Bir anti-semitin anıları

Bir anti-semitin anıları

Roman, anı, senaryo ve radyo oyunları yazarı; ayrıca aktör, gazeteci, görsel sanatçı, sanat eleştirmeni ve sanat koleksiyoncusu Gregor von Rezzori, ilkgençlik yıllarını ve delikanlılık çağını kapsayan ‘Sadakat’ adlı anlatı kitabında -kendi deneyiminden yola çıkarak- ötekine duyulan nefretin dinamiklerini ortaya koyuyor.

Haberin Devamı

Gregor von Rezzori ya da tam adıyla Gregor Arnulph Herbert Hilarius von Rezzori d’Arezzo, -adından da anlaşılacağı üzere- aristokrat bir ailenin çocuğu olarak 1914’te Bukovina/Çernivtsi’de doğdu. Ailesi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından Romanya vatandaşlığına geçmişti. Gregor von Rezzori üniversite eğitimi için Romanya’da madencilik, Viyana’da mimarlık ve tıp bölümlerinde okumayı denedi ancak sanat ve edebiyatta karar kıldı. 1930’un ortalarında Bükreş’e döndü ve Rumen ordusunda askerlik yaptı. Romanya’da başladığı sanatçılık yaşamını 1938’de yerleştiği Berlin’de de sürdürdü. Radyo ve sinema sektöründe çalıştı, gazetelerde muhabirlik yaptı ve ilk romanını yayımladı (Flamme, Die Sich Verzehrt, 1939). İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gazetecilik ve radyo senaristi olarak çalıştı ve edebi üretimini sürdürdü. 1954’te sinema filmlerinde oynamaya da başladı. Hayatının uzun bir bölümünü hiçbir ülkenin vatandaşı olmadan geçiren, çok yönlü sanatsal kişiliği ve çok dilliliğiyle tanınan Rezzori, 1998’de hayata veda etti.

DEĞİŞMEK KOLAY DEĞİL
Gregor von Rezzori, yukarıda kısaca özetlediğim hayat hikâyesini yazarlık kariyeri boyunca farklı veçheleriyle sıklıkla işlemişti. Yazdığı 20’den fazla kitabın en iyilerinin, hayatından ve özellikle çocukluğundan çizgiler barındıranlar olduğu söylenir. Başyapıtı sayılan ‘Bukovina Üçlemesi’ni oluşturan ‘The Snows of Yesteryear’, ‘An Ermine in Czernopol’ ve ‘Memoirs of an Anti-Semite’ (Bir Anti-Semit’in Anıları), kurgu ve otobiyografi arasındaki sınırı bulanıklıklaştıran romanlardır. ‘Sadakat’ de Gregor von Rezzori’nin hayatına dair bir anlatı kitabı. Önce 1969 yılında bağımsız bir kitap -ya da uzun hikâye- olarak yayımlanmış, 10 yıl sonra ‘Bir Anti-Semitin Anıları’ adlı beş bölümlük otobiyografik romanına bir kısım olarak dahil edilmiş.
Birinci tekil şahıs ağzından anlatılıyor hikâye. 1930’ların başındayız. Anlatıcı 19 yaşında genç bir adam; Viyana’da, anneanesinin evinde yaşıyor ve Viyana Üniveritesi’nde -dedesinin izinden giderek- mimarlık eğitimi görüyor. Ne var ki mutsuz ve yalnız.
“Fertleri 1125’ten bu yana kont, 1363’ten bu yana imparatorluk prensi olan ve 1415’ten bu yana elektör prens olmaya hak kazanmış bir aile” içinde yetişmiş, aile arması ile birlikte Yahudi düşmanlığını da miras almış:
“Babam da Yahudilerden nefret ederdi, hem de istisnasız hepsinden, hatta zavallı ihtiyarlardan bile. Bu çok eskilerden gelen, iliklerine işlemiş, herhangi bir neden ileri sürmesine gerek olmayan bir nefretti; her sebep, hatta en saçması bile onu haklı kılardı.”

Haberin Devamı

Nefretten ziyade küçümseme, tiksinti, günah keçisine dönüştürme hali diyelim buna. Aslında sadece Yahudileri değil kendilerine benzemeyen herkese yönelik ‘doğal’ bir refleks bu:
“Sevilmezlerdi, en azından birlikte yaşanılan diğer insanlar kadar sevilmezlerdi ama bu, kedileri köpeklerden ya da böcekleri arılardan daha az sevmek kadar doğal bir şeydi ve bunun için en saçmasından nedenler göstermek eğlenceli bir şeydi. (...) Onları sevmedik ya da en azından diğer insanlardan daha az sevdik.”
Ne var ki bir gece vakti aynı apartmanda yaşayan güzel, hayat dolu ve entelektüel Yahudi kızı Minka ile karşılaşan genç adam onun çekimine kapılacak ve kendisini Yahudi yazar, sanatçı ve müzisyenlerden oluşan bir çevrenin içinde bulacaktır. Minka ile gerçek bir ilişki yaşamazlar ama bu her ikisi arasında güçlü bir bağ kurulmasının önüne geçmez. Lakin Yahudilerle ilgili duyguları hâlâ değişmemiştir:
“Çok yaygın bir önyargıyla, insanın yaşamında kökten bir değişikliğin fikirlerini de değiştireceğine inanırız. Bunun mutlaka doğru olması gerekmez. İnsan yaşamını aslında fikirleriyle doğrudan çelişki oluşturacak denli köklü bir biçimde değiştirebilir ve bu arada fikirlerini de değiştirmeksizin koruyabilir. Arada kalan zamanda onları bir bakıma tatile göndermiş gibi olur. Hayatım baştan sona değişmişti, buna rağmen Yahudilerden hâlâ hoşlanmıyordum”...

Haberin Devamı

LEKELENMİŞ AVRUPA ZİHNİYETİ
Hikâye, Nazilerin Almanya’da iktidara gelişi, Nazizmin Avusturya’da da kabul görmesi, 1930’ların sonlarına yaklaştığında Viyana’daki hayatın özellikle Yahudiler açısından yaşanmaz bir hale dönüşmesiyle kaçınılmaz sona doğru sürüp giderken anlatıcı gözlemci konumunu hiç değiştirmiyor. Bu gözlemcilik konumu aslında yazarın yüzleşmesi olarak mütalaa edilmeli. Tam da söylediği gibi; “Belki de en korkuncu, bunu yapmamamdı; hiçbir şey yapmamam, ne aleyhlerinde ne de lehlerinde; bu olanları talihsiz bir şekilde gerçekleşmiş olduğu gibi gerçekleşmesi gerekiyormuşçasına kabul etmemdi.”
Hikâye zamanından sadece 20-25 yıl sonra, 1969 tarihinde yayımlanmış ‘Sadakat’; yani olayların hafızadaki tazeliği henüz silinmeden... Ancak “Anı kitabı mı kurmaca bir hikâye mi?” sorusunu bir çırpıda yanıtlamak zor. Anlatılanlar gerçek değil ama aynı zamanda gerçeklerden başka bir şey de değil. Daha geniş kapsamlı ve rafine bir metin; bir karışım ya da şimdilerde sıklıkla yazılan oto-kurmaca türünün erken dönem bir örneği.Gregor Von Rezzori’nin bizzat yaşadığı ya da tanıklık ettiği olaylardan esinlenerek kurguladığı ve kendisini bir karakter olarak içine yerleştirdiği bir novella.
Hikâyeyi birinci tekil şahıs ağzından anlatarak anı havası yaratması, hesaplaşmayı daha vurgulayıcı bir hale getirmek arzusundan. Adının Arnulph -Gregor von Rezzori’nin kısa adı- olduğunu söyleyen anlatıcı, öğrenilmiş anti-semitizm ile büyüyen ortalama Avusturya-Macaristan insanının tipik bir temsili. ‘Sadakat’ yüzyıllar boyunca Avrupa zihniyetini lekelemiş bu zihniyetin tarihini, daha doğrusu böyle bir tarihin altyapısını hazırlayan düşünce biçimlerini içerden bir bakışla sergiliyor.

Haberin Devamı

SUÇUNU ÜSTLENEN BİR ANLATICI...
Yahudilerin uğradığı zulüm üzerinde düşünmenin en kolay yolu Nazilerin ve yaşananların bir sapma olduğunu düşünmek ve tarihi olguları saf kötülükle açıklamaktır; şeytani bir kötülükle, bir tür mistisizmle. Ne var ki Gregor von Rezzori’nin de ortaya koyduğu üzere söz konusu ‘kötülük’ birkaç insanla ya da bir parti ile sınırlı kalmamıştır. Sıradan insanlar -sadece Almanlar değil, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun vatandaşları- da nefret etmektedir Yahudilerden, Çingenelerden, kızıllardan... Düşülen siyasal, askeri ve ekonomik çöküşün müsebbibi olarak algılamak bir toplum refleksiyse eğer, kötülük çok yetersiz bir kavram, olup bitenlerin üzerini örtmek için bulunmuş bir mazerettir.
İkinci Dünya Savaşı ya da ırkçılık, ayrımcılık konularına değinen edebi, felsefi, siyasi metinler gibi ‘Sadakat’ de anti-semitizm meselesinin ‘kötülüğe’ indirgenemeyeceğini -kibar, soylu, varlıklı ve ince ruhlu genç bir karakter üzerinden- ortaya koyuyor. Anlatıcı anti-semitik düşünce mekanizmasının basit bir dişlisidir sadece. Bu devasa mekanizma yüzlerce yıl içerisinde, milyonlarca insan tarafından yaratılmıştır.
Gregor von Rezzori, anti-semitizmin mikro ve makro versiyonlarını zarif bir üslupla anlatısına yedirirken anılarını ve iç gözlemlerini kullanmış. Anlatıcı sevimli, hatta belki de iyi niyetli ama bir ulusu, bir ırkı, bir dini, bir mezhebi özcü biçimde dışlayan düşünce sistematiğini sorgulamadığı için suçludur da. Rezzori, işte bunun farkındalığıyla, suçunu üstlenerek kaleme almış oto-kurmaca anlatısını. Kendisini ortaya atıyor ve hiçbirimizin öğrenilmiş ahlaki zaaflardan muaf olmadığını hatırlatıyor. Özellikle de içinde yaşadığımız bugünlerde...

Haberin Devamı

Bir anti-semitin anıları
SADAKAT
Gregor Von Rezzori
Çeviren: Zehra Kurttekin
Can Yayınları, 2021
120 sayfa, 15.50 TL.

Haberle ilgili daha fazlası: