Barbaros Tapan

Barbaros Tapan

btapan@hurriyet.com.tr

350 milyon kişi Tulsa King’i izledi

10 Mayıs 2026
Taylor Sheridan’ın yarattığı komedi ve suç draması “Tulsa King”in üçüncü sezonu için başrol oyuncusu Sylvester Stallone ile buluştuk. İkonik aktör, şöhretin sarhoş edici tarafı, aileyi neden artık işinin önüne koyduğu, ölümün kıyısından dönmenin insanda nasıl bir uyanış yarattığı ve hâlâ niçin çalışmaya devam ettiği hakkında samimi açıklamalar yaptı.

* Önünüzde sekiz yeni proje var. “Tulsa King”in dördüncü sezonu da gündemde. Çok ciddi bir takvimden bahsediyoruz. Kariyerinizin bu döneminde sizi ileriye taşıyan şey ne?

- Aşk. Bu işe duyduğum sevgi. Hâlâ içimde büyük bir tutku, büyük bir hırs var. Sanırım kariyerimde bu kadar şanslı olmamın sebeplerinden biri de buydu.

Beni bugün hâlâ motive eden şey ise daha iyisini yapma isteği. Daha samimi, daha duygusal, daha manevi işler ortaya koymak istiyorum. Hayatımda, zihnimde çok güzel şeyler oluyor. Bunun adı galiba, gerçekten neyin önemli olduğunu anlamanın bilgeliği. İnsan dönüp bakınca “Keşke bunları 60 yıl önce bilseydim” diyor. O yüzden artık bu dönemde, hayatın içine mümkün olduğunca çok yaşam sığdırmaya çalışıyorum.

* Gişede 1 numara olan filmler... Şimdi de televizyonda çok sevilen bir diziniz var. Bu kadar uzun süre kültürel etkinizi korumanızın sırrı nedir?

Böyle bir sır olsaydı, onu şişelere doldurur, milyarlarca dolar kazanırdım. Bir sır yok. Mesele doğru zamanda, doğru seyirciye, doğru hikâyeyle ulaşabilmek.

Mesela “Rocky”nin finalini düşünün. Bir tarafta fiziksel enerji var; dövüş, mücadele... Bir tarafta müzik var; işitsel olarak sizi içine alan o duygu... Bir tarafta da görsel ve duygusal bir taraf var. Bütün bunlar aynı anda gerçekleştiğinde etkisi inanılmaz güçlü oluyor. Aşkı görüyorsunuz, müziği duyuyorsunuz; o fiziksel yorgunluğu, morlukları, bedendeki mücadeleyi de hissediyorsunuz. Ve o “Seni seviyorum” anı... Yani onu tam bir roketin havalanma anında yakalıyorsunuz. 1 saniye sonra ise o roket dünyaya doğru düşmeye başlıyor. Böyle anlar çok nadir olur. Ama ben kariyerimde bu tür anları yaşayacak kadar şanslıydım.

* Dizideki karakteriniz Dwight Manfredi sürekli hayatını yeniden kuran, baştan başlayan biri. Hollywood’da geçen onca yıldan sonra bu sizde de karşılığı olan bir şey mi?

Yazının Devamını Oku

Mizah insanları savunmasız yakalar

3 Mayıs 2026
Pakistan kökenli İngiliz oyuncu ve rap’çi Riz Ahmed’le yeni dizi projesi “Bait”i konuştuk. Ahmed, röportajımızda genç Müslüman yeteneklerin kendi değerlerini bilmeleri gerektiğini de vurguladı, bayramlara olan sevgisini de samimi bir şekilde anlattı. Ünlü oyuncu ayrıca İstanbul’un dünyadaki en sevdiği şehirlerden biri olduğunu söyledi.

* “Bait” bir komedi dizisi. Irk, din, hırslar, aile; bu derin konuları neden komediyle anlatmak istediniz?

- Mizah insanları savunmasız yakalar. Normalde, fazla ağır ya da yüzleşmesi zor gelebilecek şeyleri konuşmak için bir güven alanı yaratır. İnsanlar gülerken daha açık olurlar, kendilerini kapatmazlar. Ve o açıklıkta, araya gerçek bir şey, dürüst bir şey sıkıştırabilirsin.

Ayrıca kahkahanın içinde paylaşılan bir insanlık hali var. Nereden geldiğin ya da geçmişin ne olursa olsun, bir şey komikse seni anında bağlar. Bu yüzden kimlik, ırk ya da aile gibi bazen insanları ayrıştırabilen konulardan bahsederken mizah bir köprüye dönüşür. Bize düşündüğümüzden daha çok benzer olduğumuzu hatırlatır.

Ve açıkçası hayat absürt. En karanlık ya da en zor anlarda bile genelde içinde biraz tuhaf, biraz komik bir şey vardır. Bunu bulmak, o anın ciddiyetini azaltmaz. Onu daha insani kılar.

* Uluslararası eğlence dünyasına girmek isteyen genç Müslüman yetenekler, dizide hayat verdiğiniz Shah karakterinin hikâyesinden neler öğrenmeli?

- Uzun bir süre boyunca hem ben hem de Shah Latif masada bir yer bulmak için can atıyorduk. Yani hepimiz dahil edilmek isteriz, değil mi? Kabul görmek isteriz. Ait olduğumuzu hissetmek isteriz. Ve bu güzel bir şey. Ama bununla yetinmemeliyiz.

Bunun yanında şunu fark ettim ki; kendi masanı kurmak da gerçekten çok önemli. Kendi masanı kurmak, kendi değerini bilmek. Bu diziyi yaparken benim de çıkmaya çalıştığım yolculuk buydu. Ve karakterin de geçtiği yolculuk bu.

Yazının Devamını Oku

Boran için gurur verici bir proje

26 Nisan 2026
Emmy ödüllü oyuncu, yapımcı ve yönetmen Dan Levy’nin suç gerilimini komik bir aile hikâyesiyle buluşturduğu “Big Mistakes” dijital platformda seyirciyle buluştu. Levy’nin hem yazdığı hem de başrolünü üstlendiği dizi, ölen büyükanneleri uğruna giriştikleri hırsızlık girişiminin ardından kendilerini organize suç dünyasının içinde bulan iki kardeşin hikâyesini anlatıyor. Yapımda Boran Kuzum da yurtdışından gelip sneaker dünyasında büyük bir isim olmanın hayalini kurarken suç dünyasına bulaşan hırslı genç Yusuf’a hayat veriyor. “Big Mistakes”i Dan Levy ve oyuncu kadrosunda yer alan Laurie Metcalf ile konuştuk.

◊ “Big Mistakes”in ilk ilham kaynağı neydi?

- Dan Levy: 6 sezon boyunca sıcak, samimi, insanın içini ısıtan bir iş yaptım; “Schitt’s Creek”. Sanırım benim doğal merakım bu yüzden beni tamamen farklı bir yöne çekti. “Schitt’s Creek”te sevdiğim pek çok şeyi yine korumak istedim; aile dinamikleri, kusurlu ama çok insani, ilginç ve komik karakterler... Birbirleriyle olan ilişkilerinin de kendine has bir mizahı var. O yüzden ufak da olsa bir benzerlik var diyebilirim. Ama bu kez bambaşka bir şeyi keşfetmek ve bunu yaparken gerçekten eğlenmek istedim. Bir de suç dünyasını merak ediyordum, onu biraz kurcalamak istedim. Sonra kendimi o dünyanın içinde düşündüm ve şunu fark ettim: Suç işlemem istense muhtemelen başa çıkamazdım.

◊ Temaya karar verip “İşte bu!” dedikten sonra süreç nasıl gelişti?

- Dan Levy: “Schitt’s Creek”in üzerinden 6 yıl geçti ve televizyona dönmeden önce kendime biraz zaman tanımak istedim. Çünkü bir diziyi sürdürmek insandan gerçekten çok şey alıyor. “Schitt’s Creek”te yaptığımız işi o kadar çok sevdim ki, yeniden o yoğun çalışma temposuna ve yaratıcı üretim sürecine girmeden önce biraz durulmayı bekledim. Bu süreçte de hep şunu düşündüm: “Televizyona geri döndüğümde, beni uzun yıllar boyunca heyecanlandıracak, güldürecek ve ilgimi canlı tutacak bir hikâye ne olabilir?”

Sadece birkaç bölüm değil, birçok sezon boyunca hem beni hem de yazacağım karakterleri taşıyabilecek bir fikir arıyordum. Sonra bir anda her şey yerine oturdu. Suç dünyasını ne kadar çok kurcaladıysam, o da o kadar ilginç ve etkileyici hale geldi. Yaratıcı süreçte bazen bir ipi çekersiniz ve o ip söküldükçe sökülür.

Bu işler her zaman risk taşır. Ama bu diziyle ilgili içimde çok büyük bir huzur var, çünkü ortaya çıkan işi gerçekten çok güçlü buluyorum. Bir projeye karşı böyle bir sevgi ve yakınlık hissetmek çok nadir bir şey. Hatta dürüst olmak gerekirse, “Schitt’s Creek”ten beri yaptığım hiçbir işte buna benzer bir bağ hissetmemiştim.

Bir de oyuncu kadrosu öylesine etkileyici ki... Böylesine olağanüstü oyuncularla bir arada olmak, onların her sahneye her şeylerini katmalarını görmek, daha en baştan bana kendimi evimde gibi hissettirdi.

Yazının Devamını Oku

Hikâyeyi hayata daha sadık kılmak istedim

19 Nisan 2026
İlk sezonuyla beğeni toplayan “Beef”, yeni sezonuyla döndü. Carey Mulligan, Charles Melton ve Oscar Isaac gibi başarılı isimlerin yer aldığı dizi, 16 Nisan’da dijital platformda izleyiciyle buluştu. İlk sezonunda öfkeyi katmanlı şekilde anlatan dizi, yeni bölümlerinde duygusal çatışmaları odağına alıyor. Ben de Los Angeles’taki prömiyere katıldım, dizinin yaratıcısı Lee Sung Jin ve oyuncu Charles Melton ile “Beef”in yeni sezonunu konuştum.

* Birinci sezon saldırgan bir öfke üzerine kuruluydu. İkinci sezon ise yüzeyin altında yatan pasif agresif, açıkça dışa vurulmayan bir öfkeyi konu alıyor. Bu yön değişikliği hakkında biraz bilgi verir misiniz?

- Lee Sung Jin: Sanırım birinci sezonda, gerçek hayatta normalde yapma şansı bulamadığımız şeyleri keşfetmeye yönelik ufak bir çaba vardı. Ancak ikinci sezonda, hikâyeyi hayata daha sadık kılmak istedim.

Özellikle iş yerindeki kişisel sürtüşmelerimizi düşündüğümüzde; çoğu zaman pasif agresif niteliktedir. Kovulmak istemezsiniz, aklınıza gelebilecek her türlü endişeniz vardır. Bu yüzden, birbirimize laf soktuğumuz o incelikli yollara patronunuzdan gelen o ufak, üstü kapalı yorumlara özellikle odaklanmak istedim.

Sanırım bu yaklaşım, yazma sürecini de biraz daha eğlenceli kıldı. Çünkü birinci sezonu hazırlarken “açıkça dışa vurulan sürtüşme” atmosferinin içinde uzun süre kalmıştım. Bu nedenle, yazar ekibiyle birlikte çalışırken bu yeni yaklaşım bizim için gerçek bir zevk kaynağı oldu. Hikâyedeki sürtüşmelerin büyük bir kısmı, gerçek hayattaki sohbetlerimizden ve gözlemlerimizden doğdu. Kendi hayatlarımızı bir nevi mercek altına alıp, “Acaba bu hafta beni gücendiren, içime dert ettiğim o ufak tefek olay neydi?” diye kafa yorduk. Ardından da bu hisleri iki çift aracılığıyla dışa vurmaya çalıştık.

GÜNEY KORELİ OLARAK BÜYÜK GURUR DUYUYORUM

* Kariyerinizin büyük bölümü Amerika’da ve Amerikan projelerinde geçti. Ama artık Güney Kore’den çıkan sanatçılar ve projeler tüm dünyada ses getiriyor. Bu başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?

- Lee Sung Jin:

Yazının Devamını Oku

Yeni nesil dünyaya umut getirme gücüne sahip

12 Nisan 2026
Yazar Margaret Atwood’un distopik evreni, bu kez yeni kuşağın gözünden yeniden şekilleniyor. Aynı adlı kitaptan uyarlanan “The Handmaid’s Tale” dizisinin bıraktığı yerden devam eden “The Testaments”, baskı, hafıza, inanç ve isyan ekseninde yeni neslin verdiği mücadeleyi odağına alıyor. Gilead’ın sert ve karanlık düzeninde büyüyen genç kadınların hikâyesini anlatan bu yeni dizi, rejimin derinlere gizlenmiş çatlaklarını görünür kılıyor. “The Testaments”i başrol oyuncusu Chase Infiniti ile konuştuk.

* “One Battle After Another” (Savaş Üstüne Savaş) filminin hemen ardından, ilk kez bir dizide başrol üstlendiniz. Bu süreçten bahsedebilir misiniz? 

- Her şey tam anlamıyla çılgıncaydı. Şunu çok iyi hatırlıyorum; “One Battle After Another”ın çekimlerini tamamlamamızın üzerinden birkaç ay geçmişti ki, “The Testaments” için seçmelere katılmamı isteyen e-posta, gelen kutuma düştü. O an kendi kendime “Derhal katılmalıyım!” dedim. Hikâye tek kelimeyle inanılmazdı. Sadece bu projenin seçmelerine katılma fırsatını yakalamış olmaktan ötürü bile ne kadar büyük bir coşku ve heyecan duyduğumu çok net hatırlıyorum. Bu yıl benim için kelimenin tam anlamıyla akıl almaz şekilde geçti. Yaşanan her şey inanılmaz güzeldi. “One Battle After Another”ın bir parçası olduğum ve şu an bu projeyle burada bulunduğum için kendimi son derece şanslı ve kutsanmış hissediyorum.

* “One Battle After Another”daki performansınızla çok büyük ilgi topladınız. Bu durum, “The Testaments” projesine başlarken, yeni role yaklaşımınızdaki özgüveninizi veya bakış açınızı değiştirdi mi?

- Film setinde bulunan herkesten; tüm oyuncu kadrosundan, set ekibinden ve yönetmenimiz Paul Thomas Anderson’dan çok şey öğrendim. Oradan alıp “The Testaments” projesine taşıdığım en önemli unsurlardan biri, onlardan öğrendiğim “nazik liderlik” anlayışıydı. Bu anlayışı gerçekten benimsedim ve yeni sette de sürdürmeye gayret ettim.

Genel olarak “ekip odaklı” bir zihniyete sahibim. Bu yaklaşım, dizimiz için son derece geçerli. Zira dizimiz kız grubunun varlığına, aralarındaki dostluğa ve ilişkilere dayanıyor. Neyse ki, bu bağı kurmak için pek de çabalamamız gerekmedi. Hepimiz birbirimizi o kadar çok seviyoruz ki!

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYA ÇOK AMA ÇOK KORKUTUCU

* “One Battle After Another”da karakteriniz tehlikede olduğunu fark ettiği anda kaçmanın bir yolunu buluyor. “The Testaments”ta ise Agnes MacKenzie, çevresindeki tehdidi idrak ettikten sonra isyan etmeyi seçiyor. Kadınların baskıya karşı direnişi üzerine tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde, bu rolleri bir tür sanatsal aktivizm biçimi olarak görüyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İçimde taşra ruhu var

5 Nisan 2026
Taylor Sheridan’ın son projesi “The Madison”, Hollywood’un iki dev ismini bir araya getiriyor. Kurt Russell ve Michelle Pfeiffer’ın başrollerini paylaştığı dizide, New York’ta yaşayan varlıklı bir ailenin babasının ani ölümüyle başlayan süreç anlatılıyor. Aile, babalarının çok sevdiği topraklara, Montana’ya doğru duygusal bir yolculuğa çıkarken; şehir ve kırsal yaşam arasındaki farklar, kayıp ve acı duygusu eşliğinde işleniyor. Kurt Russell ile Kelebek okurları için Zoom’da buluştum.

◊ Şu anda neredesiniz?

- Burası Colorado ve medeniyetten epey uzaktayım. Çiftlik işiyle uğraşıyorum, sığır yetiştiriyorum, etimi Aspen’deki restoranlara satıyorum. Covid döneminde bunlara bir süre ara vermek zorunda kaldım ama yeniden başlamayı düşünüyorum. Buradaki yaşam tarzını seviyorum. Batı’nın, benim gibi birine sunduğu hayatı seviyorum.

Ama bir yandan New York’ta kısa süreli zaman geçirmekten de keyif alıyorum. Los Angeles’ta uzun süre kalmaktan hoşlanıyorum. Hayatımın bu döneminde Colorado’da daha fazla vakit geçirmek bana çok iyi geliyor.

◊ Ben de size Türkiye’den sevgiler sunmak istiyorum...

- Harika. Türkiye’nin neresindensiniz? İstanbul’da mı, yoksa başka bir yerde mi?

◊ Aslında şu anda Los Angeles’tayım ama aslen İstanbulluyum.

- Anladım. İstanbul’a gittim. Muhteşem bir şehir. Sanırım yaklaşık 15 yıl önce oradaydık; dört ya da beş gün kalmıştık. Harika zaman geçirdik, çok eğlenceliydi.

Yazının Devamını Oku

İki güçlü kadın aynı odadaysa gerilim kaçınılmaz

29 Mart 2026
Michelle Frances’ın aynı adlı romanından uyarlanan “The Girlfriend”, oğluna derin bir bağlılıkla tutunan Laura’nın, onun kız arkadaşı Cherry’yi kendi dünyası için tehdit olarak görmesiyle başlayan bir psikolojik gerilim dizisi. Hem Laura karakterini canlandıran hem de yönetmen koltuğuna oturan Robin Wright ile Los Angeles’ta buluştuk, diziye dair merak edilenleri konuştuk.

◊ “The Girlfriend” dizisinde hem kamera önündesiniz hem de yönetmen koltuğundasınız. Bir sahneyi çekerken, aynı anda oyuncu ve yönetmen olmak sizin için nasıl bir deneyimdi?

- Yönetmen şapkamı taktığımda, sahnede neyi başarmam gerektiğini hem diğer oyuncular hem de kendim için çok iyi biliyordum. İşin komik tarafı ise Olivia Cooke’un bunu çok tatlı bir şekilde dile getirmesiydi. “Robin’le sahnedeyken onun beni gözleriyle yönettiğini görebiliyorum ama o hâlâ karakterin içinde kalıyor, bu çok tuhaf” diyordu. Ondan farklı bir tepki alabilmek için performansımı değiştiriyordum. Aynı anda iki şeyi birden yürütüyordum; bir yandan Laura olarak sahnenin içinde kalırken, diğer yandan da ton arayışını sürdürüyordum. Hatta bazen kendime “Kes!” diyordum. Bu da harika bir şeydi, çünkü sahnede kötü olduğumu hissettiğim anda direkt “Kes, bir daha alıyoruz” diyebiliyordum.

◊ Hikâyenin tonunu yaratırken hangi görsel referanslar size ilham verdi?

- Ton olarak, daha çok bir film gibi çektiğimizden emin olmak istedim. Evet, hikâye melodramatik denebilir ama özüne indiğinizde tamamen hayatın içinden geliyor. İnsan doğasına ve insanların verdiği tepkilere dayanıyor. Hepimiz günlük hayatta bunu yaşıyoruz: Algı meselesi.

Olay gerçekten senin gördüğün gibi mi oldu, yoksa benim gördüğüm gibi mi? Yani her şey oldukça öznel. Ben de bunu daha temel, daha gerçekçi bir zemine indirmek istedim. Bu nedenle daha sinematik bir anlatım dili kurdum.

OLIVIA MÜTHİŞ BİR PROFESYONEL

◊ Olivia Cooke’un hayat verdiği Cherry ile aranızda oldukça katmanlı ve yoğun bir ilişki var. Bu kimyayı nasıl kurdunuz?

Yazının Devamını Oku

Büyük olma arzumun peşinden gidiyorum

22 Mart 2026
Oscar yarışının en çok konuşulan isimlerinden Timothée Chalamet ile tören öncesinde bir araya geldik. Oyuncu, yaptığımız röportajda son filmi “Marty Supreme”e duyduğu tutkuyu açıkça ortaya koydu. Bu film onun için kişisel bir yolculuktu. Ödülü Michael B. Jordan’a kaptırmış olsa da, 30 yaşında üç Oscar adaylığına ulaşan Chalamet döneminin en başarılı oyuncularından. Bale ve opera hakkında yaptığı olumsuz açıklamalar nedeniyle ödülü kaybettiği yönündeki yorumlar ise tamamen yanlış. Çünkü söz konusu açıklamalar, Akademi üyeleri final oylamalarını tamamlayıp oylarını teslim ettikten sonra yapıldı.

Şimdi “Marty Supreme” filminin çekimlerine dönüp baktığınızda, “Değiştirsem” dediğiniz bir şey var mı?

- Hayır. Bob Dylan’ın da dediği gibi; arkaya bakma, olan oldu. Yaptığımız işle gurur duyuyorum.

 Peki, Marty karakterinde kendinizden bir şeyler buldunuz mu?

- Evet, kesinlikle. Oyunculuk kariyerime başlamadan önceki bana en çok benzeyen karakter buydu. Hedeflerine ulaşmak konusunda fazlasıyla hırslı bir karakter. Galiba beni ona en çok yaklaştıran şey de buydu. Kariyerimde ulaşmak istediğim yere gitme konusundaki o sert kararlılık, o itici güç, “Hayır” cevabını kabul etmemek...

Özellikle sinema sektöründe, ilk başlarda o kadar çok reddediliyorsunuz ki... Yolun en başında size inanan tek kişi çoğu zaman yine kendiniz oluyorsunuz. O yüzden Marty’de en çok bağ kurduğum taraf buydu. Ve Josh’un (Safdie) bende, başka yönetmenlerin daha önce görmediği bir şeyi görmüş olmasından da ayrıca gurur duyuyorum. Bana “Little Women”, “Call Me by Your Name” ya da “Wonka”dan çok farklı bir “ben” olma alanı açtı. Bu karakter daha içgüdüsel, vahşi biri.

 Filmin yönetmeni Josh Safdie, Marty’nin bir hayalin peşinden giderken hayatın akıp gitmesine izin verdiğini söyledi. Siz de çok genç yaşta büyük bir çıkış yaptınız. Hiç kendinizi böyle bir girdabın içinde, hayat başka bir köşede akarken siz bambaşka bir yolculuğun içindeymiş gibi hissettiniz mi?

- Bunu özellikle 22 yaşımdan 26 yaşıma kadar çok yoğun hissettim. Yani kariyerimin gerçekten ivme kazandığı dönemde, sanki bir anda ayağımın altındaki zemin çekilmiş gibi oldu. Bu yüzden “Call Me by Your Name”, “Beautiful Boy” ve o ilk dönem yaptığım işlerle ne kadar gurur duysam da... “Marty Supreme” ve “A Complete Unknown” benim için çok özel bir yerde duruyor.  Dönüp baktığımda da Bob Dylan ve Marty rollerine ayrı bir gururla bakıyorum. Çünkü kariyerinizin başındaki filmlerde sizden bir beklenti yok. Dış dünyanın dikkat dağıtıcı gücü henüz üzerinize gelmemiş oluyor.

Ama “A Complete Unknown” ile başlayıp “Marty Supreme”e uzanan süreçte benim için mesele, tüm dikkat dağıtıcı şeyleri dışarıda bırakıp hayatımdaki en büyük armağanla, yani oyunculukla en üst seviyede çalışabilmek oldu.

Yazının Devamını Oku