A. Ömer Türkeş

A. Ömer Türkeş

Hayatın cömert davranmadığı insanların dünyası...

10 Ekim 2019

Onlar kadar uluslararası üne sahip olamasa bile -Jaroslav Hašek, Karel Apek ve Milan Kundera ile birlikte- 20’nci yüzyılın en önemli Çek yazarlarından biri sayılan Bohumil Hrabal, 28 Mart 1914’te Brno’da doğdu. Üç yaşına kadar anneannesi ve dedesiyle yaşadı. 10 yaşındayken dayısı Pepin’in de onlara katılması Hrabal’ın hayatını değiştirecekti. “Kültürlü ve güngörmüş bir hikâye anlatıcısı olan dayısının fıkralarından ve anılarından etkilendi.” 1934’te Prag Karl Üniversitesi’nde hukuk tahsiline başladı. 1939’da savaş çıkınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Nazi işgali bitene kadar küçük bir kasabada demiryolu işçiliği ve memurluğu yaptı. 1946’da hukuk diplomasını aldı ama hayatını kazanmak için çok farklı işlerde çalıştı. Bu sıralarda edebiyata meyletmiş ve Prag’ın yeraltı sanat ve edebiyat çevrelerine katılmıştı. 1948’de şiirlerini topladığı ilk kitabı ’Kayıp Sokak’ı yayımladı. Diğer ürünleri müstehcenlik ve sansür nedeniyle ancak 1963’ten itibaren yayımlanmaya başladı. Düzyazı ilk kitabı (öykü) ‘Derindeki İnci’ 1963’te, Pepin Dayı’nın başrolde olduğu, 90 sayfalık kesintisiz bir paragraftan oluşan ’Yaşı Kemale Ermişler İçin Dans Dersleri’ 1964’te, Jirí Menzel’in sinemaya uyarladığı ve yabancı film Oscar’ını alan ‘Sıkı Kontrol Edilen Trenler’ 1965’te yayımlandı. 1968’de Prag Baharı’yla kitapları yasaklandı. 1970’ten 1989’a kadar kitapları ‘samizdat’ (yeraltı) basımlarla yayımlandı. 3 Şubat 1997’de, Prag’da kaldığı hastanede güvercinleri beslerken pencereden düşerek veya atlayarak hayata veda etti.

VEDA TÖRENİ
Hrabal ‘Gürültülü Yalnızlık’ı 1976 yılında yazmış ve yasaklı olduğu için kitabı yeraltı ağı içinde yayımlanmıştı. Hikâyenin bu süreçle metaforik bir ilişkisi var. Romanın anlatıcısı Hanta, 35 yıldır karanlık bir mahzende yasaklanmış kitapları presleyip imha etmekle görevli bir işçi. İkinci Dünya Savaşı öncesinde başladığı işi Nazi işgali sırasında ve sosyalist dönemde de büyük bir tutkuyla sürdürmüş. Kitap düşmanlığından değil, tersine kitaplara olan saygısından... Bu nedenle sıkıştırdığı balyaların içine mutlaka önem verdiği bir kitabı katıyor, onları balyalıyor, balyaların etrafını reprodüksiyonlarla süslüyor ve sonra presleyerek imha ediyor. Yani bir nevi veda töreni düzenliyor.
Sinekler ve farelerle dolu çalışma koşullarının zorluğunu bira içerek göğüsleyen Hanta’nın dış dünya ilişkisi çok sınırlı. Neredeyse makinesine ve kitaplara adanmış bir hayat sürdürüyor. Ne var ki yakınlarda kurulan modern bir kitle imha tesisini ziyaret ettiğinde umutsuzluğa kapılacaktır. Bira yerine süt içen, düzgün kıyafetler giyen ve kitapların içeriği ile hiç ilgilenmeyen genç işçiler moralini bozmuştur:
“... bir saniye içinde kesinkes anladım ki bu dev pres bütün öbür preslere ölümcül bir darbe indirecekti, benim alanımda, farklı insanlarla, farklı bir çalışma biçimiyle yeni bir çağ açılıyordu. Küçük sevinçlere paydos, oraya yanlışlıkla atılmış kitaplara paydos! Benim gibi, hepsi de istemeye istemeye bilgi sahibi olmuş eski presçilerin zamanı dolmuştu! Başka türlü bir düşünme biçimi vardı artık... Bu işçilere prim olarak prese gelen bütün yayınlardan birer örnek veriliyor olsa da bu iş benim sonum demekti, arkadaşlarımın sonu, depolardan kurtardığımız ve yaşamımızda mutlu bir değişiklik olur umuduyla okuduğumuz kitaplardan oluşan koca kütüphanelerin sonu.”

DÜŞLE GERÇEK ARASINDA
1982 yılında Zeyyat Selimoğlu’nun çevirisiyle yayımlanan ‘Sıkı Kontrol Edilen Trenler’in önsözünde Hrabal’ın romanlarındaki kahraman tiplemeleri şöyle özetlenmiş: “Yazarın romanlarında vazgeçilmez olanlar kuşkusuz titizlikle yarattığı anti-kahramanlarıdır (...) 1960 ve 1970’lerde yayımladığı öbür kitaplarında da –Çekçede kendi türettiği terimle– ‘pábitel’ (farfaracı, berduş) karakterler öne çıkar (...) Hrabal kitaplarında, bireysel ahlak ve vicdanın üzerinde dururken; topluma uymayan ya da toplum dışında kalmış kişileri metinlerinde sıklıkla konuk eder...”

Yazının devamı...

Güvercin tedirginliği

20 Eylül 2019

Ulrich Alexander Boschwitz, 1915’te Birinci Dünya Savaşı’nda ölen Yahudi bir tüccarın oğlu olarak Berlin’de dünyaya geldi. Annesi Martha Wolgast Boschwitz ise varlıklı bir Alman ailesinin kızıydı. Annesi tarafından iyi bir Protestan olarak yetiştirildi. Ne var ki Nazilerin gözünde o ve kız kardeşi hâlâ Yahudiydi. Kız kardeşi 1933’te Filistin’e göç etti. Boschwitz ve annesi 1935’e kadar Almanya’da kaldı. Boschwitz ilk romanını yazmaya başlamıştı. ‘Menschen neben dem Leben’ (Yaşamın Kıyısındaki İnsanlar) önce İsveç’te, John Grane takma ismiyle yayımlandı. Kitabın başarısı anne ve oğluna İsveç’e kaçma fikri verecekti. Boschwitz, ikinci romanı ‘Yolcu’yu 1937 kasımında tamamladı. Kitap ABD’de ve Fransa’da müstear isimle basılmıştı.

Anne-oğul 1939’da İngiltere’ye gittiler. Ancak savaşın başlamasından sonra İngiliz hükümetinin en utanç verici uygulamalarından birine maruz kaldılar ve Man Adası’ndaki toplama kamplarına götürüldüler. Hemen ardından İngiliz hükümeti kamptaki tüm erkekleri sınır dışı etme kararı da alacak ve Boschwitz 1940 yazında Avustralya’ya gönderilecekti. Almanlara karşı savaşmayı kabul edenlerin geri dönmesine izin verildiğinde Boschwitz’e yeniden yol görünmüştü. Ne yazık ki bu, son yolculuğuydu. Bindikleri gemi 29 Ekim 1942’de bir Alman U-botu tarafından torpillendi. Sadece 27 yaşında olan Ulrich Alexander Boschwitz, öldürülen 362 yolcu arasındaydı.

‘Yolcu’ ABD’de ve Fransa’da yayımlanmasına karşılık Almanya’da yakın zamana kadar bilinmeyen bir romandı. Editör ve yayıncı Peter Graf’ın çabalarıyla 2018’de yayımlandı ve gerek küresel mülteci krizinin güncelliği gerekse de aşırı sağın yeniden yükselişe geçmesi nedeniyle büyük ilgi topladı. Boschwitz ‘Yolcu’yu Kasım 1938’de, birkaç haftada tamamlamıştı. Zira ülkesinde birkaç ay önce Naziler tarafından gerçekleştirilen Kristal Gece saldırısını teşhir etmek istiyordu. Tarihe ‘Kristal Gece’ adıyla geçecek linç ve yağmalama eylemleri Almanya’nın Paris büyükelçisinin bir Yahudi tarafından öldürülmesi üzerine başlamıştı. Suikasti fırsat bilen Nazi hükümetinin organize ettiği saldırılarda yaklaşık 1.500 kişi öldürüldü, sayısız işletme ve daire parçalandı, 1.400 sinagog imha edildi ve 30 bin Yahudi erkek, toplama kamplarına hapsedildi. Avrupa devletleriyse kayıtsız kaldı. Üstelik göç politikalarını sertleştirerek Almanya’dan kaçan siyasi mültecilere ve Yahudilere sığınma hakkı vermediler.

TRENLERE SIĞINMAK
‘Yolcu’nun kahramanı Otto Silbermann da bu sürecin mağdurlarından. Kendisini Yahudi olarak bile tanımlamayan, Birinci Dünya Savaşı’nda ülkesi için savaşmış, Alman kültürünü özümsemiş, yüksek sınıftan bir iş adamı... Olaylar başladığında, güçlükle inşa ettiği dünyası paramparça olacaktır. İş yerinin hisseleri Alman ortağı tarafından değerinin çok altında bir parayla gasp edilir, evi yağmalanır, canını güçlükle kurtarırken Yahudi olmayan karısı ailesinin evine sığınmıştır. Tek umudu Paris’te okuyan oğlunun Fransa’ya giriş izni çıkartmasıdır. Ancak izin bir türlü çıkmaz... Her an yakalanmak, linç edilmek ya da hapse atılmak tehdidi altındaki Silbermann’ın ‘güvercin tedirginliği’ndeki yolculuğu başlamıştır...

‘KÖTÜ ÇOĞUNLUĞUN PARÇASI OLMAKTANSA...’
‘Yolcu’yu yazarken sadece 23 yaşındaydı Boschwitz. Kuşkusuz ki heyecanlı, öfkeli ve tedirgindi. Buna karşılık romanın kurgusu olgun ve başarılı. Yukarıda özetlediğim hayat hikâyesini çok iyi kullanmış. Birinci Dünya Savaşı’nda ölen -Yahudi bir tüccar olan- babasıyla, yarı Alman yarı Yahudi olan kendisini tek bir karakterde, Otto Silbermann’da bir araya getirmiş. Hikâyenin ilerledikçe bir polisiyeyi aratmayacak kadar hız, heyecan ve tekinsizlik barındırdığını söyleyebilirim. Silbermann’ın kurtulmak için trenlerle bir kentten bir kente geçişi, günübirlik kalınan oteller, terdirgin ruh hali hikâyeyi sürükleyen lokomotif işlevi görüyor.

Yazının devamı...

Hiçbir şey yapmadan yürümek...

13 Haziran 2019

Sergio Chejfec, 1956 yılında Buenos Aires’te, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1990’dan 2005’e kadar Venezuela’da yaşadı; burada siyaset, kültür ve sosyal bilimler dergisi olan Nueva Sociedad’ı yayımladı. İngilizceye de çevrilen romanı ‘Mis dos mundos’ (Benim İki Dünyam), 2013’te Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü’nün uzun listesine seçilmişti. Chejfec, halen New York Üniversitesi’nde İspanyolca yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.

HİKÂYESİZ ROMAN
Kitabın başında ünlü İspanyol yazar Enrique Vila-Matas’ın ‘Benim İki Dünyam’ hakkındaki izlenimlerine yer veren sunuş yazısı, az sonra okuyacağımız metne ısınmamızı sağlıyor. Isınmamız dedim, zira hikâyeden ziyade dili, üslubu, anlatma şehvetini gözeten romanlara pek de alışık değiliz. İçine girilmesi zordur böyle romanlar; çekip götürmez okuyucuyu, düşünmeye ve anlamaya zorlar. Buna karşılık -niyeti öyle olmasa bile- her romanın bir hikâyesi vardır, elimden geldiğince özetlemeye çalışacağım:
50’li yaşlardaki anlatıcı, geçmişe dair bir anısını -bir zamanlar Brezilya’nın güneyindeki büyük bir şehre yaptığı yolculuğu- anlatıyor. Katıldığı konferanstan çıkmış, kitap fuarını ziyaret etmiş ve daha önce gitmeyi hedeflediği büyük bir parka doğru yola koyulmuş... Bu verilerden anlatıcının bir yazar olduğunu anlıyoruz.
Burada kısa bir mola verelim: Chejfec, romana mekân olarak Brezilya’yı seçtiğini, zira Brezilya’nın hem Latin Amerika’nın geri kalanından kültürel ve dilsel açıdan farklı hem de içinde kaybolacak ve kendi içindeki farklılıkları yansıtacak kadar büyük bir ülke olduğunu söylemiş. Bu özellikleriyle adı verilmeyen Brezilya şehri, anlatıcının fiziksel yolculuğuna eşlik eden zengin zihinsel çağrışımlar üretmesine katkıda bulunuyor.

Hikâye işte bu yolculuğun hikâyesi. Ama bir yerden bir yere varmanın, kaybolmaların, sokakların, evlerin, insanların, araçların değil; merceğe her düşen görüntünün bir imgeye dönüşmesinin, zihindeki çağrışımların, anlatıcının kendi durumunu, kimliğini, varoluşunu sorgulamasının hikâyesi. Öyle ki mekân bu şehir olmaktan çıkıyor, önceki seyehatlerin çağrışımıyla Avrupa’ya kadar uzanıyor. Mekânla birlikte zaman da genişliyor, anlatıcının gençlik çağları katılıyor hikâyeye.
Parka ulaştığında, “Sınırları belirlenmiş bir alana kapatılmış doğanın eşkâli bu kendi halinde gezgini heyecanlandırıyor, içinde kuğu biçiminde gemiler, tutsak alınmış kuşlar, balıklar, kaplumbağalar olan bu yarı terk edilmiş parkta kendi eksik durumuna dair işaretler, herhangi bir özgünlüğün imkânsız olduğunun kozmik bir kanıtını görüyor.” İşte bu kanıtlar onu yazarlığını sorgulamaya götürür. Artık bir yazar olmaktansa bir yazar olmayana dönüşmek isteyen anlatıcı, “Hikâyenin kendi imkânsızlığı ya da daha kötüsü, kendi faydasızlığı içinde çözülüp kaybolmaya dair bir arzu” duymaktadır.

DALGINLIĞIN SOSYOLOJİSİ

Yazının devamı...

Çöldeki yabancılar

16 Mayıs 2019

‘İz’, Meksika’nın ABD sınırları yakınındaki Esmeralda kasabasındaki sert bir sahneyle açılıyor. Belki de romanın en akılda kalan sayfalarında Gander, El Palomo lakaplı bir tetikçinin kurbanın kafasını yüzmesini uzun bir tasvirle naklediyor. Sonraki bölümde Dale ve Hoa ile tanışıyoruz. Üniversitede öğretim üyesi olan Dale 50’li, seramik sanatçısı karısı Hoa 40’lı yaşların ortalarında. Birbirlerini seven, hayattaki en büyük sorunları 20’li yaşlardaki oğulları Declan’la bir türlü istedikleri yakınlığı kuramamak olan kültürlü bir çift. Şimdi birlikte Meksika’ya doğru seyahat ediyorlar. Birbirinden çok farklı iki anlatı çizgisinin bir süre sonra kesişeceğini tahmin etmek zor değil. Ama bu kesişmenin nerede ve ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek zor. Böylelikle tekinsiz bir atmosferi ilk baştan yakalıyor hikâye.
Meksika seyahatinin bir amacı var: Edebiyat profesörü Dale, gazeteci ve öykü yazarı Ambrose Bierce’nin izini sürüyor. Ambrose, gerçek bir tarihi kişilik. 1913 yılında -71 yaşındayken- Meksikalı devrimci Pancho Villa ile röportaj yapmak için ABD’den ayrılmış. Teksas sınırını at sırtında geçerken Chihuahua kenti yakınlarındaki Villa’nın kuvvetleriyle karşılaşmış ve onlara katılmış. 26 Aralık 1913 tarihinde bir arkadaşına yazdığı mektup, onunla ilgili elimizdeki son bilgi. Hayatını Meksika birlikleriyle çıkan bir çatışmada kaybettiği iddia edilmekle birlikte, ölümü hakkında bir efsane yaratacak kadar çeşitli spekülasyonla yapılıyor. Dale, işte bu efsanelerin izini sürmek niyetinde. Bir yandan da oğullarının çekip gitmesi ve onlarla iletişimi kesmesiyle yaşadıkları travmanın yaralarını sarmayı umut ediyorlar. Ne var ki Chihuahua çölünün sıcağında, hiç tanımadıkları topraklarda yapılan yolculuk hiç de planladıkları gibi gitmeyecektir.

ŞİİRLER EŞLİĞİNDE
Forrest Gander, farklı türlerde ürün veren çok yönlü bir yazar. Ancak şairliği bir adım önde. Eleştirmen tarafından ‘lirik, karmaşık ritmli ve yapısal’ olarak nitelenen şiirlerinde ekolojik temalar öne çıkar. Bu yıl şiir dalında Pulitzer kazandığında, ödül kurulu şiirleri hakkında şu yorumu yapmıştı: “Dünyadaki kültürlerarası gerilimleri araştıran ve insan deneyiminde neyin gerekli olduğunu belirlemek için derinlemesine kazan, zorlayıcı bir çalışma...”

Özellikle ‘İz’ romanı için de kullanışlı bir yorum bu. Zira, hikâye boyunca bir yandan Amerikalı orta sınıf bir ailenin Meksika’ya yolculukları tam bir kültürel çatışmaya dönüşürken, diğer yandan insan deneyimleri ve seçimleri üzerine zorlu süreçler yaşanıyor. Forrest Gander, Türkçeye ‘Şairin Vedası’ (YKY) adıyla çevrilen ilk romanı ‘As a Friend’de de (2008) benzer temalara ağırlık vermişti. Rahatsız edici bir romandı ‘Şairin Vedası’. Bir aşk hikâyesini bir ölüm hikâyesiyle birleştiren Gander, duygusal olmayan fakat tamamıyla duygulardan oluşan kısa ama yoğun bir romana imza atmıştı.

‘İz’ de rahatsız edici, kimisi yazar tarafından bilhassa muğlak bırakılmış hikâyeler barındıran, duygusal olmadan duygulardan söz eden bir anlatı. Aşk ve ölüm yine başrollerde. Roberto Bolano’nun ‘2666’sındaki kadın cinayetlerini ya da Paul Bowles’un ‘Çölde Çay’daki bilmediği topraklarda kendisini arayan kahramanını akla getiren bir hikâye kurgulamış Gander. İki ayrı kanaldan akan anlatımıyla kültürler arasındaki farklılığın ve gerilimin bir kez daha altını çizmiş.

Kurgusunda övgüye değer daha birçok öğe saymak mümkün ama ‘İz’in belki de en ilginç yapısal özelliği, her bölümün başına kısa ve lirik bir Gander şiirinin yerleştirilmesi. Bu şiirler kendilerinden sonra gelen bölümlere kılavuzluk ettikleri gibi kişilerin aileleri ve benlikleriyle olan ilişkilerinin karmaşıklığını da sergiliyor.

Duyguları taşıyan şiirlere, manzaralara görsellik kazandıran tasvirler eşlik ediyor. Özellikle çiftin çölde mahsur kaldıkları bölümlerde, Gander onların ruh hallerini -endişelerini, korkularını, hayatta kalma mücadelelerini- daha iyi kavramamızı sağlayacak sesler ve görüntüler katmış metnine:

Yazının devamı...

Kadınlardan nefret eden bir dünyada kadın olmak...

2 Mayıs 2019

Sophie Mackintosh, 1988’de Güney Galler’de dünyaya geldi. Warwick Üniversitesi’nde Edebiyat ve Yaratıcı Yazarlık öğrenimi gördü. ‘Grace’ adlı öyküsüyle 2016 White Review Öykü Ödülü’nü, ‘The Running Ones’ öyküsüyle 2016 Virago/Stylist Öykü Ödülü’nü aldı. İlk romanı ‘Su Kürü’yle 2018 Man Booker Ödülü’ne aday gösterildi ve bu ödüle aday gösterilen en genç yazarlar arasına girdi.
İklim değişikliğinin kriz seviyesine ulaştığı ve erkeklerin kadınlar için -kelimenin tam anlamıyla- toksik hale geldiği bir gelecekteyiz. Hikâyeyi -dönüşümlü olarak- üç kız kardeş -Grace, Lia ve Sky- anlatacak. Grace 30’una yaklaşmış, Lia 28, Sky ise 18 yaşında. Anakaradan deniz yoluyla bir günlük mesafedeki bir adada anne-babalarıyla yaşıyorlar. Babaları Kral, bir süredir ortalarda yok. Anne ve kızlar şaşkın ve tedirgin. Zira, hayatları boyunca ondan başka erkek yüzü görmemişler. Annelerinin anlattığına göre çok yıllar önce, eski dünya hastalık illetine tutulduğunda, babaları Kral’ın kullandığı tekneyle güçlükle varmışlar adaya. Burada ütopyalarını gerçekleştirmeye çalışmışlar. Anakaradan hasta gelen kadınları tedavi etmişler. Kızlarını karşılaşabileceği felaketlere karşı hazırlamışlar.

Ne var ki bu hazırlıklar, ütopyayı sorgulatacak kadar tuhaf. Bunun nedeni belki de eski dünyanın felaketi hakkındaki yargıları: “Eski dünyayı o kadar korkunç, yıkıma o kadar meyilli yapan şeylerden biri de insanların duygu denen bu kişisel enerjilere karşı tamamen hazırlıksız olmasıydı. Annemiz bu tür enerjilerden söz etmişti bize. Bedenlerimiz erkek bedenlerinden farklı biçimlerde hassas olduğundan, özellikle kadınlar için tehlikeliydi bunlar (...) Güçlü duygular insanı zayıflatır, bedenini bir yara gibi açar. Onları uzaklaştırmak için tetikte olmak ve düzenli terapi yapmak gerekir.” Anne ve babaları da kızların duygularına teslim olmamaları için terapiler geliştirmişler. Güçlü duyguları nasıl hafifletebileceklerini öğrenmişler. Ancak babalarının ortadan kaybolmasından birkaç gün sonra adaya iki yetişkin erkek, bir erkek çocuk ayak bastığında duygu terapilerinin pek fayda sağlamadığı ortaya çıkacaktır...

FEMİNİST DİSTOPYA
Sophie Mackintosh’un “bizden nefret eden bir dünyada kadın olmak” fikrinden hareketle kurguladığı ‘Su Kürü’ feminist bir distopya olarak değerlendiriliyor. Feminist tavrı çok açık, ancak -distopik öğeler taşımakla birlikte- romanın gelecekle ilgili fazla bir veri barındırmadığını, üç kız kardeşin arasındaki bağları ve kadın dayanışmasını daha çok öne çıkardığını ve bu hikâyenin anlatım zamanının günümüzden pek uzak olmadığını söyleyebilirim. ‘Su Kürü’ne ‘distopik’ nitelemesi yapılmasının nedeni, son dönemde bu türden kitapların rağbet görmesi. Margaret Atwood’un ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün televizyona yeni uyarlaması, Naomi Alderman’ın ‘Güç’ünün başarısı ve ataerkil dünyalarda yaşayan kadınların bedenlerinin kontrol altına alınması temalı bir dizi roman, dünya edebiyatında yeni bir trend ya da yeni bir kadın rönesansı olarak değerlendiriliyor. Mackintosh da bu trendin etkisinde kalmış olabilir ama unutmamak gerekir ki kadınların erkek egemen dünyaya tepkilerini meşru kılan bir durum söz konusu.

Mackintosh kaybolmuşluğunu ve öfkesini, bir kadın olmanın hâlâ zor olduğunu fark etmesine yol açan bir dizi olayla -bizim de yabancısı olmadığımız türden vakalarla- gerekçelendiriyor. Trump’ın başkan seçilmesi, İrlanda’daki kürtaj referandumu, cinsel saldırıyla suçlanan güçlü bir erkeğin dokunulmaz olabileceğini kanıtlayan Kavanaugh davası... Yazarın saydığı bu olaylar gerçekten de ataerkilliğin virütik bir hastalık yaydığı dünyayı hayal etmeyi kolaylaştırıyor. ‘Su Kürü’nün dünyasını hayal etmemizi kolaylaştıran diğer neden ise Mackintosh’un tasvirlerinin “kumaşlara, beyaz müsline, soluk mavi nevresimlere, pamuklu giysilere, çarşaflara ve kanla lekelenmiş perdelere” kadar yayılan görselliği...

‘Feminist bir distopya’ dedik ‘Su Kürü’ için ama “kadın seslerine odaklanan ve dünyada bir kadın olmanın ne demek olduğunu keşfeden bir kitap yazdığınızda, feminist olmamak zor”. Buna karşılık feminizmi ‘erkek düşmanlığı’ ile bir tutan zihniyetin eline koz veren bir roman hiç değil. Tersine, adada kurulmak istenen ‘ütopya’nın kızlar ve adaya gelen ‘hasta’ kadınlar üzerindeki iktidara dönüşmesinde baba kadar annenin de payı var. Gerçek dünyada olduğu gibi; bir kadının iktidarda olması mevcut yapıların değişeceği, ataerkil egemenliğin yıkılacağı anlamına gelmiyor. Kısacası ‘Su Kürü’nde iktidarı almak ile iyi şeyler yapmak arasındaki gerilim de ortaya konmuş. ‘Su Kürü’, üzerinde daha fazla durulmasını hak eden, çok başarılı bir ilk roman. Ve her türlü olumsuzluğa rağmen bir umudu da

Yazının devamı...

Bu davalar burada görülür

18 Nisan 2019

‘Bir Dava’, Ayhan Geçgin’in beşinci romanı. 1970 İstanbul doğumlu Geçgin, ODTÜ Felsefe bölümünü bitirmesinin ardından edebiyat hayatına 2003 yılında yayımlanan ‘Kenarda’yla başlamış, kariyerini ‘Gençlik Düşü’ (2006), ‘Son Adım’ (2011) ve ‘Uzun Yürüyüş’le (2015) sürdürmüştü.
Üzerinden çok zaman geçmedi ama öylesine kaotik bir süreç yaşandı ki bu davalar ne zaman açılmaya başladı, ne zaman dallanıp budaklandı, emniyet tutanakları ne zaman iddianame yerine geçti, hatırlanmıyor bile. Ayhan Geçgin, yeni romanı ‘Bir Dava’da işte bu davalardan birinden, kamoyunda ‘Balyoz’ diye bilinen -hükümete karşı askeri darbe düzenlemek- davasından esinlenmiş. Ancak hikâyenin ağırlık merkezi reel politika değil; Geçgin politikayı muhafazakârlar-laikler arasındaki iktidar kavgasının, FETÖ kumpasının çok ötesinde, çok daha geniş bir perspektifle ele alıyor.

HAYALİ TÜRKİYE, HAYALİ İNSANLAR
Sondan, yazarın hikâyenin sonuna eklediği ‘Not’tan başlayalım; “Kitap gerçek bir davadan esinlenmiş, bu davanın tutanaklarından yer yer yararlanmış olsa da adı üstünde bir roman, bir kurgudur. Her şey hayali bir Türkiye’de, hayali insanlar arasında geçmektedir” demiş Ayhan Geçgin. Zaten Türkiye’de nice zamandır hayal ve hakikat iç içe geçmiş bir halde. Biz zaten başkalarının kurguladığı bir gerçeklik içinde yaşayıp gidiyoruz. Bu kurgulanmış gerçekliğin sahteliğini açığa çıkarmanın belki de en iyi yolu, onu romanın kurmacalığı içinde görünür kılmak. Geçgin de ‘Bir Dava’da tam da bunu yapıyor.
Roman kahramanı Aslı, ABD’de yaşayan bir kadın. Emekli bir amiralin kızı. Antropoloji ihtisası yapmış, kendisinden yaşça büyük David adlı öğretmeniyle evlenmiş. Bir üniversitede öğretim üyesi olan Aslı’nın Can isimli bir de çocuğu var.
Aslı, evlerinin basılıp babasının gözaltına alındığı haberini alınca yıllar sonra dönüyor Türkiye’ye. Ve süreç başlıyor; emniyetteki babaya ulaşma çabası, avukatla yapılan görüşmeler, eş ve yakınların geçmiş olsun ziyaretleri, medyaya ve insanların duyarsızlığına duyulan öfke, adaletsizliğe duyulan isyan... Bütün bunlarla baş etmekte zorlanan Aslı, kentin gerek mimari gerek insani değişiminden, her şeye sirayet eden ‘dekadanstan’ da -elbette olumsuz anlamda- etkilenir. Öte yandan insan denilen varlık hayat ve mutluluk arsızıdır. Dava sürecinde sıklıkla Amerika ve Türkiye arasında mekik dokumak zorunda kalan, normal ve huzurlu bir yaşantıya özlem duyan Aslı da öyle...
Yıllar sonra yeniden karşısına çıkan Mehmet, belki de içinde nicedir hissetmediği bir şeyleri canlandıracaktır. Ne var ki havanın kurşun gibi ağır olduğu zamanlarda soluk almak kolay değildir. Hele ki babasının ne ile suçlandığını bile bilmeyen, başlarına gelen bu durumun bir anomali değil bir iktidar stratejisi olduğunu yeni yeni algılayan ve hepsinden önemlisi F tipi cezaevi kapılarında beklemiş, insanın insana zulmünü bizzat deneyimlemiş bir kadın olarak Aslı bu ilişkinin ona özgürlük vaat etmediğinin farkındadır...

YÜZLEŞME...

Yazının devamı...

‘Hüzün neşeden daha iyidir’

4 Nisan 2019

Jean Rhys, 1890’da Ella Gwendolyn Rees Williams adıyla Batı Hint Adaları’nda dünyaya geldi. 17 yaşında İngiltere’ye gönderildi, bir süre Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi’nde öğrenim gördü. Ancak arkadaşları tarafından pek iyi muamele görmemesi okulu bırakmasına neden oldu. Ailesinin Karaipler’e dönmesi için yaptığı baskılara aldırış etmeyerek bir koro kızı olarak çalışmayı seçti. Gurupla birlikte İngiltere’nin küçük kasabalarında temsiller verdi. Büyük maddi sıkıntılar içinde, Londra’nın yıkık mahallelerinde, kötü otel odalarında yaşadı, bir süre çıplak modellik yaptı. Nihayet, 1924 yılında Paris’te tanıştığı İngiliz yazar Ford Madox Ford’un himayesinde yazarlığa başladı. İlk öykü kitabından sonra ‘Dörtlü’ (1928), ‘Ayrılıktan Sonra’ (1931), ‘Karanlıkta Yolculuk’ (1934) ve ‘Günaydın Geceyarısı’ (1939) romanlarını yayımladı. Yıllarca edebiyat çevrelerinden uzak münzevi ve yoksul bir yaşam süren Rhys, nihayet 1966’da üzerinde uzun bir süre çalıştığı ‘Geniş Geniş Bir Deniz’i yayımladı. Övgüyle karşılanan kitap, W.H. Smith Ödülü ve Heinemann Ödülü’nü aldı. Rhys, 1979’da Exeter’de hayatını kaybetti.

BİR HAYAT DÖRT HİKAYE
Kısaca özetlediğim hayat hikayesi -iniş ve çıkışlarıyla- yüzlerce sayfalık bir biyografiye güçlükle sığdırılabilirdi. Jean Rhys’ın yarım bıraktığı otobiyografisi ancak ölümünden sonra tamamlanabildi ama zaten Rhys 1929-1939 yılları arasında kaleme aldığı dört romanının konusunu kendi hayatından almış, bir hayattan dört roman çıkarmıştı.
‘Dörtlü’, Rhys’ın hem ilk hem de en çok biyografik öğe barındıran romanı. Roman kahramanı ise savaş sonrası Paris’e yerleşen genç bir İngiliz kadın; Marya... Bir süre İngiltere’te tiyatro kumpanyalarında çalışmış, kasaba kasaba gezmiş, genç yaşta gördüğü onca şeyden yorulmuş ve karşısına çıkan ‘beyaz atlı prens’e aşık olup evlenmiş. Kocas Stephen sanat eserleri ticaretiyle uğraşan ama bu ticaretin yasal olmayan yollarında dolaşan genç bir adam. Başlangıçta Paris’te umarsız bir hayat sürdüren ikili hayatlarından memnun. Ne var ki Stephen’in hırsızlık suçuyla hapise düşmesi Marya’nın hayatını bir anda alt üst edecektir. Paris’te beş parasız kalan genç kadının yolu, kültürlü bir İngiliz çift olan Heidler’lerle kesişir. Genç kadın, misafir olduğu bu çiftin yanında, kendini içinden çıkılmaz bir ilişkiler sarmalında bulur.
Jean Rhys romanları arasında en beğendiğim ‘Günaydın Geceyarısı’dır. Bu kes Sasha adlı, orta yaşlarda bir kadın çıkar sahneye. Mekan yine Paris, karakter yine İngiliz’dir. Sasha, uzun bir süre Paris’te yaşamış, maddi sıkıntılar nedeniyle Londra’ya dönmüştür. Şimdi kısa bir süreliğine bir kez daha beş yıl önce ayrıldığı Paris’tedir. Bir zamanlar bohem hayatına karıştığı bu kentin kafelerini, barlarını, sokaklarını arşınlayan Sasha, bir yandan geçmişin anılarıyla boğuşur, diğer yandan ona geçen yılları unutturacak bir ilişki kovalar. Ne var ki, başından geçen onca şeyden sonra ‘hüzün neşeden daha iyidir’ hayat felsefesine bağlannış Sasha’ya her şey geçmişi hatırlatacaktır...
Sasha’nın Marya’nın yaşlanmış halini çağrıştırdığını söylemek mümkün. Aslında diğer romanlarındaki karakterler de yazarın farklı zamanlardaki silüetleri. Jean Rhys’ın hayat hikâyesi ‘Karanlıkta Yolculuk’ta, Batı Hint Adaların’dan İngiltere’ye gelip tiyatro kumpanyalarıyla taşra kasabalarında dolaşan Anne Morgan ve ‘Ayrılıktan Sonra’da gerek Paris’te gerek Londra’da aradığı aşkı bir türlü bulamayan Julie ile sürer. Son romanı ‘Geniş, Geniş Bir Deniz’de ise ‘Jane Eyre’ romanına kendi kimliğini eklemiştir.

RHYS’IN GÖZÜYLE KADINLAR VE ERKEKLER

Yazının devamı...
A. Ömer Türkeş Kimdir?

A. Ömer Türkeş