Assos’un yıldızı parladı

Bana soracak olursanız Assos’a yaz mevsiminde değil de sonbaharda giderim hatta kış.. Şöminelerin yandığı mevsimde mesela.. ama Bursa’ya yakın olması temiz denizi ve kekik kokan havası ile Assos yaz aylarında da yerli turistlerin tercihi oluyor ve bu sene yaşanan virüs sürecinde insanların kendini güvende hissettiği, yoğun taleple karşılaşan bölgelerden biri oldu.

Assos’un yıldızı parladı
Her yerde olduğu gibi Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Assos Antik Kenti civarındaki turizm işletmeleri, turizm sezonuna koronavirüs tedbirleri kapsamında gerekli önlemleri alarak hazırlandı. Tesislerde, dezenfeksiyon çalışmalarıyla beraber sosyal mesafe kurallarına göre düzenlemeler yapıldı. Haziran ayı ortalarında müşterilerine kapılarını açmaya başlayan turistik tesisler, doğruyu söylemek gerekirse sezonun nasıl geçeceğini pek kestiremedi, umutta vardı, umutsuzlukta..Korkulan olmadı.. Hatta Assos bölgesi yerli turistlerin çoğunlukla tercih ettiği bir bölge oldu. Bayram tatilinde doluluk yüzde 100’lere vardı hatta otelciler eylül ayında da talebin süreceği görüşünde. Denizin soğuk ve taşlık olması nedeniyle bazı insanların tercih etmediği bölge sanırım virüsün ekonomik anlamda daha az olumsuz etkilediği bölgelerden biri..

ASSOS YOLUNDA

Assos’un yıldızı parladı
Assos’un yıldızı parladı
Eğer sizde benim gibi sadece deniz & plajda vakit geçirmek istemeyenlerdenseniz hem yol güzergahında hem de Assos civarında kaldığınızda çevreyi gezebilirsiniz.
Efsanelerin yurdu, oksijen deposu Kazdağları eteklerinde vereceğiniz kısa molalarla mesela Zeytinliköy ‘de vereceğiniz sabah çayı molası ile başlayıp, Tahtakuşlar köyüne uğrayarak etnografya müzesini gezebilirsiniz. Yol üzerinde Antandros antik kenti ve çok bilinmeyen antik kentin gün ışığına çıkmış kalıntılarını ve yer mozaiklerini görebilir, restore edilmiş evleri ve camisi ile görülmeye değer Yeşilyurt ve Adatepe köylerine, zeytinyağı müzesine uğradıktan sonra Assos’a gidebilirsiniz.. Muhteşem gün batımı manzarasını için Assos antik kentine giderek Athena tapınağına çıkmak, Ege denizi ve Midilli adası eşliğinde güneşi uğurlamak olmazsa olmazlardan. Midilli Adası’nın tam karşısında yer alan antik kent Behramkale Köyü’ndedir ve sönmüş bir volkanik tepe üzerinde, andezit kayalıkların arasındadır. Kendin inşaatında da andezit taşlar kullanılmıştır. Assos mistik havasıyla, antik kent kalıntılarıyla bir açık hava müzesidir, antik limana inerken yapılan yeni kapı ile de kente giriş yapabilir, köyün içinde dolaştığınızda deniz manzaralı restoranlar, yöreye özgü lezzetli ve doğal yemeklerin tadına bakabilirsiniz, antik sütunları masa olarak kullana köy kahvesinde kahve içmenizi tavsiye ederim. Assos, tarihi güzelliklerinin yanı sıra, Kadırga Koyu, Sivrice Koyu ve Sokakağzı koyları ile de deniz severleri kendine çekiyor.

ASSOS / BEHRAMKALE

Assos(Behramkale) Çanakkale’nin 87 km. güneyindeki Ayvacık ilçesine bağlı küçük bir köy. En önemli özelliklerinden biri yerleşimin antik çağlardan beri devam ediyor olması. Günümüzde Babakale’den Küçükkuyu’ya kadar uzanan bölge Assos adıyla anılıyor.
Köy yerleşimi, Assos Antik Kenti’nin 4 km. uzunluğundaki surları içinde bulunuyor. Köyün en tepesinde, 238 metre yükseklikte bulunan Athena Tapınağı, M.Ö. 6. yy’da dor tarzında inşa edilmiş özel bir tapınak. Bölgede arkeolojik kazı çalışmalarına 1981’de başlanmış ve hala devam ediyor. Antik surların içinde tapınak dışında nekrapol, amfi tiyatro, agora gibi alanlar ortaya çıkarılmış bulunuyor. 80’li yıllarda sit alanı ilan edilen köyde yapılaşma durunca surların dışına yeni bir mahalle kurulmuş. Burada şimdi köylüler yaşıyor.
Assos, Midilliler, Persler, İskender, Roma ve Bizans’ın egemenliğinden sonra 1330’da Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiş. Plato’nun öğrencilerinden Aristoteles 3 yıl Behramkale’de yaşamış ve bir felsefe okulu kurmuş.
Köyün aşağısında yer alan Assos Limanı eski tarihlerden beri liman kullanılıyor. Bölge sakinleri 1950’lere kadar bu limandan meşe palamudu ihracatı yapmışlar. Limandaki otel ve restoranların dev taş binaları eski palamut depoları. Liman günümüzde bu taş binalardan oluşturulmuş butik tarzında otelleri ve balık restoranları ile ünlü.
Köy halkı zeytincilikle uğraşıyor, kendilerine yetecek kadar sebze-meyve yetiştiriyor, küçükbaş hayvan besliyor. Bu kadar yakın olmalarına karşın sosyal ve ticari anlamda deniz ile hiçbir bağları yok. Öyle ki koskoca köyde sadece iki aile balıkçılık yapıyor.
Turizm son 10-15 senedir Assos halkının önemli uğraşlarından. Assos, eski antik kenti ziyaret etmek için günübirlik ya da limanın nostaljik ortamında konaklamak için birkaç günlük tercih edilen bir yer. Ama Assos’un kuzeyinde ve güneyindeki deniz tatili için tercih edilen koylarda bulunuyor. Assos’ta ılıman Akdeniz iklimi görülüyor. Fakat yazları aşırı sıcak görülmüyor. Denizden esen rüzgar ortamı ferahlatıyor. Kuzey Ege’nin çoğu bölgesinde olduğu gibi deniz suyu çok sıcak değil Assos’ta.

ASSOS ANTİK KENTİ

Assos Antik kentinin tarihçesi M.Ö. 6.yy’a kadar gidiyor. Zamanında kent, yüzünü denize dönmüş ve teraslarla iniliyormuş denize. Osmanlıların yerleşmesinden sonra yerleşim ters istikamette gelişme göstermiş ve Behramkale köyü ortaya çıkmış.
Kent sönmüş bir volkanik tepe üzerine, andezit kayalıkları arasına, denizden 236 metre yüksekliğe kurulmuş. Assos’un etrafında bol bulunan andezit taşı kentin inşasında kullanılmış. Assos taşı zor işlenen ama çok dayanıklı bir taş. Eskiler onun için insan yiyen taş diyorlarmış. Bu taştan yapılan lahitler zamanında Assos’tan ihraç edilen mal türlerindenmiş.
Assos’da arkeolojik ilk kazı 1881-1883 yıllarında Amerikalı bir arkeoloji grubu tarafından yapılmış.1981 yılında tekrar başlayan kazılarda ilk olarak nekropol yani mezarlık ortaya çıkarılmış.

Athena Tapınağı

Antik kentin en yüksek noktasında Athena Tapınağı bulunuyor. Arkaik çağ’da Anadolu’da yapılan ilk ve tek dor düzenindeki tapınak, hala büyüleyici ortamını koruyor. Zeus’un kızı ve 12 Olimpos Tanrısından biri olan Athena kentin koruyucu tanrıçasıymış. Sağlam sütunlardan çıkarılan örnek kalıplarla dökülen yeni sütunlar ayakta. Karşınızda Midilli adası, görkemli Ege denizi, yüzünüzü okşayan rüzgar, özellikle gün batımında sizi antik çağlara götürecek kadar etkileyici.

ASSOS ANTİK LİMAN

Assos’un yıldızı parladı
Assos Limanı, Assos bölgesinin en çekici yerlerinden biri. Burası daracık taş sokaklardan oluşan, bir avuç yer aslında. Sit alanı olduğu için sadece yüzyıllık taş yapıların restorasyonuna izin verilmiş. Dolayısıyla yapılaşmada ahengi bozan bir durum yok. Limanda sadece turistik tesisler bulunuyor. Otellerin çoğu butik tarzında, özenli restorasyonlar sonucunda ortaya çıktıkları belli. Tesislerin önlerindeki ahşap iskelelerden denize girmek mümkün. Kıyı, balık restoranları ile dolu. Muhtarlığın açtığı çay bahçesi, bir iki dondurmacı, hediyelik eşya satan tezgahlar gözünüze çarpacak diğer detaylar..
Yüzyıllar öncesinin limanı antik havasını hala koruyor. Mendireğin kırmızı ve yeşil fenerleri antik kentin sütunlarının üzerine konulmuş. Antik limanın kalıntıları hala seçilebiliyor. 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından genişletilen mendirek, birçok balıkçı teknesine barınak olmuş. Akşamları mendirekte oturmak, balık tutmak da bir gelenek olmuş.

ATHENA KİMDİR?

Assos’un yıldızı parladı
Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus’un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis’ tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve baykuştur. Mızrak savaşı, zeytin dalı barışı, gök gözlü baykuş da bilgeliği temsil eder. Athena, Atina kentinin

ASSOS ve FELSEFE

Assos’un felsefe dünyasında özel bir yeri var. Dünyanın en önemli filozoflarından biri olan Aristotales hayatının 3 yılını Assos’da geçirmiş ve M.Ö. 347-344 yılları arasında burada bir felsefe okulu kurmuş. Okulun kuruluş hikayesi şöyle; Assos Kentinin yönetimini eline geçiren banker Eubulos bağımsızlığını ilan eder. Onun ölümünden sonra yönetimi kölesi olan Hermenias el alır. Eubulos zamanında felsefe eğitimi için Platon’un Atina’daki okulu Akademi’ye gitmiş olan Hermenias, orada tanıştığı Aristo’yu Assos’a davet eder. Hermenias, Platon’un ünlü eseri Devlet ‘te anlattığı ideal devlet yönetimini uygulama hevesindedir.
Aristo, hocası Platon’un ölümünden sonra M.Ö. 347’de Assos kentine gider. Burada Hermias’ın siyasî danışmanı ve dostu olur. Aynı esnada, özgünlüğünü daha o zamandan belli eden bir okul kurar. Bu okuldaki girişimleri arasında yaşambilim üzerine çalışmaları yer alır. Hermenias’ın yeğeni Pythias ile evlenir. Okulda geçirdiği 3 seneden sonra M.Ö. 344 yılında, komşu Lesbos (Midilli) adasının Doğu kıyısındaki Mytilene (Midilli) kentine göç eder.
Günümüzde Assos felsefeciler için hala önemini koruyor.

BEHRAMKALE KÖYÜ ve OSMANLI ESERLERİ

Assos’un yıldızı parladı
Behramkale Köyü, Osmanlı döneminde kurulmuş eski bir köy. Antik şehir, yüzünü güneye yani denize dönmüşken, köyün yerleşimi ters tarafa doğru kurulmuş. Köy antik kent surları içinde yer alması ile dikkat çekiyor. Sadece 150 haneli bir yerleşim. Köy içinde Osmanlı’dan kalma bir camii ve köprü de bulunuyor:

Hüdavendigar Camii
Hüdavendigar Camii Osmanlı sultanı 1. Murat Hüdavendigar tarafından 14.yy ‘da yaptırılmış. Osmanlı’nın kendine özgü eserlerinden olan cami tek kubbeli ve kare planlı olarak inşa edilmiş. Antik kent sınırlar içinde, tepede yer alıyor. İçerisinde yer alan kadırga resimleri Osmanlı cami mimarisinde pek karşılaşılmayan bir örnek oluşturuyor.
Cami’nin giriş kapısı, kendisinden daha eski Cornelius kentinin kapısı aslında. Cornelius Kilisesini onartan Kral Skamandros’un kapıya yazdırdığı yazılara dokunulmamış. Sadece haç işaretinin iki kanadı kırılmış.

Hüdavendigar Köprüsü
Yine 14. yy’da 1. Murat Hüdavendigar tarafından inşa edilen bir eser. Tuzla Çayı üzerine kurulmuş. Köprünün kemerleri hala orjinalliğini koruyor. Yol kısmı doğal olarak birçok kez elden geçirilmiş. Köprü arabalar tarafından artık kullanılmıyor, yanına modern versiyonu çoktan inşa edilmiş. Ama siz 600 yıldır ayakta duran bir köprünün üzerinden yürüyerek geçme keyfini kaçırmayın.

14.08.2020

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kuzey Kıbrıs’ın mucize burnu Dipkarpaz

Bu yazıyı okumadan önce gözünüzün önüne Kıbrıs haritasını getirmeli, getiremiyorsanız hemen oturduğunuz yerden kalkarak bir Akdeniz haritası bulmalı ve Kıbrıs adasının sivri burnunu kağıt üzerinde göz atmalısınız. Buldunuz mu? Evet işte bu yazıda o gittikçe sivrilen ve belki de adanın coğrafi şeklinin zihinlerde yer etmesine neden olan uzantısına gideceğiz.

Bellapais’te kaldığım küçük otelin terasından denize bakıyorum. Akdeniz dalgalı, öfkeli, köpük köpük... Akdeniz, okyanuslara has bir hırçınlıkla çalkalanıyor, insanı bazen korkutuyor bazen de dinlendiriyor.. ‘Türkiye bu derin, tuzlu suların ötesinde diyorum’ kendime. Türkiye sadece bir fikir, bir harita bilgisi buradan bakanlar için. Burada okuyan Türkiyeli öğrencilerin özlem dolu bakışları kim bilir kaç gece kaç gündüz bu kıyılardan karşılara doğru dikilmiştir. Karşılar dediğim yine gökyüzü yine deniz ve sonsuz gibi görünen ufuk. Kültürünü ve değerini anlayabilirlerse çok güzel bir yer öğrencilik yapmak için diyorum kendi kendime.
Kıbrıs’ta araç kiralamak çok ekonomik, küçük bir arabanın deposu 100-150 TL’ye dolabiliyor. Ege ve Akdeniz’de adaları keşfetmenin en güzel yolu küçük bir araç kiralamaktır, ben de öyle yaptım ve şimdi adanın en uç noktasına doğru gaza basıyorum. Mesarya Ovası’nı boydan boya geçerken yarı açık camdan içeri dolan sıcak Akdeniz esintisi doyumsuz, saçlarım karmakarışık olmuş kimin umurunda?

KASABA BÜYÜKLÜĞÜNDE İSKELE

Dipkarpaz yolu üzerinde İskele şehri var. İskele şehirden çok kasaba büyüklüğünde bir yerleşim yeri. Dar sokakları, tek katlı, bahçeli evleriyle İskele; tipik bir Akdeniz yerleşimi. Bir kahve içmek için İskele’deki bir kahvehaneye uğruyorum. Küçük kahvehanede, dört beş masada oyun oynayan onbeş yirmi kadar insan. Selamlaşıp bir köşeye oturduğumda yabancı olduğumu anlayan birkaç kişi yanıma geliyor. Kahve içmemi öneriyorlar, zaten canıma minnet. Bol köpüklü bir “Con kahve “ geliyor masaya, kokusu davetkar. Kahve aynı Yunanistan’da olduğu gibi daha çok tüketiliyor Kıbrıs’ta. Kahvelerimizden yudumlayıp Kıbrıs üzerine konuşuyoruz. Uzun yıllar önce Trabzon’dan, Adana’dan, Gaziantep’ten gelenler var aralarında. Şivelerinde, geldikleri yerin gırtlağına ilişkin çok az ses kalmış. Belki kelimeler değil ama arada bir kimi harfler uzun yılların öncesine ait bir telaffuzla dökülüyor dudaklarından.

NÜFUS YOĞUNLUĞU AZ

Yazının Devamını Oku

Misiköy Etnografya Evi, kültürümüzü solumaya bekliyor

Yaz aylarında serin ve temiz havası, yeşil doğası, otantik evleri ve Nilüfer deresi ile günübirlik ziyaretçilere ev sahipliği yapan Misiköy’e götürmek istiyorum sizi bu pazar ve köyde bulunan bir küçük etnografya evinden bahsedeceğim öncelikle.

 

Köyde bulunan Bursa’nın tek Etnografya evi; “Misiköy Etnografya Evi” yaklaşık on senedir köye gelen ziyaretçileri ağırlıyor. Bursalı halk kültürü ve folklor araştırmacısı, Karagöz sanatçısı R. Şinasi Çelikkol Çekirge Caddesi üzerindeki Karagöz Evi ‘nden sonra, tarih ve doğa güzellikleriyle meşhur Misiköy’de de kendi imkanlarıyla küçük bir müze projesine imza attı ve sizleri kültürümüzü solumaya, Misiköy Etnoğrafya Evine bekliyor.. Nefis üzüm bağları, şırıl şırıl akan deresi, yemyeşil çam ormanları ve koruma altına alınmış, restore edilen eski ahşap evleriyle ünlü Misiköy’e giderseniz “Etnografya Evi’ni de ziyaret etmelisiniz.

Turizmde gün geçtikçe adını daha fazla duyurarak Bursa ‘ya gelen ziyaretçilerin “görülecekler listesi”ne girmeyi başaran Misiköy’de bulunan “Etnografya Evi” başta Misiköy olmak üzere Bursa yöresi el işlemeleri, ev eşyaları, dokuma tezgahları, yöresel orijinal kıyafetler ve küçük Karagöz perdesi ile gelenleri karşılıyor. Bursa’da 90’lı yılların başında unutulmaya yüz tutmuş Karagöz’ü yeniden canlandıran, yeni sanatçılar yetiştiren, adına festivaller düzenleyen ve Çekirge Caddesi üzerinde, Karagöz anıtı karşısında bulunan Karagöz evinin kurulmasına vesile olan R. Şinasi Çelikkol uzun süredir eşi Aysel Hanım’la birlikte Misiköy Etnografya Evini ayakta tutmak için mücadele veriyor.
Çelikkol “Misi Köyündeki müzemiz, bizim aynı zamanda yaz aylarında yaşadığımız evimiz, Bursa köylerinden derlediğim kıyafetler ve etnografik eşyalar, Karagöz figürleri sergimiz var. Buraya da bir küçük Karagöz perdesi kurduk, her yaştan insana, gösteri yapabiliyoruz, 25 koltuk kapasitemiz var , Sosyal medya hesaplarımızdan etkinliklerimiz ve evimiz hakkında bilgileri insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz” diyor ve ekliyor “Bursalılardan ve yerel yönetimlerden, belediyelerden bugüne kadar destek için defalarca yazı yazıp, dosya verdiğimiz halde beklediğimiz yeterli ilgiyi göremedik “ diyor. Yolunuz Misiköy’e düşerse, kendi imkanlarıyla ayakta durmaya çalışan, gelişmeye çalışan ve sizlerin desteği ile büyüyecek Misiköy Etnografya eyini ziyaret etmeyi unutmayın !

KARAGÖZ EVİNİ DE KURMUŞTU

Yazının Devamını Oku

Bozkır ortasında muhteşem hava gösterileri

Bir eylül sabah erken saatte yola koyuluyorum, Bursa yağmurlu, rotamız İç Anadolu. Daha önce tarihi ve kültürü için geldiğim Sivrihisar’a bu yıl 5.'si düzenlenecek Sivrihisar Hava Gösterileri için gidiyorum.

Sivrihisar deyip geçmeyin, Eskişehir -Ankara yolundan biraz saparsanız sizi ilginç hikayeler karşılıyor, Sivrihisar Havacılık Merkezi de bunlardan biri. Sayfamız turizm gündemi üzerine olduğu için gezdiğim yerleri size biraz da turizmci gözlüğüyle geziyorum, anlatıyorum. Hani derler ya Vaha ortasında bir Cennet, işte bu havacılık merkezi de öyle; Bozkır ortasında bir Cennet, çelik kanatların cenneti ! Sivrihisar’dan Afyon istikametine dönüp biraz ilerledikten sonra sola dönerek bir kaç km bir köy yolunda ilerliyorsunuz. Gözleriniz Havacılık merkezine dair izler ararken Yeşilköy adlı bir köy sizi karşılıyor, yolunuzu kesen koyun sürüsü, mütevazi evler, yoldan geçen arabaya merakla bakan gözler... Doğa o kadar kuru ki ağaç sayısı bir elin parmakları kadar...

HER YAŞA HİTAP EDİYOR

Sonunda karşınıza etkileyici şekilde çıkan, müze bölümününde olduğu Batı apronu ve Sivrihisar havacılık Merkezi. Bu yıl virüs salgını nedeniyle sadece Spotter (Havacılık fotoğrafçılığı- Gözlemcileri) ve basın mensuplarının katılımına izin verilen etkinlik için biz M kapısının olduğu doğu apronu tarafından giriş yapıyoruz. Giriş kapısına kadar piste paralel yaptığım kısa yolculuk bana hava alanı ve tesis hakkında da bilgi veriyor. Burası Necati Artan Tesisleri, ve uluslararası boyutta düzenlenen, “Sivrihisar Hava Gösterileri” / “SHG Airshow”, her yaştan havacılık sevdalısına hitap eden bir organizasyon. Gösteriler havacılığın önemini vurgularken, özellikle gençlere ve çocuklara havacılık hakkında bilgi edinmek için önemli fırsat sunuyor. İlk kez 2015 yılında düzenlenen ve ilgi çeken organizasyon, her yıl daha da büyüyerek uluslararası alanda adını duyurmuş. Bugün Uluslararası Hava Gösterilerinin bulunduğu uluslararası takvimlerde de “SHG Airshows” adıyla yer alıyor, üstelik ülkemizde alanında tek. İşte size alternatif bir turizm hareketi. Bu yılı virüs kısıtlamaları nedeniyle saymazsak yurt içi ve yurt dışından meraklılarının her yıl buluşacağı, turizm hareketi oluşturacağı güzel bir organizasyon. Gösteride yer alacak uçak ve helikopterlerin park ettiği alanı gezerken büyük emek verilmiş tesisin iyi organize olduğunu, burada çalışan insanların işlerini heyecanla ve duygularını katarak yaptıklarını hissetmek mümkün.

HAVA SPORLARININ ÖNEMİ

Destinasyonlardaki konaklama sürelerinin uzatılması, turistik ürünün çeşitlendirilmesi ve mevcut kaynakların korunması için alternatif turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi, turizm endüstrisinde büyük önem arz ediyor. Bugün size aktardığım “Sivrihisar Havacılık Merkezi ve etkinlikleri” dolayısıyla Havacılık turizmi de bunlardan biri. Sivrihisar Hava Gösterilerinin ilerleyen yıllarda ülkemizin adını daha da fazla duyuracağı, meraklısı için başlı başına bir turizm destinasyonu olacağı inancındayım. Emeği geçenlere teşekkürler!

Yazının Devamını Oku

Her gecesi mehtaplı Heybeliada

Yalova’dan sabah erken saatte kalkan adalar vapuru ile Sirkeci’ye kadar gidip işlerini hallettikten sonra akşamüzeri de aynı vapurla geri dönmüş yüzlerce Bursalı vardır. Her nedense bu güzelim vapur hattı son yıllarda iptal edildi. İstanbul’un adalarına ulaşmanın tek yolu artık İstanbul’a gitmek. Bir zamanlar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bisikletiyle gezdiği huzurlu sokakları, ince zevklerin ürünü tarihi köşkleri, dünyaca ünlü dini yapıları, sakin kır kahveleri, sahile sıralanmış balık lokantaları ve yemyeşil doğasının yanı sıra, şarkılara konu olmuş mehtaplı geceleriyle Heybeliada güneşli ama esintili bir sonbahar gününü sizinle paylaşmayı bekliyor.

Hava ne kadar sıcak ve nemli olsa da ada vapuruna bindiğinizde yüzünüze çarpan esinti her şeyi geride bırakmanıza yardımcı oluyor. Demli çay, çıtır simit ve peynirle nefis bir kahvaltı yaparken karşımda bir öbek deniz kuşu yediğim simitten bir parça nasiplenebilmek için türlü oyunlara girişiyor. Şehir artık geride kaldı. Kalabalığın iç bunaltan gürültüsü yerini martı seslerine bıraktığında sanki bir ses Orhan Veli’nin dizelerini fısıldıyor kulağıma...
“Gün olur alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra...”
İstanbul’da Büyükada’dan sonra en büyük ikinci ada olan Heybeliada, Anadolu’ya yani Maltepe kıyılarına 2.5 mil uzaktadır. Geçmişte Demonisos ve Halki gibi isimlerle de anılan ada; Heybeliada ismini, uzaktan bakıldığı zaman yere bırakılmış bir heybe görünümünde olması dolayısıyla almıştır.

Adalar kümesinin merkezinde bulunan Heybeliada’da 19 yy.a değin bir balıkçı kasabası ve üç manastır dışında pek yerleşim olmamıştır. 1846 yılında adalara vapur seferlerinin başlaması ile birlikte kademeli olarak ada nüfusunda artış gözlenmiş; vapur seferlerinden önce 800 civarında olan nüfus, vapur seferleri sonrası 2000’e kadar çıkmıştır. Aynı yüzyıl içinde birbirine yakın tarihlerde inşa ettirilen Ortodoksların tek yüksek okulu olan Ruhban Mektebi, Türkiye’nin ilk özel ticaret okulu olan Helen Ticaret Okulu ve Bahriye Mektebi adanın canlanmasında büyük rol oynamıştır. İstanbul’un varlıklı Rumları özellikle bu gelişmelerden sonra adada köşkler ve konaklar inşa ettirmiş, Rum nüfusunun artmasıyla adanın eğlenceye dönük yüzü kendini iyice hissettirmeye başlamıştır.

Yazının Devamını Oku

Troya Müzesi

Yakın zamanda ziyarete açılan Troya Müzesi, Tevfikiye Köyü sınırları içinde yer alan, UNESCO’nun 1998 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldığı, Troya Antik Kenti girişinde yer alıyor. 3.000 m2 sergi salonu, 11.200 m2 kapalı alana sahip müze antik kent ziyareti ile birleştiğinde insanda duygusal bir etki, bırakıyor. Meşhur Troya savaşları, tahta at efsanesi, Helen- Paris Achilleus ve Hector hepsi sizi bekliyor.

Bu muhteşem müze ziyareti rampadan inerken başlıyor. Rampanın duvarlarında bulunan nişlerde Troya’nın farklı katmanları; mezar taşları, büyük boy heykeller, sahne canlandırmaları ve büyük boy fotoğraflarla anlatılıyor. Müzenin giriş alanı olan, Troas ve çevresini konu alan sirkülasyon bandında ise devam eden sergi katları öncesinde ziyaretçiye bir oryantasyon sağlamak amacıyla arkeoloji bilimi; arkeolojik ve arkeometrik tarihleme yöntemleri, “neolitik, kalkolitik, tunç çağı, demir çağı, höyük, restorasyon, konservasyon” gibi terimler şemalar, çizimler, metinler ve interaktif yöntemlerle ziyaretçiye aktarılıyor.



Müzede ayrıca görsel grafik tasarımlarla birlikte diorama (anın veya hikâyenin ışık oyunlarının da yardımıyla üç boyutlu olarak modellenmesi) dokunmatik ekran ve animasyonlarla sergi ile anlatımlar da yapılıyor.
Troya, dünyadaki en ünlü antik kentlerden birisi ve Troya’da görülen 9 katman, kesintisiz olarak 3000 yıldan fazla bir zamanı göstermekte ve Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu bu benzersiz coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlamaktadır. Troya’daki en erken yerleşim katı M.Ö. 3000-2500 ile erken Tunç Çağı’na tarihlenmektedir, daha sonra sürekli yerleşim gören Troya katmanları M.Ö. 85 – M.S. 8. yüzyıla tarihlenen Roma Dönemi ile sona ermektedir. Troya, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle burada hüküm süren uygarlıkların diğer bölgelerle ticari ve kültürel bağlantıları açısından daima çok önemli bir rol üstlenmiştir. Troya ayrıca gösterdiği kesintisiz katmanlaşma ile Avrupa ve Ege’deki diğer arkeolojik alanlar için referans görevi görmektedir. Bu muhteşem antik kenti müzeyi, ve yakın zamanda tüm evlerinin ve meydanının restore edildiği yanıbaşındaki “arkeoköy” Tevfikiye köyünü gezdikten sonra size tavsiyem dönüş yolunuzda arabanızı park ederek Lapseki’den gemiyle Gelibolu’ya geçerek belki de daha önce gezme fırsatı bulamadığınız bu kentin merkezinin biraz keyfini çıkarmanız, akşamüzeri küçük liman bölgesinde balık keyfi yapmanız.

TROYA EFSANESİ

Troya’yı, Troya Savaşı’nı, tahta atı, dünyanın en güzel kadını Helena’yı duymuşsunuzdur. Ancak, antik Troya efsanesinde bunlardan çok daha fazlası var. Gelin hep birlikte şu ana kadar anlatılmış en büyük hikâyelerden birine göz atalım.

Yazının Devamını Oku

Bursalı turist rehberleri zor durumda

Basında ve sosyal medyada münferit turizm canlılığına dair paylaşımlar yapılıyor olsa da; önce yerli, sonra yabancı turistte hareketliliğin virüs salgını nedeniyle öngörülerin çok altında kalması hem sektörü hem de desteklediği yaklaşık 60 sektörü vurmuş durumda.


Ülke turizmine yön verenler Turizmde hareketlilik Haziran gibi başlayacak dedi olmadı, Temmuz dendi olmadı, umutlar Ağustos hatta sonbahar aylarına kaldı. Turizm sektöründe en çok sıkıntı çeken emekçilerin başında turist rehberleri geliyor. Rehberler sessiz sedasız ama bir o kadar da endişe içinde başına gelecekleri bekliyor.

1992 yılından beri aktif olarak sahada çalışan, ömrünü yollarda geçiren, Bursa ve İstanbul Rehber Oda ve Derneklerinde yıllarca emek vermiş, İRO-İstanbul Rehberler Odası Delegesi olduğum süreçte dönemin TUREB (Türkiye Rehberler Birliği) Başkanı Şerif Yenen önderliğinde yürütülen çalışmalarda yıllarca beklenen Rehberlik Meslek Yasası’nın çıkarılmasında Ankara yollarını defalarca aşındırarak çorbada tuzu olan biri olarak süreci ve yaşananları çok iyi biliyor, yaşıyor ve yakından takip ediyorum.

TURİST REHBERLERİ KORONAVİRÜSE KARŞI

Koronavirüs salgınının, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birçok iş alanını olumsuz etkilediği bir gerçek. Her yıl milyonlarca liralık ekonominin kaynağı turizm sektörü de salgının en çok vurduğu iş alanlarından biri oldu. Peki ya her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin geldiği, ülke turizm pastasından payını arttırmaya çalışan Bursa’da gelen ziyaretçileri karşılayarak onları gezdiren Bursalı Kültür ve Turizm Bakanlığı kokartına sahip turist rehberleri bugünlerde ne yapıyor? Şehirde bulunan BURO-Bursa Turist Rehberleri Odası Başkanı Denizhan Sezgin ve Profesyonel Turist Rehberleri Bilal Çağatay Erentürk (Buro Bşk yrdcısı), Kürşat Özen (Buro Yön. Kur. üyesi), Nuri Arslan (Buro Yön. Kur. üyesi) ve Hatice Şen ile salgının turizme etkisini ve turist rehberlerinin zorlu süreçteki durumlarını konuştuk. Turizm Bakanlığı, turizm faaliyetlerinin güvenli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla, turist rehberliği hizmetinde hangi önlemlerin alınması ve sürekliliğinin sağlanmasıyla ilgili bir genelge yayımlasa da gezdirecek grup bulamayan rehberler için süreç sıkıntılı geçiyor. Başka işlere yönelen rehberler, ailelerini geçindirme noktasında zorlanıyor.

DESTEK KREDİSİ GELDİ AMA

Sezonluk çalışma ve yevmiye sistemi dolayısıyla düzensiz geliri olan profesyonel turist rehberleri, Türkiye’de Mart ayında başlayan virüs-karantina sürecine hazırlıksız yakalandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı virüs salgını sürecinde 10 bin liralık düşük faizli, altı ayı ödemesiz 30 ay taksit ödemeli- kredi olanağı sunarak, rehberlerin bir kısmına can suyu olmuştu ancak bu destek binlerce çalışanın yer aldığı sektör için yeterli olmadı. Profesyonel olarak turist rehberliği yapan pek çok kişi bu süreçte sektör dışı iş arayışlarına başladı.

Yazının Devamını Oku

Üç bin yılın birikimi Gelibolu

Gelibolu Yarımadası, Çanakkale Boğazı ile Saros Körfezi arasında, güneye doğru genişleyerek uzanır ve çok ilginç bir kara parçasıdır. 3 bin yılı aşan yerleşim tarihi ve Büyük Çanakkale Zaferinin yaşandığı Gelibolu yarımadasına adını veren kentten bahsetmek istiyorum size bu pazar.

 

Lapseki-Gelibolu feribot geçişi sonrası çok vakit harcamadığınız, karşıya geçecekseniz yoğun iskele meydanından sıkıldığınız için ve biraz da feribot kuyruğunda beklediyseniz bir an önce kaçmak istediğiniz şehirden; Gelibolu’dan bahsedeceğim. Ben birkaç gün önce oradaydım. Sizlerin kalabalık, yüksek sesli müziklerin çalındığı popüler sahil kasabalarına gittiğiniz dönemde ben kendimi Gelibolu’nun esintisine teslim ettim.. Evet biliyorum belki de artık Çanakkale Boğazı’na köprü şart oldu. Gelibolu sahilinde yürürken deniz içinde yükselen köprü ayaklarına bakıyorum uzaktan.. Tek endişem o güzel coğrafyanın, günebakanların süslediği tepelerin bundan birkaç yıl sonra binalarla dolma ihtimali... Dolmaz değil mi?
İyi ve güzel şehir anlamına gelen Galli Polis adıyla anılan Gelibolu’nun tarihte ilk kez Hitit İmparatorluğunun M.Ö. 1200’de parçalanmasından sonra, Frigler ve onları izleyen Lidyalıların Anadolu’ya geçişleri sırasında önem kazandığı görülüyor. Stratejik bir nokta da bulunan şehrin neden bu kadar çok taliplisi olduğuna şaşırmamak lazım. Gelibolu Spartalıların, Makedonyalıların, Bergamalıların, Romalıların, Bizanslıların ve en son da Türklerin şehri olmuş.

TÜRKLERİN RUMELİ’YE GEÇTİĞİ NOKTA

Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçişi ile ilgili birçok rivayet olsa da Gelibolu’nun fethinde

Yazının Devamını Oku

Olmak ya da Olmamak.. Beyrut

Dünya bir taraftan koronavirüs salgını ile uğraşa dursun, gündem hafta başında bir anda Lübnan’ın başkenti Beyrut’un liman bölgesinde yaşanan korkunç patlama ile sarsıldı.

Beyrut 7 bin yıllık tarihinde belki bin kez yıkılıp iki bin kez yeniden kuruldu. Kadim ve bilge şehrin hala diri bir ruhu, dünyaca ünlü mutfağı, Akdeniz’in büyülü mavisi ve Feyruz’un kalbinize dokunan şarkıları vardı... Yine olacak.. Bu şehir yaşadığı son patlamanın ardından tekrar ayağa kalacak; ama neden hep bu şehir?


Beyrut hayatınızda gördüğünüz hiçbir şehre benzemez, “Dünyayı gördüm” diyenler Beyrut’a ayak basmadıysa halen eksikler bu dünya üzerinde.. Beyrut haritadaki yerine tekrar döndü, mutlu ve huzurlu yazacakken, klavyemde geri gidip, satırı siliyorum.. Şehirde bu günlerde konuşulan tek şey liman bölgesini ve şehri harap eden patlama.. Bu hafta sizi birkaç yıl önce ziyaret etme şansı bulduğum ve beni çok etkileyen Beyrut’a götüreceğim..

Bekaa vadisinden gelip Baalbeck üzerinden, Beyrut’a ulaşmak için önce yüksek bir tepeyi ağır ağır tırmanıyorsunuz. Tepenin arkasında, deniz kenarında kurulmuş Beyrut’u kafanızda canlandırmaya çalışırken inişe başlıyorsunuz. Yeni Beyrut’un genellikle dağ yamaçlarına kurulduğunu anlıyorsunuz. Akdeniz manzaralı lüks evler, önlerinde park etmiş son model arabalar merakınızı daha da artırıyor. Halbuki tepenin diğer tarafında çadırlarda, döküntü evlerde yaşayan, eski püskü arabalar kullanan bir halk var. Bol virajlı muhteşem Akdeniz manzaralı yol sizi yavaş yavaş Beyrut merkezine ulaştırıyor. Savaşın izlerini taşıyan hüzünlü binalar yerini lüks ve ışıklı binalara terk etmeye başlamış. Pırıl pırıl parlayan Akdeniz Beyrut’a göz kırpıyor, sürprizlerle dolu ve uyumayan bir kent size “Hoş geldin” diyor. Balkonlarını bez ve brandalarla kapatmış bir evden müzik sesi geliyor... Fairouz (Feyruz)... İçim ısınıyor... Biraz tuhaf hissediyorum.

YIKINTILAR VE LÜKS YAN YANA



Yazının Devamını Oku

İznik, turizme umutla bakıyor

Hava sıcak mevsim temmuz, Bursa’da nemle boğuşmak yerine İznik Gölü’nün esintisini hayal ettim ve yola çıkmaya karar verdim.


İznik’e giderken kuzey yolunu kullanmak için Orhangazi’ye kadar devam ederek oradan göl yoluna saptım, güney yolundan da Bursa’ya dönüş yaparım diye düşündüm, böylece gölün tüm çevresini gezmiş olurum. İznik’e ulaşmak için kullanacağınız her iki yol da doğa açısından güzel. Özellikle güney yolu benim favorim. Yol boyu size eşlik eden zeytin ağaçları meyve bahçeleri inanılmaz.. Kuzey yolu daha düz olduğu için ağır vasıta araçlar tarafından da tercih ediliyor, zira onlar için bu yol Mekece -Orhangazi arası bir kestirme yol, bu yüzden biraz kalabalık. Sıcak suların yol kenarına aktığı Keramet Köyü’nü geçerken yol boyu taze domates, biber, erik, şeftali satan köylüler görüyorum, o kadar bol ki.. Birinde duruyorum. Bursa’da marketlerde gördüğünüz fiyatların tam yarısı... Üstelik istemediğiniz kadar... Biraz alışveriş yapıyorum, dolduruyor adam gram hesabına bakmadan, ikramda bulunuyor. ‘Bursa Ovası eskiden böyle bir şeydi işte’ diyorum kendi kendime... Her geçen gün betonlaşıyor... Boyalıca’yı geçip Elbeyli’ye doğru uzanırken bir zeytin Ormanı eşlik ediyor bana...

SURDA RESTORASYON SÜRÜYOR


Kente İstanbul Kapı’dan giriş yapıyorum. Geçmişte Roma dönemi İznik tiyatrosundan getirilen taşlarla güçlendirilen İstanbul kapıyı diğerlerinden ayıran hoş detay, iki tiyatro maskı barındırması. İstanbul Kapı’nın restorasyon çalışmaları devam ediyor. 4 bin 970 metre ile Türkiye’nin en uzun ayakta kalmış surlarından olan, 12 tali kapısı ve 114 kulesi bulunan İznik surlarında bölüm bölüm restorasyon devam ediyor. Lefke kapı yakın geçmişte temizlenmiş, orijinal yer seviyesi ve yolları temizlenerek ortaya çıkarılmıştı.
Sıra İstanbul kapıda, çalışmalar kapsamında, farklı dönemlere ait yollar tespit edilip ortaya çıkarılıyor, güncel röleve çizimleri ile restorasyon projesi revizyonu, çıkan bulgulara göre yapılarak devam ediyor fakat biraz zamana ihtiyaç var.
Selam vermek için İstanbul Kapı’nın hemen yanında atölyesi olan Adil Can ustaya uğruyorum. Usta, eşi Nursan Hanım’la birlikte salgın süreci nedeniyle yavaşlayan dönem sonrası hızlı bir çalışma temposuna girmiş. Atölyesi İznik’in farklı dönemlerine ait çinilerle dolmuş, taşmış meraklısını bekliyor. Bu günlerde İznik’e gelen ziyaretçi sayısının az olduğunu belirtiyor, ‘tek tük gelenlerle idare ediyoruz’ diyor. İznik’te yapılan restorasyonların daha özenli olması gerektiğine dikkat çekerek çalışmaların daha kısa sürede bitirilmesi gerektiğini vurguluyor.

NİLÜFER HATUN İMARETİNDEN İZNİK MÜZESİNE

Yazının Devamını Oku

Adalarda martılarla dans 

Adada bugüne ait olanlara değil, geçmişe açılan pencerelere bakacaksınız. İstanbul’un kalabalığına, gürültüsüne uzak, ama ona hala aşık olmamızı sağlayan güzelliklerine ise yakın olmanın keyfini tadacaksınız. Kendi başınalığın zevkini alabildiğine yaşayan bu deniz diyarında sizde bir ada olacaksınız...Ada vapurunun yan tarafına kurulduğunuz zaman martılar eşliğinde rüyalar alemine gideceksiniz.

ADALAR –Prens Adaları


Batılıların ‘Prens Adaları’ diye bildikleri Adalar, İstanbul’un şarkılara, şiirlere konu olmuş en güzel mevkilerinden biridir. İstanbul’dan, özellikle de Çamlıca tepesinden ve Anadolu yakasından çok güzel görünürler. İstanbul’un ve Türkiye’nin tarihinde önemli yerleri, acı tatlı hatıraları olan bu adalar, iç ve dış turizm açısından da önem taşırlar. Adalar’dan İstanbul’un seyri de, alışılmışın dışında, farklı bir güzelliktir. Turizm sezonunun sıkıntılı geçtiği 2020 yaz mevsiminde bir gün adalara , en azından Büyükada’ya kaçmak siz rahatlatabilir. Adaların atmosferi her zaman rahatlatıcıdır.
Adalar, İstanbul’un Anadolu yakası açıklarında, 9 ada ile iki kayalıktan oluşurlar. Sözünü ettiğimiz 9 ada, Bostancı ile Kartal’daki Dragos sahili açıklarındadır. Diğer iki kayalık ise Maltepe açıklarındaki sığlıktadır. Bu kayalıklarda, Batmaz ve Vordonoz fenerleri yer almaktadır.
Marmara Denizi’nin Güneydoğusuna isabet eden bölgede bulunan bu adalar; Büyükada, Heybeliada, Burgazadası, Kınalıada, Sedefadası, Yassıada, Kaşıkadası, Sivriada ve Tavşanadası’dır. Toplam nüfusu 20 binin üzerindedir. Ancak, yaz mevsiminde yazlıkçıların gelmesiyle bu rakamın 100 bin üzerine yükseldiği tahmin edilmektedir.

Adalar, 1453 yılında, İstanbul’un fethiyle sonuçlanan kuşatma öncesinde Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Fetih sırasında büyük ölçüde terk edilen Adalar, Fetih’ten sonra yeniden canlanmıştır. Adalar’da, Patrikhane’ye toprak kullanım ve mülkiyet hakları verilmiştir. Evliya Çelebi, 17. Yüzyılda Adalar üzerinde bağlık bahçelik köyler bulunduğunu, köy sakinleri arasında zengin balıkçı reisleri bulunduğunu yazar. Yine 17. Yüzyılda, Evliya Çelebi, Adalar’ın güzel ve mamur yerler olduğunu, buralara gezmeye gidildiğini, bazı adalarda ziyaret yerleri, Rumlara ait kilise ve manastırlar bulunduğunu kaydeder. Adalar, özellikle 19 ve 20. Yüzyıllarda, daha çok sayfiye ve mesire yerleri olarak kullanılmaya başlanmış, görkemli ahşap konaklar inşaa edilmiştir.
Nüfusunun büyük çoğunluğunu Rumlar’ın oluşturduğu Adalar’da nüfus yapısı 20 yüzyıl başlarına kadar önemli bir değişikliğe uğramamıştır. Ancak, Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden yıllarda gerçekleştirilen mübadeleden sonra Rum nüfus İstanbul’un ve Anadolu’nun bir çok yerini terk ettiği gibi Adalar’dan da ayrılmıştır.

Yazının Devamını Oku

“Denize aşık bir ressamın canlı renklerle boyadığı tablo”

Foça’ya ilk adım attığım günü hatırlıyorum. Günün en güzel saatleriydi. Güneş Foça’daki güne veda etmeye hazırlanırken önümdeki denizi kırmızıya boyamış, üzerine içinden geldiği gibi serpiştirdiği balıkçı teknelerini küçük dalgalarla okşuyordu. Biri küçük diğeri büyük deniz adı verilen koyların önündeki irili ufaklı adacıklar ve girinti çıkıntılar ufuk çizgisini görmemi engelliyor hemen karşıdaki burunda yer alan deniz feneri ise yaklaşan akşam için sabırsızlanıyordu.


Bir ressamın tablosundaki tüm renkler vardı sanki önümde. Deniz kenarında oturduğum ahşap banktan kalktım, rüzgar şimdi saçlarımı hafifçe yüzüme doğru savuruyordu. Deniz kenarında rıhtıma bağlanmış tekneler eşliğinde bir taraftan yürüyor diğer taraftan da “Foça denize aşık bir ressamın canlı renklerle boyadığı bir tablo olmalı” diyordum kendi kendime. Kimdir bilinmez ama denizi ve Ege’yi seven bu ressam, küçücük koyları güzel burunlarla şekillendirmiş. Karşısına adacıklar serpiştirmiş. Denizi parlak maviye boyayıp, üzerini rengârenk teknelerle süslemiş. Bu güzel tabloya tam da olması gerektiği gibi devam etmiş; kıyıda yanyana sıralanmış balık lokantaları, küçük kahvehaneler ve eski taş evler. Aralarında minicik, maket gibi bir kale. Ağlarını temizleyen balıkçıları, Ege’ye korkmadan açılabilecek büyüklükte balıkçı teknelerini ve avdan dönen balıkçıları bekleyen kedileri de ekleyince tablo tamamlanmış.

Bu resmi bir yerlerden hatırlar gibi oldunuz değil mi? Hangimiz yapmaya çalışmadık ki büyük şehirlerde, iş hayatında orada burada bunaldığımız zamanlarda bir benzerini? Küçücük hayal dünyamızda çizmeye çalıştığımız resim Foça’nın resmiymiş meğer.

Günümüzde biraz da turistik bir balıkçı kasabası Foça. Foça’nın esintisi meşhur. Hatta en meşhurlar listesinde ilk üçe giriyor. Foçalılara göre “Foça’nın kedisi, delisi bir de yeli ünlüdür. “Foça kedisiyle, Foça delisi bir yana; yeli adeta bir doğal vantilatör görevi yaparak, bu güzeller güzeli ilçeyi bunaltıcı sıcaklardan koruyor. Sadece 1.5 saat mesafede olduğu halde, İzmir’in sıcaklardan kavrulduğu günlerde Foça’da insanlar rahat bir yaz geçirebiliyor. Zaten burası çoğunlukla İzmirlilerin tatil mekânı, tepelere doğru tırmanmaya başlamış yazlık evleri görünce dudak bükmeden edemiyorum. Yerli halk Foça’nın artık değişik bölgelerin tatilcileri tarafından da keşfedilmesini istiyor, konaklama tesisleri ve butik oteller sayıca az ama öz, ziyaretçilere yetiyor. Gittiğiniz her yerde güler yüzlü ve misafirperver karşılanıyorsunuz.

DENİZ TEMİZ


Foça turizm açısından her şeye sahip. Tüm güzelliklerinin yanı sıra, yaz turizminin vazgeçilmezi olan deniz de bu şirin ilçeye cömert davranmış. Foça’nın dışındaki koylar, mükemmel plajlara ve kumsallara sahip, ayrıca isteyenler merkezden kalkan tekne turları ile günübirlik deniz keyfi yaşayabiliyor. Ancak en güzeli yerleşim bölgesinden de tertemiz denize girilebiliyor olması. İlçe merkezinde geniş kumsallar olmasa bile, deniz, yüzerken suyun dibindeki gölgenizi görebileceğiniz kadar berrak. Üstelik bu temizlik sadece görüntüde değil. Mikropsuz olduğu kanıtlanmış olan denize her yerden gönül rahatlığıyla girebilirsiniz. Mersinaki ve Hanedan Plajları’nda mavi bayraklar yıllardır dalgalanıyor. Geniş kumsallı bu plajlar merkeze 3-4 kilometre mesafeden başlıyor ve 22 kilometre uzaklıktaki, daha çok yazlık evlerin bulunduğu Yeni Foça’ya kadar uzanıyor. Bahsettiğim yerlere özel aracınız yoksa bile minibüslerle kolayca ulaşabilirsiniz. Küçük bir dipnot; Kozbeyli Köyü’ne de uğrayarak dibek kahvesinin tadına da bakmalısınız.

KEYİFLİ YÜRÜYÜŞLER…

Yazının Devamını Oku

Karacabey Longoz Ormanları

Ülkemizde bulunan popüler longoz alanları Trakya İğneada, Sakarya Acarlar longozlarına gidip görme fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama sizleri bu hafta yanı başımızda yer alan ve son dönemde yapılan düzenlemeler ile ziyaretçiler için gezmesi kolaylaştırılan bir başka önemli longoz bölgesi olan Karacabey Longoz Ormanları’na götürmek istiyorum.

Boğazköy, Bayramdere köyleri sınırında bulunan Karacabey longoz bölgesine gitmek için Bursa’dan bir süre İzmir yolunu takip edip daha sonra Bayramdere-Boğaz tabelasını takip etmeniz gerekiyor. Yol üzerinde içinden geçeceğiniz köylerde çay molası verip, taze yumurta alabilirsiniz.

YEMYEŞİL BİR ÖRTÜ

Longoz, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akar suyun biriktiği geniş alanda oluşan özel bir ekosistem. Sulak alanlarla iç içe olduklarından yağmurların etkisiyle orman tabanındaki su seviyesinin hemen yükselmesiyle farklı bir doğa harikasına dönüşüyor. Delta oluşumlarında meydana gelen longozlar yağışların başlamasıyla birlikte giderek suyla doluyor ve yılın büyük bölümünü sular altında geçiriyor. Nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla zenginleşen toprak yapısı suyla buluşunca muhteşem bir doğa harikası ortaya çıkıyor ve bölge her mevsim farklı renk ve canlılara ev sahipliği yapıyor. Yaz aylarında sular çekilince longozun tabanı yemyeşil bir örtüyle kaplanıyor.

LONGOZDA YÜRÜYÜŞ ŞART

2000 hektarlık alana sahip Kocaçay Deltası, ana hatlarıyla Kuş Gölü’nden gelen Karadere, Uluabat Gölü’nden gelen Uluabat Deresi, Bursa’dan gelen Nilüfer Çayı ve diğer derelerin toplanarak birleşmesi sonucu oluşmuş bir alan olan Karacabey Longozu’nda özellikle ilkbahar ve sonbaharda güzel manzaralar sizi bekliyor. Deltanın batı yarısında toplam alanı 194 hektar olan Dalyan ve Poyraz gölleri, 600 hektar alan sazlıklar, 730 hektarlık alanı kaplayan Su Basar Ormanları bulunuyor. Deltanın doğu bölümünde de 391 hektarlık Arapçiftliği Gölü, tarım alanları, kumullar, sazlıklar, deniz börülcesi ve ılgın ile kaplı geniş çamur düzlükler yer alıyor. Karacabey Longozu, Avrupa’da artık tamamen yok olan ve bahar aylarında altında kaldığı sular yaz aylarında çekilince özellikle sonbaharda güzel görüntüler sunan Su Basar Ormanları’nın Türkiye’deki canlı örneklerinden biri. Longozun ev sahipliği yaptığı 217 farklı kuş türü arasında yalıçapkını, ak pelikanlar, sürmeli kum kuşu, kıyı çamurculuğu, yılan kartalları gibi türler bulunuyor. Bölge dişbudak, kızılağaç, söğüt gibi belli türdeki ağaçlar ile göl soğanı, su menekşesi, nilüfer gibi özel bir bitki örtüsünü de içinde barındırıyor.

YAPILAŞMA SORUNU!

Yazının Devamını Oku

Serin rota

90’lı yıllardan bu yana gittiğimiz, orman içinde kıvrılarak giden dar yolunu defalarca kullandığımız, günümüzde genişletilmiş yoluyla, zaman içinde Bursalıların en sevdiği rotalardan biri haline gelen Polonezköy-Şile-Ağva rotası bahar ve yaz aylarının vazgeçilmez bölgesidir.

Sabah erken saatte hareketle önce İstanbul’un oksijen depolarından biri Polonezköy-Adampol’a uğrayabilir. Polonezköy’ün yeşillikleri arasında kaybolacağınız yürüyüşünüzde Madam Zosia adına düzenlenmiş küçük müzeyi gezip, köyün kuruluş hikayesini dinleyerek köy meydanındaki kahvehanede çay molası verebilirsiniz. Polonezköy sonrası rotanızı İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki tek ilçesi, deniz feneri-dokumaları ve bezi ile meşhur Şile’ye çevirebilirsiniz.
Muhteşem manzaralarla dolu Şile, öğle yemeği molanızı verebileceğiniz, Karadeniz’den ağları dolu gelen balıkçıların limanı doldurduğu, taze balık yiyebileceğiniz durağınız olabilir. Tepeden Şile liman bölgesini, ilginç kayalıkları, kaleyi seyretmek ülkemizin büyük deniz fenerlerinden biri olan Şile Deniz Feneri’ni görmek, altındaki küçük müzeyi gezmek keyifli olacaktır.

DÖNÜŞ KANDIRA ÜZERİNDEN

Şile’den Ağva’ya gideren sahil yolunu kullanırsanız ahşap evlerle güzel Karadeniz köylerini, ilginç kayalıklara sahip koyları görme şansınız olabilir. Bunlardan biri pek çok filme plato olmuş Akçakese köyünün geniş kumsala sahip koyudur. Günün en güzel saatleri için, akşam üzeri Ağva’ya gittiğinizde Göksu üzerinde tekne turuna katılarak yeşillikler içinde esintili ve keyifli anlar geçirmeyi, Yeşil Çay’ın denizle buluştuğu noktada bulunan deniz fenerine kadar yürümeyi unutmayın. Bursa’ya dönüş yolculuğunuzu güzel manzaralı küçük köyler arasından geçerek, Kandıra üzerinden yapmanızı tavsiye ederim. Belki Kandıra’da da bir manda yoğurdu molası verirsiniz.

İSTANBUL’UN ARKA BAHÇESİ POLONEZKÖY & ADAMPOL

Özellikle İstanbul’luların şehirden kaçıp nefes almak için tercih ettiği şirin ve yemyeşil bir köy Polonezköy.

Yazının Devamını Oku

Bursa Hanları ve Turizm

Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi, kenti geliştirme politikası doğrultusunda; daha da önemlisi devlet olma sürecinde emin adımlarla ilerleyen Osmanlı’nın başkenti olacak yeni Bursa için “Biz duvarlar içinde değil, duvarlar dışında yeni bir merkez kuracağız “ diyerek surlar dışında bir külliye inşa ettirmiştir.

 


Bursa’nın günümüzde de vazgeçilmez merkezinin, kalbinin attığı tarihi çarşı ve hanlar bölgesinin temelinin de atıldığı yıllardır 1330’lu yıllar.. Orhan Gazi’nin kendi adına yaptırdığı Külliyesi’nin etrafı onu takip eden her padişah döneminde ilave edilen binalarla zamanla şehrin ticari merkezi haline gelmiş ve günümüze de ulaşarak, İstanbul’un meşhur Kapalıçarşı bölgesinden de eski bir tarihi çarşı ve hanlar bölgesine dönüşmüştür. Bu bölgedeki tarihi yapılar 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar geçen zaman dilimi içinde yapılmıştır. Biz bölgeye, konumuz turizm olduğu için, şehrin en gözde mekanında turizm için yapılması gerekenler ve bölgeye gelen ziyaretçileri rahatsız eden konular açısından yaklaşacağız. Amacımız turizmden hakkettiği payı günü kurtararak değil uzun yıllar boyuna yayılacak düzenlemeler ve farkındalıkla alması.

Kuruluşundan bugüne yıkıcı afetlere, depremlere ( en önemlisi 1855 depremi) ve yangınlara ( 1958 yangını) maruz kalan çarşı, her yıkımdan sonra yeniden doğmuş, yeniden inşaa edilmiş ve hayatını sürdürmüştür. Özellikle son yaşanan 1958 Çarşı yangını bölgeyi çok yıpratmış, yangının söndürülebilmesi için dinamitlerin patlatılması sonucu özgün halinden çok şey kaybetmiştir.. Orhan Bey’in kendi adına surlar dışında yaptırdığı ilk cami, klasik ters T planlı Bursa camilerinin en eskisi, Yıldırım Beyazıd’ın Niğbolu zaferi sonrası yaptırdığı Ulucami sadece şehrin değil, tüm ülkenin mücevheridir.


Modern alışveriş merkezlerinin yapılması ile yıpranmaya başlayan geleneksel çarşıların en önemli silahı belki de tarihi kimliği, insan samimiyeti ve huzurlu ortamıdır. Bitmek bilmeyen esnaf ve alışveriş gelenekleriyle, bir insanın, bir evin ihtiyacını karşılayacak her şeyi bulabileceği Bursa çarşısı, atmosferinde geçmişe yolculuk yapmanıza da izin verir. Ve geçmişten günümüze bu çarşıyı ayakta tutan en önemli unsur yerli ve yabancı turisttir. Bursa’ya gelen turistlerin şüphesiz %90 lık bölümünün ziyaret ettiği çarşı bölgesinin turizm görüntüsü hep tartışılmış, bölgede yaşayan esnafın günü kurtarmaya yönelik kişisel girişimleri yüzünden de zarar görmüştür.

TURİZM İÇİN NELERE DİKKAT EDİLMELİ


Yazının Devamını Oku

Bozcaada hazır

Heredot’a göre; “Tanrı, İnsanlar Uzun Ömürlü Olsun diye Bozcaada’yı Yaratmış...”

Gerçekten de bitmeyen esintisi, avuç içi sıcaklığında koyları, adaya yaklaşırken sizi karşılayan kalesi, dar sokakları süsleyen taş evleri, lezzetli şaraplarıyla Kuzey Ege’de küçük bir huzur adası Bozcaada.
Adalarda yaşam zordur, sizin öyle yaz aylarında birkaç günlüğüne ziyaret ettiğiniz günlerdeki gibi her zaman günlük güneşlik zamanlar yoktur adada. Özellikle kış zor geçer, sessiz geçer, fırtına koptuğu zaman gemi çalışmaz. Adalılar alışkındır her koşula ve bu sene dünyayı etkileyen virüs salgını sürecinde de ada kendini kapattı ve korumaya aldı.
Tüm Ege adaları öyle yaptı aslında ve bu şekilde koronavirüs vakasının rastlanmadığı bir yer olmayı başardı.

'YENİ NORMAL’LE AÇILDI

Bozcaada’da tüm konaklama tesisleri virüs salgınına karşı tedbir olarak 19 Mart’ta kapatılmıştı. Yaklaşık 3 aydır kapalı olan konaklama tesisleri, lokantalar kafeler normalleşme süreci kapsamında yeniden açıldı ve müşterilerini bekliyor.
Şu günlerde yaşanan ufak hareketlilik ada esnafına heyecan veriyor.

Yazının Devamını Oku

Marmara’nın Zirvesine Yolculuk “ULUDAĞ”

İnsanların salgın sürecinde uzun süre evde kalması doğanın kendini az da olsa yenilemesine, nefes almasına yardımcı oldu. İstanbul’dan Uludağ’ın zirvesinin göründüğü haberlerini okuduk medyada. Hoş Uludağ hep oradaydı ve hep görünüyordu ama insanlar farkında değildi.


Marmara Bölgesinin iklim hareketlerini yönlendiren, doğası, rüzgarları ve su kaynakları ile başta Bursa olmak üzere tüm Marmara Bölgesine hayat veren bu yüce dağın tepesine çıktınız mı hiç? Haziran ayı tam zamanıdır. Siz bir de güzel bir havada bölgede uzman rehber veya alan kılavuzları eşliğinde Uludağ’ın zirvesine çıkarak tüm Marmara bölgesini, yaşadığınız coğrafyayı şöyle bir ayaklarınızın altına almalısınız. Zirve’ye çıkmak, Uludağ’ı tanımak bu şehirde yaşayan herkesin hayatında en az bir kez yaşaması gereken bir tecrübe. Sadece Uludağ mı?
Yaşadığınız şehrin köylerini, kasabalarını, kültürünü bilmek, gezmek ve tanımak ta.. Bursa’da yaşayanlar Uludağ’ı şehirden gördükleri kadarıyla bilirler. Heykelde yürürken mevsim sonbaharsa, hele bir de aylardan Kasımsa arada bir dağın eteklerine kadar inen kar örtüsü şehre bir soğuk verir, kışın habercisidir. O zaman kaldırıp başlarını bakarlar Uludağ’a. Halbuki Bursa’nın sırtını yasladığı bu dağ sadece şehirden görünen kısmı kadar değildir, çok daha fazlasıdır. Zirvesi, popüler kayak merkezi, doğası ve güney yüzünde bulunan Türkmen Yörük köyleri hepsi ayrı ayrı bir yazı konusudur böyle tek bir sayfaya sığdırmak mümkün değildir..



Ben bugün sizi zirveye çıkarmak istiyorum, başka bir yazıda da Uludağ’ın arka yüzüne, güney tarafındaki köylere gideriz. Hafta arası, 1979’dan bu yana Uludağ’a gönül vermiş, her yerini sürekli karış karış gezen “360 derece Uludağ” kitabının yazarı, Uludağ Milli Parkı Alan Kılavuzu Hasan Ören ağabey ile Kent Müzesi önünde bir araya geldik, sohbet ettik eski teleferik kabini önünde bir fotoğraf çektirdik. Bu buluşmadan esinlenerek bu haftaki sayfamızın konusu ortaya çıktı. Hasan ağabey Uludağ konusunda çok hassas, gezdirdiği gruplara önce doğaya saygıyı sonra da Uludağ’ı anlatıyor ve uyarılarda bulunuyor. Özellikle kışın Uludağ’a çıkacaklara ; gerekli izinleri almadan, kimlik ve iletişim bilgilerinizi yetkililere (Jandarma vs) vermeden parkura başlamamaları gerektiğini, yürüyüşe katılacakların kıyafetlerinin kış şartlarına uygun olması gerektiğini, katılımcıların vücut performanslarının üst seviyede olması gerektiğini, Harita-Pusula, GPS gibi aletleri yanında bulundurmalarını, bunları en iyi şekilde kullanma becerisine de sahip olmaları gerektiğini söylüyor..
Doğa da her türlü risk ile karşı karşıya olduğunuzu düşünerek, risk anında yetkililere yerinizi nasıl bildireceğinizi bilmelisiniz, kışın en az 3 kişi ile doğa veya zirve yürüyüşüne çıkmalısınız diyor (İz açarken kara saklandığınızda, bir kişi diğer bir kişiyi kardan çıkaramaz) Yaz veya kış Uludağ’daki yürüyüş parkurlarının harita üzerinden gidiş ve dönüş pusula açı değerlerini bir küçük deftere not ederek, GPS bile kullansanız, bir sefer de aldığınız pusula açı değeri ile yön kontrolünüzü yapmak gerektiğini vurguluyor Hasan Ören. Tüm bu uyarılardan da anlayacağımız üzere aslında ani değişen doğa şartlarının yarattığı tehlike açısından hiç te küçümsenecek bir yükselti değil. 1960-70’li yıllarda Uludağ’da kayakçı ve dağcı olarak çok emek veren ve bir yabancı turisti donmaktan kurtaran Büyükbabam Rafet Çelikkol’un ve babamın hikayeleri ile büyüyen biri olarak “Dağ” ile oyun olmayacağını çok iyi bilenlerdenim. Çok uzağa gitmeye gerek daha geride bıraktığımız aralık ayında İstanbul’dan gelen iki dağcı tedbirsiz şekilde başladıkları zirve yolculuğu sırasında bastıran sisten dolayı kayboldu ve maalesef donarak vefat ettiler.

Yazının Devamını Oku

Frig vadisine yolculuk ‘Afyon Çiçekleri zamanı’

M.Ö.7 yüzyılda Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illerinin kesiştiği topraklarda parlak bir uygarlık kuran ve birçok açık hava anıtı bırakan, adını efsane Friglerden alan Dağlık Frigya bölgesi belki de çoğumuzun duyduğu ama henüz gitme fırsatı bulamadığı bir coğrafya.


Ben her sene özellikle haziran ayında bölgenin en yeşil olduğu ve tarlaların afyon çiçekleriyle süslü olduğu dönemi kaçırmıyorum. Büyük bir alandan oluşan Frigya’ya birkaç farklı noktadan giriş yapmak mümkün . Eğer üşenmez ve Kütahya’yı da geride bırakarak Afyon’a yakın bir noktadan İhsaniye, Döğer tabelalarını takip ederek Ayazin yerleşiminden gezinize başlarsanız afyon çiçeklerinin süslediği, yemyeşil bir köy, aynı zamanda geçmişte bölgenin en önemli kaya yerleşimi olan “Ayazin” sizi karşılayacak. Kapadokya benzeri oluşumların süslediği vadiden geçip Avdalaz Kalesi’ne giderken esen rüzgarla bir o yana bir bu yana eğilen başaklar ve masmavi gökyüzü sizi büyük bir huzurun içine sürükleyecek. Frigler döneminde de sularından şifa bulunan kaplıca bölgesi Gazlıgöl’den geçip İhsaniye ve Döğer bölgesine devam ederek, Üçler kayasında ilginç kayaların ve köy evlerinin birbiri ile nasıl iç içe yaşadığına tanık olabilir, Döğer’de sizi büyüleyecek kaya oluşumları ve Friglerin önemli Açıkhava anıtlarından Aslantaş’ı görebilirsiniz. Sarıcaova dağ geçidini kullanarak sakin ve huzurlu doğa manzaraları eşliğinde Midas heykelinin sizi karşılayacağı Kümbet köyüne varabilir, tepede bir kayanın arkasına gizlenmiş Aslanlı mezar ve Frig efsaneleri gün boyunca sizinle olabilir. Günün en güzel saatlerinde; akşamüzeri güneşi eşliğinde Frig vadisine ait ilginç köyler ve kaya oluşumlarının arasından geçerek ulaşacağınız Yazılıkaya bölgesini yürüyerek dolaşmak, Frig vadisinde bulunan en önemli anıt; muhteşem “Yazılıkaya- Midas” anıtı önünde eğilmek, bir kaya üzerinde oturarak çevreyi seyretmek benim için haziran ayının olmazsa olmazlarından.. Adeta uçsuz bucaksız bir denize bakar gibi gözünüzün alabildiğine yeşil ovalar vadiler ve kaya yerleşimleri arasında dolaşırken kendinizi keşfedeceksiniz, isterseniz bölgeyi benim rehberliğimde gezin ister kendiniz bu tecrübeyi yaşamaya çalışın diyeceğim ama çok geniş bir alana yayılı olan güzelliklerin vakit kazanmak açısından mutlaka bölgeyi iyi bilen bir rehberle keşfedilmesi şart..! O yüzden siz en iyisi mi beni takip edin birlikte yapalım bu gizemli yolculuğu..!

FRİGLER


Kütahya, Afyonkarahisar, Eskişehir üçgeninde, ‘‘phrygia Epiktetus’’(Küçük Frigya) dağlık yerleşimi olarak tanımlanan bölge, bugün ‘‘Frig Vadisi’’ adıyla biliniyor. Anadolu tarihindeki en farklı uygarlıklardan biri olan ve kökenleri Balkanlar olan Friglerin tarih sahnesinde görünmesi M.Ö 750 yılına denk gelmekte fakat Frigler, yıllar sonra geniş bir alanda egemenlik kuracakları Anadolu’ya M.Ö 1200’lü yıllarda gelmiş o tarihe kadar boylar, gruplar şeklinde bir yaşam sürmüşlerdir.
Anadolu’nun ilk mahir kuyumcusu, bezeme sanatı ustası, müzikte flütün mucidi ; günümüzde Eskişehir, Afyon ve Kütahya’nın bulunduğu topraklarda yaşayan Frigler, aynı topraklarda yaşayan Yunan halkı üzerinde de büyük etki sahibi olmuştur. Bu etkileşim sonucundan Frig kültürü, Roma ve Yunan kültürü içinde kendisini barındırmış, karışmıştır. Bazı kaynaklara göre Trakya, bazılarına göre ise Hint – Avrupa kökenli bir kavimden gelen Frigler, Anadolu’da var oldukları süre içinde Helen, Geç Hitit uygarlıklarının ve bunların yanında Kelt kültürünün de etkisi altında kalmıştır. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından kurulan uygarlıklardan biri olan Frigler, Anadolu’daki dağınık boylar ve düzensiz siyasi yapı nedeniyle ancak M.Ö 750 yılında siyasi bir birlik oluşturabilmiştir.
Frigler maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi ve mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden aletler yapıyorlardı. Frigler yüksek yerlere korunaklı kaleler yapar, dörtgen şeklinde küçük evlerde yaşardı.

Yazının Devamını Oku

Turizm’de buruk bayram

Geçmiş yıllarda bayram tatili dönemlerini iple çeken, rekorları beğenmeyen turizm sektörü bu yıl ilk önemli bayram tatili dönemini sessiz sedasız geride bırakarak umutlarını bayram sonrasına taşıdı.


Koronavirüs salgını nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasağı nedeniyle bayram tatilini sevdikleriyle kavuşamadan, evlerinde geçiren insanlar tatil günlerini bayram sonrası sosyal mesafeli yaz tatili planları ve hayalleri ile geçirdi.

PANDEMİ SONRASI SEYAHAT ACENTELERİ

Seyahat acenteleri ister iç, ister dış turizm ile uğraşıyor olsun yıllar boyu bir çok kriz ile boğuştu. Bu kriz de elbette geçecektir, hatta dayanabilecek olan seyahat acenteleri bu günlerden daha kuvvetli çıkacaktır. Şu günlerde insanlardaki seyahat etme arzusu hiç olmadığı kadar ön planda..
Pandemi sonrası seyahat kavramı, müşteri ile bu işin profesyonelleri arasında yeni bir köprü oluşturabilir. Evde sıkışıp kalan seyahat meraklıları boş zamanlarını okuyarak, izleyerek ve seyahat hayalleri kurarak geçiriyorlar, tam da bu noktada hayalinizdeki gezileri sizler için planlayacak, sizi doğru adreslerle buluşturacak seyahat acenteleri devreye giriyor. Bunu sanal bir sitede, bilgisayar ekranına bakarak yaşayamazsınız. Duygusuz ve insansız etkileşim koronavirüs sürecinde hepimizin dengesini bozdu. Gördük ki karşılıklı etkileşim istiyoruz, ses duymak, bir yüze bakmak istiyoruz. Karşımızdaki insanın sıcaklığını, bilgisini bizimle heyecanla hayal kurup gideceğimiz geziyi yaşamak istiyoruz. Haziran ve Temmuz ayları için gezi talepleri artmaya başladı, yavaş yavaş kendimizi yollara vurmayı hedefliyoruz. Turizm sektörü bir yere gitmiyor aksine çok daha güçlü şekilde geri dönebilir.

SEYAHAT ACENTELERİ DESTEK İSTİYOR


Yazının Devamını Oku

Turizm sektörünün de bir bilim kurulu olmalı

Bugün yaşanan salgın sürecinde gerek ülkemizde gerek dünyada yönetici konumunda olan tüm insanlar böyle zor bir sürecin içinde kendilerini bulacaklarını tahmin bile edemezdi.

Konumuz turizm olunca, Kültür ve Turizm Bakanı'mızdan tutun seyahat acentaları, otelciler, rehberler birliğine kadar tüm başkanlar, yöneticiler koronavirüs salgını yüzünden temsil ettikleri sektörlerde yaşanan sıkıntılara çözüm ararken yorucu bir süreçten geçiyor.
Peki ya her akşam Tv’de görüşlerini dinlediğimiz, kararları ve önerileri ile hareket ettiğimiz Sağlık Bakanlığı bilim kurulu gibi Turizm sektöründe de sözüne güvenilir, tecrübeli, tarafsız insanlardan kurulu bir bilim kurulu olsaydı neler olurdu?
Daha önce Türkiye turizminin gelecek beş yıl içinde karşılaşabileceği riskler üzerine çalışmalar yapılsaydı, salgın hastalık, deprem, terör vs. getirebileceği ekonomik sıkıntılara yönelik hazırlıklar yapılsaydı neler olurdu düşündünüz mü? Bir şeyler değişebilirdi, en azından sektör bu kadar hazırlıksız yakalanmazdı, riskli yatırımlardan kaçınırdı. Kredi almazdı, Nakit veya hızla paraya döndürülebilir yatırımlarda kalırdı. Moral olarak bu kadar düşük seviyelere inmezdi. 

*

Oteller, tur operatörleri, uçak şirketleri, turist rehberleri, ulaştırma şirketleri ve turizm ile ilgili olan diğer sektörler ilk haftalarda liderlerinden destek aradı; şimdi herkes kendi gücü yettiğince ayakta kalmaya çalışıyor. Sektör arayış içinde, umut verecek ve dik durmalarına yardımcı olacak sözler duymak istiyorlar. Sektörel Liderlik zor iş, hele bir de sektörünüz her şeyden ilk etkilenen sektörse.. Turizmin bir bilim kurulu olsaydı, Turizme liderlik konumundaki STK’lar, bu krizi çok önceden tahmin etmiş olabilirdi. Mesele biraz da yerel gündemler kadar, dünyadaki gelişmeleri de takip etmek, ülkemize olabilecek etkilerini öngörmekle ilgilidir.
Son otuz yılını krizlerle boğuşarak geçirmiş olan Türkiye turizmi, bu krizlerden edindiği deneyimlerle, bu krize de hazırlıklı girebilirdi. Olmadı. Geçmişte yaşanan Sars, Ebola, Domuz Gribi gibi örneklerden yaşadığımız coğrafyadaki savaşlardan, doğal felaketlerden turizm adına bir gelecek planı çıkarmalıydık. Bir bütün olarak sektör profesyonelleri, kıtalar arası seyahatin bu kadar yoğun ve kolay olduğu bu çağda, Dünyada virüsün kısa sürede yayılacağını tahmin edebilirdi. Olan oldu.. En azından bundan sonrası için; Turizm Bilim kurulu oluşturmak için kolları sıvamalıyız.

UÇAĞA BİNER MİSİNİZ?

Havacılık endüstrisi uzmanları, “Uçakta sosyal mesafeyi korumak için iki yolcu arasında bir koltuk boş bırakmak gibi ciddi kısıtlamalar uygulanırsa, yolcu sayısı düşer, havayolu şirketleri ayakta kalamaz” diyor. TOBB Sivil Havacılık Meclis Başkanı Teoman Tosun, “Tüm dünyada koltuk aralıklarının boş bırakılması önerisi somut fayda sağlamayacağı ve bilet fiyatlarını seyahat edilemez boyutta artıracağı için gündemden çıkartıldı” diyerek durumu netleştirdi.

Yazının Devamını Oku