GeriSaffet Emre TONGUÇ Tropikal ve uzak ‘cennetler’ bizi bekler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tropikal ve uzak ‘cennetler’ bizi bekler

Taze ve ümitli bir başlangıcın daha tadı damağımızdayken sizi uzak cennetlere davet etmek istiyorum. Her şey bir hayalle başlar. Karayipler’in rüya gibi adalarında ufak bir gezintiye çıkıp sıcak, enerji dolu insanlarıyla umudu yeşerten bu adaların iki tanesini daha yakından tanıyalım.

Orta Amerika’da, Antil Denizi’ndeki ada topluluğuna kimi Antiller der, kimi de Karayipler. Büyük Antiller; Küba, Haiti, Dominik Cumhuriyeti, Jamaika ve Porto Riko’dan oluşuyor. Adaların en büyüğü Küba. Küçük Antiller ise Karayipler’in doğusunu kuzeyden güneye çevreleyen küçük adalardan oluşuyor. Kanarya Adaları ile Hindistan arasında bir yerde olduğu hayal edilen efsanevi bir kara parçasının adıymış ‘Antilia’. Kristof Kolomb, Batı Hint Adaları’nı keşfettiğinde İspanyolca ‘Antillas’ adını vermiş bölgeye. Çok çekmiş Karayipler’deki adalar. Kimi madenleri, kimi ormanları, kimi de tarıma elverişli toprakları sebebiyle sömürmüş. Toplu soykırımlar yaşanmış, ölenlerin yerine Afrikalı köleler getirilmiş. Bu sebeple yerli halk neredeyse Afrikalı olmuş. Tüm yaşadıklarına rağmen sömürenlerin iştahını turizmle gideriyorlar şimdi de. Topraklarını turizme açıp cennet mekânlar yaratmışlar. Bölgeyi gezmenin en iyi yolu bence gemi seyahati. Anakarada Meksika’ya bağlı Costa Maya gemilerin mutlaka yanaştığı bir balıkçı kasabası, iki köyü var. Ada değil ama bölgedeki beğenilen tatil beldelerinden biri. 15 yıl önce yolcu gemileri için yapılan limanla kaderi değişmiş. Costa Maya’daki iki köyden biri olan Mahahual, bembeyaz kum plajları, turkuvaz denizi, kıyıya yakın mercan resifi, bar ve restoranlarıyla tam bir turizm cenneti. Dünyanın en büyük ikinci mercan resifinin burası olduğunu söylüyorlar. Costa Maya aynı zamanda Chacchoben ve Kohunlich’in de içinde olduğu daha az bilinen Maya harabelerinin çoğuna en yakın bağlantı noktası.
Tropikal ve uzak ‘cennetler’ bizi bekler

‘ÇOK AMA TEK BİR İNSAN’
Jamaika

Küba ve Hispaniola’dan sonra Karayipler’in en büyük üçüncü adası. Nüfusu yaklaşık 3 milyon. Reggae müziği, rasta saçlı insanlar, turkuvaz bir deniz, bembeyaz kumlu plajlar, golf sahaları, açık hava sporları, nehirler, dağlar, şelaleler, yemyeşil bir doğa ve de lezzetli yemekler var... ‘Her şey dahil sistemi’ Karayipler’de ilk olarak Jamaika’daki tatil köylerinde ortaya çıkmış ve çok sayıdaki işletmede geçerli. Ülkenin resmi dili İngilizce ama kölelerin patronları anlamasın diye aralarında konuştukları; Fransızca, İngilizce ve İspanyolca karışımı bir lehçe olan Patua halen yaygın. 1962’de İngiltere’den ayrılarak bağımsızlığına kavuşan bu rahat ve yavaş ülke, müziğin ritminde bulmuş kendi ritmini. Başta reggae olmak üzere pek çok müzik türünün anavatanı olan Jamaica, Bob Marley, Sean Paul, Shaggy, Grace Jones gibi dünyaca ünlü müzisyenler çıkarmış topraklarından. Temmuz sonunda Montego Bay’de yapılan Reggae Sumfest çok ilgi çekiyor. Ülkenin milli sloganı çok çeşitli etnik kökenden geldiklerini ama özünde tek olduklarını dile getiren “Çok ama tek bir insan”. Gerçekten de burası birbirinden farklı birçok insanın bir arada eridiği bir pota gibi. Doğal güzellikleri çok fazla olsa da adada biraz dolaşınca fakirliğin boyutunu anlıyorsunuz. Güvenlik konusunda dikkat etmek lazım. Suç oranının yüksekliğinin sebebi de adaya gelen turistlerle yerli halk arasındaki gelir uçurumu. Karayipler’de İngilizce konuşulan en büyük şehir olan Kingston, Jamaika’nın başkenti. Blue Mountain-John Crow Ulusal Parkı’na çok yakın.

Biberli, zencefilli jerk

Jamaika’daki en popüler yemeklerden biri jerk dedikleri, değişik baharat çeşitlerini karıştırarak yapılan et yemekleri. Baharat formülü aşçısına göre değişse de biber ve zencefil temel malzeme. Jamaika’dayken dünyaca ünlü Blue Mountain kahvesini denemek bir klasik. Jamaika’nın ikinci büyük şehri Montego Bay. Kısaca MoBay deniyor. 1940’lardan beri turistlerin gözdesi. Geçmişte Afrikalı kölelerin getirilmesi nedeniyle kentin nüfusunun büyük bölümü Afrika kökenli. Kristof Kolomb, 1494’te bu noktada ayak basmış bölgeye. Jamaika’nın en kozmopolit şehri olan MoBay’de plajlar çok güzel, alışveriş iyi ama gece hayatı sıradan.

Romanlara konu olmuş

Montego Bay civarında plantasyon denilen büyük çiftlikler var. Bunlardan biri 290 yıllık tarihe sahip Green Wood Great House. Çiftlikte gördüğünüz eşyaların yüzde 75’i orijinal. MoBay’in 15 kilometre doğusundaki Rose Hall Great House ise kölelik döneminde büyük arazi sahiplerinin inşa ettirdiği en görkemli malikânelerden biri. Vaktinde 2 binden fazla kölenin çalıştığı, 1778’den kalma bu ev çok sayıda romana konu olmuş. En ünlüsü, De Lisser’in yazdığı ‘Rose Hall’un Beyaz Cadısı’. Aklınızda olsun, 18’inci yüzyıldan kalma bu plantasyonda bir kalipso grubunun eşliğinde öğle yemeği yiyebilir ve çiftliği gezebilirsiniz. MoBay’e 1.5 saat mesafedeki şelalesiyle meşhur olan Ocho Rios da görülmesi gereken yerler arasında. Anlamı İspanyolca sekiz nehir ama İngilizlerin ismi yanlış anlamasından kaynaklanmış bu. Aslında sadece üç nehir var.
Tropikal ve uzak ‘cennetler’ bizi bekler
ÜNÜNÜ HAK EDEN SAHİLLER
Cayman Adaları

Cayman’lar bölgedeki diğer adaların kaderini paylaşıyor ve tarihe ilk kez Kristof Kolomb’la geçiyor. Kolomb, bu adaya kalabalık kaplumbağa nüfusundan dolayı ‘Las Tortugas’ adını veriyor. Daha sonra yerlilerin dilinde timsah anlamına gelen ‘Caiman’ kelimesi adalar grubuna isim oluyor. Cayman Adaları 17’nci yüzyılda İngiltere’nin kontrolüne girmiş. Günümüzde ülkede yaşayan halk, İngilizlerin ve Afrika’dan köle olarak getirilenlerin torunları. Resmi dil İngilizce ama İspanyolca konuşanlara da rastlamak mümkün.

Suç oranı çok düşük

Üç adadan oluşuyor ülke; Grand Cayman, Cayman Brac ve Little Cayman. Üç ada, bayrağın üzerinde üç yıldızla temsil edilmiş. Kaplumbağa ülkenin denizcilikle olan bağını, altın aslansa İngiltere’yi sembolize ediyor. Adaların en büyüğü 35 kilometrelik boyu, 13 kilometrelik eniyle Grand Cayman. Aynı zamanda en gelişmişi ve en çok turist çekeni. Her sene kasım ayında ‘Cayman Adaları Korsan Haftası’ düzenleniyor. Ülkede suç oranı çok düşük. Turistleri dost ve medeni bir atmosfer karşılıyor. Ülkenin bugünkü geçim kaynakları off-shore bankacılık ve turizm. Cayman Adaları aynı zamanda bir vergi cenneti. Yoğun bir finans merkezi olması Karayipler’deki diğer adalarda alışık olmadığınız bir trafikle karşılaşacağınız anlamına geliyor. Etrafta sakin sakin gezen mütevazı görüntülü insanlara aldanmayın. Ada halkının büyük çoğunluğu çok zengin ama bir o kadar da alçakgönüllü. Grand Cayman’ın etrafını çeviren muhteşem mercan kayalıkları, ününü hak eden sahilleri, dünya çapında dalış noktalarıyla turistleri kendine çekmesi boşuna değil. Başkent George Town da burada ve şehri gezmek çok zaman almıyor. Edward Caddesi’ndeki postane binası şehrin en eskilerinden ve hâlâ kullanılıyor. Kahramanlar Meydanı’ndaki saat kulesi Kral 5. George için yaptırılmış. Devasa bir şey beklemeyin; ufak tefek, sade ve beyaz bir kule. Kahramanlar Meydanı’nda savaşı, barışı ve en önemlisi kadınların oy kullanma hakkı için verdikleri mücadeleyi anlatan heykeller var. Adada görmeniz gereken yerlerden biri de ‘7 Mile Beach’ diye geçen plaj. Burada çok sayıda otel ve tatil köyü bulabilirsiniz.

X

Hem ruhunuz hem de bedeniniz dinlensin

Bir insanı sadece beden olarak değerlendirirsek onu bir makineye indirgemiş oluruz. Oysa yaşamak, bedenin ruh ve zihinle yaptığı bir danstır. Her birini beslemek ve iyi bakmak da kişinin sorumluluğudur. Bu hafta size ruhunuzu ve bedeninizi yenileyecek Altaussee ve çevresiyle sağlık turizmi konusunda en başarılı örneklerden biri olan Vivamayr Altaussee Sağlıklı Yaşam Kliniği’ni anlatmak istiyorum.

Salzburg’dan Altaussee’ye yaklaşık 1.5 saatte varıyorsunuz. Yol boyunca dünyanın en güzel manzaraları eşlik ediyor size. Doğanın içinde olmanın huzuru daha yolda kaplıyor içinizi. Vivamayr Altaussee Sağlıklı Yaşam Kliniği’nin önünde uzanan göl manzarası karşılıyor konukları önce. Yazın yüzmek, kışın da etrafındaki parkurda yürümek gölün nimetlerinden. Çevredeki köy ve kasabalara ulaşan başka yürüyüş parkurları da mevcut. Sadece 10 dakika mesafede bir kayak merkezi var. Merkez bir tek kayak sevenleri ilgilendirmiyor.


Altaussee’de bir de kayak merkezi var. Kaymak dışında kar yürüyüşü de popüler.

Kar raketiyle yürüyüş yaygın bir etkinlik, ciddi enerji harcatıyor. Bu arada belirteyim, Altaussee, James Bond’un ‘Spectre’ filminin bir bölümüne ev sahipliği yapmış. Çevrede görülmesi gereken birçok güzellik var ve eminim bu bölgedeki güzellikler sizi de büyüleyecek. Salzburg’dan yarım saat sonra Göller Bölgesi başlıyor ve burası 76 gölden oluşuyor. Bu bölgede mutlaka uğramanız gereken bir adres de Hallstaatt. 800 kişinin yaşadığı köyü senede 1.5 milyon turist ziyaret ediyor. Ziyaretçilerin yüzde 90’ı da Uzakdoğulu; çünkü köy Çin’de de çok meşhur olan bir Güney Kore dizisine ev sahipliği yapmış. Bu durum beyaz ekranın günümüzdeki gücünün en canlı örneği gibi.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'un tarihine gastronomik bir yolculuk

Bir masanın etrafında buluşmak kadim bir gelenektir. Sevinçler, üzüntüler, kutlamalar, gözyaşları da olur sofrada. İstanbul da aslında bizi bir arada tutan büyük bir sofra gibi. Bu sofra bugünlerde Emirgân’daki Pembe Köşk’te kuruldu. Hem bu lezzetler hem de semtin değerleri arasında bir geziye çıkalım bu hafta.

Kentin eski halklarından Rumlar, Romanyot, Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri, Ermeniler; Anadolu’dan gelip şehre yerleşen Türk, Kürt, Arap, Acem, Süryaniler; Balkanlar’dan göçen Arnavut ve Boşnaklar; Girit’ten, Selanik’ten, Bulgaristan’dan göçenler; Kafkaslar’dan gelen Gürcüler, Çerkes boyları; Afrika’dan gelenler ve sayamadığımız niceleri olarak hepimiz bu şehirde, bir arada yaşıyoruz.


500 bin metrekarelik Emirgân Korusu’nun eski adı Feridun Bey Bahçeleri’ymiş

Bu kültürel çeşitlilik sofraya da yansıyor. Geçtiğimiz günlerde, İBB Yayınları’ndan çıkan, Merin Sever’in derlediği ‘Geçmişten Günümüze İstanbul Lezzetleri’ adlı kitap, bu birlik halini vurgularken mutfağın çeşitliliği arasında bizi bir gezintiye çıkarıyor. Kitapta sokak lezzetlerinden deniz ürünlerine, likörlerden kahvelere teması yemekler olan yazı ve söyleşiler var. “Konu mutfak olunca o lezzetleri deneyimlemek de gerek” diyerek Emirgân Korusu’ndaki Pembe Köşk’te 31 Ocak tarihine kadar devam eden bir restoran etkinliği hazırlamışlar. Kitaptan esinlenen Four Seasons Bosphorus Hotel’in şefi Şafak Aydemir ve BELTUR şefleri İstanbul’un mutfak zenginliğinin tüm izlerini taşıyan bir tadım menüsü sunuyorlar.

Yazının Devamını Oku

İki cennet ada, üç Avrupalı kültür Barbados

Geçen hafta başladığımız tropikal Karayipler yolculuğumuzda Cayman Adaları ve Jamaika’yı yazmıştım. Bu hafta da Karayipler’den devam edelim. Büyüklü küçüklü adalarıyla büyüleyici bu bölgede yeni duraklarımız Sint Maarten-Saint Martin ve Barbados. Her ne kadar yerli kültürün izleri silikleşmişse de dünyadan uzak bu cennetlerde bir harman çıkmış ortaya.

Gelin Atlas Okyanusu’na doğru biraz daha açılalım. İlk durağımız olan Saint Martin veya Sint Maarten iki ülkeye ev sahipliği yapıyor. Toplamı 100 kilometrekareden küçük olan adanın, Hollandalıların yönettikleri kısmına Sint Maarten, Fransız yönetimindeki bölümüneyse Saint Martin deniyor. Flemenkçe ve Fransızca kendi bölümlerinde yasal dil olsa da adada kullanılan dil İngilizce. Fransızlar biraz daha büyük parçayı almışlar. St. Martin AB üyesi ama St. Maarten değil.

Kolomb’la başlamış...

Adanın yerli halkı Arawaklar ve Kalinagolar. 1493’te Kristof Kolomb girmiş devreye ve adayı eski kıtayla tanıştırmış. İspanya, Fransa ve Hollanda tarihin farklı dönemlerinde adayı yönetmiş ve nimetlerinden yararlanmış. 1648’de Fransa ve Hollanda adayı ikiye bölüp yönetme konusunda anlaşmışlar. Her iki taraf da Avrupa kültürünün temsilcileri olmakla birlikte farklı zevklere hitap ediyor. Sint Maarten daha çok eğlencesi, gece hayatı ve kumarhaneleriyle tanınıyor. Saint Martin ise alışveriş tutkunlarıyla birlikte gurmelere hitap ediyor. Fransız tarafının plajları da çok meşhur.

Barbados Hasat Festivali

Yazının Devamını Oku

Yeni yıla tazelenerek girin

Yeni bir şeye başlamak için önce eskiye güzel veda etmek gerekir bence. Zor olanın öğreticiliğini hatırlayarak yeni bir başlangıca adım atmak için ben de size farklı rotalarda yılbaşı önerileri hazırladım bu hafta. Plan yapmayı son dakikaya bırakmış olanların hayatını kurtaracak listemde çok özel butik oteller var.

Tarihin içinde
Hagia Sofia Mansions, İstanbul 

Soğukçeşme Sokağı, 1800’lü yıllarda III. Selim tarafından yaptırılan çeşmesi ve evleriyle, adeta bir eski İstanbul maketi. İstanbul Kitaplığı hariç, sokaktaki bütün evler Hilton’un dokunuşuyla hayat buldu. Aslında bir otelden öte, restoranları ve kendine has hikâyeleri olan 17 konağıyla bir mahalle oluşturulmuş. 78 odasında ana renkler kırmızı veya mavi olarak seçilmiş. 1.500 yıllık tarihi bir çatının altında hizmet veren Sarnıç Restoran’ın menüsü zengin. Kahvaltı içinse... Ayasofya’ya nazır eşsiz bir manzara sunan Sofia Terrace Restoran’da ya da huzurlu bahçesi ve kapalı alan seçeneğiyle Yeşil Ev Garden’da güne başlayabilirsiniz.
Suyun dinginliği
Lale, Sakarya

Yazının Devamını Oku

Bir kültür mozaiği: Gaziantep

Bu hafta sizi, 25 Aralık’ta Fransız işgalinden kurtuluşunun 100’üncü yılını kutlayacak olan Gaziantep’e davet etmek istiyorum. Medeniyetlerin kesişme noktasındaki şehir en çok ve haklı olarak mutfağının çeşitliliğiyle biliniyor. Fakat bu şehri sadece yemek olarak görmek hata olur. Tarihi boyunca çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapan kentin birçok zenginliği var.

Gaziantep’in adıyla ilgili anlatılanlar en az tarihi kadar zengin. Bilinen ilk ismi “Toroslar’ın karşısındaki Antakya” yani ‘Antiochia ad Taurum’. Daha sonraları kayıtlara geçen ‘Ayıntap’ için de farklı anlamlar ifade ediliyor. Ayıntap’ın Farsça ‘pınarı bol’ anlamına geldiğini söyleyen de var, Hititçede ‘han toprağı’ demek olan ‘hantap’ kelimesinden türediğini de... Antep adının kaynağı kesin olarak bilinmese de ‘Gazi’ unvanı 8 Şubat 1921’de Kurtuluş Savaşı’ndaki 10 aylık kuşatma esnasında Fransızlara karşı gösterdikleri direnişten dolayı verilmiş.



Gaziantep’i keşfederken benim önerim şehrin tarihi merkezi olan Kültür Yolu’nu adımlamanız. 2012’de bu yolun başlangıcı kabul edilen Dereboyu Sokak’taki özgün Antep evleriyle başlayın şehri deneyimlemeye, sonra da binlerce yıllık kalıntıların üzerine inşa edilen merkezdeki kaleye geçin.

36 kuleden 12’si ayakta

Kimler tarafından, ne zaman yapıldığı bilinmeyen yapı, bugünkü görkemine MS 6’ncı yüzyılda ulaşmış. 36 kulesinden sadece 12’si ayakta. Kültür Yolu boyunca birçok han, çarşı, cami, Mevlevihane, hamam ve kahvehane var. Yunan dilinden gelen ‘müze’ kelimesi ‘bilimler tapınağı’ anlamındadır ve sanılanın aksine, güncel teknolojiler ve bilgilerle devamlı yenilenmesi gerekir. Kaynak bu kadar zengin olunca Gaziantep Büyükşehir Belediyesi de kenti bir müzeler şehrine dönüştürmeye karar vermiş. Bu amaçla açılan Kültür Yolu’nun üzerindeki Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması, hamam, oyuncak, mutfak ile cam müzeleri bunlardan sadece birkaçı. Kahramanlık Müzesi’nde Antep’in destansı savunmasına katılan halk, resimler, rölyefler, maketler ve heykellerle anlatılmış. Medusa Cam Eserler Arkeoloji Müzesi ise kendi alanında Türkiye’deki tek özel müze. Birkaç eski Gaziantep evinin restore edilmesiyle hazırlanan müze, bir kültür-sanat merkezi işlevini de sürdürüyor. 2013’te açılan Oyuncak Müzesi Türkiye’deki dört örnekten biri. Türkiye’deki ilk mutfak müzesi olan Emine Göğüş Mutfak Müzesi, 1909’da yapılan Göğüş Konağı’nda, kentin zengin mutfak tarihini ve kültürünü gözler önüne seriyor.

Zeugma ve müzesiyse Gaziantep’te gezi listenize mutlaka eklemeniz gereken bir adres. Burası 30 bin metrekarelik devasa bir alan içinde mozaik müzesi, arkeoloji müzesi, açık eser sergileme alanı ve konferans merkezini de kapsayan büyük bir kompleks. Bütün dünyanın ‘Zeugmalı Çingene Kız’ mozaiğiyle tanıdığı müze sizi de çok etkileyecek.

Yazının Devamını Oku

Eski ve yeninin mükemmel uyumu

Karaköy’den Tophane’ye kadar 1.2 kilometrelik sahil şeridine yayılan Galataport’un içinde İstanbul için çok önemli birçok tarihi mekân var. Size tavsiyem önce yazımı okuyun, sonra semtin şahane değişimine şahit olmak için ilk fırsatta yolunuzu Karaköy ve Tophane’ye düşürün. Deniz kıyısından Sarayburnu, Anadolu Yakası ve Boğaz’ın girişini de içine alan dünyanın en güzel manzaralarından birinin tadını çıkarmayı da ihmal etmeyin.

İstanbul’a duyduğum sevgi ve hayranlığı, bu kentle ilgili her yazımda mutlaka belirtirim... Bugüne kadar 12 kitap ve yazılarımla, programlarımla ilan ettim bu sevgiyi ama ne kadar anlatsam ‘az kaldı’ diye düşünüyorum. Hep yeniden başlayayım, bir şeyler daha söyleyeyim istiyorum. İşte tam da bu duygularla ortaya çıkmıştı ‘Kanatlarımda İstanbul’; İstanbul’u inanılmaz kareler ve masalsı bir anlatımla yeniden keşfe çıkmıştık. İngilizce ve Almanca olarak da yayımlanan bu koleksiyon kitap, şimdi de Karaca’nın tasarımına ilham oldu.

Altın veya gümüş rengi martıların süslediği kahve fincanlarının tabaklarında İstanbul’un eşsiz silüeti var. İsteğinize göre ‘Kanatlarımda İstanbul’ veya ‘Istanbul A Bird’s Eye View’ kitaplarım da kahve keyfinize eşlik ediyor. Zarif tasarımıyla içime sinen ve çok heyecanlandığım bir proje oldu. Karaca’nın Galataport İstanbul’da açılan mağazasında bir tanıtım günü düzenledik geçen hafta. Dostlarım beni bu mutlu günümde yine yalnız bırakmadı. Bu tasarımla anlatmak istediklerimizi bünyesinde barındıran ve şimdiden şehrin en güzel mekânlarından biri haline gelen Galataport’u sadece bir alışveriş merkezi olarak görürseniz büyük haksız etmiş olursunuz. Karaköy sahilinin hem liman olarak kullanılması hem de yaya trafiğine açılmasını sağlayan bu projede kültür-sanat merkezleri, mağazalar, restoranlar ve oteller var. Bir mahalle gibi tasarlanan proje, bölgenin kozmopolit yapısını modern bir formda yeniden hayata geçirmiş.

Karaca’nın ‘Kanatlarımda İstanbul’ fincanı

Zarif işçilik...

Yazının Devamını Oku

Rengârenk Belgrad Ormanı ve hazineleri

Sonbaharı geride bıraktık ama dinginliği sürüyor İstanbul’da. Hâlâ sahnede olan sarılar, kırmızılar, turuncular havanın serinliğine inat ısıtıveriyor içimizi. Kara kış gelmeden bence rotanızı ilk fırsatta şehrin yanı başındaki Belgrad Ormanı’na çevirin şimdi. Tüm koşturmacanıza bir ara verin, bırakın doğa bütün renkleriyle sizi büyülesin.

Belgrad Ormanı adını bir zamanlar bölgede kurulu olan Belgrad Köyü’nden alıyor. Köyün adıysa Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521’de, günümüzde Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad’ı aldıktan sonra buraya getirdiği ve şehrin su dağıtım sisteminin sorumluluğunu verdiği göçmenlerden gelmiş. 18’inci yüzyılda bazı yabancı büyükelçilikler yazlıklarını köy civarında inşa etmişler. Leydi Mary Wortley Montagu, diplomat eşiyle beraber 1717’de birkaç gününü ormanda geçirmiş. “Burası, cennet tarlaları tanımına mükemmel uyan bir yer” diye bahsettiği bu ziyaretini ‘Türk Sefareti Mektupları’ isimli kitabında ölümsüzleştirmiş.  19’uncu yüzyılda yazlıklar Tarabya ve Büyükdere kıyılarına taşınınca, Belgrad Köyü küçülmeye başlamış.

İstanbul’un akciğerleri bir zamanlar şehir dışındayken bugün neredeyse ‘şehrin göbeği’ konumunda. Trakya’daki Istranca Dağları’ndan başlayıp Karadeniz sahiline kadar uzanan Belgrad Ormanı geçen yüzyılda bugünkünden yaklaşık üç kat daha büyük bir alanı kaplıyormuş. Bugün kayın, meşe, akkavak, çam, çınar ve kestane ağaçlarıyla dolu orman, piknik için gidilecek en popüler yerlerden biri. Buradaki göl manzaralı 6.5 kilometrelik parkurda yürüyüş yapabilir ya da koşabilirsiniz. Yol boyunca spor aletleri de var. Orman, Taksim ve Kırkçeşme su dağıtım sistemlerine bağlı olan tarihi su kemerleri ve bentlerine de ev sahipliği yapıyor. Günümüzde hâlâ kullanılan ve harika bir onarım geçirmiş olan bu eserlerin bazıları Roma dönemine aitken, diğerleri Mimar Sinan dehasının ürünleri.

Ağaç gibi su sistemi

En güncel haliyle 68’inci baskısı çıkan ‘İstanbul Hakkında Her Şey’ kitabımı yazarken su dağıtım sisteminin nasıl çalıştığını tüm çabalarıma rağmen çözemeyip en sonunda İSKİ’deki uzmanlardan destek almıştım. Ardından sistemin izlerini adım adım takip ettim. Kazım Çeçen’in ‘Roma Suyollarının En Uzunu’ kitabında da belirttiği gibi sistem aslında çok karmaşık bir düzene sahip. 400 kilometrelik bir mesafeyi aşarak suyu şehre taşıyan sistemin en çarpıcı kollarından biri; yaklaşık 250 kilometre uzaktaki Kırklareli, Vize’den toplanan suların, bir yerden değil ağaç dallarına benzeyen bir yapılanmayla birçok yerden alınması. 4 açık hava ve 100’den fazla yeraltı sarnıcının sisteme bağlandığını söylersek antikçağlardan beri bilinen en muhteşem hidrolik mühendisliklerinden biriyle karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılır. TEM üzerindeki bir sitenin yakınında bile, bu sisteme ait havuzları gördüm.

Eskiden üç ayrı sistem varmış: Kırkçeşme sistemi, suyu Belgrad Ormanları’ndan Eğrikapı’ya; Taksim sistemi, Belgrad Ormanları’ndan Taksim Meydanı’na ve Bozdoğan Kemeri’nin de dahil olduğu Halkalı sistemi, Trakya’dan Beyazıt Meydanı’na ulaştırırmış. Mimar Sinan camileriyle tanınır ancak 1554-1563 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle birçok su kemeri yapımının da sorumluluğunu üstlenmiş.

Zamanının en büyük su tesisi ve Sinan’ın en muazzam eserlerinden olan bu kemerler, hassas eğimleriyle Tarihi Yarımada’ya su taşımış.

4 bent ve 33 kemer aracılığıyla suyu surlardaki Eğrikapı’nın hemen dışına kadar getiren Kırkçeşme sistemi iki kola ayrılıyor. Bir kol Ayvad Bendi’nden, diğeri Büyük Bend’den geliyor ve Galata Kulesi yüksekliğinde derinliği olduğu söylenen taş sarnıç Başhavuz’da birleşiyor. Aynı dönemde Süleymaniye ve Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan külliyeleri inşaatlarıyla da uğraştığı düşünülürse, mimarbaşının zekâsının yanı sıra çalışkanlığı ve azmi de şaşırtıcı. Kırkçeşme sisteminden günümüze ulaşan en muhteşem yapı, iki katlı Mağlova Kemeri’nin diğer adı Muallakkemer. Yolu olmayan, ormanın derinliklerindeki kemer Alibey Deresi’ni ikiye bölüyor. Kendi türündeki eserler arasında bir başyapıt sayılan Mağlova Kemeri’nin merkezdeki dört kemeri, dünyadaki en geniş kemerler... Alibey Deresi üzerinde 165 metre uzunluğundaki iki katlı Güzelce Kemeri’ni de 1563-1564 yıllarında Sinan yapmış.

Yazının Devamını Oku

Taş ancak bu kadar taş değilmiş gibi işlenebilir

Kelimelerin anlatmaya yetersiz kaldığı bir sanatkârlık, mühendislik ve mimari harikası Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası için Evliya Çelebi’nin tarifiyle söylersem... “Methinde diller kısır, kalem kırıktır.” Ben gördüğümde “Taş ancak bu kadar taş değilmiş gibi işlenebilirdi” demiştim. Zaten bu müthiş detaycılık nedeniyle sadece ülkemiz için değil, dünya için de nadide taş yapılardan biri kabul ediliyor.

Sivas, MÖ 7 binlere dayanan geçmişiyle hem tarih boyunca ev sahipliği yaptığı kültürlerin hem de çevre bölgelerin bir sentezi gibi. Doğu Anadolu, Karadeniz ve İç Anadolu birbirine karışır bu ilin sınırları içinde ve ortaya bambaşka bir tablo çıkar. Milli Mücadele’nin başlangıcında yapılan ve bir ulusun kaderini değiştiren son kongre için bu şehrin seçilmiş olması bir rastlantı değil. Dikkat ederseniz Sivas’ın merkezinden çok ilçeleri bilinir. Bu da her birinin ne kadar özgün olduğunun bir işaretidir aslında. Divriği gibi...

Divriği ve civarında en erken yerleşime dair yazılı kaynaklar Hititlere kadar gidiyor. Mengücekoğulları’nın yönetimi altında olduğu dönemde yapılan Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası ise kentin zengin tarihinden kalan en önemli miras. 1985’ten bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde ve bu listeye ülkemizden giren ilk yapı olma özelliğini taşıyor. 2015’te başlayan restorasyona pandemi döneminde ara verildiği için kısa bir süre daha bakım altında kalacak olan yapının yeniden ziyarete açılmasını heyecanla bekliyorum. Böylesi önemli yapıların bütünüyle değil parça parça restorasyona alınması turizm açısından daha doğru. En azından restorasyonun devam etmediği yerler ziyaret edilebilmeli.

Cami, Ahmet Şah ve eşi Melike tarafından yaptırılmış. İnşası 1228’de başlamış, 1243’te tamamlanmış. İslam mimarisinin başyapıtlarından biri sayılıyor. Mimarı Ahlatlı Hürremşah. Öyle bir eser tasarlamış ki plan tipi ve süsleme özellikleri bakımından bir benzeri yok. Darüşşifa taç kapısı, cami kuzey taç kapısı, cami batı taç kapısı ve şah mahfili taç kapısının her biri birbirinden farklı ve müthiş süslemeleriyle göz kamaştırıyor. Yapı neredeyse 8 asır önce yapılmış ve üzerinde binlerce motif var. Üstelik hiçbir desenin birbirini tekrar etmediği muazzam bir bütün ortaya çıkarılmış. Kâinattaki varlıkların biricikliğini simgeleyen bu özelliğe ek olarak hayranlık uyandıran bir detay daha var. Caminin batı kapısında mayıs-eylül arasındaki dönemde, her ikindi namazından 45 dakika önce insan silüeti şeklinde dev bir gölge beliriyor. İncelemelere göre bu bir tesadüf değil; çok ince hesaplamalara ve derin fizik–astronomi bilgisine dayanıyor.

Camiye bitişik olarak inşa edilen, iki katlı, avlulu ve eyvanlı bir yapı olan Darüşşifa, geçmişte hastaların su sesiyle iyileştiği bir sağlık merkeziymiş. Bu kısım Anadolu’da ayakta kalan en eski hastanelerden biri. Ruh ve sinir hastalarının tedavisi için kullanılmış. İçeride öyle bir akustik hesaplaması var ki başta su sesi ve tasavvuf müziği olmak üzere ortadaki avludan tedavi amaçlı yayılan tüm sesler, hastalık derecesine göre odalardan duyulmuş. Hastalığa ve tedavi sürecine göre, kiminin daha yüksek kiminin daha az duyması gerekiyormuş ve hesaplama buna göre yapılarak sesin yankılanması sağlanmış.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na FAS

Bir yandan bembeyaz zirveleri kayak pistleriyle süslü Atlas Dağları, diğer taraftan gizemiyle büyüleyen ve büyüklüğüyle insanda hiçlik duygusu yaratan Sahra Çölü... Tezatlar diyarı Fas’tayız. Afrika, Arap, Berberi ve Avrupa kültürlerinin harmanlandığı, Batı’dan birazcık çalmış ama özünde Doğulu kalmış insanların yaşadığı, sürprizlerle dolu bir ülke Fas.

Osmanlıların Afrika’da ulaşamadığı tek ülke olan Fas; Marakeş, Fez ve Meknes gibi dünyanın en iyi korunmuş ortaçağ şehirleriyle ziyaretçilerini hayal kırıklığına uğratmayan egzotik bir diyar.

1912’de Fransızların egemenliğine giren Fas, 1956’da tekrar bağımsızlığına kavuştu. Anayasal monarşiyle idare edilen ülkede, kral ‘Müminlerin Amiri’ olarak adlandırılıyor ve ekonomi dahil bütün gücü elinde bulunduruyor.

Bizim güvece benzeyen ‘tajin’ denen yemeğin, kuskusun ve güvercinden yapılan dürüm ‘pastilla’nın milli yemekler olduğu ülkede, Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki olan Eski Fez, Marakeş, Meknes ve Volubilis Antik Kenti gibi görülecek çok sayıda yer var.

Önce Marakeş’te turumuza başlayalım. Turunç ağaçlarıyla süslü bulvarları, renklerin dansına sahne olan ‘suklarıyla’ (pazaryeri) meşhur olan Marakeş, Fas Sultanlığı’nın ilk başkenti; 1062’de kurulmuş. Sahra Çölü’ne açılan kervan yollarının kuzeydeki kapısı olan şehre, binalardan yollara, duvarlardan toprağa kadar her yer kızıl olduğundan ‘Kızıl Şehir’ deniyor. Eskiyle yeninin büyüleyici uyumundan dolayı Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne de sahip olan Marakeş’e ‘Güney’in İncisi’ ve ‘Güney’in Mücevheri’ gibi isimler de veriliyor.

Kentin eski şehir merkezine ‘Medine’ deniyor. Buralar bizdeki Kapalıçarşı’yı andırıyor. Kokuların dışarıya taştığı baharatçılar, geometrik desenlerin büyülü uyumunun göz kamaştırdığı halıcılar, kuyumcular, seramikçiler, bakırcılar, tahta oymacıları gün boyu müşterilerini bekliyor. Fas viskisi dedikleri, milli içecek olan nane çayı da esnafa yarenlik ediyor. Bu çarşılarda pazarlık çok yaygın. Fiyatın dörtte birini ya da yarısını teklif ederek pazarlığa başlayın. Argan yağıysa alınacaklar listesinin en başında olmalı. Medine’deki Nomad ve Le Jardin restoranları otantik bir öğlen yemeği için tercih edebilirsiniz.

Marakeş’in ünlü meydanı Cema Ül Fena ise zamanın durduğu bir ortaçağ panayırı gibi. Gündüz saatlerinde oldukça hareketli olan meydan, UNESCO tarafından koruma altına alınan ilk meydan olma özelliğine sahip. Eski dönemde idamların gerçekleştiği yer olduğu için yerli halk tarafından ‘Kıyamet Meydanı’ olarak da adlandırılan alan akşamüstü 5.00 gibi bambaşka bir görünüme bürünüyor ve ortaya Spielberg’ün film platolarını anımsatan bir atmosfer çıkıyor. Her türlü yemeği pişirip satan seyyar satıcılar, müzisyenler, falcılar, akrobatlar, şifalı ot satıcıları, yılan oynatıcıları, sokak bahisçileri başaktörler olarak sahnedeki yerlerini alıyor. Her gösterinin bir bedeli var, bahşişleri hazırlamayı unutmayın. Sahte rehberlere ve yankesicilere de dikkat edin.

Marakeş’in sembol binası olan ve 67 metrelik görkemli minaresiyle dikkat çeken Kutubiye Camisi ise yaklaşık 800 yıldır şahitlik yapıyor bu renkli dünyaya. 19’uncu yüzyılda inşa edilen Bahia Kraliyet Sarayı, Fas’ın en çok fotoğraflanan yerlerinden olan Menara Bahçeleri ve Ahmet el Mansur tarafından 1602’de yaptırılan El Badi Sarayı şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden.

Yazının Devamını Oku

Geçmişten bugüne ‘Diğer taraftaki incir bahçesi’...

Bir arada olmanın güzelliğini hatırlatan dönem dizileri yeniden gündemde. İzlerken kaybedilenlere, ihmal edilenlere üzülsek de geçmişle bağ kurmak ve hatırlamak adına seviniyorum bir hikâyede veya bir dekorda eskinin izlerine rastlayınca. ‘Masumlar Apartmanı’ ve ‘Kulüp’ten sonra ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı’ dizisi de gündeme gelince bu hafta istedim ki size şehrin karşısından, Pera’dan bahsedeyim. Eski günlerin zarif izlerini hâlâ taşıyan Meşrutiyet Caddesi boyunca zaman, katman katman açılsın önümüzde...

Asya ve Avrupa’nın kavuştuğu İstanbul, hep cezbetmiş insanları. Merkez, Tarihi Yarımada’ya konumlandırılmış ama karşı taraftaki Galata ve Pera, bu şehrin çekimine kapılanlara ev sahipliği yapmış. Her gelen hem kalbinden hem de kültüründen bir parça bırakmış bu şehre. Sonuçta dün ve bugünün bir arada, zamansızca yarattığı bir mozaik çıkmış ortaya. Pera, bir zamanlar yabancı diplomatların ve Levanten olarak bilinen Avrupa kökenli tüccarların yaşadığı, İstiklal Caddesi’nin çevresindeki bölgeye verilen isimdi.

Bu adlandırmanın Yunanca ‘diğer taraftaki incir bahçesi’ anlamına gelen ‘peran en skai’den türediği sanılıyor. 19’uncu yüzyılda buradaki evler, dayanıklı olsun diye taş malzemeden inşa edilmiş. Böylece son derece tehlikeli yangınların da önüne geçilebilmiş. Cumhuriyet’in ilk yıllarından sonra Pera yerine Beyoğlu ismi kullanılmaya başlamış. İstiklal Caddesi’ne paralel, güney ucunda Şişhane, kuzey ucunda da İngiliz Konsolosluğu olan Meşrutiyet Caddesi bir zamanlar buradaki mezarlıklardan dolayı Le Petit-Champs (Küçük Mezarlık) olarak adlandırılmış. Pera Palas Oteli’nin yanındaki Haliç manzaralı açık alanda, Petit Champs Tiyatrosu varmış. Darülbedayi, 1914’te İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu tarafından bugünkü Şehir Tiyatroları’nın temeli olarak kurulmuş. Petit Champs Tiyatrosu da 1916’da Darülbedayi’ye verilmiş. Şimdi yerinde TRT binası ve bir otopark var.

Zengin Avrupalılar oturdu

Geçmişte caddenin iki yanında zengin Avrupalıların oturduğu, muhteşem 19’uncu yüzyıl binaları sıralanırmış. 20’nci yüzyılda bu binalar farklı şekillerde kullanılmaya başlamış; örneğin Casa d’Italia, önce İtalyan Evi, sonra da İtalyan Kültür Merkezi olmuş. Orijinal olarak 1801’de inşa edilen Pera Evi, 1844’teki yangından sonra, William James Smith ve Londra’daki Avam Kamarası’nın mimarı olan Charles Barry tarafından yapılmış. Günümüzde İngiliz Konsolosluğu olarak kullanılan binanın bahçesine girebilen şanslı kişiler, her temmuz ayında verilen partiye ev sahipliği yapan, harika bir İngiliz bahçesiyle karşılaşıyor. Konsolosluğun bahçesindeyse St. Helena Şapeli var. Mösyö Glavany’nin eviyse, Belle Vue Otel (şimdiki Büyük Londra Oteli) olarak 1892’de açılmış.

Yazının Devamını Oku

Osmanlı’nın izinde Macaristan ‘Tuna Nehri akmam diyor...’

Macaristan’la ta Orta Asya’ya uzanan ve aynı köklerden başlayan ortak bir tarihimiz var. Yüzyıllar boyunca da hep kesişmiş yollarımız. Bu hafta 200 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan ülkedeki bu izlerin peşine düşelim istiyorum hep birlikte. Gezerken her adımda bir olduğumuzu hatırladığım bu toprakları tanıdıkça eminim siz de bana katılacaksınız.

Macaristan’ın hem siyasi hem de turistik merkezi olan başkent Budapeşte’nin ilk sakinleri Romalılarmış. 451’de Attila’nın önderliğinde Hunlar gelmiş. Attila’nın ele geçirdiği Roma kolonisi 9’uncu yüzyılda Macarların başkenti olmuş. Hem Macarların hem de Türklerin ataları, Orta Asya’dan 10 kavim olarak yola çıkmışlar. Sonra bunların 7’si Karpatlar’ı geçip Macaristan’ın şimdiki topraklarına gelmiş, 3’ü de Anadolu’ya gitmiş. Macarların Karpat Dağları’nı geçmeden önce Türklerin yakınında yaşadığı ve On Ogur Kavimlerarası Birliği’nin parçası olduğu düşünülüyor.

16’ncı yüzyılda, Osmanlı’nın Balkanlar’daki gücü giderek artarken yollar bir kere daha kesişmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad’ı almasının hemen ardından yapılan Mohaç Savaşı’nda Macar kralı yaşamını yitirmiş ve Osmanlı başkent Budin’e girerek bağımsız Macaristan Krallığı’nı sona erdirmiş. Anadolu’yu yurt edinmişiz ama Balkanlar’a da kök salmışız bu tarihten itibaren.

Avrupa’da bir Osmanlı

Macaristan’a Batı dillerinde verilen Hungary ve Ungarn gibi isimler, Orta Asya’daki köklerine atıfta bulunduğu gibi, Türkçe ‘On Ogur’ yani ‘On Kişi’den geldiği de söyleniyor. 800 ortak kelimemiz varmış, bunların 200’ü günümüze gelmiş.

Ülkenin güney sınırındaki Pec yaklaşık 2 bin yıllık bir tarihe sahip. Hıristiyanlığın ilk dönemlerine ait nekropolü 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. 2010’da İstanbul ile birlikte ‘Avrupa Kültür Başkenti’ seçilmiş. Porselenleriyle ünlü kentin bir başka özelliği de yine porselenleriyle ünlü Kütahya’nın kardeş şehri olması. Krallardan biri Macaristan’ın ilk üniversitesini burada kurarak şehri bilim ve ilim merkezi haline getirmiş.

Topraklarında pek çok kültür olunca bir o kadar da ismi olmuş bu zarif şehrin. Ortaçağda ‘Beş Katedral’ diye adlandırılmış. Sonra da katedrallerin Vatikan temsilcisi barındırmak zorunluluğu nedeniyle ‘Beş Kilise’ demişler.

Osmanlılara geçtiğinde bu kez de Peç olmuş şehrin adı. 1543’teki fetihten sonra bazı kiliseler camiye dönüştürülmüş. Yeni camiler, hamamlar, okullar, türbeler ve anıtlar yapmışlar. Yaklaşık 150 yıllık Osmanlı egemenliğinde pek çok eser kazanmış.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un kalbine yolculuk

İstanbul aşkımı bilmeyen kalmadı... Nereye gidersem gideyim dönüp geldiğim, sığındığım yuvamın böyle etkileyici bir yer olması benim için gurur kaynağı. Her sokağı sürprizlerle dolu çok az kent var. Serinlik henüz üşütmezken şehrin kalbinde, Tarihi Yarımada’da bir gün geçirelim. Şehrin sembolleşen yapıları bize hikâyelerini anlatsın.

Boğaz’ı, 7 tepesi, tüm dinleri kucaklayan kozmopolit yapısı, muhteşem tarihiyle her an yeni bir şeyler öğretiyor bu şehir bize. Napolyon Bonapart boşa dememiş “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” diye. Bu aşkı şimdiye dek 12 kitapla, sayamadığım kadar çok gazete ve dergi yazısıyla, binlerce turla, iki sezon ‘Paha Biçilemez İstanbul’ TV programıyla ilan ettim. Ama onu ne kadar anlatsam ‘az kaldı’ diye düşünüyorum. Hep yeniden başlayayım, bir şeyler daha söyleyeyim istiyorum. Bana göre kenti anlamak ve ruhuna nüfuz etmek için ilk yapılması gereken, rotayı Tarihi Yarımada’ya çevirmek. Yerli yabancı, ünlü ünsüz ziyaretçilere İstanbul’u gezdirirken benim ilk durağım hep burası oluyor. Gelin şimdi yarımadanın tarihi yapıları arasında birlikte bir tur atalım.

HİPODROM
Güç, zafer ve ihtişam
Tarih MS 203; İmparator Septimius Severus, bugün İstanbul’un en turistik mekânı olan meydana oval bir hipodrom inşa ettirmiş. Büyük Konstantin zamanında genişletilmiş ve 480 metreye 118 metre boyutlarına ulaşmış. Meydanı adımlarken karşınıza üç farklı sütun çıkacak. Theodosius Sütunu olarak anılan dikilitaş, MÖ 1450 yılında, Firavun III. Thutmose için yapılmış ve Mısır’ın antikçağ kenti Thebes’in karşısına dikilmiş. İstanbul’a İmparator Theodosius döneminde, 390 yılında getirilmiş. Hipodrom’daki Yılanlı Sütun ya da Burmalı Sütun olarak anılan sütunun tepesindeki yılan başları bugün maalesef yok. Birbirine dolanmış üç yılanın başının altın bir vazonun üç ayağını oluşturduğu sütun, MÖ 478’de Yunan şehir devletlerinin birleşerek Persleri yendiği savaş anısına yapılmış ve Delfi’deki Apollo Tapınağı’nın önüne dikilmiş. 330’lu yıllarda sütunu İstanbul’a getirten İmparator Konstantin olmuş. Biraz daha kaba bir işçiliğe sahip olan Örme Dikilitaş hakkında çok az şey biliniyor. Konstantin ya da I. Theodosius tarafından buraya yerleştirildiği düşünülüyor.

AYASOFYA

Yazının Devamını Oku

Güneş hâlâ bizi çağırıyor

Yurdun genelinde sonbaharın tatlı esintileri hüküm sürerken yazın sıcaklığını hatırlatacak mekânlara davet ediyorum bu hafta sizi. Hem çalışmak hem de dinlenmek için geçen iki hafta boyunca Side’den Datça’ya kadar Akdeniz’i adım adım gezdim. Hazır gündüz güneşin, akşam serinliğin tadını çıkarabileceğiniz günler sürerken size nefis bir liste hazırladım. Fırsat yaratın ve düşün yollara.

İlk durağım Side. “Manavgat’ta yaşanan yangın felaketinin ardından buradaki yaraları sarmaya destek olalım” dedik ve düzenlediğimiz tura ek olarak Haluk Levent ve Rus Kızıl Ordusu konseri organize edip gelirini Ahbap Platformu üzerinden mağdur ailelere bağışladık. Projede cansiperane çalışan Miramare Beach Hotel, Side’nin klasikleşen adreslerinden biri. Yaklaşık 1.000 palmiyenin süslediği açık alanlarda vakit geçirmek çok güzel. Ana restorana ek olarak dünya mutfağından örnekler tadabileceğiniz harika restoranları var. Benim gibi tatlı sevenler otele bir artı daha eklesin, çünkü 24 saat açık bir pastanesi var.

Jakuzili 99 lüks villa

Yol üzerindeki Belek ikinci durağım oldu. Sakin doğası ve özellikle golf tesisleriyle önce çıkan beldede Gloria Serenity Resort, farklı konseptteki odaları, havuzlu, teraslı ve jakuzili lüks 99 villasıyla ayrıcalıklı bir tatil deneyimi sunuyor. Doğa ve spor dostu otelin mutfağında her damak zevkine uygun tatlar var. Burada önereceğim bir başka adres Kaya Palazzo Belek. Geniş SPA merkezi, özel havuzlu süitleri, 45 bin metrekare alanda 13 özel villası, +16 yaş havuzu ve çocuklara sınırsız eğlence sunan Mini Club’ıyla hem yetişkinleri hem de çocukları mutlu edebiliyor.

Dionysos Otel

Yazının Devamını Oku

Peri masallarının başkenti Budapeşte

Kalesi, görkemli parlamentosu, Tuna Nehri üzerindeki köprüleri, tarihi sokakları, termal hamamları, parkları, adaları, müzeleri ve oya gibi işli mimari yapılarıyla masal gibi bir şehir Budapeşte. Uzun süre Doğu Bloku’nun bir parçası olması nedeniyle pek de bilinmeyen şehir, günümüzde dünyanın yıldız kentlerinden biri haline geldi. Etkisinde kaldığım bu güzel kentin önemli noktalarını birlikte gezelim.

Televizyon programım ‘Ayrıcalıklı Rotalar’ın Macaristan bölümünü çekmek için gittiğim Budapeşte ister özlemden deyin ister büyüsünden yine beni etkisi altına aldı. Şehri başka bir gözle görmemi sağlayan ve açılmayan kapıları açtıran bir desteğim de vardı bu yolculukta. Türkiye ile ticaret ilişkilerini canlı tutan Macaristan İhracat Teşvik Ajansı’nın (HEPA) ilgisi ve yardımları da şehrin büyüsünü bambaşka bir boyuta taşıdı benim için.

Gündüz güzel ama asıl...

Tuna Nehri’nin iki yakası üzerine kurulmuş Budapeşte. Budin ve Peşte’ymiş bu iki yakanın adları. Görkemli zincirli köprülerle birbirlerine bağlanmışlar. Tuna Nehri’nin bir tarafında, yemyeşil bir yamacın tepesine konumlanmış Buda. Bu yaka, geçmişte devlet idarecilerine ve soylulara ev sahipliği yapmış. Diğer taraftaki Peşte ise önce tüccarların bir araya geldiği, daha sonra da sanayinin geliştiği bölüm olmuş. Buda, hükümdarlığı temsil ederken Peşte anayasal rejimlere ait kurumların merkezi haline gelmiş.

Balıkçı Tabyası

Yazının Devamını Oku

Tarihi köşkler arasında: Kastamonu

Sonbaharın muhteşem renkleri eşliğinde rotamızı Anadolu’ya çevirelim. Karadeniz Bölgesi’nin tarihi ve doğasıyla en özel şehirlerinden biri olan Kastamonu’ya misafir olalım bu hafta. Anadolu’daki en eski camiden kanyonlara gezecek çok yeri var.

Hayat bir keşif yolculuğu. İnsanın kendini tanıdığı sonsuz bir hikâye. Yaşadığı coğrafya da bu hikâyenin belki de en önemli parçası. Hem 35 yıllık meslek hayatımda, hem de yaptığım bütün projelerde Türkiye hep önceliğim oldu. Çünkü beni ben yapan değerler bu topraklarla olan bağımdan doğdu...

Hep duyulan ama hakkında çok az şey bilinen Kastamonu, daha fazla ilgiyi hak ediyor. Mesela ‘Çanakkale içinde Aynalı Çarşı’ diye başlayan o meşhur türkünün, Çanakkale’ye değil, Kastamonu’ya ait olduğunu biliyor musunuz? Veya coğrafya derslerinden hatırladığınız Küre Dağları Milli Parkı’nın Türkiye’nin ilk PAN Park’ı olduğunu? Avrupa’nın en bakir kalmış yaban alanlarını korumak için çalışan bir organizasyon PAN Park. Bence ilk fırsatta yolunuzu Kastamonu’ya düşürün.

Müzeleri ve mimarisi...

Kastamonu, iki sarp tepe arasına kurulu bir şehir. Manzara konusunda birbirleriyle yarışan bu iki tepeden birinin üzerinde tarihi kale, diğerinde Saat Kulesi yükseliyor. Kalenin 12’nci yüzyıla kadar uzanan bir geçmişi var ama ne yazık ki ilk halinden sadece iç kale kalmış. Bugünkü görüntüsü Türk mimarisi özelliklerine sahip çünkü Candaroğulları döneminde yapılan yenilemelerden yadigâr. İçinde sarnıçlar, zindan, kaçış tünelleri ve Bayraklı Sultan Türbesi var. Saat Kulesi ise 1885’ten kalma. Burada manzaraya karşı çayınızı yudumlayabileceğiniz bir teras var.

Şehirde ziyaret edebileceğiniz üç müze var. Arkeoloji Müzesi’nde, Kastamonu ve civarından çıkarılan Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli eşya ve sanatsal obje sergileniyor. 1917’de İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapılan binadaki Atatürk Salonu’nda, Atamızın Şapka Devrimi’ni yaptığı yer olan Kastamonu gezisinden fotoğrafları ve bu gezide kullandığı çeşitli eşyayı görebilirsiniz. 19’uncu yüzyıl sonlarında yapılan Liva Paşa Konağı ise 1997’den bu yana Etnografya Müzesi. Türkiye’nin ilk Kent Tarihi Müzesi’ne ise Hükümet Konağı ev sahipliği yapıyor. Burada 1904’ten kalma, Anadolu’nun ilk el yapımı konsol piyanosu, Kastamonu Sanayii Nefise Mektebi’nde 1907’de dokunan 40 metrekarelik halı gibi nadir eserler sergileniyor.

Kastamonu tam bir eski evler cenneti. Kentte 1.400’den fazla tarihi konak var; 600 kadarı kent merkezinde toplanmış. Diğerleri başta İnebolu, Taşköprü ve Tosya olmak üzere ilçelere dağılmış durumda.

Yıllar içinde farklı kültürlerden farklı gelir düzeylerine sahip insanların uğrak yeri olan kent, bu zenginliği mimariye yansıtmış. İnebolu’daki evlerse hem güzellikleriyle hem de yapısal özellikleriyle dikkat çekiyor. Çatıları yöreye özgü arduaz taşıyla kaplanan yapıların aşı boyalı cepheleri birbirinden güzel renkleriyle göz alıyor.

Yazının Devamını Oku

Güz daveti

Doğu Karadeniz’i keşfetmek için güzel zamanlardayız. Sonbahar renklerinin adeta hediye gibi her yana saçıldığı bu coğrafyayı ziyaret etmek için farklı yollar izleyebilirsiniz. Benim tercihim Kars’a uçup önce Ardahan’a uğramak, ardından Artvin’i her yönüyle doyasıya keşfetmek oldu.

Karadeniz seyahati planlarken iki önemli noktayı bilmeniz gerek. Öncelikle tur rotaları yayla odaklı ve yaylalarda sel tehlikesi yok. Gönlümüz doğal afet acılarını yaşamamaktan yana ama afetin vurduğu yerlerin yaralarını sarmasının yollarından biri de ekonomisinin canlı olması. Ne yazık ki sel haberleri geldiğinde Karadeniz’e gitmekte çekimser kalanlar, bölge halkını yalnız bırakıyor. İkinci doğru sanılan yanlış ekim ayı sanki bol yağışlı ve Karadeniz’e gitmek için yanlış zamanmış gibi düşünülüyor. Oysa üzerine basa basa “Karadeniz’in en güzel zamanı sonbahardır. Biz dört gözle eylül-ekimi bekleriz” diyorlar.

İlk istikamet Çıldır Gölü

Biz de Karadeniz gezimiz için İstanbul’dan kalabalık bir ekiple yola çıktık. Kars Harakani Havalimanı’na indikten sonra atladık bir minibüse ve ilk istikamet Çıldır Gölü kıyısı oldu. Eskiden Batum’un bağlı olduğu bir sancak olan Çıldır’ın nüfusu 2 bin 600. Aktaş Sınır Kapısı’na çok yakın. Biz Çıldır Gölü kenarındaki Atalay’ın Yeri’ne gittik. Lokanta salaş ama çok güzel. Sahibi Atalay Bey de tam bir Anadolu bilgesi. Gidince sadece yemek yemenizi değil, onunla sohbet etmenizi de öneririm. Sessizliğin sesini dinleyerek taze balıkların tadını çıkarabilir, ayrılmadan önce bahçedeki ağaca bir çaput da siz bağlayabilirsiniz. (0535) 211 03 48 @atalayin_yeri_cildir

Güzel bir öğle yemeğinin ardından Çıldır’dan ayrılıp biraz yürüyeceğimiz bir noktaya hareket ettik.

Ortaçağdan kalma kale

Ardahan’daki Şeytan Kalesi’ne giden yolu adımlarken, aslında ne kadar etkileyici değerlere sahibiz ama tanıtmakta ne kadar yetersiz kalıyoruz diye kim bilir kaçıncı kez düşündüm. 35 yıllık profesyonel meslek hayatım ülkemi tanıtmaya çalışmakla geçti ama sık sık bu hisse de kapıldım.

Yazının Devamını Oku

Side’yi yeniden keşfedin, şaşıracaksınız

Yıllar sonra yeniden keşfettiğim ve eskisinden daha güzel bulduğum Side’ye yakın zamanda yolunuzu düşürmediyseniz bence adını keşfedilecekler listenizin başına ekleyin. Bir müzekentle karşılaşacak, şaşıracak ve etkileneceksiniz. Biz de birlikte Side’de bir tarihi keşif turuna çıkalım.

Side’yi bir yarımada gibi düşünün. Konumu çok güzel. Manavgat Belediyesi ve Side halkının işbirliğiyle de yepyeni bir kimlik kazanmış. Öncelikle tarihi ortaya çıkarmak için harekete geçmişler. Binalar yıkılmış, yeraltındaki tarihi gün yüzüne çıkarmak için başarılı bir kazı çalışması yürütülmüş. Sonra o dokunun üzeri camla kaplanmış ve yeni yapılar bu cam zeminler üzerine inşa edilmiş. Adeta bir müze kent çıkmış ortaya. Çarşıda, mesela girdiğiniz bir halı dükkânında yerde cam zemin, altında da tüm güzelliğiyle büyüleyen mozaikler göreceksiniz. Oturduğunuz kafede de sütunlar, su kanalları karşılayacak sizi...

Olduğu yerde koruma 

Her şeyi müzeye taşımak yerine olduğu yerde muhafaza edip korumaya alınmış. Bu da katman katman tarihle örülmüş bir şehircilik anlayışı çıkarmış ortaya. Side’nin harika bir antik tiyatrosu var. Merkezde ve yarımadanın en dar noktasındaki yapı, Anadolu’nun en büyük tiyatrolarından biri.

MS 2’nci yüzyılda inşa edilen tiyatro, sonrasında yapılan eklemelerle bir dönem arena olarak da kullanılmış. Side’nin geçmişinde, piskoposluk merkezi olduğu bir dönem var. MS 5’inci ve 6’ncı yüzyıla denk gelen bu dönemde, tiyatro bu kez açık hava kilisesi olarak kullanılmış.

Muhteşem tapınaklar 

Side Yarımadası’nın güney ucunda, limanın doğusunda iki büyük tapınak var. Athena ve Apollon’a adanan bu tapınakları, özellikle akşam saatlerinde ışıklandırılmış halde görmenizi öneririm. Tarih keşfi antik kentle sınırlı değil. Yolunuzu mutlaka Side Müzesi’ne de düşürün. MS 2’nci yüzyıla tarihlenen ve sonrasında birkaç değişikliğe uğrayarak günümüze kadar ulaşan bir hamam binasının ev sahipliği yaptığı müze soğukluk (Frigidarium), terleme (Sudatorium), iki ılıklık (Tepidarium) ve sıcaklık (Caldarium) olmak üzere çeşitli büyüklüklere sahip beş bölümden oluşuyor. Helenistik, Roma, Bizans kalıntılarının yanı sıra İslamiyet dönemi eserlerini de görebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Son demlere kulaç atalım

Havası, suyu, toprağıyla her yerinden bereket fışkıran; tarih boyunca sahnede olmuş, büyük olaylar görmüş bir coğrafya Anadolu... Değeri biliniyor mu tartışılır ama bence hiçbir şey için geç değil. Kendi çevremizden başlayarak yaşadığımız toprakları öğrendikçe etkilenmemek ve gelişmemek mümkün değil. Gelin, sonbaharın ılık havalarını bahane edip en güzel ve en sakin mevsiminde Ege ve Akdeniz sahillerine uzanalım.

Bir süredir hem ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabım hem de meslekteki 35 yıllık deneyim ve birikimimi size en kolay yoldan ulaştırabileceğim Saffet Emre Tonguç (SET) uygulaması için gezdiğim yerlerden en beğendiklerimi ve en güncel bilgileri toparladım. Kalacak yerleri önermek benden, çevresini adım adım keşfetmek sizden. İşte ‘sarı yaz’ı en güzel geçireceğiniz adresler...


Ida Costa

Kuzey Ege’nin tertemiz havası

Yazının Devamını Oku

Özgürlüğün ve rüzgârların adası

“Hayat bir gündür, o da bugündür” sözünü benimsemiş bir insan olarak geçen hafta sonu aniden gelen bir daveti fırsat bilerek sadece üç gün için Mikonos’un yolunu tuttum. Gündemden ve gözlerden uzak geçen birkaç gün boyunca yerlisinden dinlediğim kadarıyla sizin için öneriler de hazırladım. Umarım bu yazı, kendinize ayıracağınız anlara ilham olur.

Mikonos, Kikladlar (Cyclades-Halkalar) diye geçen adalar topluluğunun bir üyesi. Kışın 10 bini bulmayan nüfus, yazın 100 binin üzerine çıkıyor. Ortaçağda farklı uygarlıkların egemenliğine giren adayı 1207’de Venedikliler ele geçirmiş. 300 yıl Venedikliler tarafından yönetilen ada, 1537’de başlayıp 1829’da Yunanistan bağımsız bir krallık oluncaya kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış.

Adada yer gök şapel dolu. Bazı aileler kendi ibadetleri için bu küçük kiliseleri yaptırıp aynı zamanda mezarlık olarak kullanmışlar. Mikonos’ta limandaki Arkeoloji Müzesi küçük ama eserler muhteşem. Adadaki ufak müzelerden benim favorim Maritime (Denizcilik) Müzesi. Türkiye ile ilgili eserlerin çokluğu sizi şaşırtabilir.

Plaj, yemek ve eğlence dışında ne yaparım diyenler, Mykonons Town ya da Chora olarak geçen merkezde önce Meryem Ana’ya adanan Paraportiani Kilisesi’ne dışarıdan bir bakın, sonra Little Venice (Küçük Venedik) diye anılan ve eskiden kaptanların oturduğu evlerin olduğu bölgede bir kahve için, ardından da Kato Myli’deki değirmenlerin önünde resim çektirin. Adanın rüzgârına karşı güzel bir manzara istiyorsanız yolunuzu Armenistis Deniz Feneri’ne düşürün. Alışveriş içinse günün erken saatleri ya da geç saatleri uygun. Adanın en güzel dükkânları Matoyiannia Sokağı’nda.

Ege’nin sularına dalın

Mikonos’un rüzgârından korunmak için labirent gibi tasarlanmış sokaklarında kaybolmak ayrı bir keyif. Her keseye uygun mağazaların yanı sıra birbirinden lüks markaları da görebiliyorsunuz. Mikonos’ta çok sayıda galeri de var. Dünyadan birçok sanatçının eserlerini sergileyen Artion Galleries’de karşıma, çok beğendiğim ressam Ahmet Güneştekin’in eserinin çıkması benim için tatlı bir sürpriz oldu. Çok güzel bir sokaktaki Rarity ve Elixir (Timeless) Gallery sanat için uğramanız gereken duraklardan.

85 kilometrelik adada mobilet ya da cip kullanarak dolaşmak en akıllıca iş. Pire’ye 180 kilometre uzaklıktaki adaya feribot ya da uçakla gidebilirsiniz. Adadaki küçük havalimanından şehir merkezine giderken Chora (Hora) tabelalarını takip edin.

Adanın gözdesi Scorpios’a muhakkak uğrayın. Zevk, vizyon ve profesyonellik bir araya gelince çok büyük paralar harcamadan ortaya süper işletmeler çıktığını göreceksiniz. Akşamüstü partileri 18.30’dan gece yarılarına kadar sürüyor. Restoranı da çok başarılı.

Yazının Devamını Oku