A. Ömer Türkeş

Mario Vargas Llosa’nın hesaplaşması

24 Haziran 2022

Mario Vargas Llosa’nın pek çok romanı Türkçeye çevrilmişti ama sıra ‘Katedral’de Sohbet’e gelmek bilmedi. Oysa yazarın en sevdiği romanıydı: “Defalarca yeni baştan yazdıktan sonra 1969’da Porto Riko’da bitirdim. Hiçbir romanım bana onun kadar emeğe mal olmadı. Eğer yazdıklarım arasında yangından sadece bir romanımı kurtarmak zorunda kalsaydım onu kurtarırdım.”
Gerçekten de ilk cümlesinden sonuna kadar üzerinde çok çalışılmış, 800 sayfalık hacmiyle dev bir roman okuyoruz. Hikâye 1960’ların ortalarında, 30 yaşındaki genç gazeteci Santiago Zavala, kafasında birbir çeşit karanlık düşünceyle Lima sokaklarında dolaşırken başlıyor:
“Santiago’nun La Crónica’nın kapısından Tacna Caddesi’ne yönelttiği bakışlarında sevgi okunmuyor; otomobiller, birbiriyle alakasız ve renksiz binalar, pusun içinde süzülen ışıltılı ilanların iskeletleri, gri öğle vakti. Acaba Peru tam olarak ne zaman çuvallamıştı? Gazete satıcısı çocuklar Wilson Caddesi ışıklarında durmuş araçların arasında gazetelerin son baskılarını bağırarak dolaşırken, o yavaşça Colmena Caddesi’ne doğru yürümeye başlıyor. Elleri cepte, başı öne eğik, kendisi gibi San Martín Meydanı’na doğru ilerleyen yayaların arasına karışıyor. O da Peru gibiydi, bir yerde çuvallamıştı. Düşünüyor: Acaba nerede?...”

Tam bu sırada babasının eski şoförü Ambrose’a rastlıyor. Geçmişe dair öğrenmek istedikleri konular olduğu için Ambrose’u Katedral adlı bara davet ediyor. İki adam dört saat boyunca içtikleri biralar eşliğinde Odría diktatörlüğü dönemini (1948-1956) konuşuyorlar. Diyaloglar arasında gidip gelinen hatıralar eşliğinde Santiago Zavala’nın hayat hikâyesi bütünlük kazanıyor.
Santiago Zavala, Peru’nun varlıklı işinsanlarından ve Odría’nın diktatörlüğünün destekleyicisi Don Fermin’in oğlu. Üniversitede komünist öğrenci grubuna katılmış, edebiyatla da yakından ilgili bir genç. Bu nedenle babasıyla arası açık. Ne yazık ki arkadaşlarıyla da ayrı düşmüş. Aslında kendiyle hiç barışık değil: “Çünkü ben tehlike karşısında büzüşen ve hareketsiz kalıp ayaklar altında ezilmeyi ya da kafalarının kesilmesini bekleyen o hayvancıklar gibiyim. (...) İnançsız ve üstelik çekingenim, bu tıpkı aynı anda hem frengili hem de cüzamlı olmak gibi bir şey.”
Zamanlar zamanlara, hayatlar hayatlara karışırken Santiago’nun pişmanlıkları, Zavala ailesinin sırları ve Peru tarihinin bu karanlık dönemi biraz olsun aydınlanacak -ama geleceğe dair hiçbir umut barındırmadan...

BÖLÜNMÜŞ BİR KİŞİLİK

Yazının devamı...

Köye gelen yabancı

17 Haziran 2022

‘Bay Cadmus’un kahramanlarıyla 1981 yılının sonlarında, İngiliz kırsalındaki küçük bir köyde karşılaşıyoruz:
“Küçük Camborne’un doğu ucunda üç kır evi yan yana dizilmişti(...) Bu evlerin ilkinin sahibi Maud Finch’ti. Elli beş yaşındaki Bayan Finch hâlâ çakı gibiydi; katı fikirleri vardı, onları ifade ediş biçimi de katıydı. Epey sade giyinirdi, uzaktan kadın mı erkek mi olduğunu anlamak güçtü. Üçüncüsünde Millicent Swallow yaşıyordu. Bayan Swallow yumuşak huylu ve uyumlu bir kadındı; Bayan Finch’ten gençti, komşusuna göre ‘pek sağı solu belli olmayan biri’ idi.”
Bu iki kadın yıllardır sıkı bir dostluk sürdürüyorlar. Aralarında kalan ev ise önceki sahibinin ani ölümünden beri boş. Ve bir gün boş evin kapısına eşya yüklü bir kamyonet ve sarı bir araba yanaşıyor. Sarı arabadan yeşil pantolon ve kırmızı kazak giymiş bir adam iniyor, onu pencerelerinden izleyen kadınlara öpücükler yollayarak boş eve yerleşiyor: ”Bay Cadmus gelmişti.”

Akdeniz’de küçük bir adadan, Caldera’dan geldiğini söyleyen Theodore Cadmus, her iki kadının da yüreğini hoplatmıştır. Bir yabancıdan duyulan tedirginlik Bay Cadmus’un iltifatları ile giderilir ve komşuluk ilişkisi sıcak bir dostluğa dönüşür. Bay Cadmus, yabancılığını kısa sürede üzerinden atarak köy hayatına hızla adapte olur. Kendi iç diamikleri ile değişmesi mümkün görünmeyen bu küçük köyün hayatı Bay Cadmus’un gelişinden etkilenmiştir. Öte yandan köyün sakin hayatı birtakım polisiye vakalardan da etkilenmeye başlar. Postanede silahlı soygun, yakındaki kasabanın kadınlarına musallat olan ‘Barnstable Canavarı’nın Camborne’e geldiği söylentileri, kilisenin soyulması, kilise papazının ortadan yok oluşu ve en nihayetinde II. Dünya Savaşı’na katılmış birliğin emekli askerlerinden birkaçının beklenmedik ölümleri... Lakin köy sakinlerinin, özellikle de Maud ve Millicent’in Bay Cadmus’tan şüphelenmesi için bir neden yoktur.

Buna karşılık okuyucu olarak bizler Maud, Millicent ve Theodore Cadmus hakkında edindiğimiz bilgiler eşliğinde tekinsiz bir atmosfere girdiğimizi hissediyoruz.
Hikâye ilerledikçe üçlü arasındaki ilişki daha karmaşık bir hal alır, geçmişin sırları biraz daha aydınlanırken açgözlülük, kıskançlık, intikam gibi duyguların etkisindeki roman kişileri ölümcül bir girdabın içine sürüklenecekler...

FARKLI BİR ACKROYD ROMANI

Yazının devamı...

Vahşi Doğu’dan Vahşi Batı’ya

9 Haziran 2022

Téa Obreht (Bajrakteravic), 1985 yılında eski Yugoslavya’nın Belgrad şehrinde dünyaya geldi. Slovenyalı büyükbabası ve Bosnalı büyükannesiyle büyüyen Obreht, savaşın gölgesindeki Yugoslavya’yı 1992 yılında terk ederek ailesiyle önce Kıbrıs’a, ardından Mısır’a gitti. 1997’de ABD’ye yerleşen Obreht, 2010’da yayımlanan ‘Kaplanın Karısı’ adlı ilk romanıyla Orange Ödülü’nü alan en genç yazar oldu. Öykü ve makaleleri Zoetrope, The New Yorker, Harper’s ve The Guardian gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. New Yorker dergisinin 2010 yılında duyurduğu, gelecek vaat eden ‘40 yaşın altındaki 20 yazar’ seçkisinde yer alan en genç isim olan Obreht, zamanımızın en yetenekli edebiyatçıları arasında sayılıyor.

ZAMANLAR VE MEKÂNLAR BİRBİRİNE KAVUŞTUĞUNDA
‘Bozkır’, ABD sınırları içinde farklı mekânlarda ve farklı zamanlarda ilerleyen iki hikâye biçiminde kurgulanmış. 1853’te başlayan ilk hikâyenin anlatıcısı Lurie Mattie, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarından gelen göçmen bir ailenin çocuğu. Küçük yaşta iki arkadaşıyla birlikte çete kurmuş, soygundan adam öldürmeye kanunsuz işlere karışmış ve ismi arananlar listesinin başlarına yazılmış. Arkadaşları öldükten sonra kirli işlerden uzaklaşsa bile peşine düşen inatçı Şerif Berger’den kaçmak zorunda. Tesadüfler karşısına ABD’nin yeni kurulmuş Deve Taburu’nu -ve yavru deve Burke’u- çıkardığında bambaşka bir hayat açılıyor önünde. Develeri süren Hacı Ali ve ekibinin de Balkanlar’dan gelmiş olması sayesinde -etrafındaki hayaletlerin dışında- yeni arkadaşlar edinen Luire, Teksas’tan başlayıp Arizona’da sonlanan uzun ve macera dolu bir yolculuğa çıkıyor.
Lurie’nin hikâyesi uzun yıllara ve binlerce millik bir alana yayılırken, onu kesen ikinci hikâye 1893 yılının tek bir gününde, Arizona’nın küçük bir kasabasında -Amargo’da- geçiyor. Üçüncü tekil şahıs anlatısıyla aktarılan bu hikâyenin kahramanı Nora, 40’ına yaklaşan, üç erkek çocuğunu, verimsiz arazilerini ve hayvanlarını çekip çevirmesini beceren dirayetli bir kadın. Kocası Emmet ise yerel bir gazetenin sahibi ve editörü. Onunla tanıştığımız gün Nora toprakları ve hayvanları kıran susuzlukla baş etmeye çalışıyor. Onu endişelendiren başka dertler de var. Mesela gittiği kentten iki gün önce dönmesi gereken kocasından henüz bir haber çıkmaması. Delikanlılık çağındaki iki oğullarının hâlâ eve dönmemeleri. En küçük oğlu Tobby ve kocasının yeğeni Josie’nin söz ettiği canavar... Amargo’nun kasaba olma özelliğini yitireceği, böylelikle toprakların zengin sığır sahiplerinin otlağına dönüşeceği düşüncesi de dolanıyor zihninde. Nora’yı rahatlatan yegâne şey, yıllar önce ölen kızı Evelyn ile sürdürdüğü diyaloglar...
Lurie’nin yıllarla, Nora’nın saatlerle ilerleyen zaman sayacı aynı anı gösterdiğinde, ruhların musallat olduğu bu iki karakterin kaderleri kesişecek. Ve roman kahramanlarının hayatları artık tek bir hikâye içinde baş döndürücü, sürpriz bir finale doğru sürüklenecek...

Yazının devamı...

İstanbul’un karanlık yüzü

3 Haziran 2022

Armağan Tunaboylu, 1962 yılında doğdu. Galatasaray Lisesi’ni, ardından Dokuz Eylül Üniversitesi, GSF Sinema Bölümü’nü bitirdi. Gazetecilikten reklam yazarlığına, pazarlamacılıktan televizyon dizilerine birçok işte çalıştı. Polisiye roman okuma tutkusu sonunda yazmaya dönüştü. 2004 yılında basılan ilk romanı ‘Yıldız Cinayetleri’, 2016’da ‘Şeytan Tüyü’ adıyla sinemaya uyarlandı. ‘Karakol Cinayetleri’yle (2016), Dünya Kitap Yılın Polisiye Ödülü’nü kazandı. Polisiye Yazarlar Birliği yönetiminde bulunan Tunaboylu’nun ‘Metin Çakır Polisiyeleri’ dizisindeki beş kitabının dışında ‘Cinai Tuhaflıklar’ adıyla bir de öykü kitabı var.

KİTABINA UYGUN BİR CİNAYET
‘Berkun İstanbullu Polisiyeleri’nin bu ilk macerası ‘Polisiye Yazarın Ölümü’nde, ayrıntılı bir cinayet sahnesiyle başlıyor hikâye... Bu sahnenin bir romandan alındığını az sonra öğreneceğiz. Ama daha öncesinde, Berkun İstanbullu ve ekibiyle birlikte Fatih’in arka sokaklarındaki bir cinayet mahalindeyiz. Bu kez pencerenin dibine sıralanmış üç ceset var karşımızda. Öldürülen üç erkek de Suriyeli. Berhun İstanbullu, cinayetlerin insan kaçakçısı çeteler arasındaki pay kavgasının sonucu olduğunu hemen fark ediyor. Ne var ki ansızın gelen bir haber Suriyeli cinayetlerini ikinci plana itecektir. Zira İskender Emre isimli ünlü ve çok satar polisiye yazarının cesedi arabasında yanmış halde bulunmuştur.
İskender Emre’nin bilgisayarından çıkarılan son romanını okuyan Berkun İstanbullu, yazarın kurban gittiği cinayetin tıpkı romanda anlatıldığı gibi işlendiğini fark eder. Buna karşılık roman beklemediği kadar basit ve berbattır. Üstelik romanın künyesinde partneri Nihat Akik’in adı da yoktur. Berkun İstanbullu, ayrılığın nedenini öğrenmek için Nihat Akik’e ulaşmak isteyecektir.
Nihat Akik’in bu zamana kadar yüzünü kimseye göstermeyen, hiçbir yerde kaydı bulunmayan bir adam olması işleri zorlaştırır. Tahkikat ilerleyip İskender Emre’nin özel hayatı mercek altına alındığında işler daha da karışır. Edinilen bilgilere göre Nihat Akik, Diyarbakır Cezaevi’nde yatan bir mahkumun kod adıdır. Örgüt arkadaşları bile asıl ismini öğrenememiş, ziyaretine gelip gideni olmamış, türlü işkenceden geçip tahliye olduktan sonra İngiltere’ye yerleşmiş, orada tanıştığı İskender Emre ile birlikte polisiye romanlara yazmaya başlamıştır.
Berkun İstanbullu, amirlerinin ayak diremesine rağmen çete savaşına kurban giden Suriyeliler’in katillerinin de peşindedir. Ve çok geçmeden Suriyelilerin ölümleriyle yazar İskender Emre’nin ölümü hiç beklenmedik biçimde kesişecektir...

METİN ÇAKIR’DAN BERKUN İSTANBULLU’YA

Yazının devamı...

Çaylak dedektif

27 Mayıs 2022

Algan Sezgintüredi, romanları ve çevirileriyle edebiyat -özellikle de polisiye- okuyucularının yakından tanıdığı bir isim. 2006 yılında ‘Katilin Şeyi’ ile başlayıp 2014’te ‘Maktulun Şansı’ ile sonlandırdığı beş kitaplık dizisi mizah dolu anlatımı, parodisi ve gerilimiyle gerçekten de ‘nev-i şahsına münhasır’ diyebileceğim polisiyelerdi.
Mesut Demirbilek
Mesut Demirbilek ise ’Cinayet Sohbetleri’ (2016) başlıklı iki anı kitabı yayımlamış olmakla birlikte, okuyuculardan ziyade teşkilattakilerin tanıdığı bir isim. Polis Koleji’ni ve Polis Akademisi’ni bitirdikten sonra yaklaşık dokuz yıl İstanbul Cinayet Bürosu’nda dedektif olarak görev yapan, New York’ta -John Jay College of Criminal Justice’de- ‘Suç Araştırmaları ve Teknolojileri’ üzerine yüksek lisansını tamamlayan Demirbilek, 2002 yılında Türkiye’ye döndükten sonra emniyet teşkilatının çeşitli bölümlerinde yöneticilik yapmış, 2005’te emniyet müdürü rütbesindeyken emekliye ayrılmıştı.

CİNAYET BÜRO’NUN DEVEDİKENİ
1 Temmuz 1987, çarşamba günü, Sirkeci’deki Sanasaryan Han’ın kapısından genç bir adam giriyor içeri:
“Mavi, boncuk gözler. Tertemiz tıraşlı, akça pakça bir yüz. Alabros saç. Sevimli, sıcak bir gülümseme. Makaslık yanaklar. Açık gri takım elbise, bordo kravat, beyaz gömlek, cilalı ayakkabılar. Kırışıksız. Ne kokuyordu? Losyon, herhalde. İşe bak. Kız istemeye gelmiş sanki. Ne sıska ne toplu; ne uzun ne kısa. Genç...” 22 yaşındaki bu genç adam henüz bir buçuk haftalık polis akademisi mezunu Mutlu Kavgaz (Kavgaz, Edirne’de bir yer adı ama aynı zamanda ‘devedikeni’ anlamına geliyor).
“İki gün önce trene binerken, sıkı dur İstanbul” demiş içinden, “sıkı dur, cinayet büro: Komiser Columbo geliyor. Dedektif Baretta geliyor.” Mutlu Kavgaz’ın hedefi izlediği TV dizileri sayesinde hayranlık duyduğu bu iki dedektifin yolundan gitmek: “Hem Columbo hem Baretta olacaktı Mutlu Kavgaz. İkisinin melezi olacaktı: Hem kafa çalıştırıp şüphelileri konuşturacak hem gerektiğinde silahı çekip vuruşacak, canlara kıyanları yakalayacaktı.”

Akademinin parlak öğrencilerinden olan Mutlu Kavgaz, cinayet büroya kabul edilecektir. Ne var ki eylül ayı geldiğinde, geçen iki aylık sürede sahaya çıkmayan, götürülmeyen, aslında götürülmeyi talep de etmeyen tek çaylak Kavgaz’dır ve -giyimi, kuşamı, konuşma tarzı, masa başı çalışmaya yoğunlaşmasıyla- diğerlerinin alay konusudur. Biraz burukluk yaşasa bile tutumunu değiştirmez; sabreder, gözlemler, teşkilatın işleyişini anlamaya ve çevreyi tanımaya çalışır. Beklediği fırsatı çok geçmeden yakalar. 7 Eylül günü Belgrad Ormanı’nda bulunan bir kadın cesedini inceleyen ekibe Murat Kavgaz da dahil edilir. Ama kariyerini etkileyecek asıl soruşturma ekim ayında, Bakırköy sahiline vuran kesik bir el ile başlayacaktır. Murat Kavgaz, yardımcıları Mümin ve Ayhan ile birlikte önce kesik elin kime ait olduğunu, sonra korkunç bir cinayete kurban gidip gitmediğini öğrenmek için yola koyulurlar. Elin sahibinin bir ‘çantacı’, yani kuyumculara çalışan bir satıcı olduğunu anlaşılır. Sıra katili bulmaya gelmiştir...

Yazının devamı...

Bugünün kralları

12 Mayıs 2022

‘Uyarlama’ sözcüğü küçümseme anlamına gelmesin. ‘Dunbar’, Hogarth Press’in 2012’de başladığı ‘Shakespeare Yeniden’ projesi kapsamında kaleme alınmış bir roman. Projede pek çok tanınmış yazar Shakespeare’in popüler oyunlarını, modern zamanlarda geçen hikâyelerle yorumladı. Türkçeye de çevrilen dizide -şu ana kadar- ‘Kış Masalı’, ‘Fırtına’, ‘Hırçın Kız’, ‘Macbeth’, ‘Venedik Taciri’, ‘Othello’, ‘Hamlet’ oyunları -sırasıyla- Jeanette Winterson, Margaret Atwood, Anne Tyler, Jo Nesbo, Howard Jacobson, Tracy Chevalier, Gillian Flynn tarafından romanlaştırılmıştı.

UZUN BİR YOLCULUK
Edward St. Aubyn, projeye -çok sevdiği ve etkilendiği- ‘Kral Lear’ı hazırlamak için bizzat başvurmuş... Shakespeare’in 12. yüzyılda yazılmış bir öyküden esinlenerek yazdığı ‘Kral Lear’ı pek çoğunuz hatırlarsınız. Kısa özetiyle, yaşlı İngiltere Kralı, imparatorluğun yönetimini ve kendine ait mülkleri üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir. Narsist, öfkeli, adalet duygusu azgelişmiş Kral, kızlarını toplayarak onlara kendisini ne kadar sevdiklerini sorar. Kötü kalpli ve sinsi iki büyük kızı babalarını göklere çıkararak anlatırlar sevgilerini. Küçük kızı Cordelia ise babasına duyduğu hisleri doğal cümlelerle ifade edecektir. Bunu sevgi eksikliğine yoran Lear hiddetlenir, Cordelia’yı mirasından mahrum bırakır ve sürgüne gönderir. Ne var ki yönetimi ele geçiren büyük kızlar, iktidar sarhoşluğuyla babalarının bütün gücünü çekip alırlar. Bir zamanlar bastığı yeri titreten yaşlı adam artık bir meczuba dönüşmüştür. Yakınlarının yardımıyla düşkün bir halde Cordelia’nın sevgisine ve merhametine sığınır. Toparlandığında kendine bağlı adamlarını toplar, büyük bir taht kavgası başlar...
Edward St. Aubyn’in romanındaki Dunbar karakteri işte bu kralın, Kral Lear’ın modern dünyada yeniden hayat bulmuş bir hali. Elbette kral değil ama gücü krallarla boy ölçüşebilecek kadar sınırsız bir işinsanı; o, Kanadalı medya kralı Henry Dunbar.
Henry Dunbar, şimdi 80’li yaşlarında, şirketteki yetkilerini devrettiği büyük kızları tarafından -rüşvet ve cinsellikle baştan çıkardıkları Dunbar’ın doktoru yardımıyla- İngiltere’nin kırsal kesimindeki bir bakımevine kapatılmış, zihni verilen ilaçlarla felç edilmiş durumda.
Kızların en küçüğü ve Dunbar’ın gözbebeği Florance ise ailesiyle sakin ve sessiz bir hayat sürdürmek için şirket işlerine girmeyi reddetmiş, hisselerini alarak Wyoming’deki bir çiftliğe yerleşmiş. Bu nedenle kendisine öfkelenen babasına ulaşmaya çalışsa da ablaları tarafından engelleniyor.

Yazının devamı...

Yeni edisyonla Komiser Brunetti

6 Mayıs 2022

1942’de Amerika’nın New Jersey eyaletinde doğan Donna Leon, 1965’te ülkesinden ayrılarak uzun yıllar Venedik’te yaşamış, bir üniversitede edebiyat dersleri vermiş, 2020’de İsviçre vatandaşlığına geçerek Grisons Dağları’ndaki küçük bir köye yerleşmişti. Edebiyatın yanı sıra klasik müzikte de söz sahibi. Handel uzmanlığıyla tanınıyor ve operalar için liberottolar yazıyor. Bunlar değerli faaliyetler ama Donna Leon’u ayrıcalıklı kılan asıl neden İtalyan ruhuna uygun polisiye metinler üretmesi.

1992’den 2022’ye, 30 yıla yayılan 32 Komiser Brunetti Polisiyesi, serinin ne kadar ilgi topladığının açık bir kanıtı. Oysa serinin ilk romanı ‘Operada Cinayet’i yazarken hiç de iddialı olmadığını söylüyor: “Tek yapmak istediğim bir kitap yazmaktı. 32 kitaba ulaşacağını aklımdan geçirmiyordum. Bir orkestra şefinin öldürülmesi fikrine kapıldım ve bu konuda bir cinayet gizemi yazıp yazamayacağımı merak ettim. Ve denemeye karar verdim. Ama o zaman bile Brunetti’yi sevdiğim biri yapacak kadar sağduyuluydum. İyi bir adam, entelektüel ve etik açıdan ilginç bir adam.” Kısacası, bildiklerini ve sevdiklerini yan yana getirmiş: Venedik kentini, operayı ve sağlam karakterli bir adam tiplemesini. ‘Operada Cinayet’ Venedik operasının sergilediği ‘La Traviata’ konseriyle açılıyor. Klasik müzik ve opera tutkunu olan Komiser Brunetti de karısı Paolo ile konser salonunda. Orkestrayı ünlü şef Helmut Wellauer’in yönetmesi kentte heyecan yaratmış. Ama asıl heyecan Wellauer’in iki perde arasında acı içinde can vermesiyle yaşanacaktır.

Brunetti kolları sıvar; amirlerinin baskısına rağmen ağır ağır ilerler, suçun nedeninin kurbanın geçmişindeki sırlarla ilgili olduğunun farkındadır. Nazi dönemine uzanacak bir zaman yolculuğu büyük bir ahlaksızlığı ve koyu bir nefreti ortaya çıkarır. Sona gelindiğinde Brunetti yasa ile adalet arasında, yasaların emrettiğiyle kendi doğruları arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır.

Ayrıksı Yayınları’nın yeni ‘Komiser Brunetti’ edisyonu bu macerayla başlıyor. Venedik’te -yüzyıllar boyu hayranlık uyandırmış, pek yazara/sanatçıya ilham vermiş rüya gibi bir kentte- geçmesine rağmen Donna Leon’un polisiyeleri -kısa tanıtımlarından anlaşılacağı üzere- rahatsız edici ama çok önemli meselelere açılan romanlar. Söz konusu meseleleri şimdilik erteleyip önceliği ‘seri’ye mükemmel bir atmosfer katan mekân kullanımına vermek istiyorum: Donna Leon’un bütün romanlarında mekân Venedik’tir, kent hikâyelere rengini veren bir karakter olarak katılır öykülere. Kanallar üzerinde kurulan bu ilginç kentin eski evleri, sokakları, gondolları, zenginlerin ‘pallazzo’ları, metruk mahalleleri hikâyeleri zenginleştirir. Sisiyle, ışıltısı ve karanlığıyla Venedik şehri mükemmel bir polisiye atmosfer yaratır.
Venedik, yalnızca suç kurgusunu işlemeye elverişli bir dekor değil; kent aynı zamanda ‘en sinsi yolsuzlukları içinde barındıran’ bir toplumun çarpıcı bir metaforu. Leon, Venedik’in geçirdiği değişimin, aristokrat görünümün altındaki kirin/pasın farkındalığıyla kendisinin ve şehrin hüznünü Brunetti’nin karakterine ve polisiye örgüye çok iyi yedirmiş.

Donna Leon polisiyeleri mekân, kurgu, muamma ve karakterler açısından çok başarılı. Ama serinin en büyük kozu hiç şüphesiz Komiser Guido Brunetti. Dış dünyaya biraz karamsar ve kinik bir ruh haliyle bakıyor. Buna karşılık mutlu bir aile yaşantısı, karısı -üniversite öğretim görevlisi- Paola ile uyumlu bir birliktelikleri, iki de çocukları var. İlk macerada oğulları Raffaele 16, kızları Chiara 13 yaşında. Polisiyelerin alışılageldik -yalnız, melankolik, alkolik ve işkolik- dedektif tiplemelerinin aksine çok sade bir hayat sürdüren Brunetti, polisiye edebiyatın klişelerinin dışına çıkan inandırıcı bir karakter. Gerçeği ortaya çıkarmak konusunda kararlı ama üstleriyle kapışmayacak, güçlü kişileri, siyasi erk sahipleri doğrudan karşısına almayacak kadar pragmatist. Suçun toplumsal nedenlerini, kapitalizmin yarattığı çürümeyi bilecek kadar aydın bir insan.

SİYASİ POLİSİYE NEDİR?

Yazının devamı...

Küçük burjuva entelektüelin bunalımı

29 Nisan 2022

Sally Rooney, 1991’de İrlanda’da, Castlebar kasabasında doğdu ve orada büyüdü. Trinity College’da İngiliz edebiyatı okudu, Amerikan edebiyatı bölümünde yüksek lisans yaptı. İlk romanı ‘Arkadaşlarla Sohbetler’ (Monokl) 2017’de, ‘Normal İnsanlar’ 2018’de (Can) yayımlandı. ‘Normal İnsanlar’, Hulu ve BBC tarafından diziye aktarıldı. Rooney, halen Dublin’de yaşıyor.

NORMAL İNSANLAR, GERGİN İLİŞKİLER
İlk iki romanıyla -popülerlik ve çok satarlık anlamında- zirveye çıkmayı başarmış Rooney. Anlattığı hikâyeler gençler arasındaki inişli çıkışlı ilişkiler ve imkânsız aşklar hakkındaydı. İmkânsızlığını nedeni Rooney’in ‘normal’lerinin arızalarından kaynaklanıyordu; özellikle de kadın karakterlerin. Söz konusu karakterler bu çağın okuyucusunda karşılık bulmuş olmalı ki Rooney’i bir anda bulutların üzerine taşıyıverdi. Yeni romanı ‘Güzel Dünya, Neredesin?’de yine benzer -arızalı- karakterlerin yer aldığı gergin ilişki ve aşkları anlatıyor ama kendisini içinde bulduğu peri masalını -şöhreti ve parayı- da sorguluyor.
Okuduğumuz, -yazarı gibi- üniversiteyi Trinity College’da okumuş, Marksizmle tanışmış, gerek edebiyat gerek siyaset konusunda birikimli iki arkadaşın hikâyesi. Alice ve Eileen, şimdilerde 30’lu yaşlarındalar. Alice, yazdığı ilk romanla başarıyı ve parayı yakalamış genç bir yazar. Eileen ise bir edebiyat dergisinde az bir parayla çalışıyor. Onları mutsuzlukları ve geçmişteki dostlukları yakınlaştırıyor birbirine. Sıklıkla görüşmeseler bile e-mail aracılığıyla yazışıyorlar. Sadece hal hatır soran yazışmalar değil; ülkelerindeki muhafazakârlıktan tutun da Berlin Duvarı’nın yıkılmasına, hayatın anlamını sorgulamaktan böyle bir hayat içinde edebiyatın rolünü sorgulamaya, aşka ve cinselliğe dair çok uzun tartışmalar...

Alice, yazarlık serüveni ve dile getirdiği görüşlerle Sally Rooney’i mutlaka çağrıştıracaktır. Ne var ki Eileen’e gönderdiği e-mail’lerde söylediklerini gözden kaçırmayalım. Bu türden okumaların önünü kapatacak ifadeleri bilhassa kullanıyor Alice: “Romancılar kendi yaşamlarını dürüstçe yazıyor olsa kimse roman okumazdı -okumasınlar da zaten!”
Alice’in sert yargılarının ardında şöhrete ulaştıktan sonra geçirdiği sinir krizi var. Aslında çok yalnız ve kırılgan bir kadın. İşte bu nedenle bir tanışma sitesi aracılığıyla sosyal ve kültürel anlamda kendisinden çok uzak bir adamla -Felix’le- ilişkiye giriyor.
Eileen de yalnız. Üstelik işinden ziyade aldığı ücret nedeniyle başarısız hissediyor kendisini. Ansızın ortaya çıkan çocukluk arkadaşı Simon ile yakınlaştığında kendisini toparlayacaktır Elieen. Ancak her ikisinin de ilişkileri öncelikle kendilerinden kaynaklanan arızalar nedeniyle hiç de kolay ilerlemeyecektir. Zira onlara/gençliğe vaat edilen güzel bir dünya hiç de yakında değildir...

DETAYLARA GİREN SADE VE ZARİF BİR ÜSLUP

Yazının devamı...
A. Ömer Türkeş Kimdir?

A. Ömer Türkeş