Gerçek ismi Sara Menco olan Marga Minco, 1920’de Hollanda’da Ortodoks Yahudi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu Breda şehrinde geçti. Lise eğitiminden sonra, gazete yönetimi Yahudi personeli zorunlu olarak işten çıkarmak zorunda kalana kadar Bredasche Courant gazetesinde çalıştı. O dönemde tanıştığı, sonraki yıllarda birlikte kaçak hayatı yaşadıkları meslektaşı Bert Voeten ile ileride evlenecekti. Savaşın ilk yıllarında Assen, Delft ve Amsterdam’da yaşadı. Bir süre tüberküloz tedavisi gördü, iyileştikten sonra anne babasının yanına gitti ve burada hayatının en acı verici deneyimini yaşadı. Anne babası Naziler tarafından toplama kampına götürülürken, Minco şans eseri kaçmayı başardı. Ailesinden sadece o sağ kalmış, annesi, babası, ablası ve abisi Naziler tarafından katledilmişti. Savaştan sonra çeşitli gazetelerde çalışmaya devam etti. 1957 yılında ilk kitabı ‘Acı Otlar’ yayımlandı; kitap hem Hollanda’da hem de Hollanda dışında büyük yankı uyandırdı, o dönemin önemli edebiyat ödülü Vijverbergprijs‘i kazandı. Uluslararası bestseller olan ‘Acı Otlar’ bugüne kadar onlarca dile çevrildi. Minco’nun başlıca eserleri şunlar: ‘De andere kant’ (1959), ‘Het huis hiernaast’ (1965), ‘Een leeg huis’ (1966), ‘De val’ (1983), ‘De glazen brug’ (1986), ‘Storing’ (2004). Minco tüm eserleri için 1999’da Annie Romein ve 2005’te de Constantijn Huygens Ödülü’ne layık görüldü.
BİR ŞEYLER OLUYOR
Hollanda’nın Naziler tarafından işgal edildiği günlerdeyiz. 14 yaşındaki anlatıcı kız, “Her şey babamın bir gün ‘Gidip bir bakalım, herkes geri dönmüş mü?’ demesiyle başlamıştı” cümlesiyle koyuluyor anlatmaya. Savaş korkusuyla evlerini terk etmişler ama şimdi geriye dönüyorlar. Şehir aldatıcı bir sakinlikle gündelik rutinine kavuşmuş. Kentin Yahudi toplumu sanki hiç bir şey olmamış gibi sakin. Anlatıcı kızın babası da kaygısız bir iyimserlikle “Burada bir şey olmaz” diyerek hem kendisine hem ailesine umut aşılamakla meşgul. Oysa gerek Avrupa’da gerek Hollanda’da bir şeyler, hatta birçok şeyler oluyor. Naziler işgal ettikleri her yerde Yahudi toplulukları kayda geçiyor, toplama kamplarına sevk ediyor. Aslında uzaklarda olup bitenlerden haberleri yok değil ama bunun başkalarının başına geldiğine, kendilerine bir şey olmayacağına inanmak istiyorlar.
Onların iyimserliğinin beyhudeliğinin, sıranın onlara da geleceğinin okuyucu olarak bizler farkındayız; bu farkındalık, hikâyenin dingin akışının tekinsiz bir atmosferle kaplanmasını sağlıyor.
Nitekim işgalciler Yahudiler için pek çok yasak getirmişler, kamusal alanlara çıkmalarını, çocukların okula gitmesini yasaklamışlar, kıyafetlerine sarı yıldız tamalarını zorunlu kılmışlardır. Katolik komşuları da işgalcilerin tarafındadır. Çocuklar arkadaşlarının alaylarına ve saldırılarına maruz kalırlar. Daha uyanık olan Yahudiler Hollanda’yı terk ederler ama kızın ailesi ve daha binlercesi için durum hâlâ tehlikeli değildir. Ta ki küçük kızın ablası askerler tarafından bir toplama kampına götürülene kadar...
Bundan sonrası bir kaçış hikâyesi, kızın güvenli evlere sığınarak saklanışının, arkasına bakmaksızın yoluna devam etmesinin ve hayatta kalmayı başarmasının hikâyesi.
ACI BİR MİZAH
1979’da Londra’da doğan Gwendoline Riley, Liverpool yakınlarında büyüdü ve 18 yaşındayken İngiliz edebiyatı okumak için Manchester’a taşındı. Asıl niyeti yazar olmaktı. Manchester Metropolitan Üniversitesi’nden mezun olduğu yıl -otobiyografik motifler taşıyan- ilk romanı ‘Cold Water’ı yayımladı. Kitap, The Guardian tarafından 2002 yılının öne çıkan ilk romanları arasında gösterildi ve Betty Trask Ödülü’ne değer görüldü. Bunu 2004’te ‘Sick Notes’ ve 2007’de Somerset Maugham Ödülü’nü (2008) kazanan ‘Joshua Spassky’ izledi. Ancak 20’li yaşlarını sürerken gelen bu başarısı onu edebiyatın süperstarlığına yükseltmedi. Maddi zorluklarla sürdürüyordu yazmayı. 30 yaşına kadar Manchester’s Night & Day Cafe adlı bir barda sürekli çalıştı. 2012’de yayımlanan ‘Opposed Positions’ yayıncısı tarafından satışların yetersizliği nedeniyle geri çekildi. Üzülmüştü ama yılmadı. 2017’de yayımlanan ve kurgu dalında Women’s Prize, Gordon Burn, Goldsmith, Dylan Thomas ve James Tait Black Memorial gibi ödüllere aday olup Geoffrey Faber Momerial Ödülü’nü kazanan beşinci romanı ‘First Love’ ile yeniden çıkışa geçti. Haziran 2018’de ‘40 Yaş Altındaki 40 Yazar’ arasına girerek Kraliyet Edebiyat Derneği üyesi seçildi. 2021 yılında yayımlanan ve Folio Ödülü’ne aday gösterilen ‘Hayaletlerim’, büyük övgüler topladı. Kocası, şair ve Times edebiyat ekinin eski editör yardımcısı Alan Jenkins ile birlikte Batı Londra’da yaşıyor.
SEVGİSİZLİK
‘Hayaletlerim’de mutsuz bir aile hakkında mutsuz bir hikâye anlatmış Riley. Her mutsuz ailenin mutsuzluk dinamikleri kendine özgüdür ama yine de narsist, depresif ya da pasif agresif ebeveynden kaynaklanan sorunlar mutlaka benzerlikler gösterecektir. Bu anlamda anne Helen (‘Hen’), baba Lee ve iki kız kardeşten -Michelle ve Bridget- oluşan bu aile ve sorunlu ilişkileri pek çok kişiye tanıdık gelecektir.
Hikâyenin anlatıcısı Bridget; hayaletleri ise anne ve babası. Bridget, 2020’lere yaklaşırken 40 yaşlarında, Londra’da -erkek arkadaşı John’la yaşayan- eğitimli bir kadın. Kendi hayatını anlamak/anlamdırmak için çağırıyor hayaletlerini.
İlk hayalet babası Lee Grant; erken gelen boşanmanın ardından küçük kızlarını arada sırada gören, gördüğünde ise onları bunaltan ya da davranışlarıyla utandıran bir adam. Tam bir küçük adam o; böbürlenmek için uydurma hikâyeler anlatan, başkalarını kötüleyen, onların başarısızlıklarından söz ederek eğlenen, kendisini her zaman haklı bulan böyle bir babaya karşı iki kız çeşitli direniş stratejileri geliştiriyorlar. Ve Bridget, yasal zorunluluğu sona erdikten sonra bir daha ‘bir saniye bile’ görmüyor babasını.
Yedi yıllık beraberliğin ardından kocasını terk eden anneleri Helen, dışarıdan bakıldığında normal görünmekle birlikte arızalı, başkalarıyla ilişki kurmakta zorlanan, sürekli yalnızlık çeken ve sürekli kendine biçtiği rolleri oynayan bir kadın.
Bridget, üniversiteye gittikten sonra annesi ile bağlantısını da en aza indirmiş, yılda bir-iki kez buluşmanın ya da birkaç telefon konuşmasının dışında Helen’i hayatından çıkarmış. Ve kız kardeşler de kopmuşlar birbirlerinden. Hikâye ilerledikçe Bridget’in zihninde dolaşan görüntüler eşliğinde babalarının ve annelerinin karakterleri iyice netleşiyor. Şimdi netleştirilmesi gereken, ailesi hakkında konuşurken hiçbir sevgi sözcüğüne yer vermeyen Bridget’in karakteridir...
KARAKTERLER, DİYALOGLAR, GÖZLEMLER
1946 yılında Ontario yakınlarındaki Blackwell’de doğan Mary Lawson, Montreal’deki McGill Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1968 yılında tatil için gittiği İngiltere’de evlendi ve Londra’ya yerleşti. Yazmaya çocukları okul çağına gelince başladı. Birkaç yıl boyunca kadın dergilerine sattığı kısa öykülere yoğunlaştı. Bir editörün tavsiyesiyle bu hikâyelerden birini -yıllarını vererek- romana dönüştürdü ama ortaya çıkan ürün Lawson’a göre tatminkâr değildi. Birkaç yılını yeni bir roman hazırlamakla, sonraki birkaç yılı ise yayıncı aramakla geçirdi. Bu kez başarmıştı; 55 yaşındayken yayımlanan ilk romanı ‘Gölün Kıyısında’ (2002), Kanada En İyi İlk Roman Ödülü’nün yanı sıra McKitterick ve Evergreen ödüllerini kazandı. Sonraki romanı ‘Köprünün Öte Yanı’ (2006) Booker Ödülü’ne aday gösterildi. Üçüncü romanı ‘Road Ends’ (2013) eleştirmenlerden olumlu yorumlar almasının yanı sıra çok satanlar listesinin ilk 10’u arasına girdi. Uzun bir bekleyişin ardından, 2021 yılında tamamlanan ‘Sonbaharın Sonu’ da hem okuyucular hem de eleştirmenler tarafından beğenildi ve Booker Ödülü için uzun listeye alındı.
SOLACE ADLI KASABA
Orijinal ismi ‘A Town Called Solace’ (Solace Adlı Kasaba) olan ‘Sonbaharın Sonu’, 1972 yılı sonbaharında, Toronto kırsalındaki Solace kasabasında geçiyor. Solace, doğasıyla, insanlarıyla ve dedikodularla renklenen gündelik hayatıyla romanın dört ana karakterinden biri.
Romanın en önemli karakteri Clara ile hikâyenin başlangıcında karşılaşıyoruz. Sekiz yaşındaki Clara, nerdeyse hiç ayrılmadığı pencerenin önünde -12 gün önce evden kaçan- ablası Rose’un dönmesini bekliyor. Tedirgin bir ruh hali içinde. İşte bu sırada takılıyor gözü, hastanede yatan komşuları Bayan Orchard’ın evini ‘işgal eden’ yabancıya.
İkinci bölümde Bayan Elizabeth Orchard ile tanışıyoruz. 72 yaşında. Kalbindeki rahatsızlığın ve tedavisinin olmadığının farkında. Böyle bir haleti ruhiye ile yıllar önce kaybettiği kocasıyla hayali konuşmalar yapıyor. Aslında geçmişte yaptığı bir hatayı, o hatanın yükünü düşünüyor Elizabeth. Ve 30 yıl önce kanatları arasına aldığı küçük oğlanı. Ölmeden önce telafi etmesi gereken şeyler var.
Bir sonraki bölümde Liam çıkıyor sahneye. Toronto’da yaşayan, 35 yaşında, kadınların çekici bulduğu, eğitimli ama şimdilerde kafası ziyadesiyle karışık bir adam. Hem karısından hem çalıştığı muhasebe bürosundan ayrılmış, hayatının geri kalanında ne yapacağına henüz karar verememişken kendisini -Bayan Orchard’ın mirasçısı olarak- bu soğuk Kuzey kasabasında bulmuş. Kasabayla ilgili ilk izlenimleri pek parlak sayılmaz...
Hikâye ilerledikçe ana karakterler arasında bağlantılar kurulacak, Liam ile Bayan Orchard’ın ilişkisini çevreleyen gizem aydınlanacak. Artık aydınlatılması gereken, evden kaçan Rose’un akıbeti ve Liam’ın kendine nasıl bir yol seçeceğidir...
KARAKTER ROMANI
Gary Phillips 1955 yılında, bir teknisyenin ve bir kütüphane görevlisinin oğlu olarak Los Angeles’ta dünyaya geldi. Babası ve annesi tarafından küçük yaşlardan itibaren okumaya teşvik edilen Phillips, Jules Verne romanları ile başladığı okuma serüveninde Richard Wright, Arthur Conan Doyle, Dashiell Hammett, Ross McDonald gibi yazarlardan etkilendi. Ancak daha çok çizgi roman tutkunuydu. Bu onu grafik tasarım eğitimini seçmeye yöneltecekti. Ne var ki iyi resim yapamadığını çabuk fark etti. O da “bir sonraki en iyi şeyi yapmaya” yöneldi, yani yazmaya. 20’li yaşlarına gelmişti ve toplumsal aktivitelerle de ilgileniyordu. Anti-apartheid hareketine, polis şiddeti karşıtı örgütlere katılıyor, sendika organizatörlüğü, siyasal kampanya koordinatörlüğü, radyo sunuculuğu gibi işlerde çalışıyordu. Toplumsal alandaki deneyimi edebiyatının hammaddesi olacaktı. Ünlü polisiye yazarı Robert Crais’den suç kurgusu hakkında aldığı derslerden sonra yazmaya başladı. Eserlerinde ırk, sınıf ve sosyal kimlik gibi toplumsal konuları işleyen Phillips’in şu anda 18 romanı, 50 kısa hikâyesi ve 9 çizgi romanı bulunuyor. İlk olarak 1994’te yayımlanan ‘Violent Spring’, 2020’de Los Angeles’ın en önemli polisiye romanlarından biri seçildi.
LOS ANGELES’IN SIRLARI
’Tekinsiz Bölge’ önce ‘fourstory.org’ isimli internet sayfası için çevrimiçi seri olarak yazılmış ve hikâyenin çok beğenilmesi üzerine 2010 yılında kitaplaştırılmış. Belki de bu nedenle çok hızlı akan bir hikâyesi var.
Hikâye Los Angeles’ta, Los Angeles’ın merkezinin yenilenerek ‘nezih’ bir hale getirilmesi için başlatılan projenin her yeri şantiyeye çevirdiği bir zamanda başlıyor. Eski konutların yerle bir edilerek yerlerine modern küçük dairelerin yapıldığı, bölgenin yoksul sahiplerinin yerlerinden edildiği günlerdeyiz. Dönüşüm projesinden en çok zarar görenler ise eski binalarda günübirlik de olsa sığınacak bir yer bulabilen evsizler. Roman kahramanı Mulgrew Magrady de o evsizlerden biri. Onunla biraz uygunsuz bir anda karşılaşıyoruz; “Los Angeles’ın Skid Row’unun göbeğinde, Wall’un önünde iki adam birbirlerini tokatlıyordu.”
Adamlardan genç olanı bölgede hüküm süren çetelerden birinin üyesi. Diğeri, yani yaşlısı ise Magrady; 60’lı yaşların sonuna gelmiş, siyah ırktan, suratı çizik içinde, kolları dövmelerle kaplı, favorileri grileşmiş, iriyarı bir adam. Vietnam Savaşı’ndan fiziksel anlamda kalıcı bir hasar almadan dönmüş ama savaşın travmasını atlatamamış. Bir zamanlar mutlu bir evliliği varken, bir kız ve bir oğul sahibiyken madde bağımlılığı hayatını altüst etmiş. Uzun süredir sokaklarda yaşayan Magrady, devletin verdiği gazi yardımı sayesinde karnını doyurabiliyor. Ancak sekiz aydır ayık ve öyle de kalmakta kararlı. Ancak savaş anılarını, geçmişin hayaletlerini zihninden kovmak hiç kolay değil.
Magrady’nin bu sokak kavgasına karışmasının nedeni, yine sokaklardan tanıdığı tekerlikli sandalyeye mahkûm bir arkadaşına -Floyd Chambers’a- yardımcı olma isteği. Kavga kısa sürede sonlanıyor ama kavga ettiği adam ertesi gün kafası ezilmiş bir halde bulunuyor. Vietnam’da astı olan ve Magrady’ye o zamandan beri kin tutan Komiser Strover için başşüpheli Magrady oluyor elbette. İşin kötüsü, Floyd’un da ansızın ortadan kaybolması ve yaşlı adamın masumiyetini kanıtlayacak bir şahidinin bulunmaması.
Andrea Bajani 1975 yılında Roma’da doğdu. İlk romanı ‘Cordiali Saluti’yi 2005’te yayımladı. Edebiyat çevrelerinin ilgisini iki yıl sonra yayımlanan ‘Sen Suçların Hesabını Tutsan’ romanıyla çekti. Öyle ki ünlü İtalyan yazar Antonio Tabucchi, “Bu kitabı İtalyan edebiyatının son yıllarda bana hissettirmediği bir heyecanla okudum” diyecekti. Kitap ulusal ve uluslararası ölçekte birçok ödüle layık görüldü. 2010’da yayımladığı ‘Ogni Promessa’ adlı romanıyla en eski İtalyan edebiyatı ödülü olan Bagutta Prize’ı, kısa öykülerini topladığı ‘La vita non è in ordine alfabetico’ ile 2014’te Settembrini Ödülü’nü kazandı. 2013’te Antonio Tabucchi’ye ithaf ettiği ‘Mi riconosci’yi tamamladı. 2017 ve 2020 yıllarında iki de şiir kitabı yazan Bajani, La Repubblica gazetesine düzenli yazmanın yanı sıra Teksas’taki bir üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.
BİR KADININ HAYATI
Hikâye, Lorenzo’nun, annesi Lula’nın öldüğünü bildiren bir telgraf aldıktan kısa bir süre sonra Romanya’nın Bükreş kentine gelmesiyle başlıyor. Biraz hüzünlü, biraz kırgın ama sakin bir ruh hali var genç adamın. Havaalanına indiği andan ülkesine dönüşüne geçen birkaç gün içerisinde Bükreş’te görüp duyduklarına bölük pörçük çocukluk anılarını da ekleyerek, tamamen yabancı olduğu annesini anlamaya çalışıyor.
İlk bölümden başlayarak bugün ile geçmiş arasında gidip gelerek ilerleyen, annesi Lula’nın isyankâr karakterini ve Lorenzo’nun çocukluk yıllarını yavaş yavaş ortaya koyan bir kurgu izliyoruz.
Köklü ve zengin bir ailenin kızı olan Lula, kendisine dayatılan evliliği kocasını aldatarak yıkmış, özgürlüğünün bedelini ailesi tarafından dışlanmakla ödemiştir. Lorenzo, onun tesadüfen dünyaya getirdiği bir çocuk. Gerçek babasını hiç tanımayan, üç yaşındayken hayatlarına giren üvey babası Emilio tarafından özenle büyütülen Lorenzo, hayatını sürekli bir bekleyişle geçirmiş. Beklediği annesi ama annesi kendisinden başkasına zaman ayıracak bir kadın değil. Lorenzo, hep özlediği annesiyle ancak kısa mutlu anlar yaşayabiliyor. Hele ki annesi büyük umutlar bağladığı zayıflatma sistemini pazarlamak için -ortağı Anselmi ile birlikte- dünyanın dört bir yanına seyahat etmeye başladığında bu anlar bile seyrekleşiyor. Sonunda kaçınılmaz olan gerçekleşecek ve Lula iş kurma imkânlarından yararlanmak bahanesi ile Romanya’ya yerleşme kararı alarak ortağı Anselmi ile yaşamaya başlayacaktır. Artık Lorenzo için sadece telefonda duyulan bir sestir annesi. Üvey babası ile baş başa kalan Lorenzo giderek o sesi duymakta bile zorlanır.
Bütün bunlara rağmen kimsenin suçsuz olmadığını düşünecektir Lorenzo, anneye veda zamanı gelmiştir:
“Yıllarca yüzünü bir tek o Noel günlerindeki telefon görüşmemizde duyduğum sesinden yola çıkarak zihnimde canlandırmayı denemiştim, tıpkı ellerini insanların yüzüne götürerek tanımaya çalışan bir âmâ gibi. Yıllar geçtikçe nasıl göründüğüne dair aklımda kalanlar da zamanla silikleşip yok olmaya başlamıştı (...). O giderek boğuklaşıp ağırlaşan sesi seninle bağdaştırmakta zorlanır hale geliyordum hep. Bu yüzden pencerene baktım ve yatağa oturdum. Yapamadım; merdivenlerden inip, karşıya geçip, yüzüne bakıp, seni o ölmüş halinle yeniden tanıyıp da bir daha asla unutamayacak olmayı göze alamadım.”
LULA’NIN VE ROMANYA’NIN HİKÂYESİ
Audrey Magee İrlanda’da doğdu. University College Dublin’de Almanca ve Fransızca, Dublin City University’de gazetecilik okudu. 20 yıl gazeteci olarak çalıştı. The Times, The Irish Times, Observer ve The Guardian’a yazdı. İlk romanı ‘The Undertaking’ Women’s Prize for Fiction ve Irish Book Awards finaline kaldı. İkinci romanı ‘Koloni’ 2021 Booker Ödülü’nde uzun listeye alındı.
EN KANLI YAZ
Hikâye Londralı ressam Lloyd’un çıktığı deniz yolculuğuyla başlıyor. 1979 yılının haziran ayındayız. Lloyd, otantik bir deneyim yaşamak, adalılar gibi davranmak ve manzaraya nüfuz etmek arzusuyla daha büyük ve motorlu bir tekne yerine kürekli bir sandalı yeğlemiştir. Ancak -Audrey Magee’nin şiirsel bir tasvirle yansıttığı- yolculuk hiç de beklediği gibi geçmez:
“Kayıkçılar ona değil, okyanusun ortasındaki adaya odaklanmışlardı; kayığı ileri geri, iki yana sallayan, denizi yaran, parçalayan, lime lime eden kaya parçasına bakıyorlardı; boyunlarında kabarmış damarlarla, kayığı koydaki kızaktan onlara el sallayan yaşlı adamlara ve kadınlara doğru çevirmek için mücadele ediyorlardı. Lloyd da onlara el sallamak, geldiğini haber vermek istedi ama bir dalga, kayığın pruvasına çarparak kayığı çevirdi; deniz, gökyüzü ve kara karmaşa halinde Lloyd’un etrafında döndü, daha, daha hızlı, fırıl fırıl, kayıkçılar bağırıp çağırıyordu
o gırtlaktan gelen
dilde
ta ki
Yazar, besteci, söz yazarı, gitarist Tuna Kiremitçi, 1973’te Eskişehir’de doğdu. Edebiyat hayatı Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllarda Varlık Dergisi’nde yayımlanan şiirleriyle başladı. Şiirlerini topladığı ‘Ayabakanlar’ kitabıyla 1994 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü kazandığında 21 yaşındaydı. Sonra müziğe yöneldi ve Kumdan Kaleler grubunun ‘Denize Doğru’ albümüne solist, besteci, söz yazarı ve gitarist olarak katıldı. İlk romanı ‘Git Kendini Çok Sevdirmeden’ (2002) ve ‘Bu İşte Bir Yalnızlık Var’ (2003) ile büyük çıkış yakaladı. 2016 yılına kadar 9 roman daha yayımlayan Kiremitçi, sonra şiire ve müziğe yöneldi. 2021’de ilk polisiye-gerilim romanı ‘Mezun Cinayetleri’yle yazarlığa geri döndü; ‘Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi’ başlıklı seriyi 2022’de ‘Perinin Ölümü’ ve yeni çıkan ‘Tehlikeli Şarkılar’la sürdürüyor.
FESTİVAL YAKLAŞIRKEN
İlk maceradan yaklaşık iki yıl sonrasındayız. Bir bahar akşamı Vefa Uslu isimli bir müzik organizatörü işyerinde, çalışanlarından Didem Ülgen ile birlikte kanlı bir cinayete kurban gidiyor. Elbette vakayı üstlenecek cinayet masası Başkomiseri Perihan Uygur ve ekibi. İlk akla gelen şüpheliler ise Vefa Uslu’nun düzenlediği Yanarca Müzik Şenliği’ni engellemeye çalışan Saruhanağa Vakfı Cemaati. Cemaatin önde gelen isimlerinden Sefa Uslu’nun maktulün kardeşi olması ve cinayet mahalinde bir muska bulunması şüpheleri daha da arttırıyor.
Ne var ki muskadaki yazının festivalde sahne alacak bir gurubun ünlü bir şarkısından alıntılandığının ve öldürülen Vefa Uslu’nun bu gurubu çok önemsediğinin ortaya çıkması kafaları biraz karıştıracaktır. Üstelik Vefa Uslu’nun ölmeden önce son telefon konuşmalarını yaptığı şahısların da boğazlarının kesilip yanlarına birer muska bırakılması işleri iyice içinden çıkılmaz bir kaosa sokmuştur.
Perihan Uygur ve iki kadın yardımcısının asıl canını sıkan cinayetlerin ülke gündemindeki çekişmelere uygun düşmesi ve her kafadan bir ses çıkmasıdır:
“Sosyal medyada iddialar ve komplo teorileri havalarda uçuşuyordu. Böyle durumlarda hep olduğu gibi, internetteki herkesin net ve sarsılmaz birer fikri vardı. Ayrıca tweet yazacak kadar Türkçesi olan her ajan provokatör mesaiye başlamış, ateşe körükle giden zehirli sözler kolera gibi yayılmıştı.”
İş bu noktaya geldiğinde Perihan Uygur’un amiri Hilmi Kuzu yukarıdan gelen baskılara dayanamayacak, dosyanın bir an önce kapatılması için Perihan Uygur’un soruşturmasına -Perihan Uygur’un dönem arkadaşı- Azmi Kömürcü ve ekibini de dahil edecektir. Soruşturma İstanbul’un dört bir yanında bütün hızıyla sürdürülmesine rağmen bir türlü dişe dokunur bir ipucu çıkmaz. Bu durumdan en çok rahatsız olan hiç kuşkusuz Başkomiser Perihan’dır. Zira kafasından bir önceki cinayet soruşturmasında son anda kurtardıkları Ukraynalı genç kadının işkence görmüş bedenini çıkartamamıştır. O genç kızla kendi kızı Ceylan arasında benzerlikle kuran Perihan Uygur, kızının da Yanarca Festivali’ne gidecek olmasının tedirginliğini yaşar.
Ferenc Karinthy, 1921 yılında Budapeşte’de doğmuştu. Dünyaca ünlü yazar Frigyes Karinthy ile psikiyatr Aranka Böhm’ün oğlu olarak entelektüel bir ortamda büyüdü. Annesi Aranka Böhm 1944’te Auschwitz Toplama Kampı’nda katledildi. Ferenc Karinthy, Budapeşte’de Pázmány Péter Üniversitesi’nde dilbilim üstüne doktora yaptı. 1947’de aldığı bursla eğitimini Fransa, İsviçre ve İtalya’da sürdürdü. Uzun yıllar sutopu oyunculuğu yapmanın yanı sıra Budapeşte’de birçok tiyatroda dramaturg olarak çalıştı ve İngilizce, Yunanca, İtalyanca, Almancadan çeviriler yaptı. Hayatı boyunca romanları ve oyunları başta olmak üzere pek çok eser vermiş olsa da en çok ses getireni ‘Epepe’ (1970) romanı oldu. Bazı romanları ve senaryo çalışmaları sinemaya uyarlandı. Ayrıca yaptığı çevirilerle de Macar edebiyatının uluslararası alanda tanınmasına katkı sağladı. 1992 yılında Budapeşte’de öldü.
BU BİR KÂBUS OLMALI
Roman kahramanı Budai, orta yaşlarını geçmiş, Budapeşte’deki evinde karısı, köpeği, arkadaşlarıyla -belli ki- sade bir hayat sürdüren bir dilbilimci. Helsinki’de düzenlenen kongreye giderken tanışıyoruz onunla; uçakta uyuyakaldığı için aktarma yapamamış, kendisini bilinmeyen bir şehirde bulmuş haldeyken... Havaalanı servisi tarafından büyük bir otelin önünde indirildiğinde biraz şaşkın ama -henüz- paniğe kapılmış değil. Otelin resepsiyonunda çalışanların hiçbiri İngilizce, Almanca, Rusça, Fransızca gibi yaygın dilleri bilmiyor ama Budai beden diliyle de olsa anlaşma sağlıyor. Yanındaki seyahat çeki karşılığında bilmediği ülkenin değerini hesaplayamadığı paralarını alıp odasına yerleşiyor. Ertesi gün sorunun hallolacağından ve Helsinki’ye ulaşacağından hiç şüphesi yok. Ne var ki ertesi gün işler daha da sarpa saracaktır:
“Lobi hâlâ kalabalıktı, çarpma kapıya ulaşana kadar itişip kakışan insanlar arasında kendine yol açması gerekti. (...) Herkes telaş içinde, aceleyle birbirine dirsek atarak, birbirini ittirerek bu arbedede koşturuyordu, yanı başında kendine yol açarak ilerleyen eşarplı yaşlı bir kadın bileğine sıkı bir tekme savurduğu sırada yandan da kürekkemiğine darbe aldı. Caddedeki arabalar da tıkanmış trafikte gıdım gıdım ilerleyebiliyordu, üst üste yığılmışlardı, yayalara karşıdan karşıya geçme şansı tanımıyor, motorları bağırtıp kornalara abanıyorlardı. Her türden taşıt görmüştü; arabalar, kamyonlar, devasa nakliye araçları, troleybüsler, otobüsler, ne var ki memleketten ya da başka yerlerden tanıdığı markalardan henüz bir tanesi bile gözüne çarpmamıştı.”
Buna rağmen akıl yürütme yeteneğine, dünya dilleri ve kültürleri hakkındaki bilgilerine güvenen kahramanımız, bilmediği bu dilin kodlarını çözmek için kolları sıvar. Bir yandan da edindiği haritalarla bu devasa metropolü kavramaya, onu havaalanına götürecek yolları keşfetmeye çalışır.
Budai, istemeden misafir olduğu şehirden -önce serinkanlı, parası azaldıkça giderek telaşlı, sonra can havliyle- kaçıp kurtulmaya çalışırken kimselerin dikkatini çekmez, kimse derdini dinlemek için ona zaman ayırmaz, toplumla insani bir ilişki kuramaz. Tek istisna otelin asansör görevlisi kadındır. Ancak bedensel yakınlaşmaları dil engeline takılmış, duygusal bir açılım sağlamamıştır. Talihsiz adam içine düştüğü karabasandan çıkış olmadığını düşünecektir.
“Arkadaşlar, tanıdıklar, hatta kimlik belgeleri olmaksızın kalakalmıştı ve görünüşe bakılırsa adını bile bilmediği, kimseye derdini anlatamadığı, en azından o ana kadar kimseyi anlamadığı, her tarafı tıka basa doldurmuş, her yerden dolup taşan, asla seyrelmeyen bu insan kalabalığının içinde kaç dil bilirse bilsin iki çift laf edecek birini bulamadığı bir tuhaf kentteydi, besbelli yazgısına terk edilmişti.”
İLETİŞİMİN İMKÂNSIZLIĞI