GeriUğur YILMAZ Sistemin yeni çözümleri
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sistemin yeni çözümleri

2020 pandemiyle birlikte tüm dünya için zorlu bir yıl oldu. 2021 ise aşıyla birlikte artık pandemiyle yaşamayı öğrendiğimiz bir yıla döndü. Ancak hala işler rayında değil. İnsanların covid sonrası yaşadığı rahatsızlıkların benzerini ekonomiler de yaşamaya başladı.

Pandeminin etkilerinden kurtulmak için basılan paralar, pandemi sonrası artan talebe arzın yetişememesi de eklenince, enflasyon olarak karşımıza çıktı. Sadece Türkiye’de değil üstelik, tüm dünyada. Ayrıca enerji ve tedarik krizleri de ekonomileri zor duruma soktu. Herkes bu işlere çözüm ararken bir yandan da küresel ısınma ve iklim değişikliği nedeniyle daha az tüketelim anlayışı öne çıkmaya başladı. Hal böyle olunca işler daha karışık bir hal aldı.
Tüketip ekonomileri canlandırmak mı gerekli? Yoksa daha az tüketip Dünya’yı kurtarmak mı?

*
Zor bir ikilem ve kapitalist sistemde çözümü çok da kolay değil. Ancak sistem kendince bir yol buluyor gibi. “Yeşil Ekonomi” ile yeni bir büyüme perspektifi çiziyor sistem kendine. Kömürün yerine güneş ve rüzgarı, içten yanmalı araçların yerine elektriklileri, kullan atların yerine çok seferlik ürünleri özendiriyor. Haliyle bu da sisteme yeni bir dinamizm veriyor. Eski ekonomik sistem yıkılırken haliyle sancılar da oluyor. Yeni süreçlere göre doğru kararlar alan, ayakta kalıyor. Ya da sisli bir denizde gemisini karaya ulaştıran en iyi kaptan oluyor.
Hiç de kolay değil. Bir yandan giderek ısınan Dünya’nın ateşini düşürürken, diğer yandan da para kazanmaya ve bunun dağıtımını da doğru yapmaya çalışacaksınız.

*
İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, BUSİAD Yeşil Bursa Çalışma Grubu çevrim içi toplantısında, “Dünya’nın mikrop kaptığını bu mikrobun da insan olduğunu ifade ederek, insanın çevresine nasıl zarar verdiğine dikkat çekiyor. Peki ama ne yapacağız. Kadıoğlu, yeni koşullara göre hayatın planlanmasını öneriyor. Küresel ısınmaya göre tüketimin, mesleklerin, kentlerin, tarımsal politikaların, kısaca her şeyin yeniden planlanması gerektiğini söylüyor.
Hala eski yağış verileriyle kentlerin ve tarımsal üretimin planlanamayacağını belirten Kadıoğlu, Uludağ’da bile kar örtüsün 600 metre daha yukarı çıkabileceğini ifade ediyor.
Yani bir yandan küresel ısınmaya karşı çözümler üretirken, diğer yandan kaçınılmaz gerçeğe göre planlamalar da yapmalıyız. Kapitalist ekonomik sistem görünür gelecekte var olacağına göre, yeni büyüme stratejisi de “Yeşil Ekonomi” ve “Dijital Dönüşüm” üzerine olacak.
Yeni trend yeşil ekonomi olduğuna göre 5 yıldır ağırlıklı bu konu hakkında yazdığımız yazılara da devam edeceğiz demektir. Ancak gerçek dönüşümün bireylerde başladığını da unutmayalım. Bizler ne isek toplum da o olacaktır. Zamanın ruhunu, o ruhu önceden içselleştiren insanlar belirler unutmayalım.
Kalın sağlıcakla.

X

Winter is coming

Kış kışlığını hissettirmeye başladı. Bu satırları okuduğunuzda Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü hava durumu tahminleri tutmuşsa ciddi bir kar yağışı altında olacağız

Bu durum bana ergenliğimin başında yaşadığım ve hala kar yağışı denilince aklıma gelen 1987 Mart ayı İstanbul’unu getirir. Şubat tatilinden çıkmış tekrar okula uyum sağlamanın derdine düşmüşken, 4 Mart’ta aniden bastıran kar yağışı, İstanbul’u 15 gün esir almıştı. Yüksek bir yerde oturduğum için ekmek arabaları çıkamıyordu bulunduğumuz yere. O nedenle abim, ben ve babam ekmek ve diğer ihtiyaçları karşılamak için kilometrelerce yol yürüdüğümüzü ve ellerimin neredeyse donmak üzere olduğunu hatırlarım. Rahmetli annem ellerimi ılık suya sokmuştu. Kurtlar şehre inmişti. Benzer bir kar yağışını (ama daha kısa süreyle) 1992 Ocak ayında Bursa’da da yaşamıştım. Uludağ Üniversitesi’ndeki yurttan, İktisadi idari Bilimler Fakültesi’ne gitmek mümkün olmamıştı. Yazarken anılarım canlanıyor.

O zamanlar meteoroloji tahminleri bugünkü kadar başarılı da değildi sanırım. Bugün artık “Winter is coming (Kış geliyor-Game of Thrones dizisinin ilk bölümü ve burada kullanılan bir söz) dendiğinde hepimiz ağır kış şartlarının yaklaştığına ikna oluyoruz.
Ama dert bu kez başka. Soğuk işimizi daha da zorlaştıracak. Zaten pahalı olan ısınma giderini artıracak. Buna bir de tarımsal zararın da eklenme ihtimali var. Umalım ki kötü senaryolar gerçekleşmesin. Karın iyi yanı ise elbette ki su açısından olacak. Yeterli kar yağışı ile barajlar ve sulama göletleri yazın olması muhtemel kuraklıktan bizi kurtaracak. Yağacak kar, bize beyaz bir sayfa mı açtıracak, yoksa yüzümüzü beyaza mı kestirecek birlikte yaşayıp göreceğiz.

Ekonomideki gelişmelerin verdiği kasvet, lapa lapa yağan karla umarım ortadan kaybolur. Elbet temennilerle olmuyor. Yapılacak çok iş var. Bir an önce üretimin, ihracatın döviz girdisinin artması, başta enerji olmak üzere döviz çıktılarının , enflasyonun düşürülmesi gerekiyor. Yoksa bahar gelse de bize bahar da tat vermeyecek. Benzinin 14 lira olduğu bir ortamda bahar gelince kendimizi nasıl kıra bayıra atacağız bilinmez. Lapa lapa yağan karda aile içi ilişkilerimiz güçlendirip sıcak içeceklerimizle günümüzü güzelleştirelim hiç yoktan. Umut fakirin ekmeği. Ya umut edip yaşayacağız, ya da....
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

5 yılda bir arpa boyu...

Hürriyet Bursa’da ilk yazım 2016 Kasım ayında yayınlanmıştı. İlk yazımın ana konusu da turizmdi. Turizmin yeşil ekonomi ile ilişkisine değinmiştim. O zaman yeni yeni adı duyulan “Yeşil Yıldız” hakkında bilgiler vermiş ve Bursa’nın aslında “Yeşil” fakiri olduğunu dile getirmiştim.

Geçen hafta Bursa turizmini hareketlendirebilmek adına dar kapsamlı ama önemli isimlerin yer aldığı bir toplantıda bulununca eski yazılarımı bir karıştırma ihtiyacı hissettim. O gün Bursa’da “Çevreye Duyarlı Konaklama Tesisileri” için verilen “Yeşil Yıldız” almış kaç tesis varmış diye bir baktım (2015 rakamlarıyla). Bursa’da sadece 5 tesisinin 814 oda ve toplamda 1443 yatağın bu belgeyle işletildiğini öğrenmiş ve yazmıştım. “Artık Türkiye’de 300’ü geçen “Yeşil Yıldız”lı otellere Bursa’dan umarım yenileri de katılır” ifadeleriyle bitirmişim yazımı.

*
Bugün durum ne olmuş diye bir göz atayım dedim, Kültür ve Turizm Bakanlığı sitesine girerek. Türkiye’deki “Çevreye Duyarlı Tesis, Oda ve Yatak Sayıları” başlıklı listeyi indirdim. 6 yıl gibi bir sürede Türkiye’deki sayı 300’den 450’ye çıkmış. Doğal olarak birinci sırayı 228 otel ile Antalya alıyor, Onu 61 otelle İstanbul, 46 otelle Muğla, 27 otelle İzmir, 20 otelle Ankara izliyor. Bursa bu illerin ardından geliyor ve ne acıdır ki yaklaşık 6 yılda sadece bir tesis daha çevreye duyarlılılık belgesi alabilmiş. Yani 6 tesis, 945 oda ve 1892 yatağa çıkabilmiş Bursa.
Türkiye’de çevreye duyarlı turizm tesisi sayısı yüzde 50 artarken Bursa’da sadece yüzde 20 artmış. O gün “Yeşil Fakiri” başlığını atmıştım sanırım bugün de bu tespit geçerliliğini koruyor.

*
Bursa’nın turizm potansiyelinin gerek yurtiçi gerekse yurtdışında gördüğüm kentlerle kıyaslayarak, yüksek olduğunu düşünenlerdenim. Ancak gerçeklerden de kaçamıyoruz. Bursa’nın turizm potansiyeli çok yüksek ama kazanç kapısı bu alan değil.. Sanayiden elde edilen kazanç, ranttan elde edilen kazanç ve tarımdan elde edilen kazanç turizm gibi insanla uğraşmayı gerektiren bir sektördekinden daha fazla olunca, Bursa’nın ilgisi bu alana yeterince kanalize olmuyor.
Bu da eşyanın tabiatına uyuyor sanırım. O halde, planlamalar yaparak, dengeyi sağlamak zorunda olan kamu otoritelerine çok iş düşüyor. Bursa’yı sadece sanayinin, sadece tarımın ya da sadece rantın kollarına bırakmak haksızlık olur. Turizm potansiyelini de parlatmak gerekir.

Yazının Devamını Oku

İhracatta fasit daire

İhracat rakamları açıklandığı zaman, Bursa ve Kocaeli arasındaki durum hep ilgi çekmiştir. Son 10 yılda başlayan ve son beş yılda da Kocaeli’nin atağa kalkmasıyla dikkat çeken yarışı, geçen yıl da Kocaeli 2. sırada Bursa’nın önünde bitirdi. Gelin buradan yola çıkıp, kısa bir değerlendirme yapalım.

Bursa’nın sırasıyla 2017, 2018. 2019, 2020 ve 2021’de ihracat rakamları şöyleymiş:
“14 milyar 58 milyon dolar, 13 milyar 298 milyon dolar, 14 milyar 987 milyon dolar, 12 milyar 881 milyon dolar ve 14 milyar 959 milyar dolar.”
Buna karşılık aynı dönemlerde Kocaeli’nin rakamları ise şöyle olmuş:
“12 milyar 536 milyon dolar, 14 milyar 128 milyon dolar, 15 milyar 249 milyon dolar, 12 milyar 271 milyon dolar ve 17 milyar 331 milyon dolar.”
Yani son 5 yılda Bursa 2017 ve 2020’de ihracatı en yüksek iller sıralamasında İstanbul’un ardından ikinci olurken, Kocaeli ise 3 kez bu listede 2.’lik koltuğuna oturmayı başarmış. Üstelik Bursa 2019’da çıktığı 14 milyar 987 milyon rakamına yaklaşsa da bu rakama 2021’de de ulaşamamış. Oysa Kocaeli 15 yıl önce İzmir’in ardından 4. olduğu ihracatçı iller sıralamasında emin adımlarla ilerleyerek 2021’de kendisi açısından bir rekora da imza atarak 17 milyar doları geçmiş. Dediğim gibi Bursa ise son 10 yıldır 11 milyar dolar ile 15 milyar dolar bandında sıkışmış kalmış. Kocaeli ise 2020’de pandemi etkisini gözardı edersek hep yukarı doğru hareket etmiş.
Sanayi geçmişi çok uzun yıllara dayanan Türkiye’nin ilk OSB’sinin kurulduğu adı otomotiv ve tekstil ile anılan Bursa’nın, artık kendisine katma değeri yüksek, inovasyon içeren bir anlayış geliştirmesinin şart olduğu da bu rakamlarla ortaya çıkıyor. Yoksa fasit bir daire havası veriyor rakamlar. İşte tam da bu sırada, dünyanın yöneldiği elektrikli araçlar (Ya da TOGG CEO’su Gürcan Karakaş’ın kullandığı gibi yeni nesil akıllı mobilite cihazı) Bursa’da yeni bir eşiğin atlanması için milat olabilir.
Tıpkı, Şah İsmail’le yaşanan sorunlar nedeniyle, Bursa’da ipek üretiminin başlaması ve bunun kenti tekstilin merkezi yapması gibi. Tıpkı, Tofaş ve Oyak-Renault’un Bursa’yı kendilerine üs olarak seçmelerinin ardından kentin çehresinin değişmesi gibi. Bu gelen adım da Bursa’nın endüstri 4.0’ı olabilir. Yeter ki, önümüze gelen bu imkanı anlayıp değerlendirmeyi başaralım. Hoş yukarıda saydığım dönüşüm süreçlerini başarmış bir Bursa’nın bunu da yapacağına inancım yüksek ama süreçlerin uzamaması için akılcı olmak da gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Sadece yukarı değil her yöne bakın

Dijital platformlardan birinde İngilizce adı Don’t Look Up (Yukarı Bakma) olan bir film yayınlandı.

Kadro müthiş. Meryl Streep, Cate Blanchett, Jennifer Lawrence ve Leonardo DiCaprio gibi oyuncular seyir zevkini arttıryor.
Filmi beğendiğimi ifade ederek başlayayım. Bazı dostlar, entelektüel derinlik arayışı nedeniyle, sanatın toplumsal dönüştürücü gücünü hafifsiyorlar.

Sanat sanat içindir anlayışının kısıtlılığı içinde değişimin bir yerden başlaması gerektiğini yok sayıyorlar. Kitleler genel güdülenmelerle hareket etme eğilimindedirler. Yerçekimi gibi büyük kütleler v güçler çekim merkezi olmuştur ve olmaya da devam edeceklerdir.

Başarılı olan futbol takımının taraftarının artması, popüler kültürün kendisine daha çok takipçi bulması bu toplumsal fizik gerçeğine dayanır.

O nedenle dar entelektüel beğenileri topluma dayatmayı, 2 ay yoğun bakımda yatmış birine koş demeye benzetirim.
O nedenle ağır entelektüel kaygılar taşıyan sanatsal eserler yerine (Onlara da kesinlikle ihtiyaç var) popülerliği de barındıran ve daha çok insana ulaşabilecek bir derdi olan sanat eserlerinin faydasına inanırım. Bayağılığa kaçmadan bir şeyin basitçe anlatılmasının çok da güzel olduğunu düşünürüm.
Evet Don’t Look Up da bence bunlardan birisi.

Tıpkı Matrix 1 gibi, tıpkı Dövüş Kulübü gibi vs. Aydın, halk, medya ve siyasilerin olaylara bakışını mizahi bir dille aktarmayı başaran ve söyleyecek sözlerini de bir o kadar güzel anlatan bu filmi izlemenizi öneririm. Filmin başında, insanların takındığı tavırların, sonlara doğru nasıl farklılaştığı ve bilim insanlarının tavrı izlemeye değer.

Yazının Devamını Oku

Zaman Makinesi

H.G. Wells ismini duyanlarınız vardır. Bilimkurgu edebiyatının çok önemli isimlerinden biridir.

Görünmez Adam ve Zaman Makinesi en bilinen eserleri arasındadır. Hatta Atatürk, Nutuk’ta Wells’in “Hayat ve İnsanlığın Tarihi Öyküsü” adlı eserinden alıntı yapmıştır. Atatürk’ün bu eserden çok etkilendiği de bilinmektedir.

Birleşmiş Milletleri de aşan bir federal dünya devletini arzulamıştır Wells.
Ama bugün H.G Wels’in kaleme aldığı ve biraz farklı da olsa filmi de yapılan Zaman Makinesi’nden bahsetmek istiyorum.
Bugünlerde birkaç günde farklı zaman aralıklarını yaşamaya başladık.

Dolar bir gün 18 lirayı ertesi gün 10 liraları görebiliyor. Bir gün marketlerde bolluk yaşanırken, birkaç gün sonra sınırlı satışlar ve yüksek fiyatlar ortaya çıkıyor. Sanki bir zaman makinesi ile bir gün 1970’lere gidiyoruz diğer gün 2021’e.

Hal böyle olunca boyutlar karışıyor. Dengemizi yitiriyoruz. Algımız sayılardan ibaret olmaya başlıyor. H. G. Wells’in kitabında ise 800 binli yıllara gidildiğindeki toplumsal yapı ele alınır. Sahi böyle giderse gelecekteki bizim toplumsal yapımız ne olacak. Sürekli oynayan döviz kurları, hep gözümüzü diktiğimiz etiketler ve banka ekranları mı? Yoksa bu dertlerden kısmen sıyrılmış ve geçim derdi olmadan geleceği inşa edebilen bir toplumsal yapı mı?
Kısa vadede birinci seçenek geçerliliğini koruyacak gibi. Umalım ki çok da uzak olmayan bir gelecekte bu tasalardan sıyrılmış ve güzel bir toplum inşa edebilelim. Aksi halde herkesi Zaman Makinesi’ndeki Morlocklar olarak görmeye başlayacağız.

Yazının Devamını Oku

E-ticaretin hedefi Avrupa

Malumunuz pandemi alışkanlıklarımızı değiştirdi. Bazı şeylerin de daha kalıcı olmasını sağladı. Bunlardan biri de e-ticaret oldu.

Pandemi öncesi toplam ticaretin yüzde 6-7’lerine ulaşan e-ticaret bu yıl yüzde 19.7’yi gördü. E-ticaret yapan şirket sayısı da 70 binden 350 bine çıktı, 2 yıl bile olmadan...

Geçen hafta düzenlenen, BUSİAD Yenilikçilik ve Yaratıcılık Uzmanlık Grubu’nun 11. Yenilikçilik ve Yaratıcılık Sempozyumu’nun konusu “E Ticaretin bugünü ve Yarını” başlığını taşıyordu. Sektörün önemli isimleri pandemi ile birlikte beklentilerin de üzerinde hızlanan e-ticareti konuştular. Katılamayanlara kısa bir özet geçmekte fayda var. Sektörün en önemli sorunlarının başında yazılım yapan, teknoloji cephesinde işler yapan mühendislerini yabancılara kaptırması gösterildi. Tüm sektörlerin önemli sorunları arasında olan bu mesele, evden çalışmayla birlikte artış. Çünkü mühendis artık ülkesini bile değiştirmeden başka bir şirkete daha yüksek üv,cretlere geçiyormuş. Bizim de bu konuda kapasitemizin sınırları belli olunca iş düşündüğümüzden daha vahim bir hale geliyor.

Konuşmacılar e-ticaretin sadece bir kanal olduğunu ve müşteri ile satıcının yüz yüze geldiği geleneksel ticaret ile kol kola yürüyeceği konusunda da hem fikir. Hatta e-ticaretin zaten var olan ticaretin yanında devam ettiğini de söylüyorlar. Örnek olarak Ardahan’daki bir satıcının ürününü İstanbul’da satmasını verirken, aslında bu satıcı kendi dükkanın yanı sıra elektronik ticaretin yapıldığı pazar yerlerinde de dükkan açarak birden çok dükkanın sahibi haline geliyorlar diye de belirtiyorlar.

Sektör büyümeye başlamış. Hatta artık e-ihracat bile konuşulur olmuş. Gözünü Avrupa pazarlarına diken var. Ayrıca Azerbaycan’dan Türkiye’deki sitelerden ürün alanlar varmış. Onlar için İstanbul’da bir adres gösteren ve ürünleri Azerbaycan’a taşıyan bir de şirket varmış. Ona rağmen Türkiye tercih ediliyormuş. Ama amaç bunu Avrupa pazarlarına da ulaştırmak.

Dinlediklerim bu ticaret şeklinin geleceğinin parlak olduğuna beni inandırdı. Konuşanlar işlerini çok iyi biliyorlar ve dünya gelişmelerine de hakimler. Pandemi onlar için önemli bir deneyim alanı olmuş görünüyor.
Ben bile geçen yılki gecikmeleri bu yıl görmediğimi fark ettim. Binlerce insan çalıştırarak çıkan sorunlara çözüm üretiyorlar.
Z kuşağı zaten bu yönteme çok alışık. Geleceği yakalayan bir ekonomi anlayışımız olur umarım.

Yazının Devamını Oku

Ekonomiyle yatıp kalkıyoruz

Epeydir gündemimiz ekonomi. Ancak geçen hafta tarihi bir noktaya geldik. Artık farklı bir ekonomi anlayışına sahip olacağımızı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ifade etti.

 

“Yüksek faiz-düşük kur kısır döngüsü yerine, yatırım, üretim, istihdam, ihracat odaklı ekonomi politikamızla ülkemiz için en doğru olanı yapmakta kararlıyız. Çalışanlarımızı fiyat artışlarına karşı koruma politikamızı asgari ücrette de sürdüreceğiz” diyen Erdoğan, bunu “Ekonomik kurtuluş savaşı” olarak tanımladı.
Ancak, benzine gelecek zam haberi üzerine, istasyonlarda oluşan kuyruklar, bazı marketlerde sınırlı miktarlı satışlar alışık olmadığımız bir noktaya getirdi bizi.
Dolar 13 lirayı geçince, hepimizde ışık tutulmuş tavşan refleksi oluştu. Neyse ki biraz gevşeme oldu ancak durum pek de parlak değil. Konut ve araç satışlarının durduğu kaydediliyor. Matbaalarda kağıt sorunu yaşanıyor. Şeker aldı başını gitti. Yağ kayganlıkta sınır tanımıyor. Halkı oluşturan çoğunluk giderek fakirleşiyor.
Belki de en büyük sorunlardan biri, psikolojik ve sosyolojik olarak sıkıntılı dönemlere alışık olmamız. Uzun zamandır, Türkiye’de var olmayan bir zenginlik hali yaşanıyor. Herkesin altındaki araba, elindeki cep telefonu, aslında kazançlarıyla karşılayamayacakları noktadaydı. O nedenle uzun vadeli borçlanmalar yaşandı. Şimdi gelen krizin nasıl aşılacağı konuşulur oldu.
*
En büyük sorun, bu krizin sosyolojik olarak yönetilememesiyle gelecek sanırım. Uzun zamandır söylerim yazarım. Değerlerini yitirmiş bir toplum olmaya başladık. Bunda sahip olmadığımız ekonomik düzeyde yaşamak da vardı. Şimdi tam bir altüst oluş yaşanabilir. Umarım bu durumu çok da ciddi kaoslar yaşamadan geçiştirebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Çalışmak istemeyen gençlere dikkat

Karamsar bir hava var. Döviz aldı başını gidiyor. Enflasyon hem içerde hem dışarda yükselmeye başladı. Lojistik sorunlu. Üretim talebe yetişemiyor. Ülkemiz dünyadaki sorunların yanında ekstradan negatif yönde ayrışıyor.

Ama bunlardan daha yakıcı ve belki de gelecekte sıkıntıları artıracak bir sorunumuz var; çalışma yaşındaki genç nüfusumuz. Gençlerimiz çalışmak istemiyor ya da üretim işlerine yönelmiyorlar.

TÜİK verilerimne göre, temmuz-eylül ayları arasını kapsayan üçüncü çeyrekte, ne eğitimde ne istihdamda olan, 15-24 yaş grubundaki genç nüfusun oranı, yüzde 26 oldu. Rakam ise tam 3 milyon 115 bin kişi. Ayrıca uzun süreli işsiz oranı da yüzde 31.7. Bunlar da 1 milyon 240 bin kişiyi buluyor.
İkinci çeyrekte ise ne eğitimde ne istihdamda olan 15-24 yaş grubundaki genç nüfusun oranı, yüzde 23,5’miş. Sayısı ise 2 milyon 805 bin kişi. Yani 310 bin kişilik bir artış. İşsiz rakamımız da malum 3 milyon 700 binler civarında. Ancak çalışmak istemeyen gençlere bir çözüm bulmak zorundayız.
Sanayi bırakın nitelikli elemanı, niteliksiz ya da yetiştirilmek için bile eleman bulamamaktan yakınıyor.

İşçi bulabilen tek sektör sanırım hizmet sektörü. Burada gençler çalışmaya daha hevesli. Ancak o da bir yere kadar. Motokurye, tezgahtar, garson, güvenlik görevlisi ihtiyacı ne kadar ve ne zamana kadar bu işleri yapabilecek genç nüfus. Bizler de zengin batılı ülkelere özenmeye başladık sanki. Gelir durumumuz ortada. Son döviz yükselişi ile daha da kötü duruma gerilerken, üretimin peşinde olmamız gerekirken, tersine aylaklıkla meşgulüz.

Bir an önce toplumda genel kabul gören değerlerin gençlere öğretilmesi gerekir. Tembelliğin, üretmeden tüketmenin, çevreye duyarlı olmamanın, başkalarını da düşünmek gerektiğinin gençlere anlatılmasının yolları bulunmalı. Sadece gençlere de değil üstelik. X ve Y kuşakları da tekrar bu konularda düşünmeli.
Emek yoksa yemek de yok. Ama son 40 yıldır toplumsal yapımız, topçu, popçu, kolay yoldan kazanç peşinde olmayı özendirdi. Silkinip kendimize gelmezsek, bu ekonomik sorunları çözecek gücü de bulamayacağız.

Yazının Devamını Oku

Turizmde gülen yüzler üretimde asılıyor

Pandemiden en çok etkilenen sektör, hiç kuşkusuz ki insanlarla direkt temastaki hizmet sektörü oldu. Başta da turizm ve ulaşım.

Bu sektörlerde yavaş yavaş düzelmeler görülüyor. Önce ondan bahsedelim. 9 ayda turizmimiz hızını kazanmaya başladı. Ciğerlerimizi yakan yangınlara rağmen 2020 yılındaki kayıpları telafi ettik.
Ancak...
Evet bir ancak var. 2019 yılının çok ama çok uzağındayız. Elbette olumsuz koşulları düşünerek ‘buna da şükür’ diyoruz. 9 ayda 21 milyon 507 bin turist ülkemizi ziyaret etti. Geçen yıl aynı dönem için bu rakam 15 milyon 971 binmiş. 2019’da ise 41 milyon 564 bin.

*
Geçen yılın toplamında 12 milyar dolar olan turizm geliri ilk 9 ayda 17 milyar dolara dayandı bile. Yıl sonuna kadar 20 milyar doları biraz geçmesi beklenen turizm geliri, pandemi öncesine göre ise düşük elbette. 2019’da 34 milyar 500 milyon dolar gelir elde edilmişti. Bir sevindirici durum var; o da kişi başına düşen harcama miktarı 830 dolara ulaşmış durumda.
Yani 2020 yılını çok büyük sıkıntılarla kapatan sektör 2021’de sadece yara sarabildi. Gelecek yıl neler olur bilinmez ancak diğer sektörlerde işler çok da iyi gitmiyor. Çip krizi tüm alanları etkiledi. Otomobil üreticilerinin sesi çok çıkıyor ama asıl sorunu elektronikçiler yaşıyor. Bir yıl önceden sipariş geçen elektronik üreticileri teslim tarihi alamadıklarından ve fiyatların 4-5 katına çıkmasından rahatsız. Hiç böyle bir dönem yaşamadıklarını söylüyorlar. Yalın üretim stratejilerinin talep birikmesine neden olduğunu ve bunun da aniden taleplerin açılmasıyla arzın uyum sağlayamamasına bağlıyorlar. Düzelmenin de 1 yılı bulabileceğini ifade ediyorlar.

*

Yazının Devamını Oku

En alttakiler

Çocukluk yaşlarımda okumuştum Günter Wallraff’ın En Alttakiler kitabını. O zaman da çok etkilenmiştim. Daha 14-15 yaşlarındaydım.

O zamanki Federal Almanya’ya işçi olarak giden Türklerin karşılaştığı sorunları bir araştırmacı gazeteci olarak kaleme almıştı Wallraff. Ancak öyle uzaktan bir gözlemle değil, bizzat Türk kılığına girerek ve Levent Ali Sigirlioğlu takma adını kullanarak yaşadıklarını kaleme almıştı.
Türklere yapılan kötü muameleyi bizzat yaşamış hatta sağlığından bile olmuştu. En Alttakiler de böyle ortaya çıkmıştı. Önsözünde Wallraff şöyle diyordu: “Ben hala, bir yabancının, günlük aşağılamalarla, düşmanlıklarla ve kinle nasıl başettiğini bilmiyorum. Ama şimdi, neler çektiğini ve bu ülkede insanları aşağılamanın nereye kadar gittiğini biliyorum.”
*
Aradan yıllar geçti Almanya’da artık 3. ve 4. nesil Türkler yaşıyor. Alman Parlamentosu’na Avrupa Parlamentosu’na seçilen Türkler var. İş dünyasında çok önemli yerlere gelen, sanatta isim yapan Türkler var. Almanya’da artık önemli bir kesim, Türklerin kendilerini zenginleştirdiğinin farkında. Büyük acılar ve katliama varan saldırılar olsa da Almanya Türklerin kendisine getirdiği farklı bakış açısının ve kültürel zenginleşmenin meyvelerini yiyor. En son Özlem Türeci ve Uğur Şahin’in Biontech firmasının covid-19’a bulduğu aşıyla bunu net bir şekilde yaşadık.
Ülkede Türk kökenlilerin sayısının 3-3.5 milyonu bulduğu belirtiliyor. Almanya bizim için oldukça güzel bir örnek.
*
Bizdeki Suriyelilerin sayısının da 4 milyonun biraz altında olduğu biliniyor. Ancak, her gün aslında kendisi de göçer bir millet olan Türkiye’de Suriyeliler hakkında ırkçı söylemler yer alıyor. Bu ırkçı söylemde olanlara Almanya’da 1960-1980’li yıllar arasında Türk işçilerin yaşadıklarına bakmalarını öneririm. Yapmayın. Devletinizin politikasını eleştirebilirsiniz, Suriyeliler içinde yanlış yapanları da aynı şekilde. Hatta onların topluma uyumlu yaşamasını istemek de en doğal hakkınız. Ancak burada kullanılan dilin ırkçı olmaması çok önemli.

Yazının Devamını Oku

Akılcılık kazansın

Homo Sapiens. Cinsinin yaşayan son türü. “Akıllı Adam” ya da “Modern İnsan” olarak da dilimize çevriliyor.

Kelimelerin ironisini göstermek için yazıyorum anlamlarını. Akıllı ya da modernmişiz. Öyle mi gerçekten?
Rasyonel olmamız, akılla iş yapmamız çağımızın gereklerine göre yaşamamız beklenir. Ancak insan tarih öncesi çağlardan daha mı akıllı ve rasyonel?. Sanırım değil. 4 farklı isimden 4 kez dinleme şansına sahip Göbeklitepe ve bölgedeki neolitik çağdaki yaşamı. Eldeki bilgiler, aslında 10 bin yl önceki insandan daha akıllı olmadığımızı düşündürüyor. Yenilik anlamında olan modernliği çabuk kapıyoruz. Teknolojinin elinde, biz birer araç haline dönüyoruz. Ancak, çevresiyle barışık, rasyonel kararlar vererek, daha yaşanır bir hayat oluşturmak anlamındaki modernitenin neresindeyiz? Kıyısında bile değiliz belki de.

*
Aydınlanma döneminin kazanımlarını yiyip bitiriyoruz. Orta çağ hayranlığımız sinemadan okuduğumuz kitaplara, izlediğimiz dizilere kadar kendini ele veriyor. Akılcılık yerini, idealizme bırakıyor. Hal böyle olunca çevresini kirleten, dünyayı kirleten ve kendi sonunu hazırlayan bir tür olmaktan öteye geçemiyoruz. Ancak, tarihin geri doğru işlemediğini, bu zamanların da geçip gideceğine inanan birisi olarak, yeniden aydınlanmanın kendisini çevreden, sanata kadar göstermesini umuyorum. Aksi halde zihinsel dönüşümü gerçekleştirmedikçe, ormanlık alanlara atılan çöp yığınlarını, maske takılmadan gerçekleştirilen kapalı salon toplantılarını, bireyin çıkar hırsına teslim olan toplumsal yapıları ve orta çağdan öteye geçemeyen sanatsal bakışımızı daha uzun zaman görmeye devam edeceğiz.
Sonra da çıkıp bizden adam olmaz demeye devam edeceğiz. Akılcılığını kaybetmiş bir dünyanın, akılcılığını kaybetmiş ülkesinde yaşıyoruz. Ülkemizde ve dünyada akılcılığın tekrar hakim olmasıyla pek çok sorunumuzun da ortadan kalkacağı muhakkak.

*
Aklın olmadığı yere itaat, hurafe, cehalet, pespaye zevkler, çabuk tüketilen sanat anlayışı girer. Önce, pandemide, ardından çevresel ve ekonomik sorunlarda akılcı yaklaşımlara acil ihtiyaç olduğu ortada. Aklın yerini duygular, inançlar alınca varacağımız yer bugünkü karmaşa ortamından da öte olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Sanayiciden ses birliği

Türkiye’de sanayinin öncüsü Bursa’dır. Tekstilden, otomotive kadar pek çok sanayi alanında ilklerin kentidir Bursa. Türkiye’de Organize Sanayi Bölgesi’nin de temeli bundan 60 yıl önce Bursa’da atılır ve 55 yıl önce de faaliyete geçer.

Bursa’nın güçlü tarım, dokuma, ipek ve karoseri birikimine, ulaşım imkanları da eklenince OSB için Bursa’dan uygunu bulunamaz ve 8 ili geride bırakarak öne çıkar. Eskiler bilir Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nin ismi halk arasında Pilot Sanayi olarak bilinirdi. Pilot uygulama olarak başlamış OSB macerası öyle tutmuştur ki, 325 OSB ve 23 de endüstri bölgesi vardır bugün. Ve halen yeni OSB’ler için yer aranır.

*
Bursa’da 17 OSB faaliyet gösteririr ve yenileri sırada bekler. Yalakçayırı’nda 1 milyon 800 bin metrekare arazide kurulan Bursa Organize Sanayi Bölgesi bugün 7 milyon metrekare alanı geçmiştir. Yanındaki Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi de 250 hektara yakın bir alanı kaplamaktadır.
Yani sanayinin pilotu Bursa olmuştur. Olumlu yönleriyle de olumsuz yönleriyle de. OSB’ler; sanayinin disipline edilmesi, şehrin planlı gelişmesine katkıda bulunulması, birbirini tamamlayıcı ve birbirinin yan ürününü teşvik eden sanayicilerin bir arada ve bir program dahilinde üretim yapmalarıyla, üretimde verimliliğin ve kar artışının sağlanması, sanayinin az gelişmiş bölgelerde yaygınlaştırılması, tarım alanlarının sanayide kullanılmasının disipline edilmesi, sağlıklı, ucuz, güvenilir bir altyapı ve ortak sosyal tesisler kurulması, müşterek arıtma tesisleri ile çevre kirliliğinin önlenmesi, bölgelerin devlet gözetiminde, kendi organlarınca yönetiminin sağlanması gibi amaçlarla kurulmaktadır (En azından Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın internet sitesinde öyle yazıyor).

*
Organize olunması amacıyla iyi niyetle başlayan uygulama elimizde sanırım biraz kolaycılığa dönüşmüş. Artık bu kadar sanayi ve sanayi bölgesi bu kente yeter noktasına getirmiştir bir grubu. Haksız da değiller. Bakanlıktaki OSB amaçlarında yer alan sanayinin az gelişmiş bölgelerde yaygınlaştırılması, tarım alanlarının sanayide kullanılmasının disipline edilmesi, sanayinin disipline edilmesi, şehrin planlı gelişmesine katkıda bulunulması, gibi maddelerin hayata geçtiğini söylemek gerçekçi olmayacaktır.

*

Yazının Devamını Oku

Değişim kendisini dayatıyor

2020 yılının ilk ve ikinci çeyreğinde dünya ekonomileri pandemi nedeniyle havası sönmüş balona döndüler malum.

Hal böyle olunca tüketim düştü, üretim durdu ve enerji ihtiyacı azaldı. Temel tüketim ihtiyaçları için hane halklarına ve işletmelere devletler destek yaptı ve bunu da para basarak gerçekleştirdi. Şimdi bu destekler enflasyon olarak dönüyor karşımıza.

Üretimdeki daralmanın ardından hızlı toparlanmada, başta enerji ve hammaddelerde arz sıkıntısı yaşanıyor Bu da mamül ürün fiyatlarının artışına neden oluyor. Yani enflasyonu tetikliyor. Fiyatlar arttıkça tüketim isteği de azalıyor. Hal böyle olunca durgunluğun ayak sesleri de geliyor. Hatta durgunlukta enflasyonun da devam edeceği, yani stagflasyonun yaşanacağı da dile getirilmeye başladı.
Geçen yıl nisan ayında 20 dolar seviyesine inen ham petrol fiyatları, bugün 80 dolarlara dayandı. Tüketim düştüğü için enerji fiyatları düşmüştü. Tüketim artmaya başladıkça, enerji fiyatları da çıkışa geçti.

Çin’de enerji krizi konuşuluyor. Dünyada enerji tüketiminde dağılım şu şekilde; petrol (%33), kömür (%30) ve doğal gaz (%23). Bunların hepsi yenilenemez enerji kaynakları. Yenilenebilir enerji kaynaklarına acil ihtiyacı var dünyanın. Belki bu gidiş bir yandan bedava olan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesini sağlar dünyamızın. Böyle olması halinde küresel ısınma da, ekonomik gerekçelerle yavaşlatılmış olur. Pahalı olan, karbon salımı yüksek enerji kaynakları yerine, hammaddesi bedava olan su, rüzgar ve güneşe yönelerek, hem dünyamızı kurtarmış oluruz, hem de ekonomik sorunlarımıza çözüm üretmiş oluruz.
Avrupa’da enerji sıkıntısı nedeniyle fabrikaların durma noktasına geleceği yazılıyor. Çin’de ciddi elektrik kesintileri olacağı ifade ediliyor.

Elektriğin önemli bir kısmını termik santrallerden sağlayan Çin, dünya piyasasından da kömür çekiyor. Hal böyle olunca başta kömür ve doğalgaz zamlanıyor. Kömürün tonu geçen yıla göre neredeyse yüzde 80 artmış durumda.
Hep beraber göreceğiz. Yeşil ekonomi bugün ve yarının temel konusu olacak. Değişim belki de kaçınılmaz olarak yakında hayatımızın ayrılmaz parçası olacak. Özellikle batarya teknolojileri. Bu durumda daha da mobil hale gelebileceğiz ve belki hayallerimizin de ötesinde bir dünyaya doğru gideceğiz.

Yazının Devamını Oku

Arz ve talep

Arz, sunmak, piyasaya mal veya hizmet sürmek anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir. Talep de, Arapça kökenli olan ve istek anlamına gelen bir kelimedir.

Bu iki kelime içinde bulunduğumuz kapitalist ekonominin de temellerini oluşturur. Bazen yapay talepler oluşturulsa da genellikle arz, gerçek taleplerin giderilmesi için hizmet sunar. Hoş günümüzde insanların maddi ihtiyaçları yerine, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını körükleyen ve gerçek bir ihtiyaçların ötesine ulaşan talepler oluştuğu da aşikar.
Ancak konumuz bu değil. Gerçekten arz ve talep dengesi fiyatları nasıl etkiliyor, biraz buna bakalım. Özellikle de okulların açılacağının ortaya çıkmasıyla birlikte, giderek artan ev kiraları ve ev fiyatları konusuna gelelim.
Konut talebini etkileyen ağırlıklı faktörler, konut fiyatları, kredi faiz oranları, ekonomik beklenti, demografik durum, gelir durumu ve beklentisi. Konut arzı için de yine konut fiyatı, faiz oranları, maliyet artışları (enflasyon), ekonomik beklenti, siyasi politikalar da önemlidir. Konut talebi için belki de bir eklenti de tüketim amaçlı ve yatırım amaçlı konut talebi olarak ele alınabilir.

*
Önce arz tarafına bir bakalım. Faizler yükseldi. İnşaat maliyetleri için alınan kredinin faiz maliyeti, doğal olarak tüketici fiyatına yansıdı. Döviz kurundaki oynaklık, enerji maliyetlerinin artışı gibi nedenlerle konut üretim maliyeti, TÜİK verilerine göre, bir yılda yüzde 44.76 artmış durumda. Yani geçen yıl 400 bin liraya mal olan bir ev bugün 576 bin liraya mal oluyor. Enflasyon beklentisi. Enflasyonun düşeceğine inanç azalınca konut fiyatları da daha yukarı çıkıyor. Pandemi de buna eklenince konut üretimi durmasa da istenilen oranda artış sağlanamıyor.

*
Talep cephesinde ise durum şöyle; tüketim amaçlı konut almak isteyenler, kendi gelirleri artan konut fiyatlarının altında kalıyor. Artan kredi maliyetini karşılamak mümkün görünmüyor. Enflasyon beklentisi burada da önemli ancak fiyatların artacağı beklentisine rağmen ev almaya güç yetmiyor. Yatırım amaçlı ev alanların sayısı burada biraz daha artıyor galiba. Konutun diğer yatırım araçlarından daha çok getireceği beklentisi elinde para olanları konuta yönlendiriyor. Zaten istenen seviyeye ulaşamayan konut üretimi, artan maliyet ve kredilerin yüksek olması nedeniyle konut satışını değil kiralamayı özendiriyor. Buna bir de üniversitelerdeki öğrencilerin barınmaları dahil olunca özellikle büyük şehirlerde ev fiyatları doğal olarak yükseliyor.

Yazının Devamını Oku

Bursa siyahı

Bursa malum bir sanayi kenti olduğu kadar tarım kentidir de. Özellikle meyvecilik çok gelişmiştir Bursa’da. Armut, şeftali, kiraz, zeytin, elma, ahududu, böğürtlende önemli bir yere sahiptir kent.

Türkiye’de üretilen meyvenin yüzde 3.5’i, sebzenin de yüzde 7’si bu topraklarda yetişir. Hele bir “Bursa Siyahı” var ki başka yerde bulamazsınız.
Mevsimidir. Buldukça alın yiyin. Tabi iyisini bulabilirsiniz. Malum iyileri ihracata gidiyor. Ufakları da bize düşüyor. Geçen yıl 22 liradan açılan Bursa siyah inciri piyasası, bu yıl da ihracat için 30 liradan açılmış. Bakınca yüzde 40’a yakın bir zam. Ama işin rengi öyle olmamış. Tüccarlar birden bire fiyatı 12 liraya kadar indirmiş. Çiftçi isyanda. Zaten istenilen verimi bu yıl alamadıklarını, rekoltenin düşük olduğunu söylüyorlar. Az olan ürünün de ucuza gitmesine gönülleri razı değil. Valla bizim de gönlümüz razı değil. Bu kadar güzel bir meyveyi en ucuz 20, en pahalı 30 liraya almış birisi olarak, bu fiyatlara iç piyasaya sürseniz kapış kapış gider derim.
*
Bursa incir üretiminde de Aydın ve İzmir’in ardından üçüncü sırada. Bursa’da üretilen incir Aydın ve İzmir’e göre farklı. Bursa inciri yaş olarak tüketilirken, Aydın ve İzmir’deki incirler ağırlıklı olarak kuru olarak piyasaya sürülüyor. Dünyada da bu konuda birinci sırada yer alıyoruz.
Dünya lideri olduğumuz inciri daha da ileri götürmek işten bile değil. Burada kooperatifleşmek çok önemli. Kooperatifleşmeyi devlet olarak gerçek anlamda özendirmeliyiz. Sadece incirde değil tüm tarımsal üretimde kooperatif üreticinin daha öngörülü bir üretim yapmasını sağlayacaktır.
*
Bursa Siyahı, Deveci Armudu, Çağrışan Karası Üzümü, Gemlik Zeytini, Trilye Zeytini, Bursa Şeftalisi, Bursa Kestanesi. Bu arada menşei bu bölge olmasa da tarihte kavun ve karpuzda sarayın ihtiyacını Karacabey ve Mustafakemalpaşa’nın karşıladığını da hatırlatayım. Dondurmada kullanılan hırsız almaz kavunu, kasa kavunu ve karpuzda bu iki ilçe oldukça iddialı. Ayrıca, İnegöl ve Keles civarında yaban mersini üretimi artıyor. Kivi üretimini de sevdi Bursalılar.

Yazının Devamını Oku

İçimiz dışımız internet

Artık her yerde, kafası önde telefonuna bakan, odasından çıkmadan oyun oynayan ya da ekran karşısında hayatını sürdüren, teknoloji bağımlısı gençleri görüyor ve konuşuyoruz.

Sadece gençler mi bizler de artık akıllı telefon, tablet ve bilgisayar olmadan yaşayamıyoruz. Durum gerçekten bu mu?
Gelin birlikte, TÜİK’in yayınladığı “Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması” sonuçlarına bakalım.
2021 yılında hanelerin yüzde 92’si, evden internete erişebiliyor. Bu oran geçen yıl yüzde 90,7 imiş. Pandemiyle birlikte evden eğitim ve evden çalışmanın da bunda etkisi olmuştıur. Ama rakam gerçekten çok yüksek. İnternet kullanım oranı da, 16-74 yaş grubundaki bireylerde, yüzde 82,6 olmuş. Bu oran, bir önceki yıl yüzde 79 çıkmış. Erkekler 87,7, kadınlar ise yüzde 77,5 oranında internet kullanıyormuş.
İnternetin neredeyse tüm evlere girmesi, girdiği evlerde de çok yaşlılar dışında, yine neredeyse herkesin kullanması, internetle yapılan işlerin de artmasına neden olmuş.

Bunların başında e-devlet hizmetlerinin kullanımı geliyor. E-devlet hizmetlerini kullanma oranı son bir yılda 58,9 olarak gerçekleşmiş. Daha önce bu rakam, yüzde 51.5 olmuş.

Elbette ekonomi için en önemli veri ticaret boyutu. İnternet üzerinden mal veya hizmet siparişi verme ya da satın alma oranı yüzde 44,3’e çıkmış. Bu oran geçen yıl yüzde 36.5’teymiş. İşin ilginç yanı benim ve belki bir çoğumuzun sandığının aksine internetten alışveriş yapanların çoğu erkek. Erkekler yüzde 48,3, kadınlar yüzde 40,3 oranında internetten alışveriş yapmış. En çok 70.7 ile giyim, ayakkabı ve aksesuar satın alınmış. Bunu yüzde 40,8 ile yemek siparişi takip etmiş.

Abone olunan dijital içeriklerde film ve dizi izlenme oranı yüzde 30.6.

Yazının Devamını Oku

Baş döndüren gündem

İlginç bir ülkeyiz vesselam. Baş döndürücü bir gündemle yaşıyoruz. Bırakın aylar ve günleri, saatler içinde bile gündem değişiveriyor.

Son aya bakın, Doğu Akdeniz krizi tatile girerken, Afganistan masamıza önce Kabil Havaalanının Türkiye tarafından kontrol edilmesiyle gündeme geldi. Ardından düzensiz Afgan göçü ve nihayetinde, Taliban’ın Afganistan’da iktidarı ele geçirmesiyle devam eden bir süreç.
*
Mısır, Suriye, Yunanistan, Ermenistan, Kuzey Irak ve son günlerin ilginç gelişmesi Birleşik Arap Emirlikleri ile gerilimin yumuşama sinyali de dış politika alanında yaşanan gelişmeler. Her biri aylarca konuşulabilir ama bizim öyle bir vaktimiz hiç olmuyor.
Ardından orman yangınları. Ciğerimiz yanıyor derken, daha acımızı yaşayamadan bu kez sel felaketleri. Kastamonu, Bartın ve Sinop’ta onlarca cana mal olan insan hatasının sonucu büyük yıkım. Enflasyonda giderek artan rakam. Küresel ısınma, iklim değişikliği ve pandemi. Yazarken yoruldum.
*
Bir de bunlara kişisel gündem eklenince, başa çıkmak gerçekten zor bir hal alıyor.
Türkiye gerçekten büyük bir ülke, elbette çok gündemi olacak ve konunun muhatapları bunları bu ülke halkının çıkarına yönetecek. Ama bizim en büyük gündemimiz, kısa dönem içinde pandemi ve ekonomi olarak önümüzde duracak gibi. Afganistan’la ilgilensek de sel ve yangınlar konusunda üzülüp yardıma koşsak da, onlar geride kalacak (kaldı bile) ama ekonomi ve pandemi tüm yakıcılığı ile karşımızda olacak. *

Yazının Devamını Oku

Kıpkırmızı bir pazartesi

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını yaşıyoruz sanki. Marquez, kitabın daha başında kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceğini anlatır ancak herkes bilmesine rağmen bir şey yapmaz.

İşte tam da böyle bir durumu yaşıyoruz. Herkes küresel ısınma ve iklim değişikliğinin, insan varlığını tehdit edeceğini öngörüyor ancak kimse net bir şey yapmıyor, yapamıyor.
2015 Paris Anlaşması’yla, küresel sıcaklık artışının, 1.5-2 santigrat derecede tutulması öngörülüyor. Görünen o ki bu hedef artık çok zor. Birbiri ardına açıklanan raporlar durumun parlak olmadığını bize gösteriyor.
*
Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edilirken, bunun sorumlusunun da insan olduğu açıkça ifade edildi.
Raporda katı bir çözüm bulunamazsa, 2030’a kadar 1.5 derecelik artışın gerçekleşeceği de kaydediliyor.
*
Son derece net olarak kırmızı alarm veren raporda, küresel ısınmayla sıcak hava dalgalarının artacağı, sıcak mevsimlerin uzun, soğuk mevsimlerin ise kısa olacağı da dile getiriliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu memleket bizim

Pandemi ardından gelen açılmayla biraz ferhalamayı düşünmüştük oysa. Son gelen rakamlar çok rahatsız edici olsa da kapanmaların öcünü alırcasına sahillere, ormanlara, düğünlere derneklere koştuk.

Neşe dolmuş, neşe dağıtır olmuştuk, tüm sıkıntılarımıza rağmen. Hayat pahalıymış, “Sonra bakarız” dedik. Pandemi, “e alıştık” artık. Ama ormanlar yanmaya başlayınca kimsede ne neşe kaldı ne huzur.

Yanan ağaçları, yiten canları ölen insanları gördükçe, duydukça herkes bir telden çalmaya başladı. Tam bir kakofoni yaşıyoruz. Bir millet olmanın değerleri, yanan ağaçlar gibi yok olup gidiyor sanki. Son yıllarda milletçe karşı durmamız gereken tüm büyük olaylarda, kamplaşmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Umudunu yitiren topluluk görmeye başladım. Bir tarafta her söylenene inananlar, diğer tarafta tüm söylenenlere kulak tıkayanlar.
Ormanların yanmasıyla birlikte kutuplaşmamız da kendisini yanıcı bir şekilde ortaya koydu. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Kimisi haklı eleştiriler yaparken topa tutuluyor, kimisi görev yaparken haksızlığa uğruyor. Şu yangını söndürelim ardından da eleştirilerimizi sıralarız diyen olmadığı gibi, biz de yanlışlar yaptık ve gereğini yaparız diyen de yok. Hal böyle olunca yanan sadece ormanlar olmuyor, birlik ve beraberlik de yanıyor. Her iki kutup da aslında ülkeye ne kadar büyük bir kötülük yaptığının ya farkında değil ya da buradan bir sonuç bekleniyor. Kutuplaşan bir ülkede doğruyu bulmak, güzele ulaşmak çok da imkanlı görünmüyor.

Burada elbette en büyük görev 20 yıla yakın ülke yönetiminde söz sahibi olan iktidara düşüyor. Ortamın acilen soğutulması gerekiyor. Bir yolunu bulmak zorundalar. Muhalefetten de en azından hayati konularda nasıl ortak tutum takınılacağı konusunda daha sağduyulu bir yaklaşım şart.
Aksi halde orman yangınlarını aratacak günler sandığımıdan daha yakın. Ayrışmış bir milletin ateşini söndürecek mekanizmaları bulmak hiç de kolay olmayacak.
Karşıtlık ve korku üzerine inşaa edilen yapıdan kimsye fayda gelmiyor. Kendi tarihimiz incelemek bile bunun için gözlerimizi açmaya yeter. Bu ülke bizim. Ormanıyla, kurduyla kuşuyla, sağdan soldan tüm akımlarıyla bizim bu ülke. Hadi gelin büyük ustanın sözlerine bakalım birlikte.

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Yazının Devamını Oku