İstanbul her haliyle bizi kendine hayran bırakır. Bir günbatımında veya vapurla karşıya geçerken çalıverir kalbinizi. O anda o anı ölümsüzleştirmek istersiniz. Ve duygularınızla harmanlanan unutulmaz bir fotoğraf karesi yakalarsınız. Ben bugün size İstanbul’un biraz daha gözden kaçan bir yüzünü hatırlatmak istedim. Geçmişte ticaretin ve günlük yaşamın kalbinin attığı hanlardan bahsedeceğim. Gezimize akla ilk gelen yerden, bir hanlar kompleksi olan Kapalıçarşı’dan başlayacağız. Sonrasını da bu satırlarda birlikte keşfedeceğiz. Bugüne kadar defalarca gezmek ve gezdirmek için gittiğim Kapalıçarşı’da hem kendi TV programlarım hem de konuk olduğum programlar için sevgili Birce Akalay ve sevgili Semiramis Pekkan’la harika bölümler çekmiştik. Bu yazıdan sonra biraz da nerelerden bahsettiğimi görmek isterseniz seyretmenizi öneririm.
Canlı bir tarih sahnesi
İstanbul’un ikinci tepesi üzerinde kurulan Kapalıçarşı 60’tan fazla sokağı ve yaklaşık 4 bin dükkânıyla dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri. Farklı ürünlerde uzmanlaşmış birçok küçük çarşının birleşmesiyle oluşan yapı, zaman içinde iki bedesten ve çok sayıda hanın bir araya gelmesiyle bugünkü haline kavuşmuştur. Kapalıçarşı günümüzde yalnızca bir alışveriş merkezi değil, İstanbul’un kalbinde geçmişle bugünü buluşturan canlı bir tarih sahnesi gibi. Her sokağı, her dükkânı ve her hanı, şehrin hafızasında ayrı bir hikâye anlatıyor.
Amerikalı yazar Mark Twain 1867’de yazdığı ‘Innocents Abroad’ adlı eserinde Kapalıçarşı’yı “Yaşam, karmaşa, ticaret, çöp, dilenci, bağıran satıcılar, hamallar, dervişler, zengin Türk kadınlar, Rumlar ve değişik görünüşlü Müslümanlarla dolu bir yer” olarak tarif eder.
Ne yazık ki son yıllarda biraz kan kaybetti, çarşının simgesi gibi olan dükkânlar kapandı ama hâlâ ayakta kalmaya ve İstanbul’a gelen yerli-yabancı turistin ilk görmek istediği yerlerden biri olmaya devam ediyor. Tarihi Yarımada’yla birlikte, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde de aynı zamanda.
Hangi yılda yapımına başlandığına dair iki farklı görüş var; bazı kaynaklar 1455’i, bazı kaynaklar 1461’i adres gösteriyor. Çarşının ilk yapısı olan Cevahir Bedesteni konusunda da fikir ayrılıkları söz konusu. Bu yapının aslında Bizans eseri olduğunu söyleyen, buna kanıt olarak da kapısının üzerindeki kartal figürünü gösteren araştırmacılara karşılık bedestenin Fatih döneminde yapıldığını belgelerle ortaya koyan araştırmacılar var.
Çarşının tam olarak ne zaman tamamlandığını söylemek zor, çünkü bugünkü halini alması epey sürmüş. Üzerinde uzlaşılan tarih 1730’lu yılları işaret ediyor ki bu da Kapalıçarşı’nın inşasının yaklaşık üç asır devam ettiğini gösteriyor. Bu nedenle tek bir mimari üsluptan söz etmek mümkün değil. Ama çarşı bunu da kendine has bir büyüye çevirmiş. Sokaklar, hanlar arasında geçiş yaparken farklı mimari anlayışları görmek Kapalıçarşı’ya yayılan masalsı havayı tamamlıyor.
Ziyaretçilerin çoğu Kapalıçarşı’ya Beyazıt-Kapalıçarşı tramvay durağı yanındaki Çarşıkapı’dan girmeyi tercih eder. Oysa Çemberlitaş’tan başlayarak Nuruosmaniye Camisi avlusundan geçip üzerinde Osmanlı arması olan gösterişli Nuruosmaniye Kapısı’nı kullanmak daha cazip bir rotadır.
Avrupa’nın ortasında sıkışıp kalmış gibi duruyor ama kültürüyle, doğasıyla ve tarihiyle büyük vaatler sunuyor Avusturya. Yüzölçümü ve nüfus olarak Türkiye’nin yaklaşık onda biri büyüklüğünde olan ülkenin topraklarının yüzde 64’ü görkemli Alpler’in tekelinde. Bu da demek oluyor ki nefes kesici manzaralar burada sıradan. En yüksek noktası Alpler’deki Grossglockner (3 bin 797 metre) olan Avusturya 9 eyaletten oluşuyor. Aynı zamanda valsin doğduğu ülke.
Viyana’ysa yalnızca bir başkent değil; tarih, müzik, kahve kültürüyle insanı içine çeken bir dünya. Osmanlılar Viyana’yı ‘Altın Elma’ olarak adlandırmışlar ve onların Viyana’yı kuşatmaları Avusturyalıları derinden etkilemiş. Viyana’da Türkengasse (Türk Sokağı), Türkenschanzpark (Türk Tabyası Parkı), Türkenhof (Türk Avlusu) gibi isimlerde
o zamanların izlerini hissediyorsunuz.
Ülke haritada küçük görünebilir ama etkisi geniş. 1914’te Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürülmesi 1. Dünya Savaşı’na giden süreci başlattı. 1. Dünya Savaşı’nda bizim gibi onlar da imparatorluklarından oldular ve Habsburg hanedanı tarihin sayfalarına karıştı.
Klasik müziğin beşiği
Avusturyalılar da imparatorluktan cumhuriyete geçiş sonunda yeni bir kimlik arayışına girdiler. Aynı topraklarda doğan Adolf Hitler 2. Dünya Savaşı’nın seyrinde önemli bir aktör oldu. Avusturyalıların yüzde 98’inin oybirliğiyle 1938’de, Almanya ve Avusturya birleşti (Buna ‘anschluss’ deniyor). Avusturya 2. Dünya Savaşı’nda ağır bedeller ödedi. Yıllar sonra 1995’te de Avrupa Birliği’ne (AB) katıldı.
Ülkenin kültür sahnesi oldukça zengin. Avusturya, baba-oğul Johann Strauss’lar başta olmak üzere, Wolfgang Amadeus Mozart, Joseph Haydn, Franz Schubert ve Gustav Mahler gibi klasik müzik devlerini çıkaran ülke. Salzburg’sa insanın aklına Julie Andrews’un oynadığı ve bu şehirde çekilen ünlü ‘Neşeli Günler’ (The Sound of Music, 1965) filmini getiriyor. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ve Hollywood yıldızı Arnold Schwarzenegger da Avusturya kökenli.
Viyana, 20’nci yüzyılın başında tasarım ve mimarinin de merkezi oldu. Art nouveau akımının Avusturya versiyonu jugendstil tarzı mimar Otto Wagner ve ressam Gustav Klimt gibi isimleri ön plana çıkardı. Gezi rotanız Graz’a düşerse ve mimariye ilginiz varsa Graz’daki uzay gemisini andıran Kunsthaus binasını görmenizi öneririm.
Avrupa’nın en huzurlu 8’inci kenti seçilen, Avrupa Kültür Başkentliği de yapmış Sibiu, Transilvanya’daki ilk durağımız. 12’nci yüzyılda yüksek surlar ve 39 kuleyle korunan bir ticaret ve zanaat şehriymiş. Alman Saksonların kurduğu 7 şehirden biri olan Sibiu, zamanla bunların en zengini ve en büyüğü olmuş. Bu güçlü şehre, Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişinde yaptığı savunma sebebiyle Papa tarafından ‘tüm Hıristiyanlığın savunucusu’ adı verilmiş. 1526’da başlayan Osmanlı egemenliği 1699 Karlofça Antlaşması’na kadar sürmüş.
Bugün hâlâ ayakta olan Asylum Kilisesi’nde Romanya’nın ilk hastanesi, ilk okulu, ilk kütüphanesi ve ilk eczanesi açılmış. 1940’lara kadar nüfusun büyük çoğunluğu Alman olduğundan şehrin kültürü gibi mimarisinde de Alman etkisi belirgin.
Eski şehrin ana meydanı olan Piata Mare; 1366’da yapılan lonca binası, kilisesi ve sarayıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde.
Sibiu sokakları mimarisiyle sizi büyüleyecek. Gezerken efsanesi nedeniyle çok ünlü olan Yalanlar Köprüsü’nden de geçin. 1859’da inşa edilen bu demir köprü, eski şehri yenisine bağlayan ahşap bir köprüymüş. İsmine gelince rivayeti çok. Kimi ‘köprü üzerinden yalan söyleyen biri geçiyorsa sanki çökecekmiş gibi garip sesler çıkarır’ diyor. Kimiyse genç kızlara tutulmayacak vaatler sunan genç askeri öğrencilerden veya yalanları gözler önüne serilen tüccarlardan bahsediyor. Hikâyesi ne olursa olsun, Romanya’nın bu ilk dövme demir köprüsü işlemeleriyle görenleri kendine hayran bırakıyor.
MASALSI KENTLER ARASINDA
Sibiu’dan yaklaşık 90 kilometre uzaklıktaki masalsı
Memleketimizin doğası ve iklimi her türlü turizm için olanak tanıyacak şartlara sahip. Bu sebeple genelde sıkça ismini duyduğumuz kayak merkezlerinden aslında çok daha fazlası var. Örneğin Elmadağ-Ankara, Bozdağ-İzmir, Yolaçtı-Bingöl, Altınkalbur Dağları-Bitlis, Hazarbaba (Sivrice)-Elazığ, Zigana-Gümüşhane, Yıldız Dağı-Sivas, Abalı-Van, Bubi Dağı-Ağrı, Salda-Burdur, Ovacık-Tunceli ile Bolkar-Akbulut ve Ergan kayak merkezleriyle Erzincan akla ilk gelenlerden. Bu tesisler şimdilik kendi bölgelerindeki kayak meraklılarına hitap edecek seviyede. Fakat ülkemizde kış turizmi geliştikçe bu yöreler de kendi payına düşeni alacak ve yeni kayak merkezleri kış sporlarını sevenler için alternatif olarak gündeme gelecek. Biz şimdi ülkemizin en çok tercih edilen karlı rotalarından bahsedelim...
Hafta sonu kaçamağı için duraklar
KOCAELİ-BURSA
Büyük şehirlere yakın olan, birkaç saatlik araba yolculuğuyla ulaşabileceğimiz kayak merkezleriyle listeye başlamak isterim. Eğer çok trafik yoksa İstanbul’dan çıkıp 1 saat içinde ulaşabileceğimiz yer Kocaeli-İzmit’teki Kartepe. Sapanca Gölü manzaralı yolda, ormanların içinden gitmek çok keyifli. Yakın olması ulaşım ve konaklama açısından kolaylık sağlıyor ama çok tercih edilmesi pistlerin biraz kalabalıklaşmasına da yol açabiliyor.
The Green Park Resort
Kartepe’de farklı seviyelere uygun pistler mevcut. Yeni başlayanlar için kolay pistlerde, ustalar için dik tepelerde, doğa düşkünleri içinse ağaçların arasında, pistlerin dışına çıkarak kaymak mümkün. Merkezden ayrılmadan kayak keyfini sonuna kadar yaşamak istiyorsanız Dedeman Kartepe ve kayak merkezindeki The Green Park Resort’u öneririm. Biraz daha rahatlamak ve kayak keyfinden sonra kendinizi şifalı sularla ödüllendirmek isterseniz Sakarya iline bağlı Sapanca’daki NG Enjoy’u tavsiye ederim. Gölün sakinliğine karşı, huzurlu bir ormanın içinde, ailece güzel vakit geçirebilirsiniz. Tesiste Türk ve dünya mutfaklarından lezzetler sunan restoranlar, açık ve kapalı havuzlar, hem çocuklara hem de yetişkinlere özel alanlarıyla sakinliği ve eğlenceyi bir arada bulabilirsiniz.Oksijen Zone
Marmara Bölgesi’nde kayak denince akla ilk gelen merkezlerden biri de Bursa’daki Uludağ. Eski adı Olympos olan ve Batı Anadolu’nun en yüksek zirvesi olan dağ 1961’den beri milli park statüsünde. Arabayla çıkmak istemezseniz Bursa’dan kayak merkezine teleferikle yaklaşık yarım saatte, harika manzaralar eşliğinde ulaşmanız da mümkün. Birinci bölgede dağda ilk yapılan tesisler var. İkinci bölgede daha yeni işletmeler görebilirsiniz. Birinci bölgede pistlere yakın konumuyla Beceren Otel ve son ziyaretimde konaklamak için tercih ettiğim Grand Yazıcı merkezin klasikleşmiş adresleri. Birinci bölgenin en yüksek rakımlı noktasında, çam ormanlarıyla çevrili bir noktada olan Oksijen Zone ise bence güzel bir alternatif.
İkinci bölgedeyse orman ve iglo evleri seçenekleriyle
Romanya’nın başkenti Bükreş’te ve diğer şehirlerinde ‘Ayrıcalıklı Rotalar’ programımız için iki ayrı bölüm çektik. Gittiğimiz her kent güzelliğiyle bir öncekini gölgede bıraktı. Fakat zengin tarihi, etkileyici mimarisi ve dinamik yaşamıyla Bükreş büyüleyici bir şehir. Romanya zaten eşsiz bir kültüre sahip ama ülkeyi daha iyi tanıyabilmeniz için önce biraz geçmişinden bahsedeceğim.
Bölgedeki ilk krallık olan Dacia, bizim topraklarımızdan giden Traklar tarafından kuruldu. Dacialılar MS 107 yılında Roma İmparatoru Trajan’ın ordularına yenildiler ve Dacia, Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti haline geldi. Gümüş ve altın rezervleri zengin olan bu topraklar Romalıların gözdesiydi. Bölgedeki yaygın dil Latinceydi fakat zamanla Latin kökenli Romence diye bir şekle evrildi.
14’üncü yüzyılda Romenlerin kendilerine ait beylikleri oldu: Bükreş ve civarındaki Eflak ve bugünkü Moldova’da yerleşmiş Boğdan. Eflak 15’inci yüzyıldan itibaren Osmanlı egemenliğine girdi. Bu dönemdeki en ünlü Eflak voyvodası, yani prensi Kazıklı Voyvoda (diğer adıyla 3. Vlad), uzun süre Osmanlı devletine karşı direndi. Bram Stoker’ın 1897’de yazdığı ‘Dracula’ romanına ve ondan esinlenen pek çok filme konu olan Vlad vahşi uygulamalarıyla tanınıyordu. Fakat prens bölgede yaşayanlar için aslında bir halk kahramanıydı. Boğdan’ın en ünlü voyvodasıysa Büyük Stefan’dı. 3. Stefan diye de bilinen voyvodanın ölümünden sonra Boğdan da Osmanlı egemenliği altına girdi. Zamanla Eflak ve Boğdan Osmanlılara vergi veren, savaşlarda asker yardımı yapan, İstanbul’un yiyecek ihtiyacının karşılanmasında rol oynayan ve voyvodaları Romen soyluları arasından Osmanlı padişahı tarafından seçilen beylikler haline geldi. Ama tüm bunlara rağmen Osmanlılar Romanya’nın özerkliğine karışmadı.
93 Harbi’nde Osmanlılar Ruslara yenilince yapılan Berlin Antlaşması’yla Romanya bağımsızlığını kazandı. Ardından krallık ilan edildi. Alman asıllı Prens Kari, 1. Carol adıyla kuzeni Fransız imparatoru
3. Napolyon’un da onayıyla Romanya’nın ilk kralı oldu.
1944’te Kızıl Ordu Romanya’yı işgal etti ve Sosyalist Romanya Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
1967’de Çavuşesku Romanya’nın devlet başkanı oldu. 1989’da Romanya Devrimi’yle Çavuşesku iktidarı son buldu ve ülke demokrasiye geçti. Romanya 2004’te NATO’ya, 2007’de Avrupa Birliği’ne katıldı. 2023’te de Schengen bölgesinin bir parçası oldu.
Eski ve yeninin birlikteliği
Doğası, tarihi ve kaliteli tesisleriyle dikkat çeken Fethiye tam bir çekim merkezi. Eski bir Likya şehri olan Telmessos’un üzerine kurulmuş. Grekçe Makri, Türkçe Meğri diye bilinen ilçe, adını savaş kahramanı bir pilot olan Fethi Bey’den almış. Fethiye’ye gittiğinizde öncelikle körfezine hâkim konumdaki Kadyanda, şehir yapısından dolayı ‘yuvarlak’ anlamına gelen Pınara, en geniş sınırlara sahip Likya kenti olan Tlos ve 1988’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan Ksanthos ile Likya’nın kutsal alanı Letoon antik kentlerini gezi listenize ekleyin.
Denizin tadını çıkarmak için Ölüdeniz Tabiat Parkı, Belcekız Plajı, Kabak Koyu ve 80’den fazla kelebek türüne ev sahipliği yapan Kelebekler Vadisi popüler noktalar. Saklıkent Kanyonu’nda rehberli turlara katılmak macera düşkünlerinin ilgisini çekebilir.
Burada ayrıca kendinizi turkuvaz denizin sonsuzluğuna bırakmak için Faralya bölgesine uğramanızı tavsiye ederim. Burası bence İtalya’daki Salerno Körfezi’nin güney kıyısındaki Amalfi sahiline çok benziyor.
Eski adı Levissi olan Kayaköy ise fotoğrafseverler için görülmesi gereken bir yer. Antik dönemde Karmylassos olarak bilinen bu Rum köyü Likya uygarlığının önemli yerleşim yerlerinden biri üzerine inşa edilmiş. 18’inci yüzyılda Gemiler Adası’nda yaşayan Rumların korsanlardan kaçabilmek için iç taraflara göç ederek köyü kurduğu düşünülüyor. Terk edilmişliği hissedeceğiniz bu köyde şimdi 2 kilise, 14 şapel ve
3 bin 500’den fazla ev var.
Her tarza göre seçenek
Faralya’da konforlu ve sakin bir yer arıyorsanız Lov Faralya’yı öneririm. Yacht Boheme, Yacht Classic ve Unique de listenizde olsun. Kayaköy’deki Kaya Villas Exclusive ile Ada Dreams History, Turunç Pınarı Koyu’ndaki Yazz Collective ve Kabak Plajı’nın yanındaki La Boheme Kabak da diğer seçenekler. Glamping için Kabak Dome Suites ve Perdue öne çıkıyor.
Merkezdeki Hilmi Restaurant, İncir Fethiye ve Sea Me Beach de bence en iyi lezzet durakları.
Chenot Palace Weggis
Alpler’in doğasında yenilenmek
19’uncu yüzyıldan kalma binasıyla eski ve yeniyi uyumla birleştiriyor
İsviçre’nin meşhur Luzern Gölü kıyısındaki otel sadece ülkede değil, dünya çapında ünlü. Sağlık turizminin gözde adresleri arasındaki bu merkezin sahibinin bir Türk şirketi olması ayrı bir gurur. Bu bilgi çok bilinmese de uluslararası bir üne sahip bir tesisin iç dekorasyonunda Türk markalarının adını görmek beni çok mutlu etti. 1880’de Belle Epoque tarzında inşa edilmiş ana bina otelin tarihi kısmı. Ona uyumlu olarak yapılmış iki modern binayla eski ve yeninin harika bir birleşimi sağlanmış. Önünüzde göl, karşınızda Alpler, yemyeşil ormanlara sırtını vermiş bu tesiste aldığınız her nefeste sağlığın damarlarınızda dolaştığını hissediyorsunuz. Otel 3 yıl üst üste hem ‘Dünya SPA Ödülü’nü kazanmış hem de ‘Dünyanın En İyi Detoks Programı’ seçilmiş. @chenotpalaceweggisBorgo Egnazia
Roma yolunun sonunda
Geceleri bahçe ve bina yüzlerce mumla aydınlatılıyor
Bu tasarım harikası otel, tarihin içinde tam bir Akdeniz tatili vaat ediyor. Son dönemde turizm açısından öne çıkan Puglia bölgesindeki tesis, ismini Sultanahmet Meydanı’ndan başlayıp buraya yakın Egnatia kentinde biten eski Roma yolundan almış. 100 yıllık zeytin ağaçlarının arasındaki otelin özellikle restoranları çok başarılı. Tesiste golf sahası var ve Borgo adında tarihi kasabayı da görebilirsiniz. Dünyaca ünlü bu tesis Madonna’nın yaş günü ve Justin Timberlake-Jessica Biel çiftinin düğünleriyle gündeme gelmişti. Burcu Esmersoy da düğünü için bu özel mekânı tercih edenler arasındaydı. Burada kalırken en etkilendiğim anlardan biri, hava kararınca bu harika otelin her tarafını yüzlerce mumla aydınlatmaları olmuştu. O an gerçekten bir masalın içine girmiş gibi hissediyor insan. @borgoegnazia
Hotel das Cataratas
Dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olan Endonezya’nın neredeyse 18 bin adası var. Bunlardan özellikle birine, Bali’ye gittiğiniz zaman dikkatinizi çeken ilk şey herkesin mutlu olması. İnsanları, dansları, kültürü, kumsalı, denizi, güneşi, lüks otelleri muhteşem. Tüm bu özellikleri sayesinde ideal bir balayı rotası olarak ünlenmiş. Bali Adası’nın ilk sakinleri yaklaşık 4 bin yıl kadar önce bölgeye yerleşen Tayvanlılar olmuş. Ancak zaman içinde etkilendikleri Hint kültürünü bugün bile soluyorsunuz. Etrafı gezerken her köşe başına sinen sanatsal detayların nedeni 15’inci yüzyılda adaya yoğun bir sanatçı göçünün olması. 19’uncu yüzyıl sonu ve 20’nci yüzyıl başı Bali halkı için çok kanlı geçmiş. Direnmişler ama Hollanda sömürgesi olmaktan kurtulamamışlar. 2. Dünya Savaşı’nı da Japon işgali altında yaşamışlar.
Bali’ye İstanbul’dan 15 saatlik bir uçuşla ulaşıyorsunuz. Changi Havalimanı’nın botanik bahçesine benzeyen ortamı nasıl bir cennete ulaştığınızın habercisi oluyor. Yolculuk yorucu ama Bali sizi hemen hayata döndürüyor.Monkey Forest (Maymun Ormanı)
Sanatın kalbinin attığı yer
Ubud beni en çok etkileyen kentlerden biriydi. Adanın tam ortasında bir kültür vahası olan şehrin anacaddesi Jalan Raya, alışveriş düşkünlerini mutlu edecek dükkânlarla ve şehrin ruhunu yansıtan sanat galerileriyle dolu. Kentin cömertçe sunduğu güzellikleri keşfetmenin en güzel yoluysa bisiklet. En çok ilgi çeken durakların başında maymunların krallıklarını ilan ettikleri Monkey Forest (Mandala Wisata Wenara Wana) var. Üç tapınağın olduğu ormanda hırsızlıklarıyla ünlü yüzlerce maymunla karşılaşacaksınız, hazırlıklı olun.
Ubud’a gidip de Petulu’yu görmeden dönmek olmaz. Burası doğanın kendi çabalarıyla yarattığı bir cennet. Dansçılar ve sanatçılar gününüze renk katabilir ancak Petulu’da başrol kuşların. Fil Mağarası olarak da bilinen Goa Gajah ünlü bir tapınak ama bazıları bu küçük mağarayı gördüğünde hayal kırıklığı yaşıyor. Geleneksel mimari öğelerini görmek için 19’uncu yüzyılda inşa edilmiş Puri Saren Ubud’u (Ubud Sarayı) görmenizi öneririm. Puri Lukisan Müzesi de modern sanattan hoşlananları kolayca etkisi altına alan bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor.
Etrafta olağanüstü güzellikte ve çok farklı mimari üslupta binlerce tapınak var. Tanah Lot Tapınağı (Pura Tanah Lot) adanın en gözde yerlerinden ve Bali mitolojisinin öne çıkan yedi deniz tapınağından biri. Burada zehirli denizyılanlarının tapınağı düşmanlara karşı koruduğuna inanılıyor. Bali’de ‘ana tapınak’ olarak adlandırılan Besakih Tapınağı (Pura Besakih) mutlaka listenizde olmalı. Bali mitolojisinde ve inanışında çok önemli olan Agung Yanardağı (Gunung Agung) adanın en yüksek noktası. Gitmişken manzaranın tadını çıkarın. Tampaksiring ise kutsal bir su kaynağı ve Bali’nin Kuta bölgesine yaklaşık iki saat mesafede. Orada ibadet edip yıkanan Hinduları görebilirsiniz.Pura Ulun Danu Bratan Tapınağı
Manzarasıyla sizi büyüleyecek başka bir tapınaksa Uluwatu’da. Tapınak şehirle aynı adı taşıyor ve anlamı da ‘en uçtaki kaya’. Neredeyse 100 metreden okyanusun turkuvaz sularını izleyebiliyorsunuz. Bratan Gölü’nün ortasından yükselen Pura Ulun Danu Bratan Tapınağı ise zarafetiyle sizi büyüleyecek. 17’nci yüzyılda Bali’nin denizler, ırmaklar ve göller tanrıçası Dewi Danu için yaptırılmış.
Sansar dışkısından kahve