Yazı İşleri Müdürüyle tartışma

O sahneyi gözünüzün önüne getirin.

Güneydoğu’nun bir ilçesinde öğretmenlik yapıyorsunuz.

Haberin Devamı

Anadolu’nun belki batısından, belki güneyinden gelmişsiniz. Belki Karadenizlisiniz, belki Trakyalı.

Belki de bir Orta Anadolu kasabasında doğmuşsunuz.


Öğretmen olmuşsunuz, idealleriniz var.


Ülkenin doğusu, batısı benim için fark etmez diyorsunuz.


Genç bir kadınsanız, mutlaka içinizde bir yere bir Çalıkuşu Feride konmuştur.


Sonra bir akşam öğretmenevinde oturuyorsunuz.


Birden binanın etrafı sarılıyor, oradan buradan taşlar yağmaya başlıyor.


Türkiye’de yaşayan her insan gibi kafanızda cayır cayır yanan bir Madımak fotoğrafı var.


Emeklilik yaşına gelmiş bir öğretmenseniz, Kahramanmaraş olaylarını hâlâ hatırlıyorsunuz.


Sevgili okurlarım, şimdi kendinizi o öğretmenlerin yerine koyun.

Haberin Devamı


Onlarla birlikte o geceyi yaşamaya çalışın.


Onların korkularını hissetmeye gayret edin.


Önceki gece Şırnak’ın İdil ilçesinde yaşanan olay işte böyle bir şey.


Tıpkı geçen hafta Çanakkale’de yaşanan olay gibi.


Birinde Türkler, ötekinde Kürtler.


Korkular aynı korku değil mi?


* * *


Dün öğleden sonra Yazı İşleri Müdürümüz Doğaner Gönen’le tartışıyoruz.


O haberi büyütmek istiyor.


Öğretmenevinde o geceyi yaşayan biri, yaşadıklarını, korkularını anlatıyor.


Tüyleriniz diken diken oluyor.


Tüyleriniz ürperiyor.


Gazetecisiniz.


O geceyi ıskalamak olur mu?


“Hayır Doğaner, büyütme”
diyorum.


“Çanakkale’de olup biteni büyütmedik, bunu da büyütmeyelim.”


Genel yayın yönetmeni olarak sonunda kararı ben veriyorum.


Mesleki sevabıyla veya günahıyla, sorumluluk benim.


Peki bu kararı neyime dayanarak alıyorum?


Bu koltuğa oturduktan sonra geçen 20 yılın verdiği tecrübeye dayanarak mı?


Böyle diyebilirsiniz.


Ama değil.


Emin olun değil.


Sadece hissiyatımla.


İçimden gelen sesi dinleyerek.


Bilerek görmezden gelerek.


Genel yayın yönetmenliği böyledir.


Bazen içinizden gelen sesi dinler, görmezden gelirsiniz.


* * *

 

Son yıllarda Türk basınında yeni bir alışkanlık peydahlandı.


Birtakım köşe yazarları, başkalarının yakasına yapışıyor.

Haberin Devamı


“Şu haberi neden vermedin.”


“Kafese neden girmedin.”


Hepsine değil ama çoğuna bakıyorum.


Adres hanelerinde “Üzeri örtülmüş haberler mezarlığı” yazıyor.


İşine gelmeyen telefon tapesini es geçmiş, işine geleni manşete çekmiş.


Kendi cemaatine dokunan haberi halının altına süpürmüş, başkasına dokunanı, doğruymuş değilmiş, belgesi varmış yokmuş bakmadan, yaradana sığınıp sallamış.


Halının altındaki çöp yığınından gelen koku burunları kırmış, o başkasından hesap soruyor.


“Bu haberi neden vermedin.”


Dünyanın hangi demokratik ülkesinde bir gazete ötekine “Bu haberi niye vermedin” diye hesap sorar.


Uygun görmez vermez. Eksik görür vermez. Elinde yeterince kanıt yoktur vermez.

Haberin Devamı


Geçmişte öylesine kafeslere sokulmuş, öyle kafeslenmiştir ki, ağzı fena halde yanmıştır.


Artık her kafese, yoğurdu üfleyerek girer.


Ya da iddianameyi bekler, mahkeme safahatını bekler.


Birinin suçlu olup olmadığına kendisi değil, mahkemenin karar vermesini bekler.


Anlayacağınız Başbakan’ın dediğini yapar.


Kimseyi, önceden suçlu ilan etmemeye çalışır.


* * *


Netice;


Herkesin gazetesi kendine.


Her yönetici sorumluluğunu taşıdığı gazetenin hesabını okuyucusuna verir.


Bir başka gazetenin köşe yazarına değil.

 

* Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi ödülü bu yıl “Taraf” gazetesindeki “O dört er böyle öldü: Pimi çekip eline verdi” başlıklı haberi için Mehmet Baransu’ya verildi. Sonuna kadar hak edilmiş bir ödül. Arkadaşımızı gönülden kutluyorum. Jüri üyesi olsam ben de oyumu bu habere verirdim.    

Yazarın Tüm Yazıları