Cumhuriyetimizin 100’üncü yılı kapsamında hem dahil olduğum projeler hem de televizyon programımın çekimleri için Ankara’daydım. Bir süredir gezmek için gidemediğim başkenti, böyle anlamlı bir zamanda yeniden keşfetmek benim için harika bir deneyim oldu. Anadolu’nun diğer şehirlerinde olduğu gibi köklü bir tarihi var Ankara’nın. MÖ 1200’lerde Hititlerin yaşadığı şehrin adı Ankuwash imiş. Daha sonra Lidya ve Perslilerin egemenliğine girmiş. Gordion’da kimsenin çözemediği düğümü, kılıcıyla ortadan ikiye ayıran Makedonyalı Büyük İskender, yoluna devam edip MÖ 333’te o zamanki adı Ankyra olan Ankara’ya girmiş. MÖ 24’te Roma İmparatorluğu’nun Galatia bölgesinin başkenti olan Ankara, ticaret yollarının üzerinde bulunmasının avantajını hep yaşamış.
1402’de Anadolu’yu perişan eden Timur, Osmanlı Sultanı 1. Bayezid’i Ankara Savaşı’nda yenmiş. Ardından taht mücadeleleriyle geçen 9 senenin sonunda Fatih Sultan Mehmet’in dedesi olan Çelebi Mehmet düzeni ele alarak Osmanlı devletinin devamını sağlamış. Bu olaydan yaklaşık 500 yıl sonra, bu şehir Türk tarihinin şanlı sayfalarından birine adını kazımış. Atatürk 13 Ekim 1923’te Ankara’yı başkentimiz yapmış.Aslanhane Camisi
Kaleden başlayalım
Ankara deyince akla ilk gelen yerlerden biri kalesi... Buradan çıkalım gezimize; ahşap evlerin arnavutkaldırımlı sokaklara taştığı Ankara Kalesi Hititler tarafından 3 bin yıl önce yapılmış, bugün gördüğünüz surlar Bizans İmparatoru 3. Mikail’in yaptırdıkları. En güzel manzara Ak Kale’den izleniyor. Kalede 24 ahşap sütun üzerinde yükselen Aslanhane, diğer adıyla Ahi Şerafettin Camisi şehrin en çarpıcı yapılarından biri. 1289’a tarihlenen caminin kurucusunun bahçede gömülü olduğu yerse Ankara’daki yegâne Selçuklu anıt mezarı. Aslanhane Camisi ‘Anadolu’nun Orta Çağ Dönemi Ahşap Direkli ve Kirişli Camileri’ adıyla UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girdi.Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Türkiye’nin en önemli müzelerinden Anadolu Medeniyetleri Müzesi, kalenin ana giriş kapısına çok yakın. Fatih’in vezirlerince yaptırılan Bedesten ve Kurşunlu Han’ın ev sahipliği yaptığı müzede taş devrinden klasik dönemlere kadar çok sayıda seçkin eseri görebilirsiniz. Atatürk’ün emriyle açılan müzede bereket tanrıçası Kybele heykeli, Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin Hitit Kraliçesi Pudahepa’ya yazdığı mektup, Frigya ve Urartu dönemlerine ait eserlerle Ankara civarındaki kazılarda ele geçmiş çok ilginç buluntular sergileniyor.
Burada yan yana sayılabilecek yakınlıkta üç müze var. Anadolu Medeniyetleri’nden çıkıp Rahmi Koç Müzesi’nin olduğu Çengelhan’a girin. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaptırılan Çengelhan’daki müzeye 2016’da Safranhan da eklenmiş. Burası 1511 yılına ait bir Anadolu kervansarayı olsa da Osmanlı devletinin son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında cezaevi olarak kullanılmış. Çengelhan’ın hemen yanındaki Çukurhan çok güzel Ankara manzaralı bir otel olarak hizmet veriyor. Rahmi Koç Müzesi’nin yanındaki Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi ile Türkiye’nin ilk Kelime Müzesi de görülmeye değer. Vakit ayırmanıza değecek. Zamanınız varsa Ankara Kalesi’nin hemen karşısında Pilavoğlu Han Çarşısı’na da uğrayabilirsiniz. Handa bugün atölye, kafe ve dükkânlar var. 100 metre kadar ilerideki Pirinç Han ise gezginlerin konaklaması için yapılmış; bugün bakır, halı ve antika satılıyor.
Kaleden aşağıya doğru yürüyünce Ulus’ta Cumhuriyet’in ilk yıllarına şahitlik etmiş önemli yapılar çıkıyor karşımıza. Bunlardan ilki, bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak kullanılan Atatürk’ün kurtuluş mücadelesini yönettiği ilk parlamento binası. Hemen yanındaki 2. Meclis binası ise Cumhuriyet Müzesi… Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok sayıda olaya şahitlik eden Ankara Palas da 2. Meclis’in tam karşısında. Bu iki önemli yapının yakınında, Ulus Meydanı’nda, harf devriminden önce yapıldığı için kaidesi Arap alfabesiyle yazılmış bir Atatürk heykeli var. Kurtuluş ruhunu hissettiğiniz bu müzelerden sonra günün kalanında Anıtkabir’i ziyaret edebilirsiniz. Ama öncesinde I. Ulusal Mimarlık Dönemi’nin en güzel örneklerden biri olan Ankara Etnografya Müzesi’ni görün.
Bizans zamanında İstanbul’dan sonra gelen en önemli ikinci şehir olan Selanik ‘Thermaikos Körfezi’nin Gelini’ diye tanımlanıyordu. Günümüzde Yunanistan sınırları içinde adını Bilgelik Tanrıçası Athena’dan alan Atina’nın ardından ikinciliğini koruyor. Makedonya bölgesinden dünyaya yayılan, fetihleri esnasında 35 bin kilometrenin üzerinde yol kat eden Büyük İskender bölgenin kaderini değiştiren kişi. Selanik de adını Büyük İskender’in üvey kız kardeşi olan Thessalonica’dan alıyor.
Küllerinden doğmuş
Selanik ticaret yolları üzerinde olduğundan, Roma döneminde de önemini sürdürüyor. Hıristiyanlığın simge isimlerinden Tarsuslu Paul, ciddi bir Yahudi nüfusa sahip bu şehrin merkez sinagogunda yeni din hakkında vaaz vererek ilk kilisenin temellerini atıyor. 1492’deyse İspanyol zulmünden kaçıp soluğu Osmanlı’da alan Sefarad Yahudileri için Selanik bir sığınak oluyor... Şehir bu nedenle ‘ikinci Kudüs’ olarak adlandırılıyor kimi tarihçilerin yorumlarında. Kentin kimliğine önemli katkılar sunan Yahudiler, yeniçerilerin kumaş ihtiyacı için kullanılan ‘Selanik çuhası’nın üreticilerinden.
Nüfusun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturan Yahudiler maalesef 2. Dünya Savaşı esnasında yaşanan Nazi işgalinin kurbanı oluyor...
Şehir 20’nci yüzyılın başlarında Jön Türklerin ana karargâhı. Bugün Makedonya Valiliği olarak kullanılan bina, 2. Meşrutiyet’in ilanına şahitlik etmiş. 1430’dan 1912’ye kadar Osmanlı’nın kontrolündeki kent, Balkan Savaşları’ndan sonra Yunanistan’a veriliyor. 1917’deki büyük yangın kentin yüzde 80’ini yok edince Selanik, Anka misali küllerinden yeniden doğuyor. 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus değişimi neticesinde bugün Selanik’te yaşayan insanların bir kısmı Anadolu kökenli.Beyaz KuleŞehrin sahili tıpkı İzmir’i hatırlatıyor.Ayasofya Kilisesi
Dünyaca ünlü Princeton Üniversitesi’nde Osmanlı tarihi üzerine dersler vermiş olan Prof. Dr. Heath W. Lowry, Selanik’i “Türkiye dışındaki son Osmanlı şehri” diye tanımlıyor. Kentin eski bölümü, surların olduğu kısım ‘Yedi Kule’ olarak adlandırılıyor ve eski İstanbul’u anımsatıyor. Fazla izi kalmamış olsa da 1430’lardan günümüze gelen Bey Hamamı gibi yapılar sizi tarihte bir yolculuğa davet ediyor. Bazı Osmanlı gelenekleri de hâlâ devam ediyor. Selanik’in belli bölümlerinde Beyoğlu’nun eski havası var. Sahilse aynı İzmir. Tek farkı Paralia olarak adlandırılan Kordon’un sonundaki Beyaz Kule. Eski bir Bizans kulesi üzerine Mimar Sinan tarafından inşa edilen bu yapı Selanik’in görülmesi gereken önemli yerlerinden biri. 306 yılında İmparator Galerius’un mozolesi olarak inşaatına başlanan rotunda (yuvarlak planlı Roma yapısı) sonradan kilise haline getirilmiş. Aya Yorgi’ye adanan kiliseye Osmanlılar bir minare ekleyerek 1590’da camiye çevirmişler. ‘Kutsal Bilgelik’ anlamını taşıyan Ayasofya Kilisesi’yse 7. yüzyılda inşa edilmiş. İçinde çok güzel mozaik ve freskler var. Rotunda gibi kiliseden camiye ve tekrar kiliseye çevrilmiş.Aristotelous Meydanı
Görülmesi gerekenler
◊ Gerçek Selanik’i deneyimlemek için Ladadika bölgesini gezmenizi öneririm. Bu bölge, şehir Osmanlı egemenliğindeyken bir pazar olarak kullanılıyordu.
Sayısız kez ziyaret ettiğim ancak hiç bıkmadığım bir şehir Venedik. Bu sene, Lexus’un yıllardır sponsoru olduğu Venedik Film Festivali zamanında bu güzel şehri deneyimleme şansım oldu. Hem dünyanın en eski film festivaline katılmak hem de kırmızı halıda, oyunculuklarıyla takdir kazanan Melisa Sezen ve Salih Bademci ile yürümek unutulmaz bir anıydı. 1932’den beri gerçekleşen Venedik Film Festivali dünyanın en önemli film festivallerinden biri. Bu ayrıcalıklı etkinliğe ev sahipliği yapan Venedik’i birlikte keşfedelim.
2 bin değerli taşla süslü
170 kanal ve 400 köprülü Venedik’in başrol oyuncusu Büyük Kanal (Canal Grande). Bir lagünün içindeki 118 adacıktan oluşan ve anakaraya dar bir yolla bağlanan Venedik, zamanında dünyanın en büyük ticaret devlerindendi. Napolyon zamanında gücünü yitirince, turizmin nimetlerinden istifade etmeye başlamış. Eskiden soyluların geçtiği yollar, bugün turistlerin tekelinde.
Büyük Kanal’ın üzerinde farklı dönemlerde inşa edilmiş 4 köprü var: Scalzi, Rialto, Accademia ve en yenisi Calatrava. Rialto Köprüsü Venedik’in tanıtımında en fazla kullanılan eserlerden biri ve en eskisi. Üzerinde yüzlerce yıllık hikâyeler yüzdüren Büyük Kanal’a bakan saray ve evler romanesk, gotik ve Rönesans dönemlerinin mimari izlerini taşıyor. 15’inci yüzyıl sarayı Ca’ d’Oro, klasik mimarisiyle Pesaro Sarayı ile Venedik Cumhuriyeti’nin düşüşünden hemen önce yapılan ve aristokrat bir aileye ait son yapı olan Grassi Sarayı, Büyük Kanal boyunca en dikkat çeken yapılar. Bunları en rahat görme yolu da bir gondol gezisi.
Alt kısmı düz olan bu kayık, babadan oğula mesleklerini devreden gondolcular tarafından ayakta kullanılıyor. 1562 tarihli bir kanunla tüm gondolların siyaha boyanması zorunlu. 13’üncü yüzyıldan beri, her eylül ayının ilk pazarı Büyük Kanal’da Tarihi Su Karnavalı yapılıyor ve gondolcular becerilerini sergiliyorlar.
Kanallardaki gezintiden sonra ‘Venedik’in kalbi’ diyebileceğimiz San Marco Meydanı’na geçin ve vaktiniz varsa oturup meydanı hissedin. Venedikliler, 9’uncu yüzyılda şehrin azizi olan San Marco’nun kemiklerini İskenderiye’den getirtmiş ve meydana onun adını vermişler. Meydandaki çan kulesinin yüksekliği neredeyse 99 metre. Geçmişte mahkûmları bu kulenin tepesinden atarlarmış. Söylenene göre açık bir havada kulenin tepesinden Hırvatistan’ı hatta Alp Dağları’nı görmek mümkünmüş. Meydanı çevreleyen binalarda kafeler ve pahalı dükkânlar var.
Venedik’in günümüze orijinal haliyle ulaşabilen en eski yapısı olan San Marco Bazilikası ise meydanı bir kral tacı zarafetiyle süslüyor. Bazilika, 11’inci yüzyılda hemen yandaki Dükler Sarayı’na bağlı olarak inşa edilmiş. Kilisede altarın arkasındaki Pala d’Oro (Altın Sunak) dedikleri parça İstanbul’daki sanatçılar tarafından 976’da yapılmış ve 2 bin civarında değerli taşla süslü. Bizans ve Rönesans mozaiklerinin güzel örnekleriyle dolu kilisenin üzerinde, 1204 Haçlı yağmasında İstanbul’dan götürülen dört bronz atın (Quadriga) kopyasını görebilirsiniz. Orijinalleri Marciano Müzesi’nde.
İzmir’de sizi sanat karşılar
Sarı yaz denizsiz olmaz diyenler için rotamız İzmir’den başlayabilir. İzmir’deyse muhakkak Arkas Sanat’a uğramanızı öneririm. 1780’lerden kalma Mattheys Köşkü, 5 yıl süren restorasyonun ardından müzeye dönüştürüldü. Arkas ailesinin öncülüğünde gerçekleşen projeyi özel kılan sadece tarihi değeri değil; manevi önemi de var. Çünkü hem Atatürk’ü misafir etmiş hem de işgal günlerinde ülkemizin kaderi bu evde konuşulmuş. Arkas Halı Koleksiyonu’ndan seçilen, Batı ve Orta Anadolu’da 16 ile 19’uncu yüzyıllar arasında dokunmuş 75 adet klasik dönem Anadolu halısı da müzede sergileniyor. Harika bahçesinde Bornova’nın zamana dayanıp ayakta kalabilen 9 köşkünün minyatürlerini görmeyi ihmal etmeyin.
Merkezde değil Çeşme’de konaklayacaksanız Ilıca’daki Rasim Palas’a uğrayın. Rasim Lenger tarafından 1924’te otel olarak açılmış ve 1999’a kadar misafirlerini ağırlamış. Atatürk, 1926’daki suikast girişiminin ardından bu otele gidip 8 gün kalmış. Tekrar kapılarını açan otelin dekorasyonunda geçmişle uyum, şık bir biçimde yakalanmış. Sahile nazır otelin bahçesindeki deniz ürünleri ağırlıklı restoranı çok keyifli.
Çeşme yerine tercihiniz Alaçatı ise bir aile işletmesi olan Nefes Otel, merkezden uzakta sakin bir adres. Binalar yeni ama Alaçatı’daki eski Rum evlerinden çıkan taşlar kullanılarak yapılmış. 4 binada 25 odaları var. Otelin lezzet durağıysa bahçesindeki Alesta Restoran.
Alaçatı’yı Alaçatı yapan isimlerden biri olan Leyla Figen’in geçmişte misafirlerini özenle ağırladığı evi de çok güzel bir otele dönüştürüldü. Alaçatı’nın en yeni adreslerinden biri olan KestelINN tasarımıyla, sanata verdiği değerle ve mutfağıyla öne çıkıyor. Henüz çok yeni ama artık burası benim için Alaçatı’nın gizli vahası. Arkasındaki imza, ülkemizin değerli işinsanlarından Işınsu Kestelli’ye ait, mimarıysa Hakan Ezer. Yılın 12 ayı açık. KestelINN’de kalmasanız da ödüllü şef Beste Bağlayan’ın yönetimindeki restoranı deneyimlemenizi tavsiye ederim.
İzmir’den güneye doğru inelim ve denizin de en güzel zamanlarını yaşayalım diyenlere Kesre Koyu’ndaki 160 bin metrekarelik alanda, çam ve palmiye ağaçları arasında 2017’den beri açık olan Club Marvy’yi öneriyorum. Kesre’nin 180 derecelik deniz manzarasına sahip Mar SPA ve deniz üzerindeki kabanalarda hizmet veren Mar SPA Adult Beach’in modern SPA terapileri bedeninizi ve ruhunuzu arındırıyor. Michelin yıldızlı şef Cristina Bowerman’a ait restoranların bir şubesi de Club Marvy’de. İzmir Havalimanı’na 50 dakika uzaklıktaki tesisten yarım saat içinde Efes Antik Kenti’ne ulaşıyorsunuz.
Bağlarla dağlar arasında
Sonbahar sarı yaz olduğu kadar aynı zamanda bağbozumu zamanı demek. Bu sebeple sarı yaz önerilerime Gelibolu Yarımadası’ndaki Caeli’yi de ekledim. Burası sadece gusto sahibi bir otel değil; yerli ve yabancı sanatçıların eserleriyle dolu bir sanat galerisi, gelişmiş damak zevklerine hitap ediyor. Otelin kendine ait mahzeni var ve ne zaman giderseniz açık; düzenlenen özel turlarla burayı ziyaret edebiliyorsunuz.
Yaz başında Akdeniz’den başladığımız, Güney Ege’yle sürdürdüğümüz turumuza şimdi Kuzey Ege’nin en güzel köşeleriyle devam ediyoruz. Ayvalık’ın sokaklarında kaybolmak, Şeytan Sofrası’nın muhteşem manzarasını izlemek, Cunda’da masmavi denizin tadını çıkarmak, Kaz Dağları’na çıkıp bol oksijenli havayı ciğerlerinize Yaz başında Akdeniz’den başladığımız, Güney Ege’yle sürdürdüğümüz turumuza şimdi Kuzey Ege’nin en güzel köşeleriyle devam ediyoruz. Ayvalık’ın sokaklarında kaybolmak, Şeytan Sofrası’nın muhteşem manzarasını izlemek, Cunda’da masmavi denizin tadını çıkarmak, Kaz Dağları’na çıkıp bol oksijenli havayı ciğerlerinize çekmek, Bozcaada’da güneşi batırmak, Troya’nın izlerini takip etmek ve Çanakkale’deki şehitlerimize bir selam durmak yapılacaklar listenizde mutlaka olsun.
Göç hikâyeleri
AYVALIK
Balıkesir’in en gözde ilçesi Ayvalık’ta mübadele sonrasının izlerini sokaklarında, insanlarında, en çok da mutfağında hissediyorsunuz. Geçmişin alışkanlıkları da devam ediyor. Mübadeleyle Midilli’den gelenlere ‘Adalı’, Girit’ten gelenlere de ‘Gritikos’ deniyor. Kuzey Ege turunuza başladığınızda Ayvalık’ın sürprizlerle dolu sokaklarında kaybolmanızı tavsiye ederim. Kiliseden çevrilen Saatli Camisi’ni, 1970’ten beri kurulan perşembe ve bitpazarlarını listenize eklemeyi unutmayın. İlçede çok sayıda plaj var ama en ünlüsü Sarımsaklı. Gündüz denizin tadını çıkarıp akşam güneşini muhteşem bir manzaraya karşı batırmak isterseniz adresiniz Şeytan Sofrası olsun. Çıkacağınız tepede Ayvalık adaları, Midilli ve güzel bir esinti bekliyor sizi. Her yanına kurdelelerin bağlandığı, bir tel kafesin içinde devasa bir ayak izi göreceksiniz. Rivayete göre buraya adını veren şeytanın ayak izi bu. Popüler bir mekân olduğu için kalabalık olan Şeytan Sofrası yerine günbatımı için biraz daha sakin iki önerim daha var: Tavşan Kulakları Tepesi ve Cennet Tepesi.Ayvalık demek zeytinyağı ve onun tatlandırdığı muhteşem yemekler demek. Ünü ülke çapına yayılan zeytinyağlarını coğrafyasına borçlu. Kaz Dağları’nın bol oksijenini bereketli topraklarla buluşturan rüzgârlar sayesinde, zeytin ağaçları o kendine has aromasını kazanıyor. Mutlaka yerel üreticinin zeytinlerini ve zeytinyağlarını tadın ve sevdiklerinize de alın.
Mis kokulu ada
CUNDA
Ayvalık’a bağlı irili ufaklı 22 adadan yerleşime tek açık olan Cunda. 1973’te korumaya alındı. Türkiye’nin sit alanı ilan edilen ilk kasabası olma özelliğine sahip. Adaya giderken üzerinden geçtiğiniz köprünün Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olduğunu hatırlatayım.İstanbul’daki Boğaz Köprüsü’nden 9 sene önce yapıldı. Ayvalık ile Cunda arasındaki Lale Adası’nı Cunda’ya bağlıyor. Herodot, Cunda’dan MÖ 459’da ‘Ekatonisos’ adıyla bahsetmiş. Sonraları adanın zengin florasına atıfla ‘mis kokulu’ anlamında Moshonisia denmiş. Piri Reis ise Yunt Adaları içinde söz etmiş. Bugünkü adı Cunda ise ‘yelken açmak’ anlamına gelen İtalyanca kökenli bir denizcilik terimi. Resmi adı da Alibey Adası. Kurtuluş Savaşı’nda Yunan birliklerine karşı silahlı mücadeleye başlayan ilk birliğin komutanı Yarbay Ali Çetinkaya’dan geliyor.Cunda’nın bohem tarzdaki sokaklarında kaybolurken zamanın durduğunu hissedersiniz. Adada koruma altında 2 bine yakın tarihi ev var. Ayvalık’tan çıkarılan lav birikintisiyle oluşan dünyaca ünlü sarımsak taşı, bu evlerin ana malzemesi. Adadaki turunuzu tamamlamak için Tarihi Taş Kahve’ye mutlaka uğrayın. Lokma ve sakızlı kurabiye yemeden dönmeyin. Deniz keyfini de unutmayalım. Adanın en güzel plajları Çataltepe, Pateriça, Duba, Cunda ve Arkadeniz. Adanın merkezinde 1873’te yapılan Rum Ortodoks Kilisesi, o yıllarda adada yaşayan yaklaşık 10 bin kişilik cemaate hizmet vermiş. Bu neoklasik yapı, önce camiye çevrilmiş. 1944’te depremle hasar görünce terk edilmiş. Uzun yıllar bakımsızlıktan harabeye dönen yapının kaderi Koç grubunun dokunuşuyla değişti. Tam iki yıl süren başarılı bir restorasyonun ardından Ankara ve İstanbul’daki Rahmi Koç müzelerinin minyatürü sayılabilecek bir koleksiyonla Mayıs 2014’te açıldı.
atile çıkmak için fırsat yakaladığımız anda birçoğumuz soluğu Ege’nin en güzel sahillerinde alıyoruz çünkü burada gezip görülecek birçok eşsiz koy ve körfez var. İlk durağımız Muğla ülkemizin cennet köşelerinden biri.
Ege’nin incisi İzmir de yazın bir başka güzel. Şimdi sahil boyu ilerleyelim ve turizmin en gözde adreslerine göz atalım…
Çam kokulu Marmaris
Marmaris geniş bir coğrafya. Issız koylar olduğu gibi merkezlere erişimin kolaylıkla sağlandığı Hisarönü gibi koyları da tercih edebilirsiniz. Marmaris-Datça Karayolu üzerinde olduğundan civarı keşfetmek için güzel bir seçenek Hisarönü. Biraz ileride, fırtınalı havalarda teknelerin sığındığı doğal liman olan Selimiye ise yıllardır şehrin koşturmacasından kaçanların sığınağı. Yola devam ederseniz Bozburun’da günbatımına karşı güzel bir balık yemenizi öneririm.
◊ Doğanın içinde, bir kartal yuvası gibi yüksek bir noktaya konumlanan Dionysos’un birbirinden bağımsız 43 taş evi var.
◊ Tatilden beklentiniz her şeye biraz uzaktan bakmaksa önereceğim ikinci adres Cook’s Club Adakoy. Marmaris Körfezi’nin güneyindeki Adaköy Yarımadası’ndaki otelde şehrin ışıkları size uzaktan göz kırparken çam ormanlarıyla kaplı özel bir dünyanın tadını çıkarabilirsiniz.
BOĞAZ’IN TADINI ÇIKARMAK İÇİNThe Stay Bosphorus
Boğaz’da hem düğün mekânı hem de sonrasında konaklamak için tercih edebileceğiniz çok güzel seçenekler var. Benim tercihlerim Kanlıca’daki A’jia Hotel (@ajiahotelofficial), Çengelköy’deki Sumahan On The Water (@sumahanonthewater) ve Ortaköy’deki The Stay Bosphorus (@thestaybosphorus).
İSTANBUL’A YAKINLARDAN
Orman havasını soluyarak golf, tenis ve binicilik yapabileceğiniz, şehrin uzakta bir silüet olarak göründüğü Kemer Country Hotel (@kemercountryhotelistanbul) hem bedeninize hem de ruhunuza iyi gelecek.Casa Lavanda
Casa Lavanda (@casalavanda) Şile’de doğanın içinde büyülü atmosferi ve ayrıcalıklı mutfağıyla misafirlerini sakinlikle karşılıyor.Parma Sole
Parma Sole (@parmasole) her mevsime güneş gibi doğacak rafineliği, Parma tarzına gönül verişi ve mutfağıyla adını yansıtıyor.NG Enjoy
Orman yürüyüşleriyle ve SPA merkezinde rahatlamayı seven çiftlere Sapanca’da, doğanın hep başrolde olduğu iki büyük otel önerim var: NG Enjoy (@ngsapancaenjoy) ve Elite World (@eliteworldsapanca).
Karamürsel’deki Blue Pier Hotel (@bluepierhotel) İzmit Körfezi’nin dingin manzarasına karşı bütçe dostu bir seçenek.
Tarih boyunca hep önemli bir yere sahip olan Edirne’nin geçmişi çok eskilere dayanıyor. Şehir ilk çağlarda Orta Asya’dan göç edip buraya yerleşen Traklar tarafından kurulmuş. Adına da Uskudama denmiş. MS 124’te Trakya’yı gezen Roma İmparatoru Hadrian, Edirne’ye kendi adını verip ‘Hadrianapolis’ demiş; zaman içinde bu isim Edirne’ye dönüşmüş. Yüzyıllar boyunca birkaç kez el değiştirdikten sonra 1361’de Sultan 1. Murat tarafından fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu’nun taht şehri olmuş. Osmanlı’da Der-i Saadet (Mutluluk Kapısı) adıyla anılmış. 1829’da ve 1877-78’de Rusların, 1913’te Bulgarların, 1. Dünya Savaşı’ndan sonraysa Yunanların yönetiminde kalmış. Lozan Antlaşması sayesinde Türkiye’nin sınırlarına dahil olmuş. Bu geri dönüşün anısına yapılan Karaağaç’taki Lozan Anıtı şehrin hafızasında önemli bir yere sahip.
Sinan’ın ustalık eseri Edirne’de ilk adımınızı Selimiye Camisi’ne atmalısınız. Mimar Sinan’ın ‘ustalık eseri’ olan Selimiye, Edirne’nin simgesi. Tarihi bir meydanın ortasındaki caminin hemen arkasında Sultan Selim Saray Hamamı’nın kalıntıları ve küçük bir parkta bir araya toplanan eski Osmanlı mezar taşlarından oluşan koleksiyon var. 3. Murat’ın, camiye gelir sağlamak için Mimar Davut Ağa’ya yaptırdığı Selimiye Arastası’ysa turistik ürünler satan mağazalara teslim... Selimiye Camisi 2011’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde.Eski Cami’deki hat çalışmaları hafızanıza kazınacak.
Selimiye’nin karşısındaki Eski Cami ise Osmanlı’dan günümüze ulaşan en eski mimari eserlerden biri. Yapımı 11 yıl sürmüş; 1411’de bitirilmiş. Konyalı Hacı Alâeddin ve kalfası Ömer’in elinden çıkan caminin dokuz kubbesi var. İç ve dış mekânda karşılaşacağınız hat çalışmaları hafızanızda kalacak detaylardan. Anadolu erenlerinden Hacı Bayram Veli’nin bu camide vaaz verdiği söyleniyor. Hacı Bayram Veli’ye hürmeten vaaz kürsüsü caminin imamları tarafından kullanılmıyor.
Şehrin bir başka mimari hazinesi Üç Şerefeli Cami ise bu iki esere oldukça yakın. Adını her biri farklı tarzda inşa edilmiş üç şerefesinden alan ve 1447’de Sultan 2. Murat tarafından yaptırılan Üç Şerefeli Cami ile içindeki olağanüstü İznik çinileriyle dikkat çeken 1426 tarihli Muradiye Camisi’ni de gezi listenize ekleyin.
Merkezdeki bu özel camileri gördükten sonra Edirne’de padişahların saraylarını kurdukları, bugünkü adı Sarayiçi olan semte de uğrayın. Ünlü yağlı güreş müsabakaları burada yapılıyor. Edirne Rusların eline geçince, cephanelik olan Edirne Sarayı havaya uçurulmuş. Sarayı ayağa kaldırmak için bir süredir çalışmalar yürütülüyor. Yağlı güreşleri izlemeye gidenlerin oturması için yapılmış sıraların hemen yakınında Adalet Kasrı var. Kasrın önündeki iki taşa dikkat edin; biri halkın padişaha iletilmesini istediği dilekçelerin, diğeri padişahı kızdıranların kellelerinin konması için kullanılırmış.
Kentin bir diğer ilgi çekici noktası Sultan 2. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü de dahil ödülleri var. Aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde. 1488’de 4 yıl gibi kısa bir sürede inşa edilen külliye, 400 yıl boyunca şifa dağıtmış. Burada güzel kokular, su sesi ve müzikle terapiler yapılırmış.
Şehrin kozmopolit yapısında önemli yeri olan, Yahudi cemaatinin en büyük ibadethanelerinden biri de Edirne’de. Büyük Edirne Sinagogu 1905’te bir yangınla yok olmuş ve 2. Abdülhamit’in fermanıyla yeniden yapılmış. 1934 Trakya olaylarında Yahudi cemaatinin Edirne’yi terk etmesiyle boş kalan sinagog, 2015’te yeniden açıldı. Benzer bir kaderi paylaşan ve 2004’te yeniden açılan Sveti Georgi Bulgar Kilisesi’ni de gezi listenize ekleyin.
Edirne’de görmeye değer eserlerden biri 19’uncu yüzyılda, daha önceleri bir Romano-Bizans binasının olduğu yere inşa edilen Makedonya Kulesi. Selimiye Camisi’ne oldukça yakın bir noktadaki Edirne Müzesi’nde, Makedonya Kulesi kazılarından elde edilen bulgular sergileniyor. Kentte bir de Türk İslam Sanatları Müzesi var; küçük ancak çok güzel.