Konuyla ilgili tavsiyelerde bulunan Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi ve Sabri Ülker Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Zehra Büyüktuncer Demirel, “Bağışıklığımızı desteklemek için yeterli ve dengeli beslenirken, yeterli miktarda kaliteli protein alımı çok önemlidir. Bu nedenle, sahur ve iftarda yumurta, yağsız et, tavuk, balık, kuru baklagiller, süt, yoğurt, peynir gibi besinlerden bazıları tüketilmelidir. Bunun yanında, günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketimi ile bağışıklık sisteminin korunmasına yardımcı olan A, C, E vitaminleri, mineraller ve polifenoller gibi fitokimyasallar vücuda alınmış olur” dedi.
Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme Uzmanı ve Diyetisyen Nur Ecem Baydı O zaman da “Bağışıklık sistemimizi kuvvetli tutmak için protein, yağ, karbonhidrat gibi makro besin ögeleri ve vitamin mineraller gibi mikro besin ögeleri bir sinerji içerisinde çalışır. Bu anlamda bir besini tüketirken o besinin besin yoğunluğunu yüksek tutmak önemlidir. Oruç tutan kişilerde bağışıklığı güçlü tutmak için tüketilen çorbaların besin yoğunluğunu yüksek tutmak ve bu sayede bağışıklığı desteklemek mümkündür” diye konuştu.
İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Deniz Sebzeci ise “Oruç sırasında dışarıdan enerji alımı azaldığı için vücut ötöfaji adlı hücresel temizlik sürecini aktive eder” ifadelerini kullandı.
BAĞIŞIKLIĞI YÜKSEK TUTAN KIŞ ÇORBASI TARİFİ
Beslenme Uzmanı ve Diyetisyen Nur Ecem Baydı Ozman bağışıklığı yüksek tutacak bir kış çorbası tarifi de verdi: “2 dal pırasa ve 2 küçük havucu az zeytinyağında soteleyin. 2 yemek kaşığı tam buğday unu ve yarım litre kaynar suyu ekleyin. Blenderdan geçirin. En son yaklaşık 3/4 su bardağı sütü yavaş yavaş çorba karışımınıza ekleyin ve hafif kaynatın. Az tuz, 1 çay kaşığı zerdeçal ve toz karabiber ekleyerek pişirme işlemini tamamlayın.”
Son yıllarda çok sık duymaya başladığımız bir hastalık var: Lipödem. Vücuda oranla çok daha geniş ve yoğun selülit görünümünde bacaklarla kendini gösteren lipödem aslında bir dolaşım bozukluğu ve ciddi bir sağlık sorunu. Ne kadar diyet yapsa da bir türlü bacaklarını inceltmeyi başaramayanlarda bu durum, genellikle genetik olduğu için normal zannediliyor. Hastalar bacaklarındaki fazla kilodan utanç duyuyor ve gizlemeye çalışıyor.
10 KADINDAN BİRİNDE VAR
Her 10 kadından 1’inde görülen lipödem; ağrı yapan, tedavi edilmezse bacaklarda yaralara neden olan, uzun vadede fibromiyaljiye yol açan ve hastayı depresyona sürükleyen bir hastalık. Bu konuda çalışan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Akgül, şu bilgileri verdi: “Bu hastalıktan doktorlar da yeni yeni haberdar oluyor. Hastaların doğru teşhisi alması uzun yıllar sürüyor. Hasta ne kadar diyet yapsa da zayıflayamıyor.
SELÜLİT ZANNETMEYİN...
Lipödem aslında basit bir selülit değil. Selülit cilt altı dolaşımın bozulmasına bağlı portakal kabuğu görüntüsüdür. Lipödem bunun daha ileri formu. Hem dolaşım sistemi bozuluyor hem de yağlar daha da artıyor. Yağların yapısı da bozuk. Ayrıca enflamasyon ve dolaşım bozukluğu nedeniyle ağrı oluyor. Hastaların bacaklarında soğukluk hissi ve yağlanma, ödem de görülüyor. Olay tamamen bir dolaşım sistemi bozukluğu. Lipödem bacak ve kollarda görülebilir. Aslında genetik bir hastalık. Yani anneanne, teyze, halada çıkar öncelikle. Hasta ailesinde bunu gördüğü için genetik ve normal olduğunu zanneder. Bu yüzden de tedaviye geç kalır. Ultrason ile damar yapısı, yağ dokusu incelenir ve bu şekilde lipödem tanısı koyarız.”
ÇARESİ ‘NEFES’ VE DAMAR DİYETİ
Türkiye’de ne kadar lipödem hastası olduğuna dair bir veri olmadığını belirten Prof. Dr. Akgül, bu konuda yeni yaptıkları bilimsel bir çalışmayı da aktardı. Uluslararası hakemli bir dergide yayınlanan araştırmaya göre lipödem tedavisinde iki kas tabakasının önemine dikkat çeken Akgül, “Bunlardan biri baldır kasları. Bu kaslar çalıştığında lenfödem ve lipödem azalıyor. İkincisi de dünyada ilk defa yapılan bir çalışmayla göğüs kaslarının önemini ortaya koyduk. Düzenli diyafram nefesi alıp verdiği zaman bacaktaki lenfatik dolaşım artıyor ve lipödem de lenfödem de azalıyor. Günde 40 dakika yürüyüş ve düzenli nefes alıp verme oldukça önemli. Ayrıca lipödem hastaları damar diyeti dediğimiz bir diyet yapmak zorundalar. Bu diyette özellikle et, süt, yumurtayı azaltırız bazı durumlarda da keto diyeti yapmalarını öneririz. Keto diyetinde de protein ağırlıklı beslenilir. Özellikle karbonhidratları ve yağlı yiyecekleri azaltırız.”
OSTEOARTRIT yani halk arasında bilinen ismiyle kireçlenme neredeyse 60 yaşın üstünde her 2 kişiden birini etkiliyor. Osteoartrit ameliyatları ise hasta için zorlu ve iyileşme süresi uzun olan ameliyatlar arasında. Hayvan deneyleri yapılan Amerikan Stanford Üniversitesi’nin araştırmasında insan kıkırdak dokusu üzerinde de başarılı sonuçlar elde edildi. Yıpranan, aşınan kıkırdak dokusunun tekrar büyüdüğü görüldü. Şu anda kullanılan tedavilerin hiçbiri dokunun yenilenmesini sağlamıyor ve hastalığı geri döndürmüyor. ABD verilerine göre yetişkinlerde her 5 kişiden birinde görülen bu sorun yine sadece ABD’de yıllık 65 milyarlık bir sağlık harcamasına da neden oluyor. Araştırmayı Hürriyet’e değerlendiren uzmanlar çalışmaların ilerletilmesi gerektiği ve umut verici olduğu görüşünde...
ÇIĞIR AÇACAK BİR ARAŞTIRMA
Prof. Dr. Kadriye Öneş (Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı): “Ülkemizde osteoartrit yani halk arasında kullanılan tabiriyle kireçlenme 60 yaş sonrasında 2 kişiden birini etkiliyor. En sık diz eklemini etkilemekle birlikte diğer eklemlerde de oldukça sık görülüyor. Hayvanlar üzerinde yapılan bu araştırmada, dört hafta boyunca haftada iki kez uygulanan gerozim inhibitörü enjeksiyonlarının, farelerde osteoartrit gelişme olasılığını önemli ölçüde azalttığı görülmüş. Özellikle fare modellerinde hem yaşa bağlı osteoartritin hem de ön çapraz bağ yaralanması sonrası osteoartrit gelişiminin azaltılması, tedavinin koruyucu ve onarıcı potansiyelini göstermektedir. İnsan diz protezi ameliyatlarından elde edilen kıkırdak dokusunda benzer kıkırdak tamir edici yanıtların gözlenmesi, bulguların klinik açıdan anlamlı olabileceğini düşündürmektedir. İlerleyen klinik çalışmalar bu bulguları doğrularsa, osteoartrit tedavisinde reeneratif tedaviler çığır açıcı olacak.”
HASTALIĞIN SEYRİNİ DEĞİŞTİREBİLİR
Prof. Dr. İsmail Demirkale (Liv Hospital Vadi İstanbul Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı): “Çalışmada yaşlı farelerde incelmiş diz kıkırdağının kalınlaşmış, ön çapraz bağ yaralanması sonrası gelişen osteoartritin azalmış, mevcut kıkırdak hücreleri daha genç bir genetik profile dönmüş ve diz protez ameliyatından alınan insan kıkırdak dokularında laboratuvar ortamında yenilenme işaretlerinin görülmüş. Bu sonuçlar bilimsel açıdan son derece heyecan verici. Özellikle erişkin kıkırdak hücrelerinin kök hücre kullanılmadan yeniden programlanabileceğini göstermesi önemli bir gelişme. Ancak sosyal medyada söylendiği gibi ‘osteoartrit ameliyatlarının biteceği’ yorumları bilimsel olarak doğru değil. Doz, güvenlik, uzun vadeli veriler ve olası yan etkilerin mutlaka klinik faz çalışmalarında test edilmesi gerekir. Eğer bu mekanizma insanlarda da güvenli ve etkili biçimde çalışırsa, gerçekten hastalığın seyrini değiştiren bir tedavi girişimi ihtimali doğabilir. Bu osteoartrit tedavisinde paradigma değişimi anlamına gelebilir. Ama henüz yolun başındayız.”
ÖNLEME KONUSUNDA UMUT VERİYOR
Prof. Dr. Gökhan Polat (İstanbul Tıp Fakültesi, Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü, Ortopedi Ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi):
RSV’nin en çok etkilediği iki grup ise yaşlılar ve 5 yaş altı çocuklar.
‘BULAŞICILIĞI YÜKSEK’
Basit bir nezle gibi belirtiler ile kendini gösteren RSV’yi geçiren 100 binden fazla insan hayatını kaybediyor. Ancak bunun büyük bir bölümünü 5 yaş altındaki çocuklar oluşturuyor. Prof. Dr. Vefik Arıca: “RSV mevsimseldir. Türkiye’de kasım ve mart aylarında zirve yapar. 1 yaş altında risk daha da yüksek. 2 yaş altındaki her 10 çocuktan 9’u RSV geçiriyor. Aşısı yok ancak koruyucu bir antikor iğnesi var. Koruyuculuğu yaklaşık 6 ay kadar devam ediyor. Masa, kapı, oyuncak gibi sert yüzeylerde 10 saate kadar yaşayan bu virüsün bulaştırıcılığı bu nedenle çok yüksek. Ellerde ise 1 saate kadar yaşıyor” dedi.
El Bebek Gül Bebek Derneği’nin yaptığı bir araştırma ise bebeklerde zatürre ve bronşitin en önemli nedeni olan RSV’nin aileler tarafından bilinmediğini ortaya koydu. 1061 katılımcı ile yapılan görüşmelerde, bebekleri RSV geçiren ailelerin yüzde 87’si bu virüsü daha önce hiç duymamış.
4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla Hürriyet’e konuşan Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nuri Karadurmuş, insanları kanser tedavisinde bilimden sapmamak konusunda uyardı:
“Ne yazık ki onkoloji uzmanı olmadığı halde kendisinin kanser uzmanı olduğunu iddia eden kişiler fitoterapi, yüksek doz C vitamini, kenevir gibi maddelerle kanseri tedavi edeceğini iddia ederek halkın doğru tedaviye gitmelerini geciktiriyor. Bunlar çok sayıda insanın pozitif bilimden ve faydadan uzaklaşmasına neden oluyorlar. Daha sonra iş işten geçtikten sonra doktora başvuruyorlar. Tümör ilerlemiş oluyor tedavi zorlaşıyor.”
HAVA KİRLİLİĞİ RİSKİ ARTIRIYOR
Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün ürünleri olarak görülse de son yıllarda hava kirliliği de önemli bir risk oluşturuyor. Temiz Hava Hakkı Platformu’nun yaptığı çalışmalara göre 2023 yılında hava kirliliğinden kaynaklı kanser vakaları sonucu dünyada 347 bin 490, Türkiye’de ise 6 bin 166 kişi hayatını kaybetti.
Prof. Dr. Nurdan Köktürk, akciğer kanserinin erkeklerde en sık ölüme neden olan kanser olduğunu, kadınlarda ise dokuzuncu sırada yer aldığını söyledi.
İstanbul’da düzenlenen ‘5. Cerrahpaşa Pediatri Günleri’ kongresinde A’dan Z’ye çocuk sağlığı ele alındı. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı öğretim görevlisi Doç Dr. Ayşe Ayzıt Kılınç, çocuklarda görülen uyku bozukluğuyla ilgili çarpıcı bilgiler verdi: “Çocuk göğüs hastalıkları alanında yapay zekâ ve teknolojinin kullanım alanlarını ele aldık bu kongrede. Çocuklarda uyku bozuklukları aslında bizim çoğu zaman atladığımız ama yaklaşık yüzde 25 -30 arasında, yani oldukça sık görülen bir sorun. Uyku bozukluğu solunum ile alakalı olabilir, uykuya dalma ile ilgili bir sorun olabilir veya uyku ritminin bozulmasıyla alakalı olabilir.
NEDENİ ARAŞTIRILMALI
Bu problemin tanısını koymak çok önemli, çünkü çocukların uykusunu bir düzene sokmazsak ve solunum bozukluklarının tedavisini gerçekleştirmezsek ileride bizi çok önemli problemler bekliyor. Bunlardan bir tanesi mesela çocuklarda bilişsel işlevlerde bozukluk gerçekleşebiliyor. Gün içerisinde aşırı hiperaktivite veya tam tersi uykulu olma hali gelişebilir. Okul performansında düşüklük gerçekleşebilir. Tedavi edilmeyen uzun vadeli uyku bozukluklarında hastalarda akciğer damarlarını etkileyen pulmoner hipertansiyon dediğimiz ciddi bir hastalığa neden olabilir. Uyku bozuklukları için polisomnografi dediğimiz bir uyku testi yapılması gerekiyor. Bir klinikte belli cihazlara bağlanarak çocuğun bir gece geçirmesi ve uyuması gerekiyor. Ancak çocuk uyku merkezlerinin sayısı çok az. Bu süreçte tanıya kolay ulaşmak amacıyla artık yapay zekânın da etkin olduğu yöntemler gelişti. Artık bazı belli cihazlar çocuğa bağlanıyor ve çocuğun evde uyuması sağlanıyor. Ölçümler de yapay zekâ ile analiz ediliyor. Bunun bir diğer faydası da yapay zekâ ile kişiselleştirilmiş tedavi yapabiliyoruz. Gelecekte bizi bu konu ile ilgili çok daha yeni ve özel tedavi yöntemleri bekliyor.”
YAPAY ZEKÂYLA ANALİZ EDİLİYOR
- Bir ‘uyku merkezinde’ yapılan ve polisomnografi adı verilen test için çocuğun birçok makineye bağlanarak solunumunun, nabzının ve birçok parametrenin takip edilmesi gerekiyor. Bu testler genellikle hastane ya da klinik ortamında gerçekleştiriliyor. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada bu merkezlerin sayısı az ve yetersiz. Ayrıca genellikle günde 1 ya da 2 çocuğa test yapılabiliyor. Çünkü uyku merkezleri 1 ya da 2 yataklı oluyor. Dünyada yeni kullanılmaya başlanan giyilebilir sağlık teknolojileri ile birlikte bu testler artık ev ortamında yapılıyor, sonuçlar ise yapay zekâ ile analiz ediliyor. Uygulama henüz yeni yeni kullanılmaya başlandığı için yaygın değil ve Türkiye’de yok.
COVID-19’dan sonra dünya her yeni virüste diken üstünde. Bu yeni korku dalgalarından biri de Nipah virüsü. Hindistan’da yayılan virüs aslında ilk olarak 1999 yılında Malezya ve Singapur’daki salgının ardından keşfedildi. Hindistan’a sıçrayınca korkutucu hale geldi. Zira Hindistan dünyanın en kalabalık nüfusu. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), virüsü ‘salgın riski taşıyan’ patojenler arasında sınıflandırarak acil araştırma çağrısında bulundu. Bu virüs yeni bir pandeminin başlangıcı olabilir mi? Tehlikenin boyutu ne? Uzmanlara sorduk, işte cevapları...
BULAŞ HIZI DÜŞÜK
- Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bülent Ertuğrul: “Yeni bir virüs değil. Fakat Hindistan’a sıçraması endişe kaynağı oldu. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre bulaş yakın temasta ve genellikle hasta kişiye bakan kişilerde oluyor. Bulaş hızı da COVID-19 kadar yüksek değil. Virüsün bilinen net bir tedavisi yok. Grip gibi belirtilerle başlıyor, vücut salgıları ile yayılıyor. Eğer akciğerlere yerleşirse zatürre, beyne yerleşir ise beyin iltihabı olarak bilinen ensefalit yapıyor. Ensefalit bilinç değişikliği, nöbetler gibi semptomlar yapabiliyor. İnsandan insana yakın temas ile bulaş oluyor. Yanınızda hasta kişi hapşırır veya öksürürse size bulaşabilir. Ancak virüs daha kolay bulaşır hale gelirse o zaman büyük risk.”
YARASA KAYNAKLI
- Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Hüsrev Diktaş: “Nipah’ın çıkış noktası meyve yarasaları. Yarasanın tükürüğü, idrar ya da dışkısıyla kirlenmiş gıdalar üzerinden bulaşıyor. İlk salgında yarasalardan domuzlara, oradan insanlara bulaşmıştı. Bazı bölgelerde çiğ hurma palmiyesi özsuyu gibi içecekler de yarasa salgılarıyla kirlendi. Ülkemiz bu yarasaların doğal yaşam alanı içerisinde yer almamaktadır. Ancak Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerine seyahat eden vatandaşlarımızın dikkatli olması büyük önem taşımaktadır. Bu ülkelere seyahat eden kişilerin açıkta satılan yiyeceklerden, meyve sularından ve hijyeninden emin olunmayan gıdalardan kesinlikle kaçınması gerekir. Ayrıca meyve yarasalarının bulunduğu alanlarda temas riskine karşı son derece dikkatli olunmalıdır.”
DOKTOR Muhammet Bilici odasındaki duvarda bir sürü başarı ve teşekkür belgesi olan, sayısız eğitimden geçmiş, hastalarının hakkında sayfalarca övgü ve teşekkür dolu yorumlar yazdığı başarılı bir hekim. Ancak Muhammet Bilici’yi bugünlere getiren ağzında gümüş kaşıkla doğmuş olması değil, 11 yaşından beri kasaplıktan televizyon tamirciliğine, elektrikçi çıraklığından hamallığa kadar sayısız işte çalışmış olması...
HİKÂYESİNİ PAYLAŞTI
Geçen günlerde sosyal medyada gezinirken bir video gördüm. “Hamallıktan doktorluğa” uzanan bir hikâyeyi anlatıyordu. Dr. Bilici, un çuvalları taşırken çekilmiş bir videoyu koymuş, altına da “Bir zamanlar hamallık yaparken hayalim doktor olmaktı. Birlikte çalıştığım insanlar dalga geçti. Bugüne ulaştıran Rabbime şükürler olsun” yazmıştı.
4 çocuklu bir ailenin tek oğlu olarak Gaziantep’te dünyaya gelen Dr. Bilici; ilkokul, ortaokul ve liseyi Gaziantep’te okumuş. Ancak beşinci sınıftan itibaren eskilerin tabiriyle biraz da “hayatı öğrenmek” için yazları çırak olarak çalışmaya gönderilmiş.
Hikâyesini Hürriyet’e anlatan Bilici, “Ailemiz bizi, ‘Eti sizin kemiği bizim’ diyerek ustaların yanına verirdi” diyor. İlk olarak 5’inci sınıf öğrencisiyken bir kasapta çalışmaya başlamış. “El becerilerim iyiydi. Sonrasında çok da faydasını gördüm bunun. Hatta cerrah olmayı düşünüyordum. Sonra dahiliye uzmanı oldum” diyen Bilici, üniversiteyi kazanana kadar her yaz aralıksız çalışmış:
BENİMLE DALGA GEÇİYORLARDI