GeriOsman MÜFTÜOĞLU Rus aşısına güvenelim mi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Rus aşısına güvenelim mi

Pandemide geldiğimiz nokta maalesef biraz sıkıntılı.

Sıkıntının nedeni ise hepimizce malum: Elimizde yeteri kadar aşı yok. Ama bilelim ki sadece bizde değil bir iki istisna dışında hemen her ülkede “aşı sıkıntısı” var. Bunun başlıca nedeni de üretici firmaların taahhüt ettikleri miktarda aşıyı üretememeleri. Haklı olabilirler mi? Mümkündür, haklı olabilirler. Bilelim ki aşı üretimi muazzam bir “itina”, yüksek bir “teknoloji”, olağanüstü duyarlılıkta “inceleme aşamaları” gerektiren son derece zor bir iştir. Görünen o ki saydığım bu nedenlerle ne BioNTech/Pfizer ne AstraZeneca/Oxford ne de Moderna, Sinovac, Johnson&Johnson farklı ülkelere verdikleri sözleri maalesef yerine getiremiyorlar. Peki, bizdeki durum ne?

Rus aşısına güvenelim mi

DURUM ŞU
GÜNDEMİMİZDE SPUTNIK V VAR

ÇİNLİ aşı üreticisi Sinopharm söz verdiği miktarda Sinovac aşısını bize zamanında teslim edemeyince son anda Rusya üretimi Sputnik V adeta bir “Hızır!” gibi devreye giriverdi. İşte bu nedenle bugün sizi halen kullandığımız aşılardan, Sinovac ve BioNTech’ten çok daha farklı teknolojilerle üretilen Sputnik V hakkında bilgilendirmeye karar verdik. Hazırsanız buyurun...

SORU 1
SPUTNIK V’NİN SIRRI NE

SPUTNIK V bir “vektör” aşısı. Gövdesini soğuk algınlığı (nezle) virüslerinden biri olan “adenovirüs”ler oluşturuyor. Bu nedenle de aşı bir tür “vektör adenovirus aşısı” olarak da tanımlanıyor. Aşının yapımında 2 farklı adenovirüs kullanılıyor. İlk dozunda taşıyıcı olarak adenovirüs 26, ikinci dozunda ise adenovirüs 5 var. Taşıyıcı (vektör) olarak iki ayrı adenovirüsün kullanımının nedeni aşının etkinliğini arttırmak, gücüne güç katmak. Her iki dozda da kullanılan adenovirüslere ek olarak yeni koronavirüse karşı bağışıklık geliştirmemize yardımcı olabilecek “antijenik yapılar” da ekleniyor. Yani bu aşıyı “gövdesi ölü adenovirüslerden, yelkeni ise koronavirüse karşı bağışıklığı sağlayan koronavirüs antijenlerinden oluşan bir yelkenliye” benzetebiliriz.

SORU 2
SPUTNIK V’E GÜVENEBİLİR MİYİZ

İTİRAF edeyim: 2020 ekiminde Ruslar “Aşıyı biz de bulduk” açıklamasını yaptıklarında o habere inanmamış, hatta “Bilgiler netleşene kadar ben bu aşıyı yaptırmam” şeklinde bir kanaat de açıklamıştım. Ne iyi ki sonraki gelişmeler beni haksız çıkardı. Rusya’da, Gamaleya Enstitüsü’nün geliştirdiği bu yeni aşının da etkinlik ve güvenliğini onaylayan veriler ünlü tıp dergisi The Lancet’te geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Peki o bilgilerde neler var?

SORU 3
SPUTNIK V NEDEN GÜVENLİ

ELİMİZDEKİ net bilgiler şunlar: Sputnik V üretilirken kullanılan taşıyıcı adenovirüslerin 2 temel geni, “E1 ve E3 genleri” özel yöntemlerle etkisiz hale getirilip temizleniyor. Bu temizlik işi, özellikle E1 geninin temizlenme meselesi çok ama çok önemli bir ayrıntı. Zira E1 geni virüsün çoğalmasını kontrol eden bir gen. Eğer o geni tamamiyle silip ortadan kaldıramazsanız aşıyla birlikte bedeninize giren adenovirüs sizde de çoğalma fırsatı bulabiliyor. Eğer E1 geni tümüyle silinebilirse taşıyıcı adenovirüs vücutta asla çoğalamıyor, sadece “taşıyıcılık görevini/vektör” yerine getirebiliyor. E3 genine gelince... E3 genini silmek de mühim bir nokta. Bu geni yok ettiğinizde taşıyıcı vektör adenovirüsün bağışıklık sisteminiz ile iletişime geçmesi daha da kolaylaşıyor ve dolayısıyla aşının etkinliği maksimuma çıkıyor.

SORU 4
BU YENİ BİR TEKNOLOJİ Mİ 

HAYIR değil. “Vektör aşı teknolojisi” bilinen bir teknoloji. Yöntem, Oxford/AstraZeneca ve Johson&Johnson tarafından da kullanıldı. Bu aşılarda üretim maliyetleri çok daha ucuz. Ayrıca çok düşük ısılarda depolama mecburiyetiniz olmadığı için vektör aşıları lojistik açısından da çok avantajlı aşılar.

SORU 5
BU AŞI BAĞIŞIKLIĞI NASIL SAĞLIYOR

Rus aşısına güvenelim mi


SPUTNIK V’nin üretiminde kullanılan adenovirüsler, koronavirüsün hücrelerimize girmek için kullandığı Spike proteinlerinin genetik kodu ile yüklenmiş durumda bedene veriliyor. Aşılanan kişinin bedeni bu Spike protein kodlarını tanıyarak B lenfositleriyle antikor, T lenfositleriyle de hücresel bir bağışıklık geliştiriyor. Sputnik V’de ilk ve ikinci dozlar için iki farklı adenovirüsün kullanılması oldukça önemli bir ayrıntı. İlk dozda kullanılan adenovirüs 26, ikinci dozda kullanılan ise adenovirüs 5 tipi. Üretici firma 2 farklı vektör kullanarak aşının etkinliğini daha da arttırmayı hedeflemiş. Ve anlaşılan o ki başarılı da olmuş. Tek vektör kullanılan iki aşıdan AstraZeneca’nın etkinliği yüzde 76, Johnson&Johnson’ın etkinliği ise yüzde 85’ler düzeyinde. Sputnik V’de ise bu oranın yüzde 90’ları geçtiği belirtiliyor. Ama şu notu da düşelim: Mevcut verilerle Sputnik V’nin etkinliğini kesin olarak saptamak şimdilik bize göre de bir hayli güç.

SORU 6
BU AŞININ DA RİSKLERİ VAR MI

BUGÜNE kadar kullanıma sunulan aşıların tümü için bazı şüphe ve riskler muhakkak ki var. Sputnik V’yi üreten firma ise bugüne kadar -diğer aşılarda olduğu gibi- yorgunluk, baş ağrısı, nezle, grip benzeri belirtiler, aşı yerinde cilt tahrişi ve ağrı dışında ciddi bir yan etkinin görülmediğini iddia ediyor. Ama ne Avrupa aşı otoritesi EMA, ne de Amerika aşı otoritesi FDA bu verilerin de yeterli olduğunu henüz onaylamış değil.

SORU 7
SPUTNIK V HANGİ ÜLKELERDE KULLANILIYOR 

SPUTNIK V aşısı bugüne kadar Hindistan, İran, Bangladeş, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Meksika, Gana, Sri Lanka dahil 60’a yakın ülkede kullanıldı, kullanılmaya da devam ediliyor. Avrupa’ya gelince... Avrupa aşı otoritesi EMA onaylamamış olsa da Macaristan ve Slovakya da aşıya “acil kullanım onayı”nı çoktan vermiş durumda. Macaristan şu anda da aktif bir biçimde kullanmayı sürdürüyor. Aşıyı üreten Rusya’ya gelince... Rusya’da bugüne kadar yaklaşık 17 milyon kişiye bu aşı uygulandı. Çift doz aşı uygulanan kişilerin sayısı ise henüz 6.5 milyon civarında.

SORU 8
SPUTNIK V, ALMANYA’DA DA UYGULANACAK MI

ALMAN yetkililer de geçtiğimiz günlerde Sputnik V aşısı ile ilgili bir ön anlaşma için Rusya ile görüştüklerini açıkladılar. Bavyera yerel hükümeti ise Avrupa Sağlık Ajansı’nın (EMA) onaylaması halinde 2.5 milyon dozluk Sputnik V aşısını satın almak için bir ön anlaşma imzaladığını duyurdu.

SORU 9
SPUTNIK V’YE ÇEKİNCE KOYAN ÜLKELER VAR MI

RUSYA aşıda ulaştığı bu başarılı sonucu Sputnik V’nin sonundaki V’yi “victory/zafer” sözcüğü ile tanımlayarak başarısından gurur duyuyor ama aşıya karşı çekincesi süren bazı ülkelerin olduğunu da bilmemizde fayda var. Mesela Slovakya bunlardan biri. Slovakya sağlık otoritesi ülkelerine gelen Sputnik V aşısının yapısını güvenli bulmayarak Rusya’ya iade etme kararı aldı. Çekya sağlık otoritesi de kendilerine gönderilen aşı dokümanlarını yetersiz bulup uygulamayı durdurdu. Sputnik V’ye son itiraz ise Brezilya’dan geldi. Brezilya sağlık otoritesi aşıdaki “E1 geninin yeterince silinmediğini” ileri sürerek aşıyı uygulamama kararı aldı.

SORU 10
BU İTİRAZLARI NASIL DEĞERLENDİRMELİ

HER ülkede olduğu gibi bizde de uygulamaya geçirilecek her yeni aşı uygulamanın hemen öncesinde ciddi bir denetimden geçiriliyor. İthal edilen veya ülkemizde üretilen Sputnik V aşıları da çok ciddi bir güvenlik denetiminden geçirilecek. Aşıya “geçici ve hızlı bir onay” verilmiş olsa da gelen her parti aşı için tek tek güvenlik incelemeleri yapılacak. Ve bilelim ki bu incelemeler sadece COVID-19 aşıları için söz konusu değil. Hemen her aşı için zaten bu incelemeler dikkatle yapılıyor. Herhangi bir sorundan kuşkulanıldığında ise o aşı kullanıma sokulmuyor.

X

Güneşin de aşının da patenti olmaz

Geleceğimizi tehdit eden muazzam bir salgınla karşı karşıyayız.

Ve bu salgını sonlandırmanın tek çaresi var: Zengin, yoksul ayırt etmeden yeryüzündeki her ülkeye, her insana elimizdeki mevcut aşıları ulaştırabilmek! Kısacası pandemiyi sonlandıracak tek çarenin aşılar olduğu kesin. Unutmayalım ki pandemi “küresel bir sorun”dur. Böyle bir sorun ile “ülkesel çözümler”le mücadele etmek mümkün değildir. Ve bilelim ki hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz asla güvende olmayacağız. Peki, aşıyı herkese ulaştırma imkânımız var mı? İşte tam da bu noktada, sürece “ekonomik nedenler” ve ardından da “patent hikâyesi” kendiliğinden dahil oluyor. Ekonomik imkânı olan ülkeler parayı bastırıp halkını aşılarken bu olanağı bulamayan ülkelerde halk sokaklarda can veriyor. Hindistan’da olup bitenleri hatırlarsak ifade etmek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Özetle “patent meselesi” önemli bir meseledir. Bu meseleyi tarihin en etkileyici cevaplarından birini, çocuk felci aşısını bulan Dr. J. E. Salk vermiştir: “AŞI DA TIPKI GÜNEŞ GİBİ İNSANLIĞA AİT ORTAK BİR DEĞERDİR. GÜNEŞİ PATENTLEYEBİLİR MİSİNİZ?” Ayrıntılar için buyurun...




1-  KİMDİR DR. J. E. SALKSALK bir viroloji uzmanıdır, 1914 New York doğumludur. Tıp eğitimini 1939’da New York Üniversitesi’nde tamamlamış, “viroloji” alanına yani “virüsler”e ilgi duymuştur. Grip virüsleri üzerinde yaptığı araştırmalar nedeniyle 1947’de Pittsburgh Üniversitesi’ne davet edilmiştir. Dr. Salk, Pittsburgh’da çocuk felci hastalığına karşı bağışıklık sağlayabilecek ilk ölü virüs çalışmalarını yapmış, neticede de ilk polio aşısını üretme onuruna erişmiştir. Dr. Salk hayvan deneylerinde yani ilk aşamalarda başarılı sonuçlar aldığını görünce de 1952’de aşıyı insanlara da uygulamaya karar vermiş ve çalışmalarını büyütüp genişletmiştir. Sonraki gelişmelere gelince...

Yazının Devamını Oku

Eleştiride kıskanç çözümde cömert olmak

Pandemi sürecinin zor ve kritik bir virajındayız. Bir çeşit “sınırlı kapanma dönemi”ne girdik. Bu dönemi iyi değerlendirmek, kısıtlamalara “elimizden geldiği kadar” değil, “daha da fazlası”yla uyum göstermek mecburiyetindeyiz.

Zira kısıtlama sonrasında ulaşacağımız rakamlar beklentinin üzerinde kalırsa ciddi bir toplumsal travma yaşama ihtimalinin olduğu açık ve nettir. Bu nedenle şu anda yapılan hataları, işlenen kusurları, eksiklikleri ve görülecek hesapları ertelemek, eleştirileri sınırlayarak yeni ve etkili çözümler üretmek yapmamız gereken ilk ve en önemli iştir. Kısacası zaman rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de sık sık tekrarladığı gibi “Sorunlu bir zaman”dır. Ve böyle zamanlarda “Eleştiride kıskanç, övgüde ve çözümde cömert olmak” en doğru yaklaşımdır.

BİR SORU
KAPANMA SONRASI İYİ PLANLANDI MI

GÖRÜNEN o ki yaptığımız onca hataya rağmen kapanma sürecinin sonunda yüzümüz az ya da çok gülecek. Ama bilelim ki bu ciddi kapanma da probleme kalıcı bir çözüm getirmeyecek. Yapılması gereken önemli işlerden birisi de daha şimdiden kapanma sonrasının planlanması, tartışmaya açılması, halka açıklanması, daha doğrusu uygulanacak “kademeli açılma” sürecinin nasıl olacağı konusunda toplumsal bir mutabakatın sağlanmasıdır. Eğer daha önce yaptığımız yanlışları bu kapanmanın sonrasında da tekrarlar, kapılarımızı sonuna kadar ve kontrolsüz bir şekilde açacak olursak, çok değil birkaç ay sonra yeni bir dalganın daha kaçınılmaz olabileceğini unutmayalım.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Virüste de bizde de mutasyon çoktan oldu

Son günlerin en önemli tartışmalarından biri, yaşadığımız salgının müsebbibi “yeni koronavirüs”ün ülkemizde de mutasyona uğrayıp uğramadığı; bir başka deyişle yeni bir “TÜRK MUTASYONU”nun oluşup oluşmadığıdır.

Kişisel kanaatim şu: Virüsün bu kadar çok sayıda insanı enfekte ettiği, bu kadar çok fazla sayıda hastanın bedeninde trilyonlarca defa kendini tekrarlama imkânı bulduğu bir ülkede yapısal değişime uğrayıp mutasyon geçirmemesi zaten şaşırtıcı bir sonuç olur. Eğer gelişmiş pek çok ülkede olduğu gibi bizde de bir “ULUSAL COVID-19 GENOM KOORDİNASYON SİSTEMİ” olsaydı emin olun biz de şimdiye kadar çoktan en az bir adet “TÜRK MUTASYONU” belirlemiş ve duyurmuş olurduk. Bizdeki yani huyumuz ve suyumuzdaki mutasyonlara gelince buyurun...

BANA GÖRE
BİZDE HANGİ MUTASYONLAR VAR

GELİN bugün son derece can sıkıcı tartışmaların özellikle de korkutucu mutasyon haberlerini bir kenara bırakalım. Salgının “bizde” daha doğrusu “huyumuzda suyumuzda”(!) oluşturduğu “insani mutasyonlara” bir göz atalım. Çünkü şu noktayı çok açık ve net olarak hepimiz gözlüyoruz: Sadece virüste değil, pandemi bizde de çok sayıda ruhsal/davranışsal mutasyon oluşturdu. O mutasyonlardan bazılarını 1 numaralı kutuda bulacaksınız.

KUTU 1

Yazının Devamını Oku

Doğru yaptık

Mart başında süreci kontrol altına almaya başladığımızı düşünerek yanlış bazı kararlar aldık.

Kademeli esnetmeye” geçmek yerine “salgını renklendirme” diye özetleyebileceğimiz bir rahatlama dönemine girdik. O kararları takiben bu sayfada yayımlanan ilk yazımızda “doğru bir karar almadığımızı, gevşeme tedbirlerinde aşırı rahat bir sürece adım atarak risk yüklendiğimizi” net ve açık olarak ifade etmiştik. “Temel Reis”in o ünlü fıkradaki sorusuyla “Peki, ne oldu?” Olanlar ortada: Maalesef süreç bizi haklı çıkardı, 5-6 bin civarına inen günlük vaka sayıları çok değil, 3-4 hafta içerisinde 50-60 binlere dayandı. Neyse ki biraz gecikerek de olsa hatamızı fark ettik, girdiğimiz yanlış yoldan tam bir U dönüşü yaparak vazgeçtik. Kanaatimize göre alınan son kararlar -bazı eksikleri olsa da- doğru ve yerinde kararlardır. Ama bilelim ki salgının bizdeki bundan sonraki sürecini bayram sonrasında yeniden ve ciddi bir şekilde değerlendirmemiz de kaçınılmazdır.

ORTAK SORU
BUNDAN SONRA NE OLACAK

HERKESİN aklında haklı olarak benzer bazı sorular var. Herkes, bayram sonuna kadar sürecek olan bu tam kapatmaya yakın, önlemlerin neticelerini merak ediyor. Haklıyız, yorulduk! Haklıyız, ekonomik olarak ciddi ölçüde hırpalandık! Haklıyız, çoğumuzun ruh sağlığı bozuldu! Bu nedenle de aklımızda hep şu sorular olacak: Vaka sayılarındaki artış hızı ne zaman düşecek? Biraz olsun nefes alabilecek miyiz? İşimize gücümüze dönüp ekonomik kayıpları telafi etmemiz mümkün olabilecek mi? Eskisi kadar olmasa da biraz olsun sosyalleşme imkânı bulabilecek miyiz? Bütün bu soruların yanıtlarını bana göre 4 faktör belirleyecek. “Neler hocam o faktörler?” diyorsanız 1 numaralı kutuya geçin.

ÖNÜMÜZDEKİ YAZI BELİRLEYECEK 4 FAKTÖR

FAKTÖR 1: MUTASYONLARIN HIZI VE TİPİ

Yazının Devamını Oku

Uykusuz neden olmaz

Uyku bağışıklık sisteminin en güçlü destekçilerinden, vazgeçilmez ihtiyaçlarından biridir.

Bugüne kadar önümüze konan bilimsel araştırmalar da bu bilgiyi destekliyor. Araştırmaların tamamı “kaliteli ve yeterli” bir gece uykusunun, bağışıklık sistemini koruyup kolladığını, sadece soğuk algınlığı, grip, solunum yolu enfeksiyonlarını değil, “COVID-19’a yakalanma riski”ni de önemli ölçüde azaltabileceğini gösteriyor. Kaliteli gece uykularının önemli bir avantajı daha var: Uykunuz güzelse, yaptırdığınız COVID-19 aşılarının oluşturabileceği bağışıklık gücü de artıyor. Kısacası, sağlığın her alanında olduğu gibi bağışıklık gücü bakımından da uyku çok önemli bir doğal destek ve avantaj. Yetersiz uyku uyuyanların her türlü hastalığa (şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp damar hastalığı, kanser, obezite, Alzheimer) yakalanma olasılığı zaten yüksek ama uykunun bağışıklık sistemimize sağladığı güç özellikle bugünlerde bizim için çok daha önemli ve ön planda tutmamız gereken bir ayrıntı.




KISA BİLGİ
UYKU BAĞIŞIKLIĞIMIZI NASIL DESTEKLİYOR

Yazının Devamını Oku

Antikora takılmayın

Pandemide hastalığı geçirenlerin de, korunmak için aşı yaptıranların da en çok merak ettikleri konu “bağışıklıklarına yetecek düzeyde antikor üretip üretmedikleri” oluyor.

Hastalığı geçirenlerin de, ikili aşı seromonisini tamamlayanların da ilk işi laboratuvarların yolunu tutup antikor seviyesini araştırmak olunca ortaya adeta antikor savaşlarını andıran bir tablo ortaya çıkıyor. Kısacası hastalığı geçiren de, aşısını yaptıran da “Acaba bağışıklık kazandım mı? Beni koruyacak kadar antikor ürettim mi?” sorularına yanıt arıyor. Peki ya antikor üretemeyenlerin durumu ne olacak? Sorunun yanıtı net ve açık olarak şu: Antikor üretememek bağışıklık kazanmamakla eşanlamlı değil. Antikor üretememiş olsanız da sakın üzülmeyin. Ayrıca “Ürettiğim antikor miktarı sürekli azalıyor” diye de kara kara düşünmeyin. Zira T lenfositleriniz sayesinde kazandığınız hücresel bağışıklığın kıymeti ve gücü, B lenfositlerinizle ürettiğiniz antikorlarınız sayesinde kazandığınız güçten çok daha kıymetli ve değerlidir.




ÜZGÜNÜM
ENFAZ-I MAHDUDE-İ HAYAT!

Yazının Devamını Oku

Dünya sınıfta kaldı

1920’li yıllardaki grip salgınından bu yana dünya bir pandemi sorunu ile karşı karşıya kalmadı. Böyle bir salgın, böyle bir bela, böyle bir tehdit yaşamadı.

Belki biraz da bu nedenle pandemi meselesinin boyutları ve sonuçlarına işin başından bu yana ciddi ölçüde kafa patlatmadı. Daha da önemlisi “ortak bir akıl” oluşturamadı. Ama bilelim ki pandeminin süresi ve seyrini daha da önemlisi yıkıcı neticelerini değiştirebilecek olan temel faktör ülkeler arası bir işbirliği ve dünya genelinde ortaya konulabilecek samimi ve gönüllü bir ortak tavırdır. Üzülerek belirtelim ki bugüne kadar ne bu ortak tavır devreye girebildi, ne de o samimi yaklaşım sergilenebildi. “Her koyunun kendi bacağından asıldığı” saçma sapan çözümlerle yetinildi. Kısacası bugüne kadar dünya genelinde etkili bir çözüm mekanizmasının oluşturulabildiğini söylemek mümkün değil. ABD’den Brezilya’ya, Almanya, İtalya, Fransa’dan Sırbistan’a, Türkiye, İran ve Rusya’dan Hindistan’a, büyüğü küçüğü, güçlüsü güçsüzü, zengini fakiri fark etmiyor, bütün coğrafyalarda pandemi meselesinin çözümünde sınıfta kaldığımız net ve açık olarak ortada duruyor. 

BİR TAKVİYE
ASETİL SİSTEİN’İN YILDIZI PARLIYOR

SİSTEİN çok önemli “kükürt zengini” bir amino asit. Asetilenmiş formuna “asetil sistein” adı veriliyor. Başlangıçta kronik akciğer hastalıklarının çözümünde kullanılan bu mucize molekül son zamanlarda sağlığın pek çok alanında mucize işlere imza atıyor. Mesela mı? Ayrıntılar oldukça uzun, detaylar oldukça derin. ÖZETİ ŞU: Asetil sistein akılcı kullanıldığında...

Bağışıklığı güçlendiriyor.

Kansere fren oluyor.

Detoks süreçlerini hızlandırıyor.

Yazının Devamını Oku

Daha çok kapanalım

“Tam kapatma”nın imkânsız olduğunu anlayıp yeni bir aşamaya, “kademeli kapanma” dönemine girdik.

Ama kontrolü giderek zorlaşan vaka sayılarını gören her uzmanın aklında hep şu soru var: Acaba daha mı çok kapanmalıyız? Evet, son birkaç gündür önümüze konan vaka sayıları ve hastanelerimizdeki durum gösteriyor ki daha da çok kapanmak zorundayız. Nedenine gelince...




BANA GÖRE
ÖNLEMLER DAHA DA SIKILAŞTIRILMALI

GÖRÜNEN

Yazının Devamını Oku

Aşı olmak vatandaşlık ve insanlık görevi

Salgında geldiğimiz nokta çok önemli.

Bir yol ayrımında, mühim bir kavşakta olduğumuz kesin. Bundan sonraki başarının en önemli belirleyicisinin ise “AŞILANMA” ve “AŞI KARARSIZLIĞI” sorunu olduğu tartışma götürmez. Mevcut veriler 65 yaş üstü nüfusumuzun neredeyse 4’te birinin aşılanma konusunda “kayıtsız” ve “kararsız” davrandığını gösteriyor. Bu rakamların geçtiğimiz günlerde daha da büyüdüğü, yüzde 40’lara yaklaştığı belirtiliyor. Bu nedenle salgınla mücadelenin bundan sonraki döneminde etkili ve ikna edici bir “aşı bilinci kampanyası”na ihtiyaç var. Bilelim ki elimizdeki aşılardan herhangi birini yaptırmak ülkemiz için bir “VATANDAŞLIK GÖREVİ”, dünyamız için ise bir “İNSANLIK GÖREVİ”dir.




İYİ BİLGİ
MADDE MADDE SAĞLIK

Yazının Devamını Oku

Doğru yaptık!

Son alınan kararlar ve konulan kısıtlamaların pandemiyle mücadelede yeni bir adım olduğu kesindir. Yanlış olanı mart başında çıkılan ve hatalı olduğu baştan zaten belli olan yoldur.

Özellikle bulaşıcılığı dillere destan olmuş yeni bir virüsün, “İngiliz mutantı”nın ülkemize henüz yeni girdiği ama müthiş bir hızla yayılma eğiliminde olduğu net ve açık olarak ortadayken, o kararlar kesinlikle alınmamalıydı. Bu düşüncemi kararların hemen ertesi günü yazdığım “Doğru mu yaptık?” başlıklı yazımda da açıklamıştım. O başlığı bugün “Doğru yaptık!” şeklinde değiştirmekten son derece memnun ve mutluyum. Nedeni şudur: Bu savaşı mutlaka ama mutlaka kazanmak zorundayız.

İYİ YAPTIK!Çok ciddi bir yanlıştan biraz gecikerek de olsa nihayet vazgeçtik... Şimdi yeniden tıpkı 2020 Mart ayında olduğu gibi ulusal bir bilince, bize yakışan bir katılıma, muazzam bir işbirliğine ihtiyacımız var... Yeni ve yeniden “MOTİVASYON AŞI”larımızı yaptırmış olarak mücadeleye DEVAM... COVID değil BİZ kazanacağız...

BANA GÖRE
MOTİVASYON AŞISINA DA İHTİYACIMIZ VAR

MART başında o kararlar alınırken doğru olanı, bulaşıcılığı neredeyse 3-4 katına çıkmış bu yeni mutant virüsle etkili bir mücadele için “aşırı açılma”(!) yerine, tedbirleri “biraz daha esnetme” yani hiç olmazsa “kademeli esnetme” yöntemini devreye sokmak olmalıydı. Neyse... Olan oldu. Gelin şimdi yine 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel’in o ünlü cümlesini, “Arkanıza bakarak önünüzü göremezsiniz” tavsiyesini hatırlayalım ve yeniden önümüze bakalım. Ayrıca, “Hata kimde idi?” tartışmalarını bir kenara bırakıp halkımıza Sinovac ve BioNTech aşıları yanında bir de “motivasyon aşısı” yapmaya başlayalım. Kısacası şimdi ihtiyacımız olan en önemli şey, “yeni bir heves ve yeni bir nefes” ile tıpkı 2020 Mart ayında olduğu gibi topyekûn bir pandemi mücadelesini yeniden başlatmaktır.

OKUR SORUSU

Yazının Devamını Oku

Kapanalım mı kapatalım mı

Şunu iyi bilelim: 4 haftalık tam bir kapanmanın mevcut yangını kontrol altına almada tam bir “itfaiye etkisi” sağlayacağı kesindir.

Ne var ki 4 hafta süreyle uygulanması zorunlu olan böyle bir tam kapanmanın da bize yetmeyeceğini bilmeli. O dört haftalık tam kapanmadan sonra da en az 3-4 hafta sürecek bir “kademeli açılma” sürecinin de bizi bekleyebileceğini bir kenara not etmeliyiz. Ayrıca içinde bulunduğumuz şartlar ne “ekonomik” ne de “sosyal” olarak zaten tam bir kapanmaya imkân vermiyor. Bu nedenle de “olmayacak duaya amin demeyi” bir kenara bırakıp “uygulanabilecek çözümler”e bakmamızda fayda var. İşte tam da bu noktada “Mademki tam ‘kapanma’ olmuyor, bari ‘kapatma’ sürecini devreye sokalım” alternatifini tartışmamızda fayda var. NETİCE ŞUDUR: Kanaatime göre Ramazan ayı ve onu takip eden bayram süresince etkili ve akılcı bir “kapatma” organizasyonu şu anda bize en uygun çözüm gibi görünüyor.




BİR UYARI
İSTANBUL’DA KIRMIZI ALARM

İSTANBUL

Yazının Devamını Oku

Ayakta kal hayatta kal

Başlıktaki önerim sık tekrarladığım bir cümledir ve “Durma, düşme, üşütme!” üçlüsünün ilk kelimesi gibidir.

Hiç hareket etmeseniz bile oturmayı ya da yan gelip yatmayı, yani tembellikte ısrarı bırakıp ayağa kalkmamız ve ayakta durmamız bile sağlığımızı olumlu yönde etkiliyor. Bu bilgi bilimsel olarak da defalarca doğrulanmış. Örneğin Amerikan Kanser Derneği’nin yaptığı bir araştırmada, zamanlarını günde 6 saat ya da daha fazla süreyi oturarak geçiren erkeklerin ölüm oranları, 3 saatten daha az oturan erkeklerden yüzde 20 daha fazla çıkmış. Aynı araştırmada günde 6 saatten daha büyük bir zaman dilimini oturarak geçiren kadınların ölüm oranının ise yüzde 40 daha yüksek olduğu saptanmış. “Oturmakta ısrar etme”nin fiziksel aktiviteden bağımsız olarak da ömrü kısaltabileceği anlaşılmış. Günde 6 ya da daha fazla saati oturarak geçirmenin haftanın 7 günü, günde 1 saat koşan ya da yüzen insanlarda bile ölüm oranlarını arttırabileceği net ve açık olarak gösterilmiş. NETİCE ŞUDUR: Hayatta kalmak ve sağlıklı olmak istiyorsak, oturarak geçirdiğimiz zaman dilimlerini kısaltacağız. “Dinlenmek paslanmaktır” ve “Oturmak bedene ihanettir” cümlelerini hayat felsefemiz yapacağız. “Ayakta kal, hayatta kal” tavsiyesini ise asla unutmayacağız.




BİZE GÖRE
SUÇLU DEĞİL ÇÖZÜM ARAYALIM

Yazının Devamını Oku

Salgın kontrolden çıktı mı

Birkaç gündür turkuvaz tablolarda hızla artan vaka sayılarını gören herkesin aklında aynı soru, aynı endişe var: SALGIN KONTROLDEN ÇIKTI MI?

Salgının kontrolden çıktığını söylemek en azından şimdilik mümkün değil. Değil ama sürecin “kontrolü çok güç bir nokta”ya geldiği de kesin. Vaka sayılarında her gün neredeyse yüzde 10’ları zorlayan hatta bazen geçen artışlar yaşanıyor. Bu rakamlar bazı günler yüzde 15-20’leri bulabiliyor. “Test pozitiflik oranları”nda da endişe verici yükselmeler izliyoruz. Rakamlar burada da yüzde 20’leri zorluyor. Kısacası endişelenmekte kesinlikle haklıyız. Peki, neden böyle oldu? Vaka sayısı patlamalarındaki başlıca faktörler neler? Yanıtım 1 numaralı kutuda...



BANA GÖRE
VAKA ARTIŞININ 3 NEDENİ

VAKA sayılarındaki muazzam artışın bana göre 3 önemli nedeni var:

BİRİNCİSİ: Ev içi bulaşlarındaki artış korkunç boyutlara varmış durumda. Dikkatsizlik, özensizlik, biraz da bilgisizlik ve lakaytlık ile birleştiğinde çoğu evde neredeyse bir çeşit “ev içi salgın” durumu yaşanıyor.

İKİNCİSİ:

Yazının Devamını Oku

Sinovac mı BioNTech mi

Geçtiğimiz hafta en çok karşılaştığımız soru şuydu: Hangi aşıyı tercih edelim, Sinovac’ı mı, BioNTech’i mi?

Bana göre durum şudur: Bir orman yangını var ve biz o yangının içerisinde “bîçare(!)” bekliyoruz. Ufukta yangının kısa zamanda sonlanacağına dair bir işaret de görünmüyor. Tek çare bulduğumuz ilk “aşı treni”ne binip yangın yerinden uzaklaşmak. O trenin Sinovac ya da BioNTech treni olup olmadığının ise hiç önemi yoktur. Tekrarlayalım: Meselemiz bir an önce güvenli bir alana ulaşmak olmalıdır. O alana varmanın çaresi de süratle aşılanmaktır. Netice şudur: Yaşadığımız dönemde “Hangi aşı daha etkili? Hangisi daha güvenli? Hangi aşıyı tercih etmeli?” sorular anlamsızdır. Merak edenlere kısa bir bilgi: Ben Sinovac aşısı oldum. Güvenli ve etkili olduğundan ise hiç şüphe etmedim.





ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Gündemi biraz değiştirelim

“Bu millet neleri gördü?” esprisi sonunda gerçek oldu, hem de acı bir biçimde: Günlük vaka sayılarında Avrupa şampiyonuyuz. Yetmedi dünyada ilk dörde de girmeyi başardık.

Şaka bir yana durumumuz hiç de iç açıcı değil. Vaka sayıları iyice arttı, artmaya da devam edecek gibi görünüyor. Kısacası “pandemi kâbusu” olanca ağırlığıyla üzerimize çöktü. Daha bir ay önce önümüze konulan “hafta sonu izni tepsisi” de doğal olarak devreden çıktı. Bu cumartesi pazar hepimiz evdeyiz. Önümüzde yine bir belirsizlik, yine bir endişe ve kaygı dönemi var. İşte bu nedenle, gelin bu hafta sonunu pandemi konusunun dışında başka konulara ayıralım. Mesela zerdeçal, mesela tarçın, mesela erkeklerin tekrarlamaktan bıkıp usanmadıkları hatalardan bahsedelim. Bunun için de yine bu köşede daha önce yayımlanmış bazı notlardan istifade edelim. Buyurun...



ÖNEMLİ
HANGİ TAKVİYE

Yazının Devamını Oku

Hepimiz pandemi mağduruyuz

Pandemide süre uzadıkça uzadı. Neticede de hepimizde pandemiye has bazı arızalar başladı.

Bana sorarsanız bu arızaların her biri çok önemli. O arızalar kimimizde uykusuzluk, kimimizde yorgunluk, kimimizde de kaygı bozukluğu ve mutsuzlukla kendisini ifade ediyor. Yarattıkları sonuçlar ise hem çok önemli hem de giderek büyüyor. İşte tam da bu noktada “pandemi mağdurluğu” meselesi ve bu meseleye çözüm üretebilecek çareler devreye giriyor. Peki, nedir o çareler? Pandemi mağduriyetini önlemenin yolları neler? Bugünün çözümleri bir ruh sağlığı uzmanından geliyor. İşte detaylar...

BANA GÖRE
RUH SAĞLIĞIMIZ TEHLİKEDE
KÜRESEL ve ülkesel boyutlarıyla tam bir felakete dönüşen bu salgının uzun vadede en önemli sonucu ve travmasının ruhsal ve duygusal alanda yaşanacağı kesindir. Bu kesinlik ise sağlık alanında çalışan herkesin bir numaralı endişesidir. Peki, çare ne? Çözüm ya da çözümler var mı? Ne yapmalıyız? “Belirsizlik” sözcüğünün bir numaralı gündem maddesi, “yalnızlaşma” meselesinin başlıca sorun olduğu bu özel ve önemli dönemi en az hasarla nasıl atlatabiliriz? Bu ve benzeri sorular eğer sizin de kafanızı karıştırıyorsa buyurun...

BELİRSİZLİKLE BARIŞIN

“BELİRSİZLİK” ve yarattığı “endişe hali”nin, ruhumuzu sürekli törpülediği bu sıkıntılı günlerde, ruhuma iyi gelecek çözümler ararken faydalandığım, yol arkadaşım yaptığım bir kitabım var: BELİRSİZLİKLE BARIŞMAK. Kitabın yazarı, ruh sağlığı alanının önemli isimlerinden biri, sevgili dostum Prof. Dr. Mehmet Sungur. Mehmet Hoca belirsizlikle barışmak için bakın bize neler öneriyor...

Yazının Devamını Oku

Yıkılmadık ayaktayız

Belçika’da bir üniversite 42 ülkede korona salgını sürecinde ailelerin “tükenmişlik sendromu” durumunu araştırmış.

Araştırmaya göre, en tükenen ülke Belçika olmuş. Belçika’yı ABD (Amerika) izlemiş. Bize gelince... Biz en son sıradayız. Prof. Dr. Nuran Yıldız’dan, daha doğrusu Nuran Hoca’nın Instagram sayfasından aldığım bir bilgi bu. Önemli bulduğum için sizinle de paylaşmak istedim. Aslında sonuç bana göre hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü biz Mahsun Kırmızıgül’ün “Yıkılmadım” şarkısında da ifade ettiği gibi “Yıkılmadım, ayaktayım” diye özetlenebilecek derin bir kültüre sahibiz. Bu kültürün orta direğini ise en değerlimiz “AİLE”miz oluşturuyor. Benim “ÇIPA”ya benzettiğim bu muazzam değer için Nuran Hoca bakın neler yazmış...




İYİ BİLGİ
AİLE BİZİM ‘HAVA YASTIĞI’MIZDIR

Yazının Devamını Oku

Sağlıkta değişim rüzgârı

İsterseniz gelin hiç olmazsa bu hafta sonunu şu bunaltıcı pandemi gündeminin dışında geçirelim ve biraz da iyi hayatın, sağlığın, keyfin, huzurun, daha da önemlisi pandemi sonrasında nasıl daha etkili, güçlü ve kalıcı bir sağlık durumu elde edebileceğimizin üstüne kafa patlatalım.

Çünkü şu “hüküm” çok açık ve net verildi: Pandemi sonrasında pek çok şey değişecek, değişimden payını alanların başında da YENİ SAĞLIK ANLAYIŞI gelecek. Nedeni de çok basit: Salgın bize sağlığımızın ne kadar önemli bir hazine olduğunu bir kez daha hatırlattı.



BANA GÖRE
NEDİR O DEĞİŞİMLER

Yazının Devamını Oku

Hafta sonu kapanalım mı?

Kararı pandemiyi yönetenler verecektir ama başlıktaki soruya benim cevabım net ve açık olarak şudur: KAPANALIM!

Kapanalım çünkü rakamlar bizi buna zorluyor. Hafta sonları yeniden kapanalım çünkü bunu eğer şimdi yapmazsak sonrasında daha kötü, ağır, bunaltıcı, can yakıcı kısıtlamalarla karşılaşmamız vazgeçilmez olabilir. Olabilir çünkü...

NEDEN ENDİŞELİYİM?

Çok değil, bundan 3 hafta önce “yerinde karar dönemi” diye tanımlanan son uygulamaya geçildiğinde bu köşede “DOĞRU MU YAPTIK?” başlığı altında, “40 yıllık bir hekimlik tecrübesiyle baktığımda bu yeni uygulamaya katıldığımı, ‘Evet, doğru yapıldı’ diyebileceğimi söylemem güç. Günlük vaka sayılarındaki artış, pandemi matematiğine aşina herkes için korkutucu. Üstelik, benim gibi düşünen uzmanların sayısı da oldukça fazla. Kısacası bu yeni uygulama güven vermiyor” şeklinde özetlenebilecek bir yazım yayımlandı. İtiraf edeyim ki o yazıda kimsenin hevesini kırmak, keyfini kaçırmak, moralini bozmak gibi bir niyetim falan da yoktu ama durum ortadaydı. Geldiğimiz noktada ise vaka sayıları yeniden 30 binleri zorluyor. Anlayan anlamayan herkes için “pandemide gidiş” hiç de iyi görünmüyor. İşte bu nedenle “hafta sonu kapanma seçeneğini” yeniden düşünmemiz gerekiyor.

NE YAPMALI?BİZE ŞİMDİ DAHA SERT ÖNLEMLER LAZIM

“Ben dememiş miydim?” diyenlerden hiç hazzetmem. Döner değirmene su taşıyanları, ocaktaki aleve odun atanları da hiç sevmem. Bu nedenle salgının başından bu yana hep rahmetli Süleyman Demirel’in bana öğrettiği bir yaklaşımı benimsedim: “Sıkıntılı dönemlerde eleştiride kıskanç, övgüde cömert olacaksın. Bir önerin varsa eğer onu da zamanında ve nezaketle yapacaksın.” Bu nedenle girişteki yazımın bir eleştiri değil, bir tespit olarak kabul edilmesini beklerim. TAVSİYEME GELİNCE...

Yazının Devamını Oku