A. Ömer Türkeş

A. Ömer Türkeş

Cinayet gecesi

26 Haziran 2020

İran asıllı Rus Yahudisi bir baba ve Macar kemancı bir annenin kızı olarak Paris’te dünyaya gelen Yasmina Reza, Nanterre Üniversitesi’nde tiyatro ve sosyoloji öğrenimi gördü. Oyun yazarak başladığı edebiyat hayatına roman ve senaryoyla devam etti. 1994’te yazdığı ‘Art’ (Sanat) adlı oyunuyla uluslararası saygınlığa ve üne kavuştu. ‘Carnage’ adlı oyunu sinemaya uyarlandı. Oyunları 35 dile çevrildi ve tüm dünyada saygın sahnelerde sergilendi. Romanları da oyunları kadar başarı kazanan Yasmina Reza, 2016’da ‘Babylone’ adlı eseriyle Renaudot Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

BAVULDAKİ CESET
‘Babil’in anlatıcısı Elizabeth, hayattan istediğini alamadığına inanan 60’lı yaşlarda bir kadın; “Bugün altmış iki yaşındayım. Pek mutlu olduğum söylenemez; ölüm döşeğinde, o gün geldiğinde, kendime yirmi üzerinden on dört vermeyeceğim. Ben daha ziyade on ikiyi layık görüyorum kendime, nankör olduğumu veya diğerlerini incittiğimi unutursam, işte o zaman hile yoluyla yirmi üzerinden on ikiyi hak edebilirim. Toprağın altına girdiğimde ne fark edecek ki? Hayatta mutlu olmayı başarıp başarmadığımı kimse umursamayacak, ben de aldırmayacağım.”
Bu kasvetli ruh hali biraz da annesini 10 gün önce kaybetmiş olmasından. Oysa dışarıdan bakıldığında pek çok kişinin imreneceği bir hayat sürüyor; Pasteur Enstitüsü’nde patent mühendisi olarak çalışıyor. Kocası Pierre, bir üniversitede matematik profesörü. Kendi başına yaşayan, iyi kazanan, anne-babasını ihmal etmeyen yetişkin bir oğulları var. Evliliğinden memnun ama kocasının koşulsuz sevgisi emniyet telkin etmiyor Elizabeth’e. Sıklıkla özgürce yaşadığı gençliğini düşünüyor. Yaşlanmaktan, yaşlılığın görünümüne yaptığı olumsuz fiziksel etkilerden de şikâyetçi. Hoşlanmadığını söylese de reklamlarda ünlüler tarafından tavsiye edilen yaşlanma karşıtı ürünleri kullanmaktan geri kalmıyor.

Robert Frank’ın 1956 yılında yayımlanan fotoğraf albümünü karıştırırken -albümdeki fotoğrafların çağrışımlarıyla- başlayacak birkaç yıl önce meydana gelen trajik olayı anlatmaya... Önce sahneye çıkacak kişileri tanıyacağız. Sahneye çıkacak demem lafın gelişi değil; roman tam bir tiyatro atmosferine sahip. Olayın kahramanları ise üst kat komşuları olan Manoscrivi çifti; Jean Lino ve karısı Lydie.
Elisabeth, lafı olay gecesine getirmekte zorlanıyor. Sözü dönüp dolaştırıyor, Jean-Lino ile nasıl arkadaş olduklarını, adamın sevgiye açlığını, karısıyla mesafeli yaşantısını, üvey torununa bağlanmışlığını kendi hayatıyla bağlantılar kurarak -şiddet gördüğü babasını, annesi ve kız kardeşiyle sıkıntılı ilişkilerini hatırlayarak- uzun uzun anlatıyor. Bir türlü sözü edilmeyen olayın yaşandığı gecenin -Elizabeth’in evinde verdiği bahar kutlaması partisinin- hazırlıklarını, ayrıntılarını da öğreniyoruz.
Ve nihayet konuklar toplanıyor. Parti iyi gidiyor ama içkinin etkisiyle sivrilen, kabalaşan diller hoş olmayan durumlar da yaratıyor. Doğrusu bu tarz toplantılar için olağan durumlar. Ancak Yasmina Reza, tam da bu durumların yazarı olduğunu kanıtlarcasına gözünü karakterlerin karanlık dürtülerine çeviriyor; o meşum olaya yol açan dürtülere...

Yazının devamı...

Şehir ve hafıza

5 Haziran 2020

1968’de Diyarbakır’da doğan, küçük yaşta ailesiyle birlikte İstanbul’a taşınan Jaklin Çelik’ın ilk öykü ve röportajları Öküz, Fesat, Varlık, Haliç Edebiyat adlı dergilerde yayımlandı. Ermenice-Türkçe yayın yapan Agos gazetesinde basın-yayın sayfası editörlüğünü üstlendi. 1999 yılında Varlık dergisince düzenlenen Yaşar Nabi Nayır Öykü Yarışması’nda ilk dörde girerek ‘dikkate değer’ seçildi. İlk öykü kitabı ‘Kum Saatinde Kumkapı’ 2000’de, ‘Öykülerle ABC’ adlı çocuk kitabı 2003’te çıkan Çelik, yazarlık kariyerini ‘Yılanın Yolu’ (2003) ve ‘Kaçak Yolcu’ adlı öykü kitaplarıyla sürdürdü. Çelik’in 2011’de yayımlanan ilk romanı ‘Öfkenin Şenliği’, Kürtçeye ve Ermeniceye de çevrilmişti.

TARİHİ YARIMADA’NIN MANZARASI
Çelik’in yeni romanı ‘Sarhoşların Perşembesi’nde mekânın hikâyede bir roman karakteri kadar önemi var. Bu nedenle mekânı tanıtarak girelim söze: “Semtin en işlek caddelerinden biriydi burası. Yolun iki tarafından akan insanlar birbirlerinden adımlarını kaçırırcasına, korna sesleri eşliğinde, bu hengâmeden bir an evvel kurtulmanın telaşındaydılar. Duvarların perdelediği dükkânların görüntüsü akşam çöktükçe netleşiyor, tıpkı duvar dibinden ağır aksak adımlarla gecenin demine yol alanlar gibi -ki onlar berduşlar, meczuplar, pezevenkler, insan tacirleri, uyuşturucu ve emlak simsarlarıdırlar- üzerlerinden çekilen kalabalıkla birlikte çakıl taşlarını andırıyorlardı. Gece çökmezden önce şehrin büyüdükçe akıldan ve zarafetten yoksullaşan beyni büzülerek küçülüyor, sokakların olanca pisliğini gözeneklerinde saklayan bir süngere dönüşüyordu.”
Ortadoğu, Afrika ve Kafkasya’dan sürülmeye mecbur edilmiş 72 milletin birbirine ‘kör bilendiği’ bu sokakların birkaç sakini katılacak hikâyemize; aklı fikri kentsel dönüşümden sağlayacağı ranta kilitlenmiş Hamamcı, döküntü dükkânıyla İşkembeci, semtin saygın -ve elbette zengin- şahsiyeti Beyefendi, onun kifayetsiz muhteris Yardımcı’sı, duvar dibine konuşlanmış Dilenci Kadın, küçük yaşına rağmen feleğin çemberinden sayısız kez geçmiş mülteci çocuk Karakuru, semtin yaşlı ve kör köpeği Çelimsiz, Beyefendi’nin sur içinde konuşlanmış mülklerinden birinin kiracısı olan Berduş ve Berduş’un zoraki sevgilisi Genç Kız...
İrili ufaklı roller alan bu kişiler, hayalleri, arzuları ve en çok da kötücül yanlarıyla hikâyede vücut buluyor; öncelikle Beyefendi, Yardımcı ve Berduş’ta...

Büyük bahçe duvarlarıyla çevrili, bahçeyle birlikte bahçedeki köpeklerin de giderek bakımsızlaştığı bir evde yaşayan Beyefendi, servetini inşaat sektöründen elde etmiş, eğitimli, görmüş geçirmiş, çapkınlığıyla nam salmış bir adam. Ne var ki ne kendi ailesine -baba, karısı, oğlu- ne de başkalarına yardımı dokunmuş. Kendi çıkarlarının ve arzuların peşinde koşmuş bencil biri. Belki yıllarca yakasından düşmeyen ölüm korkusu bencilliğiyle ilgilidir. Alzheimer’a yakalandığını öğrendiğinde “Hastalık, acı çekmek, yaşlılık, yalnızlık da ölüm endişesinin altbaşlıkları olarak ruhunda bu korkudan arda kalan nadide köşelere yerleşmişler. İçi içine küsmüş, kapandıkça kapanmış, her şeyden el ayak çekmiş...” Şimdi duvarlarla çevrili evinde yardımcısının bakımına muhtaç halde yaşıyor.
Yardımcı, yıllar boyu Beyefendi’nin hastalıklı olduğu için utanç duyduğu oğlunun bakıcılığını üstlenmiş bir emektar. ‘Emektar’ dedik ama Beyefendi ile gönül bağı da hiç yok. Hatta hınç duyuyor hasta adama. Zira hayattaki en büyük arzusunun -küçük bir ev sahibi olmak- gerçekleşmesine Beyefendi’nin kayıtsız kaldığını biliyor. O da gölgesinin gücünden yararlanıyor Beyefendi’nin; adamın zenginliğinden biraz olsun nemalanmak isteyenlere karşı kalesini kıskançlıkla koruyor. Rakipleri Berduş, Hamamcı, İşkembeci ve Beyefendi’nin eski sevgilisi...

Yazının devamı...

Karamanlı kültürünün mirası: 'Beyoğlu Sırları'

28 Mayıs 2020

‘Beyoğlu Sırları’, tefrikasına 1888 yılında başlanıp 1890 yılında kitap halinde basılmış; sırları, aksiyon dolu sahneleri, tutkulu aşkları, devrine göre cüretkâr sahneleri barındıran bir roman. Günümüz okuyucusunun zevkine hitap etmeyebilir ama zaten kitabı önemli kılan, yayımlandığı dil ve dönem İstanbul’unun tasviri. Yüzyıllarca Anadolu’da yaşamış, mübadeleden sonra Yunanistan’a göçe zorlanmış, resmi tarihten ve toplumun hafızasından silinmiş bir topluluğun dili, yani Karamanlıların. ‘Beyoğlu Sırları’, Yunanca yazıldıktan sonra Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçeye (Karamanlıca) çevrilmiş bir roman. Ve aynı zamanda -eğer yanılmıyorsam- Karamanlıcadan günümüz Türkçesine çevrilen ilk roman.
‘Beyoğlu Sırları’, yayına Evangelia Balta ve Sada Payır tarafından hazırlanmış. Kitabın Giriş bölümünde -Karamanlıca edebiyatı araştırmalarıyla tanınan- Evangelia Balta’nın gerek çeviri süreci gerekse romanın muhteviyatı hakkında kaleme aldığı çok kapsamlı incelemesini de dikkatle okumanızı öneriyorum. Epameinondas Kyriakidis’in adını bu romanın yayımlanması sayesinde öğrendim. Oysa 1880’li yılların sonlarında İstanbul kültür hayatının -en azından Rum cemaat arasında- tanınmış bir ismiydi. 1861, İstanbul doğumludur. Fener Rum Lisesi’nde (Mekteb-i Kebir) okuduktan sonra Atina Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görüp 1883 yılında mezun oldu. Atina’daki öğrencilik yıllarında yazdığı ‘Haremin Gizleri’ ve ‘Yahudi Kadın’ romanları Rambagias gazetesinde yayımlanmıştı. İstanbul’a dönüşünden sonra Neologos gazetesinde çalıştığı sırada üçüncü romanı ‘Ethima Konstantinupoleos, Elpiniki’ (İstanbul Örf ve Âdetleri, Elpiniki) aynı gazetede tefrika edildi. Bu roman 1885 yılında İstanbul’da kitap olarak da yayımlandı. Atina ve İstanbul gazetelerinde tefrika ve daha sonra kitap olarak da yayımlanan romanlarından başka hatırı sayılır tarihsel incelemeleri de var.

İSTANBUL, YANGIN YERİ
Yazar tarih belirtmemiş ama hikâyenin başlama zamanı çok kesin; 24 Mayıs 1870 Pazar. Beyoğlu’nda çıkan büyük bir yangının 3 binden fazla evi kasıp kavurduğu, çok sayıda hayatı söndürdüğü gün. Gerçekten yaşanmış bu tarihi dramı, ‘Beyoğlu Sırları’ndaki drama bağlayan Kyriakidis, uzun sayfalara yaydığı dehşet anı tasvirleriyle gizem ve macera türündeki bir hikâye için iyi bir giriş yapıyor:
“O saatte ise bütün Beyoğlu ateş kesilmiş fırına mümâsil idi. Kalyoncu Kulluğu yanmakta olup, ateş otuz taraftan kol peyda etmiş idi. Ve güneş inmekte olup, ortalığı karanlık istiap etmeye başlamış ise de yangının dehşetengiz şavkı etrâf-u eknâfı tenvir etmekteydi (...) O birkaç saat devam eden yangında yanıp telef olan ve defnedilen erkek dişi, büyük küçük nüfus 1.400 kesâna ve ihrak olan haneler 15 bin baba iblâğ olmuşlardı. Taşınan meyyitler için olan âh u figan ve yıkılıp düşen duvar ve bacaların şamatası ve öteye beriye seğirten halkın tantanası ve binlerce çadırlar kurulup yanmışların barındırıldığı vüs’atli Taksim ve Talim Meydanı’na asker fodulası taşıyan arabaların gürültüsü ve beş saat evvel vakt-u halleri hoş ve haneleri layıklı ve teayyüşleri ziyansız binlerce ani saatte fakir hâle dûçar olmuş adamların âh u zârı eflâka ser çeker ve görenlerin kalpleri hun olur idi.”

Eski Türkçenin tadını yansıtan bu alıntıyla noktalayalım. Zira türlü hile ve desise barındıran kurgusuyla ‘Beyoğlu Sırları’, bir-iki cümleyle özetlenebilecek bir roman değil. Romanın tefrika edildiği Efimeris gazetesinin açıklamasını alıntılamak daha açıklayıcı ve neşeli olacaktır: “(...) Söz konusu roman biz okurları celbedici bir şekilde esrarengiz İstanbul’a, Beyoğlu’nun binbir yüzlü gerçeklerine, büyüleyici Boğaziçi ve güzel Marmara sahillerine götürecektir. Okur, kâh geceleyin mehtap ışınlarının aydınlattığı Boğaziçi tasvirlerinden Beyoğlu dehlizlerine savrulacak, kâh Haliç’in küçük bir körfezine kâh Marmara sahilinde Samatya ya da Bakırköy’de bulunan fakir bir kulübeye taşınacaktır. Dramatik yönü kuvvetli ve toplumsal açıdan son derece ilginç olan bu eser, son sayfasına kadar okurun merakını capcanlı korurken aynı zamanda duygulandırıcı özelliği de öne çıkmaktadır. Bunlara ek olarak Beyoğlu’ndaki büyük yangın ve 1867 yılındaki korkunç kolera salgını ve bunu izleyen felaketler kuvvetli bir kalemle tasvir edilmektedir. Beyoğlu’ndaki bir konakta verilen balodan çıkıp şehrin ücra bir köşesinde bulunan bir mezarlığa; muhteşem bir kır şenliğinden canilerin buluştuğu karmaşık bir ine; Boğaz sahilinde sarhoş edici mis kokulu bir ortamdan kötü bir cadının kasvetli dehlizine sürüklenmekteyiz. Şöyle ki okur, bir çelişkiden öbür çelişkiye, bir duygudan öbür duyguya, bir dramdan öbür drama, bir maceradan öbür maceraya atılma suretiyle şehvetli, büyüleyici, sarhoş edici İstanbul’un had safhada zengin ve karmaşık bir çeşitlilik sergileyen curcunası içinde gezinmektedir.”

TOPLUMSAL ÇÖKÜŞÜN TASVİRİ

Yazının devamı...

Geçmişten kalan...

22 Mayıs 2020

Louise Penny’nin Kanada’da kültleşen ve dünya ölçeğinde bir üne kavuşan dedektifi Armand Gamache ile ‘Cennette Bir Yılan’ romanıyla tanışmıştık. Martı Yayınevi, Armand Gamache’nin maceralarını sıralamayı gözeterek -’Soğuk Bir Dokunuş’, ‘Siyaha Çalan Bahar’, ‘Sessiz Karanlıkta Bir Çığlık’ ve ‘Acımasız Hikâye’- ile okurla buluşturmuştu. 2010 Agatha, 2011 Anthony gibi prestijli ödüllerin sahibi olarak değerini kanıtlayan ‘Sessiz Kalan’ dizinin altıncı kitabı. İkinci baskısını yapması, bizde de karşılığını bulduğunu göstermesi açısından sevindirici. Meraklı okuyucular için ekleyelim; dizi 2020’de yayımlanan ‘All the Devils are Here’ ile 16’ncı maceraya ulaştı.

QUEBEC’İN SIRLARI
Zamana karşı ölümcül bir yarışla açılan ilk sahnenin ardından kış karnavalına hazırlanan Quebec’te buluyoruz kendimizi. Birçok elemanını kaybeden ve kendisi de yaralanan Armand Gamache ise kendisine verilen izinden yararlanarak eski amiri ve akıl hocası Emile Comeau’yu ziyarete gelmiş.
Armand Gamache, ilk bakışta bildiğimiz gibi: Uzun boylu, sağlam yapılı, iyi kitapları ve uzun yürüyüşleri başka etkinliklere tercih eden, 50’li yaşların ortasında, Kanada’nın en saygın cinayet masasının başında bulunan bir kimseden çok, seçkin bir profesör görünümünde... Ancak bu kez sol şakağında bir yara izi ve uzayan sakalları eklenmiş... Emile Comeau, asıl değişikliğin görüntüyle ilgisi olmadığını fark edecektir; “Sanki üzerine yük binmiş de ağırlığıyla aşağı çekilmişti, kurşun doldurulmuş gibi yakın geçmişte yaşadıklarını yüklenmişti”. Gamache’ın karısı Rene-Marie ve sevimli köpeği Henry ile buraya gelmesinin nedeni akıl hocasının yardımını almak.
Dört farklı olaydan biri işte bu; Gamache’ın birkaç hafta önce yaşadığı travma. Yanında çalışan bir polisin rehine alınması olayı. Olayın arka planı ağır ağır aydınlanacak.

Hikâyenin merkezindeki kurgu ise birkaç gün sonra, Quebec’teki Edebiyat ve Tarih derneğinin bodrumunda işlenen bir cinayetle ilgili. Öldürülen Augustin Renaud, kendisini Quebec’in kurucusu Samuel de Champlain’in mezarını bulmaya adamış amatör bir araştırmacı. Gamache’ın bu cinayeti çözmesi için önce Champlain’in hayatındaki sırları da çözmesi gerekiyor.
Dördüncü kurguda yine ‘Three Pins’e gideceğiz; Armand Gamache maceralarının başladığı, nefes kesen bir doğa tablosu içinde konuşlanmış sevimli köye. Bir önceki macerada çözülüp kapatılan cinayet dosyası yeniden açılacak. Ama bu kez Gamache’ın yardımcısı dedektif Jean-Guy Bouvier yürütüyor -resmi olmayan- soruşturmayı. O da aynı çatışmanın ve ölümden dönmenin travmasını atlatamamış durumda.

Yazının devamı...

Boşlukta sallanan adam

24 Nisan 2020

1898 yılında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti Emmanuel Bove. Garsonluk, bulaşıkçılık, işçilik, tramvay şoförlüğü yaptı. Öykülerini bir gazetede okuyan Colette’le tanışması kaderini değiştirdi. Onun desteğiyle yazdığı ilk romanı ‘Arkadaşlarım’ (1924), büyük beğeni kazandı. Öyle ki Bove’yi Proust ve Dostoyevski ile karşılaştıranlar bile olmuştu. Avrupa’da faşizmin yükselişine pek çok yazar gibi Bove de tepkisiz kalmadı. Gazetelere anti-faşist yazılar yazdı, Alman işgali başladığında eserlerini yayımlamayı reddetti ve karısıyla birlikte ‘yeraltı’ hareketine katıldı. 1945’te hayata veda eden Bove, kısa yaşamına 22 roman sığdırmıştı.

YALNIZLIK NE GÜZEL VE NE HAZİN ŞEY
Bove’nin ekonomik yazma tarzının hayranları arasında Rainer Maria Rilke, Samuel Beckett, Philippe Soupault, André Gide, Max Jacob gibi yazarlar sayılabilir. ‘Arkadaşlarım’ın -Bove’nin yazısının benzersizliğini ortaya koyan- daha ilk cümleleri, söz konusu hayranlığı anlamamızı sağlıyor: “Uyandığımda ağzım açık. Dişlerim paslı. Akşamdan fırçalasam iyi olacak ama hiç o gayreti gösteremiyorum. Gözkapaklarımın köşesinde yaşlar kurumuş. Omuzlarımın ağrısı geçmiş. İnatçı saçlar alnıma dökülmüş. Parmaklarımı ayırıp saçlarımı arkaya tarıyorum. Boşuna. Yeni bir kitabın sayfaları gibi tekrar dikelip gözlerimin üstüne düşüyorlar. (...) Tavanda rutubet lekeleri var, tavan çatıya çok yakın. Duvar kâğıdı yer yer kabarmış. Mobilyalarım, eskicilerin kaldırımlara yığdığı döküntülere benziyor. Çingene sobamın borusu bezle sarılı, sanki bir diz gibi.”
Bu hazin tablonun gözlemcisi, hikâyenin anlatıcısı ve kahramanı Victor Baton’dur. Olaylar 1910 sonlarında, Paris’te geçer. Victor, I. Dünya Savaşı’na katılmış, üç yılını cephede geçirmiş, sol elinin sakatlanmasıyla terhis olmuş genç bir adam. Şimdi işsiz ve yetersiz bir ‘malul gazi’ maaşıyla geçiniyor.

Victor yoksulluğundan ama özellikle yalnızlığından bıkmış bir halde. Yüksek umutları var ama umutlarını gerçekleştirecek eylemleri yok. Saygın evlilik ve aniden gelecek bir servet hakkında hayaller kuruyor. Ancak ufukta bir fırsat göründüğünde ya tuhaf mazeretlerle ya da aşırı hevesiyle onları heba ediyor. Kendine acımayla kendini önemsemenin, kötücül duygularla insancıllığın, özveriyle bencilliğin, büyük umutlarla küçük hesapların çatıştığı iç dünyasıyla Victor, varlığının hikâyesini kısa, basit, anlaşılır cümlelerle anlatan ‘hüzünlü palyaço’yu andırıyor.
Bu kısa romanda, zenginlik hayalleri kurarak yaşayan ama günlerini rutubetli odalarda, salaş meyhanelerde, Paris’in izbe sokaklarında geçiren Victor’un hayal kırıklıklarını izliyoruz. Bir grup Parislinin ve şehrin net bir tasvirini sunan hikâye başladığı gibi biterken “Ah! Yalnızlık ne güzel ve ne hazin şey!” diyecektir Victor: “Kendimiz seçtiğimizde nasıl da güzel! Bize yıllarca dayatıldığında nasıl da hazin!”
‘Arkadaşlarım’da Bove, daha sonra pek çok romana konu edilecek bir insan tipi, bir ‘kaybeden’ portresi çiziyor. Aşağı yukarı aynı dönemde yaşadığı Kafka’nın kahramanlarını hatırlatan, umutsuzca kabul etmek istediği topluma bir türlü uyum sağlayamayan, kendisini boşlukta hisseden, o boşlukta sallanan bir adam portresi bu. Okuyucunun nefret etmese bile yakınlık da kuramayacağı türden bir karakter. Tiksinti yaratmaması Bove’nin anlatımındaki ironi sayesinde. Victor’un hayatı bir düşüş değildir; ne yükselir ne de düşer, zira o zaten en alttadır. Hikâyenin sonunda, başladığı yerdedir.

AYRINTILARI YAKALAMAK

Yazının devamı...

Destanlardan modern romanlara salgın edebiyatı

9 Nisan 2020

Susan Sontag’ın ‘Metafor Olarak Hastalık’ adlı kitabında insanlık tarihine damgasını vuran salgın ya da -yaygın- hastalıkların zihinlerde yarattığı etkileri incelerken ‘hasta olma durumuyla ilintili olarak kafamızda kurduğumuz cezalandırıcı ya da duygusal fanteziler’ üzerinde durur. Niyeti, hastalıklardan kaynaklanan klişeleri ele alarak fiziksel hastalığın kendisini değil hastalığın bir figür ya da metafor olarak kullanılma hallerini tartışmaya açmaktır. Zira, Sontag’a göre söz konusu metaforlar son derece gerçek sonuçlar doğururlar ve yarattıkları çarpık algılarla, hurafelerle, komplo teorileriyle hastalıklarla etkili mücadelenin önüne geçebilirler.
Sontag’ın tüberküloz, kanser ve HIV ağırlıklı incelemesi koronavirüsle baş etmeye çalıştığımız bugünlere de ışık tutacak metinler üzerinden ilerliyor. Bu yazı çerçevesinde salgın hastalıkların edebi metinlere yansıması üzerinde durmak ve -külliyatın dev hacmi düşünüldüğünde çok mütevazı kalan- birkaç ekleme yapmak istiyorum.
İnsanların hastalıklara karşı mücadelesi daha ilk yazılı metinlerde çıkar ortaya. Bilimin olmadığı bir zamanda köken tanrılara havale edilecektir. ‘Gılgameş’ destanında Enkidu onu ölüme götürecek korkunç bir hastalıkla cezalandırılır. Yine ‘Gılgameş’ten bir alıntı yapalım; “Sen tanrıların efendisisin ve bilgesin. Nasıl nedensiz yere böyle bir tufan yaratabildin?” Böyle bir replik, ancak salgın bir hastalık deneyimlemiş insanların ağzından çıkabilirdi.

Finlerin ‘Kalevela’ destanında da salgın hastalık anlatılır; “Louhi, Pohjola’nın kadını/ Oğlanlara emretti/ Yolladı ayrı ayrı/ Kara burunun ucuna/ Adaların olduğu tarafa/ Türlü salgın hastalık / İlletler hiç duyulmadık/ (...)/ Tüm Kaleva yatağa serildi/ Bilinmedik hastalık...”
Salgınlar antikçağ’ın en parlak metinlerine de vurmuştur damgasını. Salgının genel adı vebadır ve elbette yine tanrısaldır. Homeros’un ‘İlyada’sında Akhaların Troya ovasındaki gemi ordugâhındayız. “Tanrı, rahibin duasını duydu. Olympos Dağı’nın doruklarından yüreğinde öfke, omzunda okları ve yayı, gece gibi aşağı indi. Her görülmez ok ölümcül bir hastalık taşıyordu. Önce katır ve köpeklere ok attı, sonra dokuz gün boyunca o kadar çok Yunan savaşçı öldürdü ki, her yerde sürekli cenaze odunu yanar oldu.”
Tıp ilminin atası sayılan Hipokrates bile hıyarcık vebasının sebebinin ‘Tanrı’nın gazabı’ olduğunu vurgulamıştır ki, Sofokles’in ‘Oedipus’ trajedisi de tam da böyle bir lanete dayanır.
Sontag’a göre antikçağ’da hastalıklar tanrısal cezalar olmakla birlikte utanılası durumlar değildi. Hastalığın utanca dönüşmesi hastalık konusunda daha ahlaki ve katı ölçütler dayatan Hıristiyanlığın ortaya çıkışıyla başladı. Ve bu yüzden veba, frengi, cüzam gibi salgınlarla kasıp kavrulan ortaçağda insanlar, salgının nedenini kendileri dışındaki bir günah keçisine yüklemeye çalıştılar. En çok da Yahudilere, Çingenelere... Boccacio’nun ‘Decameron’u bu yıllarda (1349-1353) kalema alınmış en önemli edebi eserlerden biridir ve Floransa’daki ahlaki çöküşü hicveder.

Yazının devamı...

Gecikmiş bir aile toplantısı

2 Nisan 2020

James Wood 1965 yılında, İngiltere’nin Durham kentinde doğdu. Dindar bir ailede, “sade ve ağırbaşlı” olarak tanımladığı bir ortamda büyüdü. Müzik bursuyla okuduğu Eton College’dan mezun olduktan sonra Cambridge Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı eğitimi aldı. Eleştirmenliğe The Guardian’a yazdığı yazılarla başladı, 1992-95 yılları arasında aynı gazetede baş edebiyat eleştirmeni olarak görev yaptı. 1995 yılında The New Republic dergisinde edebiyat eleştirmeni oldu ve ABD’de yaşamaya başladı. 2007’de The New Yorker’ın düzenli yazarı oldu. 1990’ların ortalarından bu yana yazdığı eleştiri yazılarıyla İngiliz ve Amerikan edebiyat dünyalarının en etkili eleştirmenlerinden biri olan Wood, kurmaca teknikleri, roman ve gerçekçilik, romanın tür olarak gelişim, inanç ve sekülerlikle bağlantısı gibi konularda çok sayıda inceleme/deneme/eleştiri kitabı yazdı. Yeni çıkan ‘İyi Bir Hayat’ın yanı sıra Türkçede ‘Hayatın En Yakın Benzeri’ (Can, 2018) ve ‘Kurmaca Nasıl İşler?’ (Ayrıntı, 2013) adlı kitapları yayımlanan Wood, The New Yorker’daki eleştiri yazılarını sürdürüyor, Harvard Üniversitesi’nde ise ‘Edebiyat Eleştirisi Pratiği’ dersi veriyor.

SÖYLENEMEYENLER...
‘İyi Bir Hayat’ın hikâyesi, dünya ekonomisinin gidişatından huzursuzlanan emlak yatırımcısı Alan Querry ile iki yetişkin kızınının 2007 başlarında bir araya geldiği yaklaşık bir haftalık sürede geçiyor. Kızların büyüğü 40 yaşındaki Vanessa, New York yakınlarındaki Saratoga Springs Üniversitesi’nde felsefe profesörü. Birkaç yaş küçük kız kardeşi Helen ise Londra’da müzik sektöründe yönetici olarak çalışıyor. Kızlar annelerinin başka bir adam için evi terk etmesinden sonra babalarının yanında büyümüşler, eğitimlerini tamamlamışlar, dışarıdan bakıldığında ‘iyi bir hayat’ da kurmuşlar. Ancak sıkıntılı geçen boşanma sürecini ve annelerinin erken ölümünü hâlâ atlatamadıklarını ve gençlik yıllarındaki gerilimlere takılıp kaldıklarını anlıyoruz.
Babaları Alan ise yıllar sonra tanıştığı genç bir kadında bulmuş mutluluğu. Kızlarıyla bir türlü istediği gibi yakınlaşamamış. Mesela Vanessa, kariyerini sürdürmek için Amerika’ya taşındığından bu yana ziyaretine hiç gitmemiş. Şimdi küçük kızıyla birlikte yaptıkları bu ziyaretin nedeni, Vanessa’nın düşüp yaralanmasından duydukları korkular. Korkuları fiziksel hasarla ilgili değil; düşüşün kasıtlı olduğundan, Vanessa’nın kendine zarar vermek istediğinden endişeliler. Zira Vanessa’nın gençliğinde benzer bir vaka yaşanmış...
Alan ve Helen, Vanessa’ya destek olmak için Saratoga Springs’e giderler. Oysa kendi hayatları da sorunlarla doludur. Helen’in evliliği ve kariyeri tehlike sinyalleri verirken Alan’ın yatırımları iflasın eşiğindedir. Buna karşılık üçü bir araya geldiklerinde sıkıntılarını ortaya dökmeyeceklerdir. Vanessa, kendisinden genç sevgilisi Josh’la mutlu bir birliktelik sergilemek için çabalar. Helen ve Alan ise kendi sorunlarını sadece zihinlerinden geçirirler. Kısacası, söylenemeyenlerin ağırlığı vurur buluşmaya damgasını. Ne var ki Alan, etrafa saçılan ufak tefek işaretlerden, onları sarmalayan umutsuzluğun farkındadır. Yine de iyi bir baba modelinin gerektirdiği gibi davranacaktır; “Her şeyi gör, biraz düzelt...”

KUSURSUZ TEKNİK
Bir ailenin kendi arasındaki ilişkileriyle başlayan ‘İyi Bir Hayat’, giderek hayat hakkındaki sorulara, dolayısıyla da felsefi meselelere açılıyor. Özellikle de Alan’ın zihni bu New York yolculuğunda karşılaştığı insanların ve mekânların çağrışımlarıyla ABD ve İngiltere, bugün ve geçmiş arasında gidip gelmeye başlayacak, neoliberalizmin yerle bir ettiği tarihi, işçi sınıfının ve bir dolu değerin çöküşünü sorgulayacaktır. Elbette Helen ve Vanessa’nın zihni de çalkantılıdır. Böylelikle, pek çok soru çıkar karşımıza: Neden bazı insanlara yaşamak diğerlerinden daha zor gelir? Mutluluk öğrenilebilecek bir yetenek mi yoksa acımasız bir doğum kazası mı? Çocukluk bir kenara bırakılmalı mı? Ya da annesinin ölümünden sonra Vanessa’nın varlığına hâkim olan basit, çocuksu ve hem felsefe dışı hem de sorulabilecek en felsefi soru; ‘Nereye gitti?’

Yazının devamı...

İnsan etinin lezzeti!

12 Mart 2020

Agustina Bazterrica, 1974’te Buenos Aires’te doğdu. Buenos Aires Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun oldu. 2013’te ‘Matar a la Niña’ adlı romanı ve 2016’da öykü kitabı ‘Antes del Encuentro Feroz’ yayımlandı. ‘Leziz Kadavralar’la 2017’de Arjantin’in en önemli ödülü olan Clarín Roman Ödülü’nü kazandı.

HAYVANSIZ BİR DÜNYA
Distopyasının dayandığı fikriyatı romanın daha ilk paragrafında ortaya koyuyor Bazterrica:
“Yarım karkas. Sersemletme. Kesim hattı. Basınçlı su. Bu sözcükler beliriyor zihninde ve hırpalıyorlar onu. (...) Ter içinde uyanıyor, çünkü ertesi gün yine insan kesmekle yükümlü olduğunu biliyor. Islak tişörtünü çıkarırken bu inatçı düşünceyi, onların aslında yenilebilir hayvanlar olarak yetiştirilen insanlar olduğu düşüncesini aklından atmaya çalışıyor.”
Anlatıcı Marcos Tejo, eskiden babasına ait olan et işleme tesisinde öğrenmiş hayvan kesmeyi. Sonra veterinerlik okumaya karar vermiş ama ansızın ortaya çıkıp büyük bir hızla yayılan hayvansal virüs salgını nedeniyle okulu tamamlamaya fırsat bulamadan geri dönmüş. Zira babası yaşlılık bunaması teşhisiyle hastaneye kapatılmış. Marcos, babasının da diğerleri gibi ‘Geçiş’e dayanamadığını düşünüyor. Çevrelerindeki pek çok insan akut depresyona teslim olup kendilerini ölüme terk etmiş, kimileri gerçeklikle bağlarını koparmış, kimileriyse intihar etmiş...

Peki ne olmuş ‘Geçiş’ döneminde? Hayvanlar insanlar için ölümcül bir virüs taşıdığından dolayı hayvan yemek imkânsız hale gelmiş. Tek bir tırmık darbesinin ölüm anlamına geldiği yıllarda kediler ve köpekler bile imha edilmiş. Marcos, şimdi bile karşılarına çıkan her türlü hayvanı öldürmek ve yakmak üzere sarı dalgıç kıyafetleriyle geceleri gruplar halinde mahalle mahalle gezen insanları hatırlıyor.
Neyse ki felaketin koşullarına ayak uydurulması zor olmamış, hatta çözüm bile bulunmuş. Basit bir çözüm; ötekilerin eti:

Yazının devamı...
A. Ömer Türkeş Kimdir?

A. Ömer Türkeş