilerini aksatmalarına ve doktorlarının yeni tedavi protokolleri belirlemek zorunda kalmalarına neden oluyor. Eczacılar olarak ‘İlacınız yok, başka eczanelerde arayabilirsiniz’ demekten büyük üzüntü duyuyoruz. İlaç fiyatlarının enflasyon koşullarına göre güncellenmesini istiyoruz” dedi.
Son yıllarda neredeyse kimle konuşsam aynı şikâyeti duyuyorum; “Dişlerimi sıkıyorum”. Halk arasında diş sıkma olarak bilinen bruksizm, tamamen stres nedeniyle ortaya çıkan ve yaklaşık olarak her 4 yetişkinden birinde görülen bir durum. Uzmanlar diş sıkmanın ağrılara neden olduğuna dikkat çekti ve şu uyarılarda bulundu:
BOYUN VE SIRT AĞRISI YAPAR
Dr. İzim Türker Kader (Bahçeşehir Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi):
“Öncelikle diş sıkma ve diş gıcırdatma birlikte ve ayrı ayrı görülebilen problemler. Buna biz bruksizm diyoruz. Kişi bize ‘Benim çenemde ağrı var, baş ağrısı ile uyanıyorum’ diyerek başvuruyor. Çene kasları ve şakaklardaki kaslar diş sıkmadan dolayı genişliyor. Çenede, eklemlerde problem oluyor. Bazen boyun ve sırt ağrısı meydana geliyor. Vücudumuz başımızdan ayak parmaklarımıza kadar birbirine bağlı. Dolayısıyla ağrı her yere iletilebiliyor. Bu durum sinir sistemi ile ilgili olduğu için tam bir tedavisi yok ama korunma yöntemi var ve yönetimi de kişiye özel. Bruksizm gece ve gündüz olarak da ikiye ayrılıyor. Gündüz uyanıkken yapılan bruksizm farkındalık kazanarak yönetilebilir. Mesela hastalara saat başı alarm kurup kendilerini gevşetmelerini öneriyoruz. Ancak uykuda olan bruksizmin yönetimi daha farklı. Yönetimi için ilk olarak gece plağı öneriyoruz. Bu plaklar kişiye özel hazırlanıyor. Ancak sıkma çok kuvvetliyse o zaman botoks uyguluyoruz. Kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık rastlandığını raporlayan çalışmalar var; örneğin İspanya’da yapılan bir çalışmada kadınların yüzde 25’i, erkeklerin ise yüzde 15’i diş sıktığını belirtmiş. Özellikle stres, kaygı ve depresyon gibi duygusal faktörler bruksizmin en önemli tetikleyicileri arasında. Uykusuzluk, yoğun iş temposu, kafein, alkol ve sigara kullanımı da bu tabloyu artırabiliyor.”
FARKINDA DEĞİLLER
Doç. Dr. Pınar Yalçın Bahat (Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı):
“Pelvik taban ağrısı daha çok kasık bölgesinde hissettiğimiz, bazen adet sancısı ile de kendini gösteren bir ağrı biçimi. Çene eklemi ile pelvik taban eşzamanlı çalışırlar. Zaman zaman sırt ağrısı, boyun ağrısı ile de kendini gösterir. Diş sıkma ile bağlantılı olarak kişi pelvik tabanı da kastığı için özellikle adet sancısı artar, bazen tuvalete çıkarken ağrı ile kendini gösterir. Bazen de bel fıtığı ile karışan kuyruk sokumu ağrısı olur. Çene ekleminde çok sayıda östrojen reseptörü var. Bunun haricinde sıkma hareketi omurilik üzerinden pelvik tabana ulaşıyor. Dişini sıkan biri otomatik olarak pelvik tabanı da kasıyor ve ağrı başlıyor. O yüzden tedavide de mutlaka çene eklemi ile değerlendirilmeli. İnsanlar çoğu zaman diş sıktıklarının farkında değil.”
Uzmanlar obezite hastalarının yüzde 95’inde insülin hormonu sorunu olduğunu söylüyor. Türk Diyabet Vakfı Başkanı ve Endokrinoloji Uzmanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, toplantıda şöyle konuştu:
‘AVRUPA’DA BİRİNCİYİZ’
“Sağlık Bakanlığı’nın 5 yıl önceki resmi verilerine göre Türkiye’deki çocukların yüzde 30’u fazla kilolu kategorisinde. Yüzde 10’u da obez. Buna karşılık erkeklerde vücut kitle indeksi yüksek olan erişkinlerde obezite oranı yüzde 36’lara ulaşacak, toplamda ise fazla kilolularla birlikte bu oran yüzde 70’lere ulaşacak. Türkiye’de obezite oranı ve artış hızı bütün Avrupa ülkelerine göre birinci sırada. Bunun arkasındaki esas nedenler hareketsiz yaşam ve kötü beslenme. Obezitenin Türkiye’de en önemli kaynaklarından biri okul kantinleri. Her sene 7 ila 10 milyon arasında çocuk okulda fast food’a alıştırılıyor. Türkiye ilk ve ortaöğretimde çocuklara sıcak yiyecek sunamayan Avrupa’daki nadir ülkelerden bir tanesi. İlkokuldan itibaren fast food ve paketli gıdaya alışıyor. Obezitenin odak noktası kötü beslenme.”
Sosyal medyadaki ‘maksimum’ akımlar izleyicileri belli bir davranışa yönlendirmeyi amaçlasa da gerçekçilikten uzak olması, tüketime yönlendirmesi insan psikolojisini olumsuz etkiliyor. Akımları izleyenler kendini “yetersiz”, “başarısız” olarak nitelendiriyor. Bloom Psikoloji Merkezi’nden Klinik Psikolog Aleyna Damla Özcan şu uyarılarda bulunuyor:
“Bunların ismi gereği maxxing kavramı bir şeyleri abartılı hale getirmek, potansiyeli en yükseğe çıkarmak. Bu da tabii sağlıklı bir bakış açısı değil, çünkü hep ‘daha fazlası’ yolculuğunda kendini kaybetmiş hissediyorlar. Bir yarış atı gibi koşturan kişiler haline dönüşüyorlar ve kaybolmuş hissediyorlar. Bu gerçekçi bir hayat ve hedef değil. Sürekli mükemmeli arzulama kısmı gerçekçi bir hedef değil. Tabii kişiler bunu gerçekçi gibi algılıyor. Kendileri farkında olmuyor, çevresindekiler anlıyor. Bence akımı sunan kişi de uymaya çalışan kişi de etkileniyor. Trendleri kaçırma korkusu diye bir korku var, adı FOMO. Bir şeyleri kaçırmaktan korkuyor insanlar ve uyamadıkları zaman toplumdan dışlanmaktan endişe ediyor.
KADINLARI DAHA FAZLA ETKİLİYOR
Bu akımlar kadınları biraz daha fazla etkiliyor. ‘Herkes bunu yürütürken ben neden yapamıyorum?’ diyerek kendisine yükleniyor ve mutsuz oluyor. Özellikle ergenler ve genç yetişkin kadınlar daha çok etkileniyor. Zaten yeme bozukluğu, depresyon gibi hastalıklar da kadınlarda daha fazla. Travma sonrası stres bozukluğu da kadınlarda daha fazla görülüyor. Burada kadınların sosyoekonomik durumu, kadınların ev işinin tüm sorumluluğunu alması gerektiği gibi toplumun kadına atfettiği roller, hormonal farklılıklar, kadınların daha çok damgalanmaya maruz kalması gibi nedenler etkili oluyor.”
NEDİR BU AKIMLAR AŞIRI BAKIM AŞIRI SAĞLIK...
“Orijinal isimleri sleepmaxxing, looksgmaxxing ve fibermaxxing olan akımlar, kullanıcılarda uyku sırasında yüzüne birçok maske yaparak, saçını farklı şekillerde toplayarak uyumayı ve uyku öncesinde de bir sürü bakım yapmayı içeriyor. Looksmaxxing denilen ‘maksimum görünüş’ akımında ise kullanıcılar devamlı cilt bakımı yapıyor.
Sosyal medyada gezinirken bir video dikkatimi çekti. Genç bir kadın göz numarasını düşürmek için gözüne ‘kırlangıç otu’ uygulatacağını söylüyor. Bir yaprağın suyu elle sıkılarak gözüne damlatılıyor ve sonradan iddiasına göre ölçüm yapılıyor ve numarasının düştüğü görülüyor. Yine iddiasına göre doktoru bu duruma çok şaşırıyor. Ancak Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tekin Yaşar, bu ölçümün bir kanıt olmadığını, ölçümlerin anlık olarak çeşitli etkenlerle değişebileceğini söylüyor.
‘GÖZÜ TAHRİŞ EDİYOR’
Prof. Dr. Tekin Yaşar, “Bu kadar gelişmiş çağda geleneksel tıbbı böyle kontrolsüz kullanmak faydadan çok zarar getirecektir. Göz gibi hassas bir yapıya en ufak bir şey değdirdiğinizde enfeksiyon kaparak gözünü kaybedebilirsiniz. Bu ota ‘gözlük kıran otu’ diyorlar. Gözlük bir hastalık sonucu kullanılmıyor. Bu nedenle bir ot ile tedavi edilmez. Gözlük ihtiyacı, gözlerdeki optik bir kusur nedeniyle ortaya çıkıyor. 40’lı yaşlarda ortaya çıkan yakını görme problemi optik kusur değil yaşlılık ile meydana gelen şeydir. Bunu düzeltecek ilaç söz konusu değil. Bu otun içindeki maddeler ağızdan alındığında karaciğeri zehirliyor, gözü tahriş ediyor ve öngörülemeyen pek çok yan etkiye yol açıyor. Halkımız böyle şeylere karşı uyanık olsun” uyarısında bulundu.