Bağışıklığımız kötü sinyaller veriyor

Bağışıklık sistemlerimiz sorunlu. Bu önemli bir problem. Zira çoluk çocuk, genç yaşlı hepimizi ilgilendiriyor.

 Henüz 2-3 aylık olan bebeklerde bırakın
inek sütü alerjisini, anne sütüne karşı bile alerji gelişebiliyor. 3-5 yaşındaki çocuklarda astıma, alerjik dermatozlara eskiye oranla çok sık rastlanıyor.
Okul çağı çocuklarının durumu ise tam bir felaket. Kiminin tekrarlayan kulak iltihapları nedeniyle kulağına tüp takılıyor, kiminin bademciği, geniz eti ameliyatla alınıveriyor.
Gençlerin durumu da iç açıcı değil, onların da çoğu tekrarlayan nezle, grip ataklarından, boğaz enfeksiyonlarından şikâyetçi.
Yetişkin ve yaşlıların durumu daha da berbat. Bazıları tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, prostat iltihapları, bazıları da akciğer-böbrek iltihaplanmaları nedeniyle doktorların kapısını aşındırıyor.
Peki ne oldu da bu hale gelindi? Hangi hatalar bizi bu noktaya sürükledi? Buyurun...

Peki sorun ne?

Bana göre problemin temel nedeni iç ve dış toksinler. Sorun sadece bedensel toksinler, yani kimyasallar, örneğin ağır metaller, gıda katkıları-boyalarıyla da sınırlı değildir. Mesela rastgele yuttuğumuz bir sürü ilaç, örneğin statinler, mide hapları veya antibiyotiklerdir. Mesela D vitamini, omega-3, probiyotik eksiklikleridir. Ruhsal toksinler de en az diğerleri kadar bağışıklık sistemimizi tehdit etmektedir. 

Otoimmun hastalıklar yaygınlaşıyor

Bağışıklık sistemi sorunları bunlarla da sınırlı kalmıyor. İşin bir de “otoimmunite” başlığı altında özetlenen çok daha can sıkıcı şekilleri var.
Mesela mı? Haşimoto hastalığı bunlardan biri. Hastalık bağışıklık sisteminin olmazsa olmaz kuralı olan “kendinden olanı tanıma” prensibinin bozulması, neticede de bağışıklık hücrelerinin kendi tiroit bezine saldırması neticesinde ortaya çıkıyor. “Vitiligo” isimli cilt hastalığı bir diğeri. Mesleğe ilk atıldığım yıllarda seyrek rastladığımız bu hastalıklar şimdilerde neredeyse her 7-8 kadından birinin sorunu.
Bağışıklıkla ilişkili romatizmal problemlerde de (artritler) ciddi bir çoğalma var. Kimi eklemlerindeki iltihaplar (artrit), kimi tendonlarındaki yangın (tendinit), kimi kaslarındaki ağrılar (minüzit) nedeniyle doktor doktor geziyor ve bunların da çoğunda esas oyuncu yine bağışıklık sistemindeki arızalar. Kısacası konu önemli.

Yine bir zerdeçal yazısı

Evet “yine ve yeniden” bir zerdeçal notu daha var sırada. Özellikle konu bağışıklık bozukluğu ya da kanser olunca zerdeçal anında gündeme giriveriyor. Çünkü her ikisinde de en etkili doğal koruyuculardan birinin zerdeçal olduğu kesin. Sadece bu iki nedenle bile zerdeçalı sık sık yazmaya devam edeceğimizden emin olabilirsiniz.Bugünkü notumuz şu: Zerdeçalın içindeki etken aktif maddenin adı kurkumin. Kurkumin çok nazlı bir madde. Yemeklerle aldığınızda bağırsaklardan öyle kolayca emilmiyor. Emilimi için pek çok ortak besine ihtiyaç duyuyor. Mesela karabibere. Mesela zeytinyağına veya tereyağına.Zerdeçalın bir eksiği de kurkuminin bedendeki yarı ömrünün kısa olması, vücutta hemen parçalanıp yok olması. Bu da onun arada bir tüketilmesinin yeterli olmayacağını anlatıyor. Netice şu: Zerdeçala mutfağınızda daha sık ve bol yer açmalısınız. 

Ayçiçeği ve mısırözü gibi yağları da azaltın

Gerek kalp damar hastalıkları, gerekse bağışıklık bozukluklarının eskiye oranla daha sık görülmesinin nedeni sadece daha fazla un ve şeker tüketmemiz değildir. Bu olumsuz gelişmelerin ardında daha pek çok beslenme hatası var.
Bunlardan biri de mısırözü, ayçiçeği ve pamuk yağı gibi bitkisel yağların aşırı kullanımı.
Bunlar bir taraftan genetik yapımıza yabancıdır, diğer taraftan da iltihabı tetikleyen, pıhtılaşmayı kolaylaştıran ve omega dengesini bozan yağlardır.
Omega dengesinin bozulması bağışıklık bozukluklarının, kalp damar hastalıklarının ve kanser patlamasının gözden kaçan sebeplerinden biridir.

Hayat Okulu’nda bu hafta neler var?

Şile’de Şile Gardens Otel’de çalışmalarını sürdüren Yaşasın Hayat Kilo Yönetimi ve Detoks Merkezi’mizin bu haftaki “Hayat Okulu”nda “Çeşitli poşeleme yöntemleriyle et ve sebze pişirme” konusu işlenecek ve pratik uygulamalar yapılacak. Faydalanmak isteyenlerin 0216 712 24 24 no’lu telefondan diyetisyen Gözde Ateş’le temasa geçmeleri gerekiyor. 

Şu trans yağ bombalarına dikkat edin

◊ Cipslerin her türlüsü
◊ Bisküvi ve kekler
◊ Gofretler
◊ Fırın işi kurabiyeler, kekler
◊ Pastalar, pastane işi tuzlu-tatlı atıştırma-
lıklar
◊ Krakerler
◊ Patlamış mısırlar

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Aşıya güvenelim hızlı hareket edelim

Şu bilgi çok net ve açık: Elimizde “bir ölü virüs aşısı” seçeneği var.

Mevcut verilere göre de oldukça güvenli. Koruyuculuğunun Pfizer, Moderna ve Oxford aşılarına oranla biraz daha düşük olduğu söylense de bilinen, denenmiş, güvenilir bir aşı üretim teknolojisiyle geliştirilmiş bir seçenek bu. Şimdi en hızlı şekilde bu seçeneği değerlendirmek ve olabildiği kadar çok insanımızda virüse karşı bağışıklık oluşturmak durumundayız. Kısacası, pandemide en etkili çözüm aşıdır. Ve elimizde öyle bir seçenek var gibi görünüyor. Şunu da belirteyim: Herkes gibi ben de halkımızın koruyuculuğu yüksek aşılarla aşılanmasını isterim. Ancak aşı uygulamalarında koruyuculuk kadar güvenlik meselesinin de önemli olduğunu iyi bilirim. Bu aşamadan sonra “Hangi aşı?” tartışmasını bir kenara bırakmamız ve mümkün olduğu kadar “hızlıca” toplumumuzun önemli bir kesimini aşılayıp süreci tamamlamamız lazım. Kısacası, konu aşı olduğundan güvenlik ve koruyucu güç kadar, hız meselesi de önemlidir. Ve biz şimdi “HIZ MESELESİNİN ÖNEM KAZANDIĞI” yeni bir zaman dilimine girmiş bulunuyoruz.




BİR BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Takviye yutmak aşıyı da güçlendirir mi

Salgının başından bu yana tam bir “vitaminmanya” yaşanıyor. Herkes şu ya da bu vitamini yutma peşinde. Nedeni malum: Bağışıklık sistemini güçlendirmek.

Ne var ki bağışıklık sistemini güçlendiren vitamin, mineral ve antioksidanların sayısı bir elin parmaklarını asla geçmiyor, geçemiyor. Üstelik takviyeler oldukça da pahalı şeyler. Bu nedenle bilinçli kullanılmaları gerekiyor. Son günlerde vitaminmanya gündemine yeni bir madde eklendi: Bazı takviyelerin aşılarla sağlanabileceği bağışıklığı daha da güçlendirebilecekleri ileri sürülüyor. Peki doğru mu? Doğruysa önceliği hangi takviyelere vermek lazım?

İLK SIRADA D VİTAMİNİ VAR

D vitamininin akılcı kullanımının COVID-19’u daha hafif geçirme şansı verebileceğini, hastalığın süresini kısaltabileceğini hatta uzamış COVID-19 meselesine bile çare olabileceğini gösteren bazı bilimsel veriler var. Aynı avantaj, bana göre güçlü bir çinko asetat ve C vitamini desteği için de söz konusu olmalı. Takviye kullanarak bağışıklığı güçlendirmek, aşılarla sağlanabilecek bağışıklık gücünü arttırmak bakımından da doğru ve anlamlı. Üstelik bazı araştırmalarda da bu yaklaşımı destekleyebilecek verilere ulaşılıyor. Örneğin Fransa’da yaşlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, uzun süreli C, E vitaminleri, beta karoten ve selenyum sülfat desteği kullanımının grip aşısından sonra daha güçlü antikor cevabı sağladığı da gösterildi.




Yazının Devamını Oku

Bağışıklık yaşı nasıl gençleşir

Pandeminin başlangıcından bu yana bağışıklık meselesi sağlık gündemimizin bir numaralı maddesiydi.

İki numaralı gündem maddesi ise 65 yaş üzerindekilere getirilen kısıtlamalar oldu. Yasaklar hep onlarda yoğunlaştırıldı, herhangi bir kısıtlama olduğunda da gözler hemen ve anında onlara çevrildi. Aslında bu sürpriz bir gelişme de değildi. Zira bir ve iki numaralı gündem maddeleri zaten iç içeydi: Yaş ilerledikçe bağışıklık zayıflıyor, hastalığa yakalanma ihtimali de onu ağır geçirme olasılığı da artıyordu. Peki, bağışıklık gücündeki yaşa bağlı azalmanın nedeni neydi? Ve bir soru daha: Bu güç azalması yavaşlatılabilir, bağışıklık yaşı düşürülebilir miydi? Bu ve benzer soruların yanıtları için buyurun...


BİR BİLGİ
65 YAŞ VE ÜZERİNDEKİLERDE RİSK NEDEN DAHA YÜKSEK

65 yaşı geçenlerin COVID-19’u daha ağır geçirmelerinin iki temel nedeni var. Birincisi bu yaşlarda kronik hastalıkların (şeker hastalığı, hipertansiyon, KOAH, kalp yetmezliği...) daha sık görülmesi. İkinci nedene gelince... İkinci neden de en az birincisi kadar önemli: Bağışıklık sisteminin yaşlanmış olması. Ayrıca şu bilgi çok net ve açık: Yaşımız ilerledikçe bağışıklık sistemimiz de yıpranmadan payını alıyor. Gençlik ve orta yaş dönemlerindeki gücünden çok şey kaybediyor. Tam da bu noktada, yeni bir haftaya başlarken sizinle sevindirici bir bilgiyi de paylaşmam gerekiyor: BAĞIŞIKLIK YAŞINIZI DÜŞÜRMENİZ, DAHA GENÇ BİR BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNE SAHİP OLABİLMENİZ MÜMKÜN. Nasıl mı? Lütfen sağdaki kutuyu dikkatli okuyun.

Yazının Devamını Oku

Yeni sorun: Uzamış COVID-19

COVID-19 her zaman herkeste farklı seyir gösterebilen bir enfeksiyon ama genelde hastalığın süresi iki, bilemediniz üç hafta ile sınırlı.

Eğer herhangi bir nedenle hastalıkta ağırlaşmaya yol açabilecek ilave bir sorun ortaya çıkmaz ise çoğu vakada iyileşme 2-3 haftada tamamlanıyor. Ne var ki yeni bazı gözlemler, beklenenden daha çok olguda COVID-19’da iyileşme sürecinin haftaları hatta ayları bile bulabileceğine işaret ediyor. Bu kişilerde hastalıkla bağlantılı “yorgunluk, uykusuzluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kafa karışıklığı, unutkanlık, odaklanma güçlüğü” gibi sorunlar bir türlü bitmek bilmiyor. Bu gibi durumlarda o kişilere “LONG COVID-19 (UZAMIŞ COVID-19)” tanısı konuluyor. Peki bu kötü, can sıkıcı ihtimal kimlerde daha fazla? Sorunun yanıtını araştıran uzmanlar bakın neler bulmuşlar...




LONG COVID-19
KİMLERİN RİSKİ DAHA YÜKSEK?

Yazının Devamını Oku

Pandemiden erkekler neden daha çok etkilendi

Pandemiden kadınlara oranla erkeklerin daha çok etkilendiği kesin. Sadece saha gözlemleri değil, istatistiksel veriler de bu bilgiyi doğruluyor.

Rakamlara bakılırsa bu hastalığa erkekler daha çok yakalanıyor. Hastalığın erkeklerde daha ağır seyrettiği, daha uzun sürdüğü ve daha çok can kaybına yol açtığı da ortak bir kanaat. Ayrıca hastalığın uzamış şekli kabul edilen “Long COVID-19”a da erkeklerde daha sık rastlandığı anlaşılıyor. Erkekleri fena halde korkutan bu olumsuz gelişmelerin nedenleri hakkında ise elimizde kesin bir veri yok. Muhtemel bazı faktörlerden söz ediliyor. O faktörleri yandaki kutuda sıralamaya çalışacağım.

BİR BİLGİ
ERKEKLER NEDEN DAHA ŞANSSIZ
COVID-19’da erkeklerin kadınlara oranla daha yüksek risk taşımalarının farklı nedenleri var. Birincisi, bağışıklık sisteminin kadınlarda erkeklerden daha güçlü olması. Uzmanlar bu farklılığı östrojen hormonuna ve kadınların bağışıklıkla ilgili genleri içeren iki X kromozomunu birlikte taşımalarına bağlıyorlar. Ayrıca kadınların hijyenik kurallara erkeklere oranla daha çok riayet etmeleri ve genelde de sağlıklarına daha çok özen göstermeleri önemli faktörler olmalı. Diğer taraftan, hastalığın seyrini ağırlaştıran ve ölüm olasılığını arttıran diyabet, hipertansiyon, KOAH gibi kronik hastalıklara erkeklerde daha sık rastlanması da önemli bir belirleyici. Bana sorarsanız, erkeklerin maske takma ve sosyal mesafeye uyma gibi koruyucu önlemlere uyum göstermede kadınlara oranla daha dikkatsiz ve rahat davranmaları da etkili bir faktör olabilir.

DİKKAT

Yazının Devamını Oku

Sağlığa ve huzura ihtiyacımız var

Zor bir yıl geçirdik, mutsuz ve umutsuz günler yaşadık, 2020 hepimizin keyfini fena halde kaçırdı.

Ama bilelim ve umalım ki 2021, 2020’den daha güzel, daha rahat bir yıl olacak. Ayrıca bu yıl her zamankinden daha fazla umuda sarılmamız, umut depolamamız, umut ve mutluluk konuşmamız, huzur ve mutluluk arayışlarına çıkmamızda fayda var. Konu umut ve mutluluk olunca, isterseniz gelin, yeni yılın bu ilk haftasına başucu kitaplarımdan birinden, Prof. Dr. Toksöz B. Karasu hocanın ‘Huzurlu Yaşama Sanatı’ (Boyner Yayınları,İstanbul) kitabından çıkardığım kısa alıntılarla başlayalım. Bakın Karasu Hoca sağlık ve huzur konusunda bize neler tavsiye ediyor....




TAVSİYE 1
SAĞLIĞIN KIYMETİNİ BİLELİM

Yazının Devamını Oku

Osman Hoca’dan 2021 için 100 iyi hayat tavsiyesi

Peşinen belirteyim, listedeki 100 tavsiyenin tamamı bana ait değildir. İçinde bugüne kadar aldığım nasihatlerden, okuduğum kitaplardan, edindiğim hayat tecrübelerinden çıkarılmış pek çok ders var.

Bu tavsiyeleri okurken “Olmuşsa olmuş, bitmişse bitmiştir” diyen rahmetli Süleyman Demirel’i, “İnsan kendini yalnızlıkta mı arar, yoksa yalnızlıkta mı bulur?” sorusunun sahibi H.D.Thoreau’yu, “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyen Hz. Mevlânâ’yı, “Yaratılanı hoş gör, yaradandan ötürü” cümlesinin sahibi Yunus Emre’yi, “İyiyi ve kötüyü seçen akıldır” diyen Hacı Bektaşi Veli’yi, “Düşünceleriniz ne ise, hayatınız da odur” cümlesinin yazarı Romalı filozof imparator M. Aurelius’u rahatlıkla bulabileceğinizi bilmelisiniz. Ayrıca şu samimi düşüncemi de sizinle paylaşmak isterim: Eğer birazdan okuyacağınız 100 önerinin sadece yüzde 10’nu bile gerçekleştirebilirsem ben de kendimi başarılı sayacağım. Buyurun...

İLK 10
HAYATI ISKALAMA!
Hayatı ıskalamamak için yavaşla.

İyimser ol, olumlu bak.

Maneviyatını güçlü tut.

Yazının Devamını Oku

2021'in sağlık trendleri

Bana göre “sağlık tüyolarının medyada şeker gibi dağıtıldığı” yeni ve farklı bir dönemdeyiz ve müthiş bir bilgi kirliliğiyle karşı karşıyayız. Neticede de sağlığımızı koruma, sağlıklı kalma, hastalıklardan uzak durma gibi meseleler çok karmaşık süreçler haline geldi. Diğer taraftan, hepimiz fazlasıyla farkındayız, zor bir yıl geçirdik. 2021’in de beklediğimiz kadar kolay geçeceğini zannetmiyorum. Bu arada yaşam tarzımız, hayatımıza ilişkin seçimlerde de bazı değişiklikler oldu, olacak. Ben kendi adıma bu değişikliklerin neler olabileceğini aşağıda özetlemeye çalıştım.

VARAN 1
DAHA ÇOK ‘HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK’ DİYECEĞİZ
2020’de pandemiyle yatıp pandemiyle kalktık. Neticede de her şeyden önce sağlığa odaklandık. 2021’de de durum değişmeyecek. Sağlık yine bir numaralı gündem maddemiz olmaya devam edecek. Kısacası bu yıl belki de geçen yıldan daha çok sağlığımızı izleyecek, koruyup kollayacak, konuşup paylaşacağız. Tek cümleyle “Her şeyin başı sağlık” cümlesini daha sık kullanacağız.

VARAN 2
BAĞIŞIKLIĞIMIZI ‘BAŞ TACIMIZ’ YAPACAĞIZ
PANDEMİNİN nedeni belalı bir yeni virüs, çözümü de sadece güçlü bir sağlık olunca, 2020’de ‘bağışıklık’ sözcüğü dilimizden hiç düşmedi. Dahası, yetinmedik, bağışıklığın da derinliklerine girdik. ‘Lenfosit’ neymiş, ‘antikor’lar ne işe yararmış, onları bile öğrendik. 2021’de bağışıklık saplantısını daha da abartacağız. Yiyip içtiğimiz her şeyin, yuttuğumuz her takviyenin hatta aldığımız her nefesin bağışıklıkla ilgisini sorgulayacağız. İçimizden bazıları dualarında daha çok bağışıklık kazanmayı bile dileyecekler. Bu arada bağışıklığın bir numaralı garantisi aşı konusunu da dilimizden hiç düşürmeyeceğiz.

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanı’ndan önemli açıklamalar

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile 2021’e girmeden hemen önce “PANDEMİ GÜNDEMİ”ni yeniden konuşma ve son bir durum değerlendirmesi yapma fırsatım oldu. Peşinen söyleyeyim:

Geçtiğimiz günlerde patlayan pandemi tsunamisinin bastırılması, sürecin kontrol altına alınması ve aşı meselesinde neticeye bir hayli yaklaşılması Sağlık Bakanı’nı oldukça rahatlatmış. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan, Dr. Fahrettin Koca 3 önemli konuda
neler söylemiş hemen onlara geçelim. Buyurun...




Yazının Devamını Oku

İyi haberler mutlu ediyor

Birkaç haftadır üstümüze üstümüze gelen kötü haber bulutları, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın perşembe akşamı yaptığı basın toplantısıyla bir ölçüde de olsa dağıldı.

Kendi adıma söyleyeyim, iflah olmaz bir iyimser olarak ben o toplantıdan sonra yeniden umutlandım, “İyi günler yakındır” diye düşündüm. Fahrettin Koca açıklamalarında, “Çin aşısının Türkiye çalışmasında erken dönemdeki koruyuculuğunun yüzde 91.25 oranında bulunduğunu” belirtti. Bakan aynı toplantıda şubat sonuna kadar 50 milyon doz Sinovac aşısının uygulanmasını umduğuna da işaret etti. Anlaşılan o ki ilk aşamada 9 milyon vatandaşımız aşılanacak. Şubat sonuna kadar da rakam 25 milyona ulaşacak. Bakan açıklamalarında BioNTech aşısı hakkında da sevindirici bilgiler verdi. “Ocak ayında 1.5 milyon BioNTech aşısı gelebilir. Mart sonuna kadar 4.5 milyonu net, 30 milyonu opsiyonel olmak üzere ciddi miktarda BioNTech aşısı için de imzaları atmak üzereyiz” dedi. Kısacası pandemi sürecinin ucundaki umut ışığı kabul ettiğimiz aşılanma konusundaki gelişmeler şimdi daha net ve açık. Umalım ki o açıklamalar doğru çıksın. Sözler tutulsun. Aşılama süreci bir an önce başlasın.




İYİ HABER
AŞININ YAN ETKİLERİ DE OLDUKÇA SINIRLI

Yazının Devamını Oku

Mutasyondan korkalım mı

YENİ koronavirüste oluşan yapısal değişim (mutasyon) gereksiz bir korku dalgası yarattı. Dahası, pandemi sürecini en baştan beri bir korku filmi haline getirmek isteyenlere de mutasyon haberi adeta ilaç gibi geldi. Oysa elimizdeki bilgiler çok net ve açık: Mutasyon diğer RNA virüslerinde olduğu gibi yeni koronavirüs için de beklenen ve sık sık görülen bir süreç. Uzmanlar bu belalı virüsle tanıştığımız ilk günden bu yana virüsün onlarca mutasyonu zaten geçirdiğini çoktan açıkladılar.

Peki, bu son mutasyondan sonra ortaya çıkan aşırı telaşın, koparılan onca yaygaranın sebebi ne? Telaşın da korkunun da nedeni -bana göre- net ve açık: Burada da devreye bilim insanlarından önce korku tüccarları ve rant devşirme heveslisi siyasiler girdi. Mesela İngiltere’de virüste saptanan son mutasyonun ne olduğunu, ne gibi sonuçlar doğuracağını İngiliz bilim insanları değil de -nedense- İngiltere Başbakanı Boris Johnson açıkladı. Üstelik de açıklamasına “Bu mutasyon virüsü yüzde 70 daha bulaşıcı hale getiriyor” şeklinde, sadece laboratuvar verilerine dayalı, saha verilerinden uzak, yani ayağı yere basmayan ispatlanmamış bir kanaati ortaya koydu. Peki, bu durumda biz ne yapalım? Yeni bir korku çemberinin için girip zaten mevcut kaygı bozukluğumuzu daha da mı köpürtelim? Yanıtım net ve açık: HAYIR! Nedenine gelince... 

MUTASYON NE YAPAR, NE YAPMAZ

YENİ koronavirüste meydana gelen son mutasyonun neticeleri hakkında konuştuğum uzmanların -azmanların değil- ortak görüşleri şunlar:

VARAN 1) Bu mutasyon hastalığın teşhisinde herhangi bir aksamaya yol açmaz. PCR testlerinin güvenliğini aksatmaz.

VARAN 2) Mutasyon muhtemelen ve sadece -o da çok net ve açık bir bilgi değil- hastalığın bulaşma hızı, yani yayılma gücünü etkileyebilir. Ancak bu bilgi de laboratuvar verileri ve istatistiksel öngörülerle sınırlı. Net ve açık bir saha çalışmasına dayanmıyor.

VARAN 3) Son mutasyonun hastalığın mevcut seyrinde ağırlaşmaya yol açabileceğine dair bir kanıta da sahip değiliz. Sadece bu mutasyonun

COVID-19’un çocuklarda daha kolay bulaşmaya yol açabileceği düşünülüyor.

Yazının Devamını Oku

Yeni bir sorun... Uzayan COVID

Araştırmalar COVID-19’a yakalanan her 10 hastadan birinde hastalık belirtilerinin en az 10 hafta (yaklaşık 3 ay) daha devam etme ihtimalinin olduğunu gösteriyor.

Ayrıca birçok hastanın enfeksiyonu atlatmasına rağmen COVID-19’un yıpratıcı etkileriyle mücadele etmek zorunda kaldığı da biliniyor. Uzmanların “LONG COVID/UZAYAN-BİTMEYEN COVID” olarak tanımladığı o yeni problemi eminim ki önümüzdeki günlerde daha sık konuşup tartışacağız, COVID-19 geçirdikten sonra akciğer, kalp, beyin ve böbreklerinde sorun gelişen insanları nasıl daha hızlı iyileştirebiliriz sorusuna cevap arayacağız. Kısacası COVID-19 hakkındaki bilgilerimiz henüz çok az, çok ham ve adeta emekleme aşamasında. Uzamış COVID meselesi ise bilgilerimizin en fazla sınırlı olduğu alanların başında yer alıyor. Peki, bu uzayan/bitmeyen
COVID-19’un (Long COVID) belirtileri neler? Detaylar için buyurun...


AKLINIZDA OLSUN
LONG COVID’IN BELİRTİLERİ

Yazının Devamını Oku

Aşıyı da ilaçları da tartışmayalım

Modern tıbbın değişmez ve değiştirilemez bazı kuralları var.

O kurallardan biri de şu: Eğer herhangi bir sağlık sorununu önlemek ya da çözmek istiyorsanız, öncelikle aşılar ve ilaçlardan faydalanacaksınız! Belli durumlarda da -zaman zaman- doğal ve geleneksel tedavi yöntemlerinden istifade edeceksiniz. Ama bir pandemi söz konusuysa, odaklanmanız gerekenler öncelikle aşılar ve ilaçlardır. Bu COVID-19 pandemisinde de durum aynı. Etkili ve kalıcı çözümü bilimden, bilim insanlarında bekleyeceğiz. O çözümler gelene kadar da doğal, geleneksel tamamlayıcı tıp alternatiflerinden istifade edeceğiz.

KISA BİLGİ
ÖNCE GÜVEN AŞILAYALIM

AŞILARDA da ilaçlarda da güvenlik meselesi en önemli faktördür. Ve biz iyi biliriz ki ikisinde de “yan etki” ile “toksik” veya “hasta edici” etkileri birbirinden ayırmak vazgeçilmez bir noktadır. Güvenli kabul ettiğimiz pek çok aşının veya ilacın önceden tahmin edilemeyecek yan etkileri tabii ki her zaman söz konusu olabiliyor. Ama bunlar kabul edilebilir limitler içindeyse hoş görülüyor. İşte bu nedenle damarlarımızı koruyalım diye aldığımız bir bebek aspirini mide kanamasına, alerjik reaksiyonlarımızı önleyelim diye yuttuğumuz antihisteminik hap baş dönmesine sebep olsa da, enfeksiyonumuz şifa bulsun diye içtiğimiz antibiyotik bağırsak floramızı bozsa da kullanmaya devam ediyoruz.

Yazının Devamını Oku

Pandeminin ilacı FYB207 mi

AŞILARDAN sonra ilaçlardan da iyi haberler geliyor. Son haber Almanya’dan. Alman biyoteknoloji firması FORMYCON, tedavide de muazzam bir başarıya imza atmak üzere... Firma yetkilileri ve bu yeni molekül üzerinde çalışan bilim insanları “FYB207” kod adı ile tanımladıkları etkili bir “ACE2 antikor füzyon proteini” geliştirdiklerini açıkladılar. Hatta iddialarını bir tık daha ileriye taşıyıp ABD ve Avrupa’daki ilaç yetkililerine “ön izin” için müracaatta bulundular. Detaylara gelince...

OKUR SORUSU
KUVERSETİN DE BİZİ KORUYABİLİR Mİ

YUKARIDA da belirttiğim gibi, hücrelerimizdeki ACE2 reseptörleri yeni koronavirüsle mücadelenin anahtar noktası. Bu reseptör virüs için adeta bir kapı kilidi görevi üstleniyor. Virüs ona tutunabilirse hücreye rahatça girebiliyor. Eğer biz virüsün ACE2 reseptörüne bağlanabilmesini önleyebilirsek, virüs hücreyi kolay kolay etkileyemiyor. Neticede de biz hastalanmıyoruz veya virüsler daha az sayıda hücreye bulaşabiliyor. Biz de süreci daha hafif belirtilerle atlatma şansı yakalıyoruz. Yukarıda da bahsettiğim FYB207 isimli ilacın da marifeti zaten bu. Yiyeceklerimizde bulunan kuversetinin de ilaca benzer işler yapıyor. Kuversetin bir flavonoid ve doğadaki 4 bin flavonoidden sadece biri. Ama sağlığımız üzerinde muazzam etkileri var. Elmada, kırmızı soğanda, turpta, kapari, lahana, suteresi ve daha pek çok bitkide bulunan doğal bir mucize. Muazzam bir antioksidan. Anlaşılan o ki kuversetin COVID-19’dan korunmada da işe yarayabilecek. Peki nasıl? Yanıtı yandaki kutuda bulacaksınız.

AKLINIZDA OLSUN

KUVERSETİN NE YAPIYOR

ONAYLANMIŞ pek çok bilimsel çalışmada net ve açık olarak gösterildi ki kuversetin güçlü bir antiviral. Etkili olduğu virüsler arasında inflüenza virüsü, rinovirüs ve SARS virüsü var. Kuversetin antiviral gücünü yeni koronavirüsün ACE2 reseptörüne tutunmasını engelleyerek de kullanabiliyor. Ayrıca araştırmalara bakılırsa, virüsün oluşturabileceği damar zararlarını engellemek, oluşabilecek ölçüsüz bağışıklık yanıtlarını dengeleyebilmek ve pıhtı oluşumunu zorlaştırmak gibi ek faydaları da söz konusu. Araştırmalar kuversetinin destek olarak da kullanılabileceğini düşündürüyor ama gelin siz çözümü burada da doğada ve doğalda arayın, bugünlerde biraz daha elma, lahana, kırmızı soğan, turp tüketmeye çalışın.

İYİ BİLGİFYB207 NE YAPIYOR

Yazının Devamını Oku

Sinovac mı, BioNTech mi daha güçlü

Tartışmasız bu haftanın da sağlık gündeminin bir numaralı maddesi “COVID-19 AŞILARI” olacak.

Ve bu hafta da yine “yazılısı, görüntülüsü, sözlüsü, sosyali” fark etmeyecek, medyanın her türlüsünde bir numaralı tartışma konusu “Sinovac’ın aşısını mı yaptıralım, yoksa BioNTech’in aşısını mı bekleyelim?” sorusuna yanıt aramak olacak. İşin kötüsü yanıtları da işin uzmanları değil, “klasik medyanın silahşorları” ya da “sosyal medyanın klavye delikanlıları” verecek. Neticede de ortalık toz duman olmaya devam edecek. Peki, başlıktaki sorunun bilimsel bir yanıtı var mı? Buyurun...




NETİCE ŞU

Yazının Devamını Oku

Salgın bahara biter mi

Sanki o şarkıyı yaşıyor gibiyiz.

O şarkıda olduğu gibi “Baharı bekleyen kumrular gibiyiz!”, “Ellerimiz havada, gözlerimiz yolda!” aşıyı bekliyoruz. Peki aşı gelince, aşılamalar bitince salgın da bitecek mi? Ahmet Hakan’ın coşkuyla dile getirdiği gibi hepimiz bir anda “Yaşasın, bu iş bitti” deyip maskelerimizi havaya fırlatabilecek miyiz? Üzülerek söyleyeyim ne bu salgın bu baharda bitecek, ne de maskeler baharda havaya fırlatılıp önümüzdeki yaza maskesiz girilecek. Peki o zaman bu aşı telaşının sebebi ne? Sebep net ve açık: Salgının kontrolünü sadece umutla beklediğimiz o aşılar başarabilecek. Anlatmak istediğim şey şu: Beklentilerimizi abartmayalım. “Aşı geldi, iş bitti” yanılgısına düşmeyelim. Bilelim ki aşılama programları her şey yolunda gittiği takdirde tabii ki hastalığı kontrol altına almış olacak. Ama yine bilelim ki pandeminin üstüne kalınca bir çarpı çizmek yıllar süren aşılama programlarıyla ancak başarılır. Özeti şudur: Aşı bilimi bize bir aşının herhangi bir bulaşıcı hastalığı tamamen kontrol altına almasının yıllarca sürebileceğini söylüyor. Evet, aşı bir umut. Evet, aşı bu salgını bahar aylarında bir parça kontrol altına alabilir. Ama unutmayalım ki aşılara rağmen bu iş ilkbahara bitmez, sonbahara bile neticeleneceği bence hâlâ kuşkulu. İşte bu nedenle bir süre daha “maske-mesafe-temizlik” üçlüsü hep gündemimizde olacak.




GEÇMİŞ OLSUN

Yazının Devamını Oku

COVID-19’un ilacı bulundu mu

SON günlerde bilim çevrelerinin de medyanın da sık sık gündeme getirdiği hatta COVID-19 enfeksiyonuna çare olabileceğini düşündüğü bir ilaç var: MOLNUPİRAVİR!

Henüz Faz 1 ve Faz 2 çalışmaları süren bu yeni ilacın, koronavirüsün bedende yayılmasını en geç 24 saat içerisinde tamamen durdurabileceği öne sürülüyor. Bilindiği gibi, halen geliştirilen aşılar pandemide sadece koruyucu amaçla kullanılıyor. Tedavi için elimizde hâlâ bu virüse yüzde 100 etkili olduğu kanıtlanmış herhangi bir ilaç yok. Haber de zaten bu nedenle dikkati çekti ve önem kazandı. Umalım ki bundan sonraki haberler de olumlu gelsin. Umalım ki aşı konusunda olduğu gibi ilaç tedavisinde de yüzümüz gülsün. Konunun detaylarını cumartesi günkü yazımda daha etraflı açıklayacağım.

ÖNEMLİ
HASTALIĞI GEÇİRENLER Mİ AŞILANANLAR MI DAHA DİRENÇLİ OLACAK
ŞUNU net ve açık olarak biliyoruz: COVID-19’dan iyileşenlerin kanında onları yeni bir koronavirüs saldırısına karşı koruyabilecek güçte antikorlar -istisnalar dışında- hep var. Ve o antikorlar hastalıktan iyileşenleri en az 3-6 ay -yine özel istisnalar dışında- neredeyse yüzde 99 oranında koruyabiliyor. Aşılarla elde edilen bağışıklık için ise firmalar en fazla yüzde 94-97 civarında bir garantiyi verebiliyor. Kısacası emin değilim ama hastalığı geçirenlerde oluşan bağışıklık gücü aşıyla sağlanandan -muhtemelen- bir tık daha fazla olmalı. Ama her halükârda hastalığı geçirmek yerine aşılanarak antikor kazanmanın daha akılcı olduğu da unutulmamalıdır.

BANA GÖRE

Yazının Devamını Oku

Aşısız olmaz arkadaş

Her zaman olduğu gibi aşı karşıtları şimdi de devreye anında girdiler.

Neticede de özellikle sosyal medya tam anlamıyla bir “aşı bilgisizliği çöplüğü” haline geldi. Oysa farklı hastalıklara karşı geliştirilen aşıların özellikle son yüzyılın en önemli tıbbi buluşlarından biri olduğu kesin. Çok değil, yüzyıl önce her yıl ve sadece her biri milyonlarca insanın ölümüne yol açan pek çok bulaşıcı hastalık (çiçek, kolera, tifo vb) ile mücadeleyi aşılar sayesinde kazandık. Kızamık, kabakulak, kızamıkçık, tetanos, kuduz dahil birçok hastalığı aşılar sayesinde kontrol altına aldık. Difteri, boğmaca, tetanos ve kızamığa karşı oluşturulan aşı kampanyalarıyla da milyonlarca bebek ve çocuğumuza “hayatta kalma şansı” sağladık. Peki o zaman sorun ne? Bu aşı karşıtlığının ya da aşıya güvensizlik meselesinin arka planında ne var?

SORU ŞU
AŞI KARŞITLARI BAKIN NE DİYOR

AŞI karşıtlarının ne dedikleri konusu oldukça uzun bir yazıya sığar ama özeti şu: Onlara göre aşılar bizi iyi değil, hasta ediyor! Örneğin aşılanma oranı arttıkça çocuklarda otizm hastalığının oranı da artıyor. Ayrıca kronik yorgunluk, fibromiyalji, bunama dahil pek çok sağlık sorununun sorumlusu da yine yaptırdığınız aşılar(!). Aşı karşıtları bu iddialarını şimdilerde daha da geliştirdiler. Aşıların -özellikle koronavirüs için geliştirilen hızlı aşıların- genetiğimizi bile değiştirebileceğini, bu aşılarla birilerinin bedenlerimize mikroçipler de yerleştirebileceğini öne sürdüler. Kısacası bu “kafası karışık kişileri” ikna etmek öyle pek kolay görünmüyor. Peki işin doğrusu ne? Yanıt tek cümleden ibaret: AŞISIZ OLMAZ ARKADAŞ!

Yazının Devamını Oku

Aşı ve ilaçta tartışmayı abartıyor muyuz

Altını yeniden çiziyor, inat ve ısrarla uyarmaya devam ediyorum.

PCR testlerindeki pozitiflik oranı neredeyse yüzde 20’lere yaklaştı. Günlük vaka sayıları 30 binleri çoktan aştı. Ağır hasta sayımız ise sadece son 1 ayda -maalesef- iki katına ulaştı. Ne kadar üzülsek, söylemeye açıklamaya ne kadar korkarsak korkalım, yoğun bakımlarda doluluk oranlarımız da alarm veriyor. Peki, biz ne yapıyoruz? Biz hâlâ tıpkı Fatih’in İstanbul’u fethinden önce Bizans’ı yönetenlerin “Melekler dişi miydi, erkek miydi?” gibi saçma sapan bir konuyu tartıştıkları gibi “Favipiravir’i, Hidroksiklorokin’i yutalım mı, yutmayalım mı? Coronavac aşısını yaptıralım mı, yaptırmayalım mı?” gibi anlamsız bazı tartışmaları ısrarla sürdürüyoruz. Ve ne yazık ki bu tartışmaların biteceğine dair bir işaret de ufukta hâlâ görünmüyor. İşte bu nedenle bugün canım fena halde sıkkın. Ciddi ölçüde üzüntülüyüm. Hatta isyanlarda bile olduğumu söyleyebilirim. İsyanımın bir nedeni daha var: Kaybettiğimiz sağlık savaşçılarımızın sayısı da artıyor.


BİR RİCA
BARİ BİZE ACIYIN

SADECE iki gün önce beş hekim kardeşimizi daha kaybettik. Pandemi cephesinde virüsle göğüs göğüse savaş veren beş meslektaşımızı, beş canımızı Dr. Ahmet Zare, Dr. Mustafa Selek, Dr. Mehmet Karakum, Dr. Ferruh İlter, Dr. Ahmet Tezcanlı’yı ebedi âleme uğurladık. Bu sevgili canlar, bu çalışkan ve güzel insanlar, bu fedakâr doktorların ebediyete intikalinde hepimizin ortak kusurları, dikkatsizlikleri, uyumsuzlukları, aymazlıkları da var. Ve bu beş kardeşimiz, salgının başından beri kaybettiklerimizin sadece birkaçı. Hepsini rahmetle anıyor. Ailelerine, dost ve arkadaşlarına baş sağlığı, sabırlar diliyorum. Sizden ricam şudur: Kendinize acımıyorsanız bari bize acıyın!


Yazının Devamını Oku

Antikorlara güvenelim mi

COVID-19’a yakalanıp da iyileşenlerin ve geliştirilecek aşılardan faydalanmayı düşünenlerin akıllarına gelen ilk sorulardan biri şu: “Neticede oluşacak antikorlara ne kadar güvenebilirim?

Bu antikorlar beni ne süreyle korur?” Araştırmaların sonuçları da uzmanların görüşleri de net ve açık değil. Ortak kanaat, hastalığı geçirenlerde antikorların sağladığı korumanın ortalama 3-6 ay sürebileceği. Ekim sonunda yayımlanan bir çalışmada (İzlanda çalışması) COVID-19’dan iyileşenlerin yüzde 90’ında ölçülebilir düzeyde IgG antikorlarının oluştuğu, antikor seviyesinin 2 ay boyunca yükselmeye devam ettiği ve antikor yüksekliğinin en az 4 ay sürdüğü gösterildi. Önemli olan şu: Bilelim ki bu virüse karşı da IgG yapısında antikor oluşturabilmek çok önemli bir savunma gücü. Virüse karşı yeteri kadar IgG antikoru geliştirenler, bedenlerinde kâfi miktarda antikor bulunduğu sürece aynı virüsü kaptıklarında yeniden hastalanmazlar. Ama yine bilelim ki antikor üretme gücü kişiye göre değişebiliyor. Bazı kişiler daha fazla antikor üretebilirken, diğerleri daha az antikor geliştirebiliyor. Netice şudur: Uzmanlar prensip olarak hastalığı geçirenlerin 3 ila 6 ay antikor koruması altında olabileceklerini söylüyor, ardından da şu bilgiyi ekliyor: Antikorlarınıza güvenmeyin, korunmaya devam edin.

BİR AYRINTI
İYİLEŞTİM ANTİKORUM DA VAR HÂLÂ MASKE TAKMALI MIYIM

COVID-19’dan iyileşenler yeterince antikor taşıdıkları sürece yeni bir bulaş durumunda kolay kolay yeniden hastalanmazlar. Ama ne var ki bulaş nedeniyle ağız ve burunlarda taşıdıkları virüsleri başkalarına aktarabilirler. Bu nedenle ister hastalığı geçirerek, ister aşılanarak antikor geliştirmiş olalım, “Pandemi bitti düdüğü” çalana kadar maskelerimizi takmaya devam edeceğiz.

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku