Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum!

Tartışmalı konuyu tüm boyutlarıyla sahada araştırdık: Aramak serbest, çıkarmak yasak; defineciler kurnaz, arkeologlar öfkeli...

Son zamanlarda yeniden hararetle tartışılır oldu definecilik.
En önemli sebebi, bu konuda bir de derginin çıkmış olması. Cinlerden işaretlere kadar pek çok başlığın yer aldığı dergide, antik dönemde kullanılan dayanıklı Horasan harcının nasıl kırılacağına kadar bilgiler de bulunuyor. Meseleyi iyice anlamak için hem derginin yönetimiyle hem de itirazı olan arkeologlarla konuştuk. Bununla da yetinmeyip bir defineciyle araziye çıktık. Fotoğraf çekimi için rastgele gittiğimiz alanda bir Bizans sikkesi bile bulduk.

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum
Basında tarihi eser kaçakçılığıyla ilgili pek çok haber yer alıyor. Ancak uzmanlara göre bu haberlerde geçen rakamların çoğu gerçeği yansıtmıyor. Özellikle paralar çok abartılıyor. Ayrıca ele geçirilen çok sayıda tarihi eser de medyaya yansımıyor.

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum!

Tartışma ocak sonu başladı. ‘Define’ adında bir dergi basılmış, arkeologların yoğun tepkisini toplamıştı. Piyasada dergiyi aradım; bayilere, kitapçılara baktım, yoktu. Sonra sadece internet üzerinden satıldığını öğrendim. Üç sayı çıkmıştı, üçünü de satın aldım. Kampanyalı fiyatı üç sayı için 60 TL idi (tek sayı 30 TL). Kargoyla geldi ama fatura verilmedi.

Tek tek incelemeye başladım. İlk sayı define haritalarıyla başlıyor. İçinde arazide arama yöntemlerinden Türkiye’nin altın haritasına, işaretlerden eşkıya belgelerine kadar birbirinden ilginç konular yer alıyor.

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum

‘Mezarlık’ bölümü büyük yer kaplıyor. Girişleri detaylı anlatılırken, mezar çeşitlerine dair de bilgi veriliyor. Sit alanları ele alınmış ancak buralarda kazı yapmanın yasak olduğu belirtiliyor.

Ermeni evleriyle ilgili de ilginç bilgiler var. Definecilerin buralarda çok arama yaptığı çünkü bulunan gömülerde genelde altın olduğu vurgulanarak, dikkat edilecek hususlar belirtiliyor. İlginç kısımlardan biri şöyle:

“Evin içerisinde göbek taşı vardır. Genellikle hediyeler bu göbek taşının altındadır. Fakat acele bu taşı oynatmamak gerekir çünkü ev üstümüze çöker...”

Kaynaklar genelde internetten derlenmiş. Ancak bazı köşe yazarları da dergiye katkıda bulunmuş. Misal; ikinci sayıda Arif Arslan, ‘Cinlere Soru Sormak’ başlığıyla bir yazı kaleme almış. Üçüncü sayıda ‘Medyum Kağan’ın ‘Ben de Define Buldum’ başlıklı yazısında, bulup müzeye teslim ettiği eserlerin makbuzları da var...

Dök limonu, vur balyozu

Üçüncü sayının son bölümünde ise ‘Horasan Harcı Nasıl Kırılır’ başlıklı bir yazı bulunuyor. Antik dönemde kullanılan, yapıları yüzyıllarca ayakta tutmaya yarayan bu harcın balyozla nasıl kırılabileceği anlatılıyor. Ayrıca limon suyu, sirke, alkol ve asit karışımıyla hazırlanan tuhaf tariflere de yer veriliyor.

Derginin ilk sayısında künye yok. İkinci sayıdaki künye bilgilerine göre, imtiyaz sahibi Ak-a Ajans Yayıncılık. Define Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Çakır’ın verdiği bilgilere göre dergiyi çıkaranlar basında yansıtıldığı gibi defineci değil, yayıncı. Çalıştığı ajanstan çıkan ikinci dergi bu ve bir hobi dergisi.

***Kanuna göre bulduğumuz sikkeyi üzerimizde bulundurmak suçtu, üç gün içinde teslim etmemiz gerekiyordu. Ben de İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne götürdüm.***

50 bin arkeolog varsa 7-8 milyon defineci var

Çakır, derginin kuruluş hikâyesini de şöyle anlatıyor:

“Arkeologlar bize karşı çıkıyor ama dergimizi okumuş değiller. Biz dergide ‘Kaçak kazı yapmayın’ diyoruz. Ayrıca definecilik yaparken ölenler var, insanları bilinçlendirmek istiyoruz. Bu, aslında bir tarih, gezi ve hobi dergisi. Definenin yanı sıra ülkedeki sit alanları, gezip görülebilecek yerler, tarih bilgileri mevcut. Sadece define adı altında da yargılamak yanlış. 50 bin arkeolog varsa 7-8 milyon da defineci var. Bu rakamı sosyal medya kullanımlarından, yorumlardan filan tahmin ediyoruz.”

Peki bu dergiyle amaçları ne? “Ülkede definecilik adı altında doğa ve sit alanları tahrip ediliyor. Biz ‘Bu şekilde yapmayın’ diyoruz. Keşke ‘Bu insanları nasıl durdurabiliriz’ diye arkeologlarla birlikte çalışabilsek... Kapımız açık.”

Çakır, Horasan harcının balyozla kırılma tarifiyle ilgili soruma ise şu cevabı veriyor: “Araştırma ekibimiz var. Birçok kaynaktan bilgi toparlıyoruz. Bu konuda insanları bilinçlendiriyoruz. Bu bilgilerin hepsi zaten sosyal medyada var. Biz insanları doğruya teşvik etmeye çalışıyoruz. Bugün ülkemizde cinayet filmleri de var. Definecilikle ilgili Yeşilçam’da bir sürü film var. Bunlar da teşvik o zaman... Dünyanın her yerinde define dergileri mevcut. Çoğu ülkede yasal. Komşu ülke Bulgaristan’da mesela. Bulgaristan’da defineciler derneği kuruldu. Discovery Channel’da da buna benzer belgeseller var. Bu, sadece bizim ülkemizde yasa çerçevesi içinde cezai şartları da olan bir sistem...”

Çakır, derginin tüm yasal süreçlerden geçtiğini, bugüne kadar da herhangi bir inceleme geçirmediklerini söyleyerek, yakında dördüncü sayılarının çıkacağını belirtiyor.

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum
Bulundurulması dahi yasak olan sikkeler herkese açık alışveriş sitelerinde satışa çıkarılıyor. Fiyatları ise 100 ile 500 TL arasında değişiyor.

Kurumsal hale gelmiş definecilik, ülkemizin bir ayıbı 

İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Necmi Karul ise hem ‘Define’ dergisi hem de Türkiye’deki definecilik hakkında şunları söylüyor:

“Derneğe, dergiye müsaade edilmesi hatta definecilik için yapılmış bir yönetmeliğin olması kurumsallığın göstergesidir ve ne yazık ki kurumsal hale gelmiş definecilik bugün ülkemizin bir ayıbı haline geldi. Defineciliğin ortak geçmişimize karşı işlenmiş bir suç olduğunu söylemek sadece arkeologlara düşmemeli, ama anlaşılan o ki, verdikleri zararın boyutunu başkaları ölçemiyor. Defineciliği bir çekmeceden istediğini almak gibi düşünmeyin; bulmak için kepçeyle, dinamitle önüne çıkan her şeyi tahrip etmektir. Tahrip ettikleri yerlerin aslında arkeolojik çalışma yapıldığında güzel, önemli diye tanımladığımız, övünç duyduğumuz ya da turizm getirisi sağlayan yerler olduğunu unutmamalıyız.”

Karul, bu işin en az üç ayağı olduğunu belirtiyor:

“Cinlerden dahi medet uman, akıl sağlığı yerinde olmayan bağımlılar, dedektör satıp aracılık yaparak bunu ranta çevirenler ve bu pazarı açık tutan koleksiyonerler. Tabii medyada arkeolojik eserlere rakam koyarak haber yapanlar da failler arasında. Defineciler iyice cüretkâr davranır oldu, bunun yeni yasal düzenlemelerin habercisi olacağına inanıyorum. Troya, ardından Göbeklitepe yılı ilan eden bir ülkenin üçüncü sayfa haberleriyle yarışır hale gelmiş defineciliği kendine yakıştırmaması beklenir.”

‘Defineciyim’ demekten utanmıyorum

 Haberi hazırlarken birkaç hafta çeşitli kanallar aracılığıyla defineci aradım. Birçoğu konuşmak istemedi. Ne adının yazılmasına ne de fotoğrafının çekilmesine razı oldu. Ancak Bolu’da irtibata geçtiğim Aydın Efe Çiçek, teklifimizi kabul etti. 45 yaşındaki Çiçek, defineciliğe 15 yaşında başlamış. Hikâyesi ilginç. Dedesi Memiş Ağa’nın altınlarını aramakla geçmiş ilk 5-10 sene. Ama nafile... Bütün çocuklar, torunlar uğraşsa da altın dolu küpe ulaşamamışlar.

Çiçek için bu, bir meslek. “‘Defineciyim’ demekten utanmıyorum” diyor ve birçok tarihi eser bulduğunu anlatıyor:

“Bugüne kadar hiçbir yeri tahrip etmedim. Zaten bu tahribatı yapanlar, ‘toncular’ dediğimiz, tonlarca toprağı iş makineleriyle kazanlar. Biz ‘tektekçi’yiz. Dedektörle tek tek arıyoruz. Genelde de sikke. Teknolojik aletlerimiz var. Onlarla sahaya gidip yasak olmayan yerlerde arama yapıyoruz. Kazdığımız alan sadece yüzeyde 30-40 santimetre. Kazmayla kazdıktan sonra hemen toprağı örtüyoruz. Hatta doğaya da faydamız var. Kapatmadan önce palamut atıyoruz ağaç olsun diye...”

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne tutanakla teslim ettim

Çiçek’in evini bugüne kadar iki kez kaçakçılık şubeden polisler basmış. Şu anda ticaretini de yaptığı dedektörlerden başka bir şey bulunmamış. Davası halen sürüyor. Bulduğu sikkeleri müzeye teslim ettiğini söyleyen Çiçek, bazılarını hibe ettiğini, bazıları içinse müzenin belirlediği kadar para aldığını belirtiyor: “Son verdiğim tarihi eserler 50-60 adet vardı. En küçüğüne 500 TL verdiler.”

Çiçek ve arkadaşı Oğuz Şahin’le birlikte, olayı yerinde görmek ve aletlerle fotoğraf çekmek için araziye de çıktık. Gittiğimiz yer, Bolu merkez yakınlarındaki Gölköy Gölü.

Önce ‘alan tarama’ dedikleri metal çubuklarla başladılar aramaya. Daha sonra belirlenen yerde dedektörle arama yapıldı. Gelen sese göre de kazmayla 20 santimlik bir yer kazıldı. İlk bulunan, bir teneke kutu içeceğin parçasıydı. İkincisinde sigara paketi denk geldi. Üçüncüde gazoz kapağı, sonra bir çivi.

Yarım saat sonra, tam “Yeter bu kadar” derken son bir ikaz verdi alet. En ince aramayı yapan cihazla sikkeyi bulduk. Ben önce anlamadım bile ama Çiçek ve Şahin hemen tanıdı.

Şahin’in definecilik işindeki asıl görevi ‘sikke uzmanı’ olması. Daha üzerindeki toprağı temizlemeden, onun bir 10’uncu yüzyıl bronz Bizans sikkesi olduğunu söyledi. Gerçekten de öyle çıktı. Kürdanla temizliği yapıldı. Yazılar ortaya çıktı. Sadece fotoğraf çekip cihazları denemek için gittiğimiz yerde bir sikke bulmak tam bir acemi şansı olsa gerek... Kanuna göre bu sikkeyi üzerimizde bulundurmak suçtu ve üç gün içinde teslim etmemiz gerekiyordu. İstanbul’a döndüğümde sikkeyi Arkeoloji Müzesi görevlilerine tutanakla ve ‘bağış’ adı altında teslim ettim...

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum
Eski adı Claudiopolis olan Bolu’da tarihi sit alanları bulunuyor. Ancak 15-20 santimetre toprak altında bulduğumuz sikkenin olduğu yer, sit alanı değildi.

Kanun ne diyor?

Türkiye’de ‘Define Arama Yönetmeliği’ ile kamu görevlileri dışında tarihi eserlerin nasıl aranacağı yasal olarak düzenlenmiş durumda. 21 maddelik yönetmeliğe göre, nerede arama yapılacaksa izin almak için o yerin mülki amirine başvurmak gerekiyor. Ayrıca defineci herhangi bir şey bulursa derhal kazıyı durdurup yetkililere durumu bildirmeli. Bulunan eserin değeri tespit edilip yüzde 50’si defineciye veriliyor. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 74. maddesine göre izinsiz olarak define araştıranlar, üç aydan iki yıla kadar hapisle cezalandırılıyor. Dedektörle define aranması konusunda
herhangi bir istisna yok.

Define avına çıktım, Bizans sikkesi buldum

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Balık sofralarının çirkin kralı kalkan

Balık mevsiminin sonuna yaklaşıyoruz. Havalar sıcak gittiği için sezon, balıkseverler için sıkıntılı geçti. Balık kaçtı ve doğru düzgün yağlanmadı. Ama kalkanın tam zamanı. Hamsi ve palamudun ardından mart ve nisan, bu üstü sivilceli, çirkin kralın zamanı.

O da tezgâhlarda gani gani yok ancak “Şöyle ağız tadıyla yemek istiyoruz” derseniz, nasıl alınır, nasıl pişirilir, nasıl yenir, bu
işin hocası Fevzi Çimşit’e sorduk. Fevzi Hoca, Trabzon’daki çocukluk yıllarından bu yana balıkla meşgul. 1970’lerin başında
el arabasıyla sattığı balık işinde bugün dört restoranda günde 3 bin kişiye balık yediriyor. Hatta kitabını yazmış.

◊ Neden şimdi yemeliyiz? Çimşit’e göre, kalkan mart ayının başından nisan sonuna hatta mayısın ortasına kadar yenilebili-yor. Çünkü en yağlı ve lezzetli olduğu dönem tam da bu sıralar.

◊ Fiyatı ne kadar? Bu yıl lüfer, hamsi ve palamutta da sıkıntı var. Balık az, fiyatlar yüksek. Kalkanda da benzer sorun var. Fiyatları pahalı. Geçen yıl hamsinin kasası (ortalama 12 kilo) 25 TL iken, bu yıl kilosu 25-30 TL idi. Kalkanın kilo fiyatıysa 150-180 TL arasında değişiyor.

◊ Neden az? Balığın bu yıl fazla olmamasının nedeni havaların sıcak olması, deniz suyunun yeterince soğumaması ve balığın serin olan derin sulara gitmesi. Gelen balıklar da Romanya ve Gürcistan taraflarından geliyor. Böyle olması balığın iki-üç gün sonra sofraya gitmesine neden oluyor. Tazeliğini de kaybediyor.

◊ Nereden alınır?

Yazının Devamını Oku

Güvenli binada yaşamak için ne yapmalı?

Kartal’daki 11 gün önce çöken ve 21 kişinin hayatına mal olan apartman, gözleri yeniden binaların güvenilir olup olmadığına çevirdi. Peki ne yapmak gerekiyor? Nereden başlamalı, nereye başvurmalı? Binamızı kontrol ettirmek ne kadara mal oluyor? Tüm bu soruları İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Nusret Suna ve bağımsız mühendislik bürosu sahibi, inşaat mühendisi Niyazi Parlar’a sorduk.

Yapıyı analiz ettirmenin 3 yolu

1) Birincisi, bağımsız firmalar... Taşıyıcılardan karot ve demir örnekleri alınıyor. Laboratuvarlarda incelenip binanın röntgeni çekiliyor. Projesiyle karşılaştırma ve zemin etüdü yapılıyor. 

Fiyatı: Metrekaresi ortalama 15-30 TL arasında değişiyor.

Süresi: 7-8 katlı bir apartmanın bir buçuk aydan önce bitmiyor.

2) İkincisi, hızlı tetkik teknikleri... ATC21-22 metotları, Japon indeks ve P25 metodu var. Maliyeti daha düşük. Ultra ses teknikleriyle karot almadan ölçümler yapılıyor. Basit, tahribatsız tekniklerle yapı sorgulanıyor. Binanın çöküp çökmeyeceği belirlenebiliyor. Ancak yanılma payı daha yüksek.

Fiyatı: Metrekaresi 1-2 TL.

Süresi: 2 saat

3)

Yazının Devamını Oku

İyilik peşinde üç saat

Avrupa’nın en güzel şehirlerinden Barselona’da maratona katıldım. Kentin sokaklarını üç saatte koşarak dolaştım. Bunu sağlık konusunda ihtiyaç sahipleri Afrikalılar için yaptım. Tıpkı diğer 19 bin kişi gibi... Üstelik bu büyük yarışı Türkler organize etti. Siz de koşmasanız bile bir Afrikalının hayatını değiştirme şansına hâlâ sahipsiniz.

Türkiye’de daha önce benzer pek çok organizasyona katıldım. Bu, ilk yurtdışı maraton deneyimimdi. Her şey farklıydı. Bir kere, yarışa katılan sayısı bile başlı başına bir olaydı. Sanki bütün kent geçen pazar kendini koşuya adamıştı. Etkinliğin mottosu olarak ‘Umut için koşun’ seçilmişti ve 19 bin kişi, binlerce Afrikalı için koştu.

Kentin simgelerinden biri olan, ünlü kâşif Kristof Kolomb’un heykeline yakın bir alandan start aldık. Sabahın erken saatlerinde sadece koşucular değil, aileleri de başlangıç alanını doldurdu. Saat 08.45 olduğunda beklenen an gelmişti.

Yarış başlamıştı ancak 15 dakika sonra, halen başlama çizgisini geçememiştim. Çünkü 19 bin kişi aynı anda yarışa başladı. Ortalarda bir noktada yerimi aldım ve kentin neredeyse tüm sokaklarında, 21 kilometre boyunca koştum.

Yazının Devamını Oku

Ironman için 70 ülkeden 4 bin kişi Belek’deydi

Spor turizmi son yıllarda Türkiye’de hızla yükseliyor. Sadece geçen hafta yapılan Ironman yarışı için Antalya’ya 70 ülkeden 4 binden fazla turist geldi. Hem yarıştılar hem de tatil yaptılar. Ben de bu büyük organizasyona dahil oldum. 1.9 km yüzdüm, 90 km bisiklet sürdüm, 21 km koştum. Olayı bu kez dışarıdan değil, bizzat içeriden bildiriyorum...


Önce ‘Ironman nedir?’ buradan başlayalım. 1977’da Hawai’de Honolulu asıllı çift Judy & John Collins tarafından ilk kez düzenlendi. O tarihte Collins’ler birbirinden farklı yüzme, bisiklet ve koşu yarışlarını birleştirerek yeni ve zorlu bir yarışın ortaya çıkmasına vesile oldu. Bir yıl sonra yapılan yarışın adı artık Ironman’di... Asıl Ironman yarışının parkuru şöyle: 3.8 km yüzme, 180 km bisiklet ve 42 km koşu. Ancak yıllar sonra katılımları artırmak için ‘Ironman 70.3’ adıyla tam bu mesafelerin yarısı kadar uzunlukta yeni seri yarışlar başladı. Halk arasında buna ‘half’ yani yarı Ironman de deniliyor. (70.3’ün anlamı da şu: 1.9 km yüzme, 90 km bisiklet ve 21 km koşunun mil olarak toplamı) Yarışan sporculara da triatlet deniliyor. Ironman, bugün 23’ü Avrupa, 19’u Asya ve 52’si Amerika’da olmak üzere dünyanın 92 farklı yerinde gerçekleşerek büyük bir spor organizasyonu. Sadece yarışan triatletlerin sayısı yılda 150 bin. İşte bu dev olay son dört yıldır Türkiye’de.




Zor ama imkansız değil

Yazının Devamını Oku

Filmlerin içine yolculuk..

Murat Gözübüyük borsa yatırımcısı. 12 yıllık evli ve beş yaşında bir kız çocuğu sahibi. Gözübüyük’ün çok ilginç bir tutkusu var. Sevdiği filmlerin çekildiği ülkelere gidip hangi sahne nerede çekilmişse o noktayı buluyor, fotoğrafını çektiriyor. Özellikle yönetmenlerin de çok tercih ettiği Paris, New York ve Londra’ya gidiyor. Gözübüyük’e nasıl böyle bir tutkuya sahip olduğunu, bunun nasıl bir duygu olduğunu sorduk.

Bu tutkunuza evliliğinizin olumlu ya da olumsuz bir etkisi oldu mu?
- Evliyken etkisi iyi yönde oldu, çocuk olmadan önce birlikte bol bol seyahat ettik.


Şeytanın Avukatı / New York

Çocuğunuzu götürüyor musunuz seyahatlerinize?

Yazının Devamını Oku

İki teker üzerinde Kapadokya

Birkaç yıl önce koşarak gezdiğim Kapadokya’yı bu kez bisikletle dolaştım. Peribacalarının asıl güzelliğinin yukarıdan bakarak değil, bizzat vadilerin arasında dolaşarak anlaşılabildiğini fark ettim. Serkan Ocak / serkan.ocak@hurriyet.com.tr

Kapadokya, bana göre ‘dünyanın en önemli seyahat noktalarından biri’ Ancak maalesef şu anda pek de hak ettiği yerde değil. Belki de bunu iyi değerlendirip turist akınına uğramadan bu coğrafyayı derinlemesine gezmek, öğrenmek gerekiyor.
‘Turist akınına uğramıyor’ demek belki de tam olarak doğru değil. Çünkü ne zaman gitsem kalabalık hiç eksik olmuyor Kapadokya’da.
Ancak iyi turistler burayı günlerce vadilerin arasında dolaşarak geziyor. Sadece ‘mutlaka görülmesi gereken yerler’i -Üç Güzeller, yeraltı şehirleri, balon turu, Uç Hisar, Kızıl Vadi vb.- değil günlerce yürüyerek geziyorlar Kapadokya’yı.
Bir Amerikalı turistin 14 günlük yürüyüş rotası çıkardığını biliyorum burada.
Nedenini anlamak için aynısını yapmak, vadiler arasında dolaşmak, köylere gitmek gerekiyor. İşte o zaman ne kadar büyülü bir yer olduğunun farkına varıyorsunuz.



Yazının Devamını Oku

Alpler’de, orduların geçtiği yerde...

“Bir dağdan bu kadar mı faydalanılır?”, “Bu kadar mı sürdürülebilir kullanılır?” Ne zaman gitsem hayranlığım bir kez daha artıyor Alpler’e. Bu kez bambaşka bir bölgesinde, bambaşka bir şey yaptım. İtalya’nın kuzeyinde, Dolomitler’de, I. Dünya Savaşı’nda onbinlerce askerin geçtiği dağların zirvesine çıktım. Binlerce metre yükseklikten korka korka demirlere tırmanıp zirveyi aştım.

Geçen yıl İsviçre’de yapılmıştı The North Face Mountain Festival (Dağ Festivali). Bu yılsa İtalya’da gerçekleşti. Üç gün boyunca dağlardaydım yine. Çadırda kaldım, dağlara tırmandım. Ne şehir stresi kaldı ne de derdim tasam. Arındım resmen... Üstelik bu sefer ilk kez acayip bir deneyim yaşadım. Via ferrata... Önce bundan başlayayım anlatmaya... Her yıl yapılan Dağ Festivali kapsamında onlarca etkinlik düzenleniyor. ‘Dağ yürüyüşleri’nden ‘zirve koşuları’na, ‘kano’dan ‘yamaç paraşütü’ne onlarca etkinlik... Hepsini yapmak istiyordum ancak vakit açısından mümkün değil. Birkaçını seçtim. Geçen yıl 134 metreden küçük bir göle atlayıp hayatımın illk ‘bungee jumping’ deneyimini yaşamıştım. Bu yılsa yine bir ilk oldu. Aslında adını ilk duyduğumda ne olduğu bilmiyordum. Kısa bir araştırmadan sonra kararımı verdim, “Tamam, budur!” dedim. ‘Via ferrata’, İtalyanca ‘demir yol’ anlamına geliyor. I. Dünya Savaşı sırasında orduların geçit vermeyen Alpler’i aşması için demir yollar inşa edilmiş. Zirvelere kadar çakılan demir tutamaçlardan binlerce asker zirveleri aşmış. Şimdi bu yollar, dağlarda sportif amaçlı kullanılıyor. Adımı ilk yazdırdığım etkinlik bu oldu.





Önce üç saat yürüdük

Yazının Devamını Oku

Dalgalara karşı Burgaz’dan Heybeli’ye...

Uzun zaman oldu Adalar’a gitmeyeli. Kalabalık hep gözümü korkutuyordu. Yine kalabalıktı ancak Sait Faik’in adası her zamanki gibiydi, sakin ve güzel... Adanın en güzel yerinde, Madam Marta Koyu’nda çoluk çocuk kamp yaptık. Burgaz’dan Heybeli’ye vapurla değil, yüzerek geçtik.

Fotoğraf: Taner Kandemir

Burgazada’ya gitme nedenimiz aslında Arena Aquamasters Yüzme Şampiyonası. Bir adadan diğerine yüzecektim ilk kez. Ancak uzun zamandır Adalar’a gitmiyordum. Aşırı kalabalık yüzünden söylenen “Yazın adalara gidilmez” lafına aldandım. Kısmen doğru ancak şehre bu kadar yakın olup şehirden bu kadar uzaklaşılan başka da bir yer yok. Yarışa eski yüzme arkadaşlarımla birlikte ailecek gitmeye karar verdik. Üç aile toplam 10 kişilik bir ekip olduk.

Burgazada’da önceden araştırma yaptım. Kamp için en uygun yer Madam Marta Koyu idi. Yanımızda çocuklar da olacağı için işi şansa bırakmadım. Günler öncesinden keşif yaptım. 10 yaşında oğlu Çağan’la kampa katılacak Burak Sarı’yla koya gittik. Bir tarafında şehrin gökdelenleri, diğer yanında Yassıada ve Sivriada manzarası -Yassıada’nın artık çok da iyi bir manzarası olduğu söylenemez-, önümüzde deniz, arkada çam ormanları... Muhteşem bir manzara.


Yazının Devamını Oku

Aşil’in mezarına çıktım, soyundum, arındım...

2018 ‘Troya Yılı’ ilan edildi. Sebebi ise Troya Antik Kenti’nin UNESCO’ya katılışının 20. yıldönümü olması. Hâlâ Çanakkale’ye gitmediyseniz, 10 yıl boyunca devam eden ve ‘İlyada Destanı’na konu olan Troya Savaşı’nın izini sürmediyseniz, Su Perisi’nin oğlu Aşil’in Kuzey Ege’deki mezarına çıkmadıysanız şimdi tam zamanı. Hakkında 34 bin kitap yazılan ve 9 film çekilen ‘Troya’da bu yıl yapılacak bir sürü özel organizasyonu izleme imkânı da bulabilirsiniz…

Önce adıyla başlayalım. Troy, Troia, Troya, Truva, Troas... Bunların hangisini kullanmak gerekir? Troy İngilizce adı. Troia ise Almanca, Homeros’un ‘İlyada’sında geçen hali. Truva ise Türkçede kullanılıyor. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı bir karar verdi, bundan sonra halkın da en çok kullandığı hali olan ‘Troya’ kelimesi kullanılacak. Artık kafa karışıklığı bir son buldu. Troya ve etrafındaki bölgeye yani bugünkü Biga Yarımadası’na ise ‘Troas’ deniliyor. Troya’nın Yunancadaki karşılığı ise Ilios. Güneş anlamına geliyor. Güneş de o dönem Tanrı demek...




Troya’yı gezmeye, bir zamanlar Troyalıların yaşadığı, bugün kazıların sürdüğü yerden başlamak gerekiyor. Sabah erkenden yola koyulduk. İlk hedefimiz Troya Antik Kenti. Burayı gezmeden önce mutlaka bir yerel rehber bulun. Kitaplar bile yetersiz kalabilir. Unutmayın, Troya ‘efsaneler ve gerçekler’den oluşuyor. Her ikisini de bilen rehber size gerçekten tarihi iliklerinize kadar yaşatabilir. Çanakkaleli rehber Aykut Değre sayesinde benim için öyle oldu. İki gün boyunca kendimi savaşların, o dönemin içinde gibi hissettim.

Yazının Devamını Oku

Alaçatı’da ‘farklı’ bir gün

Ege’nin en güzel yerinde yol kenarından ot topladık, denizden kestane çıkardık, çiğ balığımızla kendimize dünyanın en güzel en ucuz yemeğini hazırladık... Alaçatı’da gerçekten farklı bir gün yaşadık. Bildiğimiz, genellikle fotoğraflardan gördüğümüz lüks ve pahalı Alaçatı’nın başka bir yüzünü keşfettik.

Çoğu insanın hayallerinden biri Ege’nin kıyı kasabasında yaşamak! Nasıl olmasın, Anadolu’nun her köşesi güzel ama Ege’nin havası da tadı da başka… Özellikle de Çeşme Yarımadası’nın ve Alaçatı’nın. Ülkenin en turistlik beldesi Alaçatı denince akla ilk gelenler Hacı Memiş ve Kemalpaşa oluyor. Yani, iki ana cadde... Aslında Alaçatı bu iki caddenin çok üzerinde güzellikler barındırıyor. Bu hafta içi bir günlüğüne Alaçatı’ya gittim. Hayatımın en ilginç, en farklı günlerinden birini yaşadım. Üstelik ne Hacı Memiş’e uğradım, ne de Kemalpaşa’ya... Sezon yeni yeni açılıyor. Birçok dükkânda tadilatlar bitmiş, temizlikler yapılmış. Sokaklar henüz sakin. Ancak az sayıda da olsa turist var. Sabah bir kafede oturdum. ‘Neler yapabilirim?’ diye düşündüm. Bu kıyı kasabasında balık tutmak, balık yemek gibi planlar yaparken birden aklıma mezat geldi.

Fotoğraf: Can POYRAZOĞLU


Ekmeğimin peşinde

Alaçatı Su Ürünleri Kooperatifi’ne gittim. Mezat 11’de başlıyordu. Sonuna yetişebildim. Çoğu balık satılmıştı. Tezgâhın üzerinde taze taze sinaritleri, dilleri, mercanları, dülgerleri, lipsosları, karagözleri görünce hayıflanmadım. Bir gün önce Beykoz’da yediğim ve dünyanın parasını ödediğim o bayat balıkları düşününce kahroldum. Bakmakla yetindim. Ali Kaymakçı kooperatifin başkanı… Her sabah bu mezadı düzenli olarak yaptıklarını anlattı. Yerel halktan, restoranlardan, diğer işletmelerden gelenlerin olduğunu, kısa bir sürede de tüm balıkların satıldığını söyledi.

Yazının Devamını Oku

Şimdi ‘öteki’ Hatay zamanı!

Hatay’a kaç kez gittiğimi hatırlamıyorum ancak en son Hürriyet’in ‘keşfet’ projesi kapsamında tam bir yıl önce gittim. Bu sefer şunu fark ettim. Aslında ben Hatay’ı değil sadece Antakya’yı keşfetmişim. Meğer Hatay bundan çok daha ötesiymiş…

Geçen hafta Hatay’da Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Hüseyin Yayman tarafından organize edilen Kültür ve Turizm Sempozyumu’na katıldım. Bu kente ne zaman gitsem mutlu oluyorum. Çünkü insanın direkt mutluluk hormonlarına hitap eden bir birbirinden leziz yemekleri var. Ancak bu yazının konusu ne Hatay’ın yemekleri, ne tarihi önemi, ne de Turizm Sempozyum’u. Çünkü Hayat aslından görünenden daha da zengin bir kent. Konuşmamı yaptıktan sonra soluğu doğru merkez ilçe Antakya sınırlarının dışında aldım. Samandağ yolunu tuttum bu kez. Yılın en güzel mevsimi... Tüm yolların etrafı yemyeşil. İlk durağım Vakıflı Köyü oldu. Burası için nüfus ve gelenekler bakamından ‘Türkiye’deki tek Ermeni Köyü’ desek yalan olmaz.

Yeni mevzuata göre, aslında bir mahalleye dönen Vakıflı’da 35 hane var. Bir ailenin dışında köyün tamamı Ermeni, tam 135 Ermeni yaşıyor... Yeni yapılmış yolundan geçerken sağlı sollu portakallar ağaçları dikkatimi çekiyor önce. Pırıl pırıl bir köy. Meydandaki Vakıflı’daki Garbis abinin mekânı ise köy kahvaltısı için muhteşem bir yer. Köyde önce kilisenin ve de misafirhanenin olduğu Ermeni Vakfı’nın binasına gittim. Restore edilen tarihi binanın bahçesinde vakfın başkanı Cem Çapar’la buluştum. Çapar’ın anlattıklarına göre, burada gelenekler halen devam ediyor. Yüzyıllardır Ermeniler, Sünnilerle ve Alevilerle dostça bir yaşam sürdürüyor. Samandağ’dan gelen 60 yaşındaki Alevi dedesi Şeyh Ahmet Yazıcı’yla yaptığımız sohbet de bunun en güçlü göstergesiydi. Şeyh Ahmet, yaşamı boyunca Hatay’da hiç bir mezhep ayrımcılığı yaşamadığını söyleyerek Hatay için neden ‘Medeniyetler Şehri’ dendiğini canlı bir kanıtı oldu.



Kadınlara özel 27 farklı kurs

Yazının Devamını Oku

İnsanları sıcak kendisi güzel: Kanlıca

Kim bilir kaç kez gittim Kanlıca’ya? Yoğurdunu yemeğe, sahilinde oturmaya... Kim bilir kaç kez bir Boğaz turu ile semtteki 56 yalının önünde geçtim. Hiç birinin hikâyesini öğrenmeden... Artık hepsini biliyorum. Çünkü Kanlıca ile ilgili 13 yılda hazırlanmış muhteşem bir kaynak var. İstanbullular için ‘Burnumuzun dibi’ndeki bu tarihi semti adım adım anlatıyor... Kitabın yazarı Fuat Selim Ramazanoğlu’yla Kanlıca’da buluştuk. Bir yandan sokak sokak dolaştık. Bir yandan arşiv niteliğindeki eser ‘Kanlıca Boğaziçi’nde Bir Köy’ü konuştuk.

İstanbul’un siyah beyaz fotoğraflardaki hallerine her zaman hayran olmuşumdur. Daha az otomobilin, daha az insanın, daha az evin olduğu, insan ilişkilerinin daha fazla gelişmiş olduğu bir zaman diliminde yaşamak isterdim. Olmadı. Şu anda yaşadığımız apartmanlarda bile kimsenin kimseyi tanımadığı bir çağa denk geldik. Ancak İstanbul’da kısmen de olsa bu eski tadın olduğu bir yer var, Kanlıca.



Kanlıca ile ilgili yazılmış en kapsamlı kitap olan iki ciltlik ‘Kanlıca Boğaziçi’nde Bir Köy’ün yazarı Ramazanoğlu ile iskelenin oradaki tarihi çay bahçesinde bir araya geldik. Sadece bu 120 yıllık ‘İsmailağa Kahvesi’ bile Kanlıca’nın bir özeti gibi aslında. ‘Emirgan’da çay, Kanlıca’da kahve içilir’ imiş. Edebiyatçıların da sık sık uğradığı bu kahvede bir zamanlar edebiyat sohbetleri yapılırmış. Yahya Kemal’in de en sık gittiği yermiş. Kim bilebilir ki, Kanlıca’ya gidip İsmailağa Kahvesi’nde oturduğumuz Boğaz manzaralı cam kenarı masada bir zamanlar Yahya Kemal’in oturmadığını?


Yazının Devamını Oku

İstanbul’da çocuklu foto safari

Hava soğuk. Yanımdaki çocukların yaşları 7-12 arasında değişiyor. Çok heyecanlılar, hepsinin boynunda fotoğraf makineleri hazır. Çünkü hayatlarında ilk kez bir fotosafariye katılacaklar. Üstelik kentin en önemli yeri Tarihi Yarımada’da...

Sanırım tüm ömrümü harcasam istanbul’daki keşfedilecek yerleri bitiremem. Çünkü sınırsız bir şehir burası. Her yeri sürprizlerle dolu.
İstanbul tutkum daha üniversite yıllarımda başladı. Daha sonra adı İstanbul Tarihi olarak değişen Sanat Tarihi hocam ve müzisyen Haldun Hürel’in de bunda katkısı büyük. Sınıfta dersi anlatırken sanki hemen arkasında Ceneviz surlarından atlılar derse girecekmiş gibi hissederdik. Bugün de bu büyük kenti her gezdiğimde bir kez daha şaşırıyorum. Bu kez 7 yaşındaki kızım Zeynep Mira ve eşim Özlem’le birlikte bir grup çocuklu ailenin peşine takıldık. Keşfimizi çocuk gözüyle yaptık.



İfşa ediyorum...

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun çatısında kardan bir rüya

Son birkaç yıldır her kış Avrupa’da bir kayak merkezine gitmeye çalışıyorum. Sadece Alpler’de 2 binden fazla kayak merkezi var. Ve çoğunda pistlerin uzunluğu yüzlerce kilometre. Türkiye’de ise kayak merkezi sayısı 37. Ancak bunların sadece bazılarının popüler. Ancak bunlardan biri hem pistelerin uzunluğu hem de kalitesi bakımından Alpler’i aratmıyor. Üstelik burada ‘Param yok’ diyenlere de ücretsiz liftler bulunuyor. Erciyes’ten bahsediyorum... Gittim, test ettim. Sırt çantamı aldım, gün boyu bir kaydığım pistte bir daha kaymadan günü bitirdim ancak pistleri bitiremedim. İşte size kayakla dolu dolu bir gün geçirebileceğiniz bir rota...

Bu yıl kar yüzünü pek göstermedi. Dağlara ise çok az yağdıHaberlerde ‘doğuda köy yolları kapandı’ haberlerine çok az rastladık. Şehir merkezlerine ise neredeyse uğramadı. Umarım mart kazma kürek yaktırır. Yoksa sonumuz pek iyi görünmüyor. Kayak merkezleri açısından durum bu kadar vahim değil. Çünkü artık çoğunda suni kar yapma makinesi var. Erciyes’te te pistlerin yüzde 90’ı açık.
Hiç bilmeyenler için önce Erciyes Kayak Merkezi’ni anlatalım. Türkiye’de ilk kez bir dağın yönetimi tek bir elde Erciyes AŞ’de toplandı. Ve tüm yatırımlar çok kontrolü bir şekilde ilerliyor. Dağda yapılacaklar henüz bitmedi ancak Erciyes Kayak Merkezi şimdiden özellikle hafta sonları günde 25 bin kişinin uğradığı bir yer haline geldi.

Kayak kapılabilen dört ayrı yer var. Tekir Kapı, Develi Kapı, Hisarcık Kapı ve Hacılar Kapı... Bu noktalardan birinde kayak yapmaya başlayabilirsiniz. Oteller genelde Tekir ve Develi arasında konuşlanmış durumda. Dört farklı nokta artık mekanik tesislerle birbirine bağlandı ve tüm bağlantılar sürekli açık. Yani birinden diğerine araçla değil, kayarak gidebilirsiniz.



Yazının Devamını Oku

Alplerin bakir ve hesaplı güzelliği: Val Cenis

Avrupa’da altı ülkenin sınırları içinde bulunan Alpler’de toplam 1.128 kayak merkezi var. Kiminde 600 kilometre pist var. Kiminin yüksekliği 4 bin metreye yakın. Ancak bunların çok küçük bir kısmından haberdarız. Birkaç isim yapmış ve önemli merkezin dışında çoğunu kimse bilmiyor. Fransa-İtalya sınırından Val Cenis de öyle... Pek bilinmiyor ancak hem ulaşım kolaylığı, hem pistlerin, tesislerin kalitesi, hem de tam bir aile yeri olması bakımından aslında tüm kayakseverlerin bilmesi gereken bir yer...

İmkanım olsa tüm Alpler’deki kayak merkezlerini görmek, kaymak isterdim. Ancak sanırım buna ömrüm yetmez. Nedenini hemen birkaç rakamla açıklayayım. 1.128 kayak merkezindeki pistlerin toplam uzunluğu 26 bin 737 kilometre (Türkiye’de ise sadece birkaç yüz kilometre). Liftlerin sayısı ise 8.200. Hepsini göremeyecek olsam da her yıl birine gitmeye çalışıyorum. Üstelik bunu yapmak bir bahanem de var. Dünyada 200 gazetecinin dahil olduğu Kayakseven Gazeteciler Kulübü’nün (SCIJ-Ski Clup Intarnational Journalist) bir üyesi olarak her yıl 10 gazeteciyle birlikte ülkemizi yarışlarda Türkiye’yi temsil ediyoruz. Geçen yıl ki adresimiz Fransa ile İtalya arasındaki Val Cenis oldu. Yarışla ilgili pek detaya girmeyeceğim. Çünkü rakiplerimiz genelde dört yaşından bu yana kayakları ayağından hiç çıkarmayan gazetecilerdi... Sadece sonuncu olmadığımızı söyleyeyim, şimdilik bu yeter...
Ancak kayak merkezinin özellikleri biraz anlatmaya çalışayım.



Yer bahar gök kış

Ülke olarak Fransa sınırlarında ancak biz Torino üzerinden gittik. Çünkü İtalya’ya çok yakın. Havalimanından indikten tam iki saat sonra kayak merkezine ulaştık. Ancak gidince küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü gittiğimiz yere bahar çoktan gelmişti. Nisanın başıydı. Ve oteller bölgesinde çimenler görünüyordu. Kar neredeyse hiç kalmamıştı. Şaşırdık... İlk gün şoku atlattıktan sonra liftlere binerek yükselmeye başladık. Oteller bölgesi 1300 metrelerdeydi. Birkaç liftle 2800 metreye kadar çıktık. İki ayrı dünyadaydık sanki... Aşağıdaki baharı yaşarken birden çetin kış şartlarıyla, metrelerce karla karşılaştık. Tüm pistler açıktı. Ve nisan olmasına rağmen binlerce insan pistlerdeydi...


Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Alpleri’nde üç gün üç gece

Kamp yapmayı çok seviyorum. Doğada baş başa kalmayı, güneşin batmasını beklemeyi, ateş yakmayı, gece yıldızları seyretmeyi en lüks otelde kalmaya değişmem. Ancak yıllardır istediğim bir şey vardı. Kar üzerinde bir kamp yapıp kar üzerinde uyumak, karda saatlerce yürümek ve soğuğa meydan okumak... Bu sefer planları daha fazla ertelemedim. Bir grup dağcıyla beyaza bürünmüş Aladağlar’da üç gün üç gece geçirdik. Yeni yılın ilk tırmanışını yaptık. Zirve yürüyüşü için 14 saat boyunca adım attık. Dağcılar için küçük ancak benim gibi dağcı olmayan sıradan insanlar için çok büyük adımlardı.

Aslında her şey ‘Hürriyet ile Keşfet’ etkinliğini yaptığımız Kayseri’de başladı. Programın Erciyes kısmında zirveye tırmanış yapabilmek için çok uğraştım. Ancak konuştuğum profesyoneller ‘çığ döneminde olduğumuzu ve oraya tırmanmanın bu dönemde riskli olacağını’ söyledi. Ben de alternatif aramaya başladım. Aradığım macerayı Aladağlar’da buldum.  Profesyonel doğa insanları Gökalp Saklı, Polat Dede, Savaş Gündüz’ün Aladağlar Demirkazık bölgesinde zirve tırmanışı deneyeceklerini öğrendim. İstanbul’dan benim gibi acemi dostum Burak Sarı ile birlikte ekibe katıldık. Aladağlar, Türkiye’nin en önemli dağlarından, özellikle de dağcılar için. Burasını ‘Türkiye’nin Alpleri’ olarak tanımlıyorlar. Haksız da değiller. Muhteşem manzarası, rotaları, zirveleri var.





Yazının Devamını Oku

Chistmas’a geldik biz...

Her yıl niyetleniyoruz ama olmuyor, geç kalıyoruz, uçak biletleri pahalı geliyor, kalacak yer bulamıyoruz... Bu sefer yaptık. Hem ucuza uçak bileti bulduk. Hem de Avrupa’da en güzel noel pazarlarının olduğu üç farklı yeri gezdik… Alsace’daki Colmar, Strazburg ve halen bir ortaçağ kasabası olarak kalmış Kaysersberg…

Sanırım birkaç hafta üzerinde plan yaptık. Önce “Gidelim ama nereye?” sorusuna yanıt bulmaya çalıştık. Sonra kararımızı verdikten sonra uçak biletlerine baktık. Ancak yanlış yaptığımızı anladık. Önce konaklama sorununu halletmek gerekiyormuş. Meğer ‘airbnb’lerde bile yer kalmamış, otelleri hiç söylemiyorum... Sonunda eşim Özlem’le birlikte İsviçre Basel’e gidip, oradan Alsace bölgesindeki Strazburg ve Colmar’ı gezmeye karar verdik. Ancak 6.5 yaşındaki kızımız Mira’yı bu kez almadık yanımıza. (Umarım büyüyünce bu yazıyı okumaz çünkü ona ‘iş için gidiyoruz’ dedik).




Yer sorunu aslında yine çözemedik, biraz geç kaldığımız için sadece çok pahalı otellerde yer kalmıştı... (Bu yazıdan sonra gitmeye karar verirseniz, dikkate almanız gereken en önemli husus...) Biz, üç günlük ‘christmas’ seyahatimizde arkadaşımız Pelin Bastide’de kaldık.



Yazının Devamını Oku

Konya’daki Şeb-i Arus etkinlikleri için geri sayım başladı

Konya’daki Şeb-i Arus etkinliklerinin bu yıl 744.’sü yapılacak. Dünyanın farklı yerlerinden 70 bine yakın kişi Hz. Mevlana’nın ‘düğün günü’ olarak bilinen ölüm yıldönümünde Konya’da olacak. Bu yıl ilk kez yeni sergiler, ilginç buluşmalar yapılacak...

Hz. Mevlana 17 Aralık’ta günbatımı zamanı, saat 4’te Hak’ka yürüdü. Hz. Mevlana’nın öldüğü gün ‘düğün günü’ olarak kabul ediliyor. Yıldönümünde de sadece Türkiye’nin değil, dünyanın dört bir yanından insanlar 7-17 Aralık’ta Konya’ya akın ediyor. Onbinlerce insanın katldığı Şeb-i Arus etkinliklerini doğma büyüme Konyalı olan, hayatında ilk kez dokuz yaşında ayinde sema yapan, bölgede ‘Mevlevi Dedesi’ olarak bilinen Keçeci Celalettin Berberoğlu ile konuştuk.



Berberoğlu’na göre, aslında herkes ‘Hz. Mevlana’ya teşekkür etmek’ için Konya’ya geliyor. Çünkü Mevlana din, dil, ırk farklı olmadan insanların hayatlarına, değerlerine dokunuyor. İnsanlara insan olmayı anlatıyor. Herkes kendinden bir parça bulabiliyor Mevlana’da... İnsanları bölmüyor, onların özlerine bakıyor. Makineleşmiş günümüz toplumunda, koşuşturan insanlar için bu çok kıymetli. Çok sert sözleri bile gönüllere hitap ettiği için, uçlarını esneterek söylüyor, can yakmıyor.

Mevlana Camii’nin hemen dşında bir keçeci dükkânı bulunan Berberoğlu, Konya’ya Şeb-i Arus için gelenlerin sıradan olmadığını şöyle anlatıyor: “Buraya gelenler kucaklaşmak için geliyor. Mevlana bize kavgasız, savaşsız farklılıklara rağmen yaşanabilir bir dünyanın hayal olmadığını anlatıyor. Gelenler, Mevlana’nın öğretileri payaşarak yaşatıyorlar. Çok renkli görüntüler oluyor. Budistler, Hırıstiyanlar geliyor... Gelenlerin yarıya yakını da yabancı.”

Gitmeden önce!

Yazının Devamını Oku

İki teker üzerinde 20 ülke 30 bin kilometre

Son 32 yıldır Türkiye’de yaşayan Muhammed H. Hamedi (58) İran asıllı bir işadamı. İki teker aşkı onda daha çocuk yaşlarda başladı. Giderek bir tutkuya dönüştü. Sonunda dünyanın en ilginç yerlerine motosikletle gitmeye karar verdi. Bugüne kadar 60 ülkenin 20’sinde toplam 30 bin kilometre sürdü. Dünyada görülmesi normalde pek mümkün olmayan köşelerini görme şansı buldu. Yaşadığı maceralarını bir kitapta topladı. Biz de Hamedi ile hem serüvenini hem de kitabını konuştuk.

Motosiklet sevdası nasıl başladı?
- 10 yaşından beri bisiklet ve özellikle motosiklet merakım var. Annemle babam bu zevkimi katiyen tasvip etmedikleri için gizlice sokağa çıkıp komşumuzun küçük moped’ini ödünç alır ve etrafta bir tur atardım.



Peki motosikletle dünyanın dört bir yanına gitme fikri nasıl oluştu?
- Annemle babamın işleri gereği sıklıkla İran içinde yer değiştirdik. İlkokulu bitirdiğimde beş farklı vilayette, beş farklı okulda eğitim almıştım. İleri ki, yıllarda okumak için Avrupa ve Amerika’ya gittim. Türkiye’ye göç ettikten sonra da meslek yaşamıma uluslararası seyahatler yapan bir satış görevlisi olarak başladım. Bütün bu deneyimler dünyayı motosiklet sırtında gezme hayalleri kurmamda etkin oldu. Dolayısıyla motosiklet aşkım ve seyahatlerle örülü geçmişimi birbirinden ayıramam.

Yazının Devamını Oku