GeriUğur VARDAN ‘İlginç’liği de bir yere kadar...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘İlginç’liği de bir yere kadar...

‘Dr. Strange’, geçirdiği kaza sonucu mesleki yeteneklerini kaybeden ve eski haline kavuşmak çabasında, yolu Katmandu’daki bir tapınağa uzanan usta bir cerrahın ‘ilginç’ hikâyesini anlatıyor. ‘Marvel evreni’nin sinemaya sunduğu bu son karakterin filmi, yer yer felsefi takılıyor ama genel olarak bildik kapılara çıkıyor. 

Kapitalizmin kendine özgü doğasından, sömürge ruhundan, sınıfsal ilişkilerinden vs. her bir şeyinden sıkılanlar, kaçmak isteyenler, kendine yeni bir hayat ve yelken açmayı hedefleyenler için bir zamanlar en önemli ‘arınma’ yeriydi Tibet. Yöre, başta Nepal’deki tarikatlar olmak üzere, özellikle 68 hareketi sonrası revaçtaydı... Bu toplumsal ve sosyolojik refleks, aslına bakılırsa çizgi roman dünyasının ilgisini çok daha önce, en azından bir karakter üzerinden çekmişti. Steve Ditko tarafından 1963’te yaratılan ‘Dr. Strange’di bu karakter. Daha sonra Stan Lee’nin revize ettiği ‘Dr. Strange’, sinemaya ilk kez 1978 tarihli bir televizyon filmiyle uğramıştı. Ayrıca 2007’de bir animasyonla yine kendisini hatırlatmıştı. Lakin asıl buluşma, bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan filmle gerçekleşiyor. Scott  Derrickson imzalı yapım, öyküyü en başından alıyor ve önce kahramanın dönüşümüne, sonra da kötülüğe karşı verdiği mücadeleye odaklanıyor. 

 

Gelelim kısa özete: Stephen Strange, son derece başarılı bir cerrahtır. Konuşma yapmak için bir davete giderken geçirdiği kaza, hayatındaki zorlu  devam sayfalarının başlangıcı olacaktır. Ellerindeki sinirler, tedavisi mümkün olmayacak bir şekilde tahrip olmuştur. Hiçbir tedavi, hiçbir bilimsel gelişme derdine derman olmaz. Ta ki aynı dertlerden mustarip olup eski sağlığına kavuşan birinin verdiği tavsiyeye kadar. Çare Katmandu’daki bir tapınaktadır. Burada ‘Kadim Kişi’yle tanışır, öğrencileri arasına katılır ve sihirlerle bezeli mistik kapıları aralar...

 

Yönetmen Derrickson’ın yanı sıra John Spaihts ve C. Robert Cargill’in kaleme aldığı senaryodan çekilen ‘Dr. Strange’, finali itibariyle bir serinin ilk adımı olarak huzurlarımıza geliyor. Malum, bu tür ‘giriş’ niteliğindeki filmler ana karakterleri tanıtma aşamasında çok vakit kaybederler. Derrickson’ın yapıtı, ‘ilginç’tir, tanıtım yanı daha ilgi çekici ve kulak kabartmaya değer bir yapım olmuş. Buna aslında öykünün ana karakteri Doktor Stephen Strange’in son derece kibirli, küstah kişiliği, mesleğini de bir zafer alanı olarak gören yapısı neden oluyor. Örneğin onun için hastanın beynindeki bir kurşunu çıkarma operasyonu bile şov ve meslektaşlarına yeteneklerini ve kibrini gösterme fırsatı. Geçirdiği kazanın bedenine yaşattıkları da bu açılardan daha travmatik bir duruma neden oluyor. Film, işte bu aşamalarda karakterinin psikolojisini yansıtmada çok başarılı. Öykü, benzer çizgiyi Katmandu-Kamar-Taj’daki tarikat bölümünün bir kısmında da koruyor.

 

Lakin Dr. Strange’in sihirlerle donatılmış bir mistisizme adım atışının ardından az biraz eğitimle (tamam fazla zeki, çalışkan ve hırslı ama) pek de hâkim olmadığı bir evrende çok daha deneyimli düşmanlara karşı verdiği mücadele pek inandırıcı olmamış, daha doğrusu film bu meseleyi dengeli ve ikna edici bir şekilde aktaramamış. Buna da sanki felsefeye yüklenilmişken aksiyonun da hatırlanıp, “Aa doğru, şimdi de vitesi yükseltmemiz lazım” fikri neden olmuş. Yani aksiyon işi sıkışmış ve aceleye gelmiş gibi.

 

‘BAK ÇEKİRGE...’

 

Öte yandan Dr. Strange’le ‘Kadim Kişi’nin ilişkisi öncelikle bizim kuşağın ünlü dizisi ‘Kung-Fu’daki ‘Usta-Çekirge’ ilişkisini andırıyor. Keza ‘The Matrix’teki ‘Morpheus-Neo’ ikilisi de akla geliyor.

 

Oyunculuklara göz atarsak: ‘Dr. Strange’de Benedict Cumberbatch, üzerine adeta tapınaktaki pelerin gibi oturmuş bir rolde karşımıza geliyor. Karakterin kibri ve küstahlığı, nedense İngiliz aktöre çok yakışmış! ‘Kadim Kişi’de Tilda Swinton tatmin edici bir performans sunarken öykünün kötüsü Kaecilius’ta Mads Mikkelsen, tapınağın koruyucuları Mordo’da Chiwetel Ejiofor, Wong’da Benedict Wong, doktorun kız arkadaşı Christine’de Rachel McAdams gayet iyiler.

 

Sonuçta, Londra ve New York’taki mücadele sahnelerinde arka plandaki yapıların ve mekânların üçüncü ve dördüncü boyut kazanmasının ve birbirinin içine geçmesinin ister istemez Nolan’ın ‘Inception’ını hatırlattığı ‘Dr. Strange’, ‘Marvel evreni’nin sahaya sürdüğü en yeni karakter olarak tanımlanabilir.

 

Bu arada uyaralım; filmin kuyruk jeneriğini sonuna kadar izlemeden salonu terk etmeyin, sonraki adımlara ilişkin ipuçları var.

 

DOKTOR STRANGE

 

Yönetmen: Scott Derrickson

 

Oyuncular: Benedict Cumberbatch, Tilda Swinton, Mads Mikkelsen, Chiwetel Ejiofor, Rachel McAdams, Benedict Wong

 

ABD yapımı

 

 

YALANLAR ÜZERİNE KURULAN HAYATLAR

 

Adana ve Antalya’daki festival serüvenlerini tamamlayan ‘Albüm’, bu haftadan itibaren vizyon turuna başlıyor. Genç yönetmen Mehmet Can Mertoğlu, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı bu ilk uzun metrajlı filminde yalanlar etrafında örülen hayatlara göz atıyor. Çocuk sahibi olamayan ve çözümü evlat edinmekte bulan bir çift. Lakin bu durum onlar için bir sorun (ya da ayıp) ve etrafındakiler anlamasın diye evlatlığı doğal yollardan doğmuş bir çocuk statüsünde hayatlarına sokuyorlar. Bu yalan, onların temel gerçeği haline geliyor. Zamanla bir önemi kalmasa da yalanı sürdürmeye devam ediyorlar.

 

 

KÂĞIT ÜZERİNDE PARLAK

 

Kâğıt üzerinde parlak görünen hikâye perdeye taşındığında da belli bir süre parlaklığını koruyor ama zamanla film kendini tekrara düşüyor ve irtifa kaybediyor. Çokları ‘Albüm’de Roy Andersson ve Rumen sinemasının izlerini buldu ama bana daha çok Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos’un sarkastik ve absürd anlatımını çağrıştırdı. Tabii daha düşük volümlüsü (Gerçi bana kalırsa bu mizahın daha etkilisini ve ayakları bu topraklar için yere basanını Onur Ünlü yapıyor).

 

Ayrıca ‘Albüm’ün bence şöyle problemleri var; bir profili deşifre etmek, ikiyüzlülüğün altını çizmek istiyor ama bunu mesela ‘Çoğunluk’ ya da ‘Rüzgârda Salınan Nilüfer’ tadında ya da derinliğinde yapamıyor, bunu yapamayınca da bazı sahneler, anlar karikatürize olmanın ötesine gidemiyor.

 

ALBÜM

 

Yönetmen: Mehmet Can Mertoğlu

 

Oyuncular: Şebnem Bozoklu, Murat Kılıç, Zuhal Gencer Erkaya, Mustafa Ragıp Adıgüzel

 

Türkiye yapımı

 

 

GAZETECİ CEYDA’YI KURTARMAK...

 

Muhalif bir gazeteci, Ceyda Balaban IŞİD’in elindedir ve ‘Özel Kuvvetler’e bağlı bir tim, sınırötesi operasyonla onu kurtarmak için görev başındadır. Alper Çağlar, 2012’de çevirdiği ‘Dağ’ın devamı gibi görünse de (çünkü o filmin iki ana karakteri yine karşımızdalar) bağımsız bir hikâye barındıran ‘Dağ 2’yle seyircisini yine sıcak çatışma ortamlarına sokuyor.

 

Çağlar, ilk uzun metrajı çalışması ‘Büşra’yı ayrı bir yere koyarsak, hikâyeyi çok da önemsemeyen, görselliği ön plana çıkaran, daha çok aksiyona göz kırpan iki filmiyle hatırlanan genç kuşak yönetmenlerden. ‘Dağ 2’de bu tavrı devam etse de nispeten hikâyeye de ağırlık vermiş ve sanki ‘Dağ’daki eleştirileri ciddiye aldığını gösterir bir çabaya soyunmuş.

 

Film, sorunlu Ortadoğu coğrafyasında ‘kendisinin olmayan meseleler’e karışmadan asli görevini yapan bir timin yaşadıklarına odaklanıyor. Tabii iş hikâyeye ağırlık verme isteğiyle bitmiyor, bunu bence dengelerle kurmak ya da sinematografik açıdan da göstermek gerekiyor. ‘Dağ 2’ de temelde görsel şovlara dayalı bir yapım olmuş. Bol bol ağır çekimler eşliğinde özellikle çatışma sahneleri itibariyle şimdiki zaman aksiyon sinemasına göz kırpıyor. Film genel olarak ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ ve ‘Fury’ gibi yapımları akla getirirken timdeki asker sayısının yedi olması hasebiyle ‘Yedi Samuray’a (dolayısıyla ‘Muhteşem Yedili’ye) da selam gönderiyor diyebiliriz.

 

 

‘İRONİ’ BU OLSA GEREK!

 

Ufuk Bayraktar ve Çağlar Ertuğrul’un ilk filmde canlandırdıkları karakterlerle karşımıza geldiği ‘Dağ 2’de gazeteciyi Ahu Türkpençe, tim komutanını da Murat Serezli canlandırıyor. Özel Kuvvetler’e bağlı askerlerin Ezidi ve Türkmenlere yardım ettiği ve IŞİD mensubu gruplarla mücadeleye soyunduğu filme ilişkin basın bülteninde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteğiyle gerçek silahların yanı sıra ordunun helikopter ve uçaklarının da kullanıldığı yazıyor. Bu gerçekliğe eyvallah da ‘Muhalif’ gazetelerin ve gazetecilerin pek itibar görmediği bir ortamda, ‘Muhalif’ bir gazeteciyi kurtarmak için yapılan operasyon bana ‘ironi’ gibi geldi!

 

DAĞ 2

 

Yönetmen: Alper Çağlar

 

Oyuncular: Çağlar Ertuğrul, Ufuk Bayraktar, Ahu Türkpençe, Murat Serezli, Murat Arkın, Emir Benderlioğlu, Açelya Özcan, Atılgan Gümüş

 

Türkiye yapımı

 

 

PROBLEMLİ SULARDA YÜZÜYOR...

 

Orta yaşlı, işinde başarılı kadın... Yalnız yaşadığı evinde bir gece yüzü kar maskeli biri tarafından tecavüze uğruyor. Sorunu polise bildirmektense kendi başına halletmenin yollarını arıyor. Yaşadıklarını çevresiyse (ayrıldığı eşi, en yakın arkadaşı ve kocası) gittiği bir restoranda öğreniyor... Öte yandan taciz mesajları almaya başlıyor...

 

‘O Kadın’ Türkçe çevirisiyle gösterime giren ‘Elle’, Paul Verhoeven’in imzasını taşıyor. Eski göz ağrılarımızdan ‘Betty Blue’nun yazarı Philippe Djian’ın bir başka romanının (‘Oh...’) uyarlaması olan film, tuhaf bir karışımın ifadesi. Ana karakteri Michele, adeta bir direniş abidesi. Sorunlarıyla başa çıkma yolunda dirayetli bir duruş sergiliyor. Öte yandan zamanında bir gecede 27 kişiyi katletmiş bir babanın kızı. Üstelik polis olay mahalline geldiğinde çekilen bir fotoğraf, onu sanki babasına yardım etmiş gibi göstermiş ve bu travmanın kendisine yıllar boyu yükledikleriyle başa çıkmaya çalışmış. Ayrıca delişmen annesi ve kendi rotasını bulmakta zorlanan oğluyla da uğraşmak durumunda. Tam bu esnada, karşı eve taşınan evli bir adam ilgi alanına giriyor. Bu arada özellikle internet üzerinden gelen taciz mesajları için araştırmaya koyuluyor.

 

 

BİZE GÖSTERİLENLE MUAFIZ

 

Malum, ‘Temel İçgüdü’den de çok iyi biliyoruz ki Verhoeven son derece provokatif bir yönetmendir. Djian’ın romanı senaryo aşamasında ne denli eğilip bükülmüş bilmiyorum ama ‘O Kadın’ bence tehlikeli sularda yüzüyor. Her ne kadar yönetmen kimi söyleşilerinde bu durumu kabul etmese de film bazı noktalarda ‘Tecavüz komedisi’ kimliğine bürünüyor (Zaten yönetmenlerin, “Yok, öyle değil” itirazları meşhurdur. Ama ‘tecrübeli’ bir seyirci olarak şunu söyleyebilirim: Biz, bize gösterilenlerle muafız!)

 

Kuşkusuz ‘O Kadın’, Verhoeven’in (bu arada kariyeri açısından, Fransızca çektiği ilk film) akıcı anlatımıyla rahatça izleniyor. Michele karakterinde Isabelle Huppert de performansıyla filmi adeta sırtlıyor. Aslında ‘O Kadın’da yer yer iki Haneke filminin izlerini bulmak mümkün; biri ‘Funny Games’, diğeri de Huppert’li ‘La pianiste’.

 

Sonuç olarak sinemasal olarak izlenmesi keyifli ama içerik olarak problemli bir çalışma gibi geldi bize ‘O Kadın’...

 

O KADIN

 

Yönetmen: Paul Verhoeven

 

Oyuncular: Isabelle Huppert, Laurent Lafitte, Anne Consigny, Charles Berling, Virginie Efira 

 

Fransa-Almanya-Belçika ortak yapımı

 

 

DİĞER SEÇENEKLER

 

Haftanın animasyon seçeneği ‘Troller’, yönetmen olarak Mike Mitchell’in imzasını taşıyor. Filmin Türkçe seslendirmesini Harun Can, Begüm Günceler, İlay Bal, İlham Erdoğan ile Ali Hekimoğlu gibi isimler üstlenmiş. Popüler komedi örneği ‘Geniş Aile: 2: Her Türlü’de ise başrolleri Ufuk Özkan, Fırat Tanış, Bülent Çolak ve Ahmet Sarsılmaz paylaşıyor. Yönetmen Ömer Uğur.

X

‘Helalleşme’ üzerine bir film

Semih Kaplanoğlu’nun son üçlemesinin ikinci ayağı ‘Bağlılık Hasan’, eşiyle hacca gitmeye hazırlanan bir çiftçinin ‘helalleşme’ olgusu üzerinden yaşadığı ahlaki ve vicdani hesaplaşmayı anlatıyor. Yönetmeninin sinema serüvenindeki en iyi filmlerden biri olarak dikkat çeken yapım Oscar yarışında da Türkiye’yi temsil edecek.

Babadan kalan arazinin paylaşımında çıkan anlaşmazlığın mahkeme kararıyla çözülmesinin ardından ağabeyi Muzaffer’le 20 yıldır küs olan Hasan, eşi Emine’yle kendine ait bir dünya kurmuştur.Mirastaki payını değerlendirerek domates ve elma üreten başarılı bir çiftçi konumuna yükselmiştir. Günün birinde tarlasında gördüğü elektrik idaresinden yetkililer hayatının huzur dolu gidişatına sekte vurur. Çünkü arazisinden trafo geçecek ve ortaya devasa bir direk dikilecektir. Hasan, başlarda çözümsüz görünen bu meseleyi hatırlı tanıdıkları vasıtasıyla çözmek ve direği ağabeyinin atıl duran arazisine aldırmak için girişimlere başlar. Öte yandan oğlundan gelen bir telefon üç yıldır bekledikleri bir müjdenin ifadesidir: Hac sırası onlara da gelmiştir. Lakin asıl mesele burada başlar. Çünkü diğer sorunlar bir şekilde çözülür de yolculuğa çıkmadan önce etrafla olan ‘helalleşme’ süreci nasıl halledilecektir?

Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’dan sonraki ikinci üçlemesinin yeni adımı ‘Bağlılık Hasan’, Çanakkale kırsalında orta ölçekli bir çiftçinin hayatı üzerinden bir hesaplaşma öyküsü anlatıyor.

Hasan, tarlasından geçecek trafoyu küs olduğu abisinin arazisine aldırmaya çalışıyor.

Kaplanoğlu filmografisini ve onun ideolojik çizgisini takip edenler, özellikle iki önceki yapıtı ‘Buğday’la birlikte ‘inanç sineması’na gönül verdiğine ya da bu yoldaki yürüyüşünü çok net çizgilere ulaştırdığına tanıklık etmişlerdi. ‘Buğday’ distopik bir öykü fonunda ‘tasavvufi meseleler’de dolaşsa da benim için ‘laik’le ‘muhafazakâr’ın, nihayetinde sekülerin, inançlının cephesine geçtiği bir yolculuğun ifadesiydi. Son filmi ‘Bağlılık Aslı’ ise kapitalizm taarruzu altında annelik görevini üstlenmekte zorlanan ‘kariyerist’ bir annenin hikâyesiydi ve yine yönetmenin projeksiyonları ekonomik düzen kadar sekülerizmin üzerineydi.

‘MENFAATSEL’ DEĞİŞİMLER...

‘Bağlılık Hasan’ bu iki yapımdan sonra meselelere daha sakin, daha serinkanlı, daha hakkaniyetli yaklaşan bir tavra sahip. Kimi yönetmenler ‘inanç sineması’ndaki öneminden dolayı, kimileri de sinemasal tarzına hayranlığı sebebiyle Andrey Tarkovski’yi özel bir yere koyar. ‘Rus büyük usta’, Kaplanoğlu’nun sinematografik vizyonu içinde de önemli bir yer teşkil eder ve yapıtlarına bir şekilde sızar. Yine atmosfer olarak bu refleksleri görsek de hikâye ve açmazları açısından ‘Bağlılık Hasan’da ahlaki ve vicdani karmaşanın içinde zeminini kaybeden karakterler, Asghar Farhadi’nin kahramanlarını andırıyor. Öte yandan Hasan’ın din eksenindeki kendini temize çekme çabasının ona yaşattığı zorluklar, çelişkiler, kapatılması gereken (metaforik ve maddi) eski borçlar da Kieslowski’nin ‘On Emir’den yola çıkarak çektiği ‘Dekaloglar’ serisindeki yapıtların izini sürüyor sanki. Bir çağrıştırma da tabii ki bu filmin Kaplanoğlu’nun ‘Ahlat Ağacı’ olabileceği yönünde ama bunu bir öykünme olarak söylemiyorum; Nuri Bilge Ceylan’ın filminin kronolojik açıdan daha önce çekilmesinin türevi anlamında belirtiyorum.

Trafo hadisesiyle ‘küçük hayatlara dokunan devlet denen büyük mekanizma’ motifine de değinen ‘Bağlılık Hasan’ bürokrasinin işleyişinin ve sistemin çeşitli kademelerinde yer alan insanların ‘menfaatsel’ değişimlerinin de altını çiziyor. Keza Hasan ve ağabeyi Muzaffer’in çocukluk yoldaşı koca bir ağacı gövdesinden çıkarıp yerine yüksek gerilim hattı diken, daha çok verim almak için geleneksel tarımla yollarını ayıran zihniyetler de senaryonun hedef tahtasında. Ama öykü bir noktadan sonra sistemden ziyade karakterlerin yol ayrımlarına odaklanıyor. Bu aşamada da Emine’nin örgücü kadınla olan sahnesi, Hasan’ın aldığı botun kalan parasını vermek için gittiği ayakkabıcıda yaşadıkları ve sonrası, şeftali bahçelerinin Seyfi adlı çiftçiden ucuza kapatılma sekansı filmin akılda kalıcı izleri. Ben çobanın “Sen önce kendinden kurtul’ ve Hasan’ın iftira attığı eski çalışanı Turgut’un “Çok geç, ben, seni Allah’a havale ettim” dediği yerleri de çok beğendim.

Oyunculuklara gelince: Hasan’da Umut Karadağ’ın, Emine’de Filiz Bozok’un çok çok iyi performanslar ortaya koyduğu yapımda çoban rolündeki Mehmet Avdan’la Turgut’ta Bedir Bedir ve de ağabey Muzaffer’de Mahir Günşiray, kısa ama derin iz bırakmayı başarmışlar.

Yazının Devamını Oku

‘Moda’sı geçmemiş bir trajedi!

Ridley Scott imzalı ‘Gucci Ailesi’, büyük moda imparatorluğunun yükseliş ve çöküşünü trajik bir aile öyküsü eşliğinde anlatıyor. Lady Gaga’nın hırslı bir kadın olan Patrizia Reggiani’yi canlandırdığı yapımda Adam Driver, Maurizio Gucci’ye, Al Pacino, Aldo Gucci’ye, Jeremy Irons da Rodolfo Gucci’ye hayat veriyor.

Yıl 1978... Bir ‘kitap kurdu’ görünümündeki Maurizio, bir parti sırasında tanıştığı ve Elizabeth Taylor’a benzettiği Patrizia’nın hayatına dahil olma hamlelerine karşı koyamaz ve onunla çıkmaya başlar. Genç adam ünlü moda markasını yaratan ‘Gucci Ailesi’nin bir üyesidir. Sevgilisini babası Rodolfo’yla tanıştırır. Eşinin vefatından sonra bir tür inzivaya çekilen bu aktör eskisi, burjuva oğlunun olası bir evliliğine set çeker. Bu Maurizo için bir başkaldırı nedenidir. Babasından uzaklaşır ve farklı denizlere yelken açar. Yeni denkleme bir şekilde New York’taki amca Aldo Gucci de dahil olur.

Birkaç hafta önce ‘Son Düello’sunu izlediğimiz emektar Ridley Scott bu kez de gerçek bir hikâyeden esinlenerek çektiği ‘Gucci Ailesi’yle (House of Gucci) huzurlarımızda. 84 yaşında hâlâ üst düzeyde yapıtlar ortaya koymaya devam eden İngiliz usta bu son filminde hem yakın tarihten trajik bir öykü naklediyor hem de insanlık hallerine dair hatırlatmalarda bulunuyor.  

‘BABA’ ESİNTİLERİ...

‘Gucci Ailesi’ni temel olarak hırslarıyla ait olmadığı sularda ilerlemek isteyen ve kendisine çizilen sınırları geçerek daha da uç noktalara ulaşmaya çabalayan bir kadının yaşadıkları olarak algılamak mümkün. Öte yandan bu aynı zamanda moda dünyasına ait kimi gerçekleri, ayrıntıları, iş ilişkilerini, rekabeti, yeteneğin önemini, sermayenin dönüşümünü ‘The Godfather’ (Baba) esintileriyle sunan bir yapım. Sara Gay Forden’in kitabı ‘The House of Gucci: A Sensational Story of Murder, Madness, Glamour and Greed’den Becky Johnson ve Roberto Bentivegna’nın senaryosuyla perdeye taşınan bu çalışmada metin, ailenin neredeyse bütün bireylerine uğramış ve altı dolu karakterler sunmuş. Rodolfo’nun elitizmine karşın Aldo’nun pragmatizmi, New York’ta semt pazarlarında satılan sahte Gucci ürünlerine ilişkin “Ne var, orta sınıf kadınları da zenginlerle aynı çantaya sahip olduklarını düşünsünler” yaklaşımı, oğlu Paolo’nun beceriksizliğine ve yeteneksizliğine rağmen moda tasarımı alanındaki ısrarı vs. öykünün gezindiği ilginç duraklar...

Kocanın ondaki aşırı hırsı, sahiplenmeyi ve gözünü karartmış bir şekilde ipleri alma çabasını hissetmesiyle birlikte ondan uzaklaşması ve eski aşkı Paola Franchi’ye dönmesiyle birlikte başlayan intikam süreci bu hikâyenin en önemli virajı... Burada Patrizia’nın ‘akıl hocası’ falcı Pina da devreye giriyor ve büyük bir trajedinin kapısı aralanıyor.

Lady Gaga’nın Patrizia Reggiani’yi bütün hasetleriyle başarılı bir şekilde canlandırdığı filmde Adam Driver da Maurizio Gucci’ye hayat veriyor. Son dönemin yükselen yıldızı, fiziksel olarak yer yer Yves Saint Laurent’ı ama daha çok Orhan Pamuk’u andırıyor. Al Pacino, Aldo Gucci’de muhteşem, Jared Leto’yu da Paolo Gucci’de tanımak mümkün değil. Özetle kulak kabartılacak bir hanedan öyküsünü akıcı ve ilgiye değer bir yönetmenlik kumaşıyla anlatıyor ‘Gucci Ailesi’, kaçırmayın derim.

KOMÜNİZM GELMEDEN HEYKELİ GELİRSE

Yazının Devamını Oku

‘Yalnızlar rıhtımında’

Pablo Larrain imzalı ‘Spencer’, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Noel dolayısıyla buluşması üzerinden kurgusal bir ‘Prenses Diana’ hikâyesi anlatıyor. Biyografik özellikler içeren filmde Kristen Stewart ihtişamın içinde müthiş bir yalnızlık yaşayan ana karakterin kırılganlığını, güvensizliğini, korku ve kaygılarını başarıyla yansıtıyor.

Norfolk’taki Kraliyet mekânı Sandringham House’a telaş hâkimdir. Çünkü Noel arifesinde hanedan üyelerinin hepsi üç gün geçirmek için konuta intikal etmiştir. Tek bir eksik vardır; korumaları atlatıp üstü açık spor arabasıyla yolu bulmakta zorlanan Prenses Diana... ‘Biyografi filmlerinin unutulmaz yönetmeni’ olmaya doğru ilerleyen Pablo Larrain son adımı ‘Spencer’da ‘Neruda’ ve ‘Jackie’den sonra yine yaşanmış bir hayatın izlerini sürüyor. Gerçi film ‘Gerçek bir trajediden bir masal’ ifadesiyle açılıyor ve çok geçmeden izlediğimiz hikâyenin gerçek kişilere değen kurgusal bir metne sahip olduğunu anlıyoruz.

ACI HATIRALAR...

İsmini Prenses Diana’nın bekârlık soyadından alan yapıt, 1991’de yaşanan üç ‘zorlu’ güne odaklanıyor. Bu süre zarfında, görkemin ve ihtişamın içinde boğulan, tutunacak dal olarak iki oğluna ve hizmetindeki Maggie’ye sıkı sıkıya sarılan bir kadının adım adım nefessiz, takatsiz kaldığını gözlüyoruz. Oysa malikânenin bulunduğu bölge Diana’nın doğup büyüdüğü yer. Ama bu ‘baba ocağı’ satıh artık onun için ‘başkalaşmış’ bir toprak parçası, ellerinden kayıp giden geçmişinin hüzünlü bir suretidir. Bir korkuluğun üzerinde bulduğu ve babasının olduğunu iddia ettiği ceket, köhne bir yapıya bürünmüş eski evleri, onun için adeta acı hatıralardır. Çünkü Diana o nesnelerle, yapılarla var olan umut dolu kişiliğinden farklı bir konumdadır. 10 yıllık bir evliliğin ardından aradığı mutluluktan uzaktadır ve kocası Charles’ın eski sevdalısıyla (Camilla Parker Bowles) olan ‘yasak ilişkisi’ hem saray çalışanlarının hem de basının dilindedir. Üstelik eşi ona, metresine hediye ettiği inci gerdanlığın aynısını almıştır! Ruhsal gelgitler yaşayan Prenses malikânenin yöneticisi konumundaki Binbaşı Gregory’nin odasına bıraktığını düşündüğü bir kitap vasıtasıyla Kral VIII. Henry’nin idam ettirdiği karısı Anne Boleyn’le kendisini özdeşleştirir.

Senaryosunu Steven Knight’ın yazdığı ‘Spencer’ hem kimi detaylar, hem kimi göndermeler hem de kimi metaforlar eşliğinde derdini son derece başarılı bir şekilde anlatan ve seyircisini, ana karakteriyle birlikte saran, geren bir film. Mekân; mimari yanları, kullanıcıları, kısa süreli konukları ve hayaletiyle (Anne Boleyn) birlikte -birçok yabancı eleştirmenin de vurguladığı gibi- bir noktadan sonra adeta Kubrick’in ‘The Shining’indeki otele dönüşüyor.

Aslında filmin anahtar cümlesi, hemen başlarda yolunu kaybeden Diana’nın girdiği kafede kendisini tanıyan müşterilere (halka) bakarak sorduğu “Neredeyim ben” sorusunda beliriyor. Çünkü ‘Spencer’ her yönüyle kayıp bir karakterin öyküsü sanki...

YILIN EN İYİLERİNDEN BİRİ

Yazının Devamını Oku

‘Geceler, katran karası geceler’

Londra’ya moda eğitimi için giden ve geceleri bambaşka bir kadının bedeninde 1960’lar Londra’sına uzanan genç bir kız. Edgar Wright imzalı “Dün Gece Soho’da” dönem ruhunu yansıtan detayları ve enfes şarkılarıyla görsel açıdan çekici bir nostaljik yolculuk, izlenmeyi hak eden bir yapım. Ama öykünün finale doğru olan kıvrımları filmin etkisini azaltıyor.

İngiliz taşrasında (Cornwall) yaşayan, annesinin kaybının ardından en büyük destekçisi büyükannesi olan Eloise (kendisine ‘Ellie’ diye seslenilmesini istiyor), 60’lar ikliminde yetişmiş bir kızdır. Dinlediği müzikler, tarzı, hayalindeki yaşam hep o dönemi refere eder. Bu arada başvurusu sonuçlanır ve moda eğitimi için Londra’ya yollanır; büyükannesinin “Dikkat et, orası seni yutar, anneni de yutmuştu” telkinleri eşliğinde... Gerçekten de bu devasa metropol onun ayaklarını hemen yere basacağı türden bir liman değildir. Kaldığı yurttaki arkadaşlarıyla kültürel olarak pek anlaşamaz, yaşlı bir kadının kiraladığı tek kişilik odaya atar demirini. Lakin burada yorganın içine girer girmez kendisini bambaşka bir âlemin parçası olarak bulur. 60’ların Soho’sunda, sanki başka bir kadının (Sandie) bedenindedir artık...

‘Zombilerin Şafağı’ (Shaun of the Dead), ‘Sıkı Aynasızlar’ (Hot Fuzz), ‘Tam Gaz’ (Baby Driver) ve ‘Dünyanın Sonu’ (The World’s End) gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Edgar Wright’ın imzasını taşıyan “Dün Gece Soho’da” (Last Night in Soho) kırsaldan gelmiş yetenekli bir genç kızın büyük kentin kaosunda tutunma öyküsü gibi bir klişeden yola çıkmasına rağmen yönetmeninin dokunuşlarıyla orijinalliğini bulmaya çalışıyor. Metnini Wright’la birlikte Krysty Wilson-Cairns’in (‘1917’nin de senaristlerindendi) kaleme aldığı bu yapım, öncelikle ‘retro’ açısından göz kamaştırıcı bir çaba. 60’ların ortamı (West End’deki sinemalarda Sean Connery’li Bond filmi ‘Thunderball’ var), eğlence sektörü (‘Cafe de Paris’ adlı bir mekân ve buradaki revüler), Soho’nun havası ve ruhuyla Cilla Black, Petula Clark (özellikle de muhteşem ‘Downtown’ı) ve The Kinks gibi şarkıcı ve grupların melodileri derken çarpıcı bir nostaljik yolculuğa çıkıyorsunuz.

Öte yandan Eloise’in Sandie kişiliği özelinde çıktığı bu zaman yolculuğunun tarifini tanımlamaksa zor çünkü bu bir hayal mi yoksa ortada şizofrenik bir durum mu var ya da reenkarnasyon vakası mı sorusu izleyici olarak zihninizi kurcalıyor. Bu arada yönetmen Wright kimi sahneler ve anlar itibariyle ‘Peeping Tom’ ve ‘Don’t Look Now’ gibi eski İngiliz klasiklerine göndermeler yapıyor ama asıl adres bana Polanski’nin Catherine Deneuve’lü filmi ‘Tiksinti’ (Repulsion) gibi geldi.

‘HER ÇİÇEKTEN BAL’ HEVESİ…

Özellikle ‘Leave No Trace’yle parlayan Thomasin McKenzie’nin Eloise’de dikkat çekici bir performansa imza attığı filmde Sandie’ye ‘The Queen’s Gambit’ dizisiyle parlayan Anya Taylor-Joy hayat veriyor. Genç kadınları kötü yola düşüren Jack’te Matt Smith (2010-2020 arası 58 bölümde ‘Dr. Who’yu canlandırmıştı) karşımıza gelirken yaşlı ev sahibesi Bayan Collins’te geçen yıl aramızdan ayrılan, bizim kuşak için ‘Tatlı Sert’in ‘Emma Peel’i olarak hatıralarımıza kazınan Diana Rigg var. Bu arada gizemli müşteri rolündeki Terence Stamp göründüğü sahnelerde filme çok özel bir hava katıyordu.

Övülmeyi hak eden birçok yanına (mesela hikâyenin “Geçmiş o kadar da matah değildi” fikri de kayda değer) rağmen “Dün Gece Soho’da” sanki yönetmeninin her çiçekten bal alma hevesine yenik düşmüş gibi. Başarılı bir şekilde kurulan görsel dünyaya öykünün gidişatı eşlik edemeyince ve Wright’ın sahaya sürdüğü ‘hayaletli geçmiş’ fazla yorucu olmaya başlayınca filmin gardı düşüyor. Hele hele o şaşırtma ya da seyirciyi ters köşeye yatırma ısrarına heba edilen final, bu güzelim nostaljik yolculuğu, çok daha fazla sevmemize engel oluyor.

Ama yine dediğim gibi atmosferi, dönem ruhunu yansıtan detayları ve geçmişin enfes şarkılarıyla izlenmeyi hak eden bir yapım.

Yazının Devamını Oku

Maksat, insanlığa bir hayrımız dokunsun

Marvel Sinematik Evreni’nin son üyesi ‘Eternals’, insanlığı Deviant adlı canavarlardan korumakla yükümlü, farklı yeteneklere sahip süper kahramanların verdiği mücadeleyi anlatıyor. Oscar’lı yönetmen Chloé Zhao’nun imzasını taşıyan yapımda genç oyuncular Gemma Chan ve Richard Madden’ın yanı sıra Angelina Jolie ve Salma Hayek de rol alıyor.

Bilindiği üzere yaradılışımıza ilişkin iki temel tez var; biri, kutsal kitapların yazdığı ve kökü Âdem’le Havva’ya uzanan çizgi, diğeri de Charles Darwin’in evrim teorisi... Marvel Sinematik Evreni’nin son üyesi olan ‘Eternals’, Darwin’e selam gönderiyor ama asıl olarak kendi kahramanlarının kökenleri ve insanlık serüveni içindeki yerleriyle ilgileniyor. Söz konusu film, Arishem adlı yaratıcının insanlığın gidişatına bir parça yön vermek ama asıl olarak gücünü türümüzü yiyerek sağlayan Deviant’lardan korumak için Dünya’ya gönderdiği 10 kişilik Eternal’ların serüvenine odaklanıyor.

Mezopotamya’da açılan, sonrasında Londra’ya sıçrayan, akabinde Babil, Hiroşima, Güney Amerika, Avustralya, Hindistan, Dakota, Chicago gibi coğrafyalara farklı zaman dilimlerinde uzanan öykü 7 bin yıllık bir parantezin içinde dolaşıyor. Farklı kişilik ve yeteneklere sahip ekipte Ajak, Tanrı konumundaki Arishem’la konuşma hakkına sahip tek üyedir ve bir anlamda ‘sınıf başkanı’dır. Sersi’yle ‘Superman’i andıran Ikaris binlerce yıldır birbirlerine âşık yaşarlar. Güzel Thena sık sık nöbetler geçirir, Gılgamış sürekli onu korur, Sprite bir çocuk vücuduna sıkışmış olarak yaşar, genç Druig isyankâr bir vicdan bekçisidir. Phastos buluşlar yapar ve icatlarını bir an önce insanlığın hizmetine sunmak ister. Duyma engelli Makkari çok hızlı koşar, Kingo’nun lazerle arası iyidir. İnsanlığın evrimsel sürecine hız kazandırmaktan ziyade gidişatı kontrol etmek ve sorun yaşandığında devreye girmek gibi bir öğretiyle hayatlarını sürdüren ekip, gün gelir aslında başka bir ajandanın parçası olarak kullanıldıklarını fark eder.      

İlk kez Temmuz 1976’da çizgi roman olarak basılan ve yaratıcısı Jack Kirby olan ‘Eternals’, Marvel’ın da 26’ncı filmi unvanına sahip. Yapımda kamera arkasına son Oscar’ların gözde ismi, ‘Nomadland’in yönetmeni Chloé Zhao geçmiş. ‘Bağımsız sinema’dan ticari sulara doğru gerçekleşen bu transferin, doğrusu filmi izlerken perdede etkileyici bir karşılığını göremedik. Öte yandan ekip üyelerinden dördü beyaz, üçü Asya kökenli, ikisi siyah, biri Latindi. Ayrıca Phastos, Marvel Evreni’nin ilk eşcinsel karakteri...

İNCE BİR BİLEK HAREKETİ...

Keza filme Pink Floyd’un ‘Time’ı eşliğinde girmek de eskilerin deyişiyle ‘ince bir bilek hareketi’ydi! Öykünün ‘felsefi’ kısmındaysa bir noktadan sonra yaratıcılarına isyan eden ‘kullar’ı (‘Eternal’ları yani) görüyoruz. “7 bin yıllık itaat döneminden sonra böylesi bir hesaplaşmaya gitmek mantıklı mı” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzden bir ateisti ele alın, sonuçta onun durumu da çok farklı değil sanırım!

Zhao’nun filmine ilişkin altı çizilmesi gereken diğer notlara gelince: Sersi’de Gemma Chan, Ikaris’te Richard Madden performansları tatmin edici düzeyde olan iki genç isimdi. Salma Hayek, Ajak’ta fazla anaç bir profil çiziyordu, Thena’daki Angelina Jolie ise kadroda tecrübeli bir isim olarak yer alan ama teknik direktörünün gadrine uğrayarak oyuna pek sokulmayan eski şöhret bir futbolcu pozisyonundaydı sanki.

Öykünün politik açıdan iyi yanlarıysa 1520’de Hernan Cortes öncülüğündeki İspanyol işgalcilerin Aztek topraklarında gerçekleştirdiği Tenochtitlan Katliamı ve Hiroşima’ya atılan bombaya yaptığı vurguydu. Ekip üyelerinden Kingo vasıtasıyla Bollywood’a uzanma fikri de fena değildi. Nihayetinde Chloé Zhao’nun ‘The Rider’ ya da ‘Nomadland’ gibi önceki yapıtlarındaki orijinal dokunuşları ‘Eternals’da bulmanız mümkün değil elbet. Belki öykünün kahramanlarının başka bir gezegenden gelmeleri itibariyle ‘göçmen’ olmaları, meseleye politik bir bakış katıyordur! Son olarak 2 saat 37 dakikalık süre çok çok uzundu...

Yazının Devamını Oku

Kasabanın labirenti

Küçük Lucas’la ruhen yaralı öğretmeni Julia... Ve yaşadıkları kasabayı kan gölüne çeviren bir yaratık... Yapımcıları arasında Guillermo del Toro’nun da olduğu ‘Boynuzlar’ gerilim atmosferini bir Kızılderili efsanesinden yola çıkarak kuruyor.

Oregon’a bağlı küçük bir kasaba... Sessiz, tekdüze giden bir hayat içinde aslında halının altına süpürülmüş birçok dert vardır ve bütün birikmiş yükler, paramparça edilmiş halde bulunan bir cesetle birlikte su yüzeyine çıkmaya başlar...

Scott Cooper, 5 filmine bakıldığında farklı cephelerde gezinen bir yönetmen (ve de eski bir oyuncu). Eski bir ‘country’ şarkıcısının öyküsünü anlattığı ilk filmi ‘Çılgın Kalp’ (Crazy Heart, 2009), hatırlanacağı gibi başroldeki Jeff Bridges’e En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırmıştı. Son adımı ‘Vahşiler’ (Hostiles, 2017) de etkileyici bir politik western’di. ‘Boynuzlar’daysa (Antlers) bir Kızılderili efsanesinin peşine düşerken çarpıcı bir modern gerilim olmanın üstesinden geliyor.

Nick Antosca’nın kısa öyküsü ‘The Quiet Boy’dan sinemaya uyarlanan ve senaryosunu Cooper’la birlikte Antosca ve Henry Chaisson’ın kaleme aldığı film, arkaplanda taşranın tekinsizliğini perdeye taşırken önplanda da 12 yaşındaki Lucas’la öğretmeni Julia’nın kesişen yolları üzerinden seyirciyi hem geriyor hem de derin meselelerin etrafında dolaştırıyor. Oğlunu dışarıda bırakarak madene dalan babanın, iş ortağıyla birlikte tanımsız bir varlık tarafından saldırıya uğramasıyla başlayan film, sonrasında bizi sessiz bir öğrenci olan Lucas’ın sırlarıyla buluşturuyor.

Sığınacak bir beden arayan ve Kızılderili mitolojisinde ‘Wendigo’ adıyla bilinen bir yaratığın (‘ki bu beyazların, kendilerine ait olmayan toprakları işgaline karşı üretilmiş bir söylence de olabilir’ diyor kimi kaynaklar) kendini hapsettiği vücuttan çıkarak cinayetlerine hız vermesini anlatırken Amerikan taşrasındaki sorunlu baba profillerine de vurgu yapıyor film. Annesini kaybetmiş Lucas’ın babası alkoliktir, ona yardım eli uzatan öğretmen Julia ise tacizci babasının ölümünden sonra kasabaya dönmüş ve şerif kardeşiyle yaşamaya başlamıştır.

KADRAJLAR USTA İŞİ...

‘Boynuzlar’ atmosfer kurmada ve seyircisini başta öyküsü olmak üzere tüm elementleriyle etkilemede mahir bir yapım. Yaratık motifiyse ister istemez yapımcıları arasında yer alan Guillermo del Toro’nun (Amerikalı bir eleştirmen ‘Filmin vaftiz babası’ tanımlamasında bulunmuş!) yapıtlarını, özellikle de ‘Pan’ın Labirenti’ni (Faun) akla getiriyor. Ama öykü daha çok yönetmenin ‘The Devil’s Backbone’unu çağrıştırıyor.

Oyunculuklara gelince... İçine kapanık ama el uzatıldığında derin bir dünyası olduğunu gösteren Lucas’ta Jeremy T. Thomas muhteşem bir performans sergiliyor. Mimikleriyle ve kendine özgü yürüyüşüyle filme damga vuruyor. Julia’da Keri Russell’ı, kardeşi Paul’deyse Jesse Plemons’u izliyoruz. Emekli şerif Stokes’taysa ‘Kurtlarla Dans’tan beri aşina olduğumuz Kızılderili kökenli Graham Greene’ne rastlamak hoş bir tesadüf...

Kimi suçları, ruhen yaralanmış karakterler eşliğinde, ‘yaratık’ formlu bir gerilimde yansıtmak gibi bir harmanın üstesinden başarıyla gelen ‘Boynuzlar’ı kaçırmayın. Görüntü yönetmeni Florian Hoffmeister’ın ‘usta’ işi kadrajları da cabası...

Yazının Devamını Oku

‘Dune’kü çocuk ‘Mesih’ olur mu?

Frank P. Herbert’ın kült bilimkurgu serisi ‘Dune’ son uyarlamasıyla huzurlarımızda. Genç Paul Atreides’in kitlelerin beklediği ‘Mesih’ vasfına erişme sürecine odaklanan yapım, görselliğiyle dikkat çekiyor. Kadroda Timothée Chalamet, Rebecca Ferguson ve Javier Bardem gibi isimler var.

Bilimkurgu metinleri çoğu kez ‘karanlık’ bir geleceğin tarifini yaptı, yapıyor da. Teknolojinin onca gelişmişliğine karşın bu kulvarda önümüze çıkan kitaplar (ve onlardan uyarlanan filmler) gidişatın pek pozitif olmayacağına dair tezler üretiyor hep. Artık milyonlarca yıldır sığındığımız gezegen yok. Koca bir evrende gezinip duruyoruz, mesafeler alabildiğine kısalmış, uzay gemileri etrafta cirit atıyor. Ama o tehlike, başımızda ‘Demokles’in Kılıcı’ misali sallanıyor: Diktatörler kâinatı ele geçirmiş ve tek umut ışığı, bu düzene başkaldıran kahramanlar, isyankârlar...

Javier Bardem, isyancı Stilgar (sağdan ikinci) rolünde...

Bilimkurgu edebiyatı çoğu kez ortaçağ motiflerini taşıdı uzaya. Dükler, kontlar, imparatorlar ve ezilen, kurtarıcılarını bekleyen halklar... Frank P. Herbert’ın altı yılda tamamladığı (1965) ama basacak yayınevi bulamadığı, artık büyük bir klasik olarak kabul edilen ‘Dune’ serisi de benzer motiflerle örülü bir evrenin ifadesidir. Birçoklarına göre bütün zamanların en iyi bilimkurgu metni olarak gösterilen ‘Dune’, zamanında aykırı yönetmen Alejandro Jodorowsky tarafından sinemaya uyarlanmak istenmiş ama bu hamle gerçekleşmemişti. Sonra David Lynch benzer güzergâhta ilerlemiş ve 1984 tarihli filmiyle Herbert’ın yapıtını perdeye taşımıştı. Şimdi sahne sırası Denis Villeneuve imzalı 2021 yapımında...

Öykü kısaca şöyle: Yıl 10091... Caladan gezegeni sakinlerinden Atreides Hanedanı üyeleri Dük Leto, eşi Leydi Jessica, oğlu Paul ve emrindekiler, galaksinin en değerli maddesi olan baharatın (bazılarına göre bu bir uyuşturucu metaforu ama bence petrolü daha çok çağrıştırıyor) yetiştiği çöllerle kaplı Arrakis’in yönetimini devralmak üzere bu gezegene yollanırlar. Çok geçmeden bu hamlenin İmparatorluk ve Harkonnen Hanedanı tarafından düzenlenen bir tuzak olduğu anlaşılır.

‘Dune’ öncü bir roman olmasına rağmen bence sunduğu evren, omurgasını oluşturan unsurlar, okur zihninde yarattığı imajlar, başta ‘Star Wars’ olmak üzere kendisinden sonra gelen birçok ardılı tarafından fazlasıyla kullanılmış (ya da yağmalanmış) durumda. Bu açıdan Villeneuve’nün filminde izlediklerimizin yeni bir şeyler söylediğini iddia etmek zor. Öte yandan özünde ‘kutsal kitaplar’dan ödünç alınmış karakterlerle inşa edilen bu yapılar çoğunlukla aynı kapılara çıkıyor. ‘Dune’ da ezilen kitlelere kurtuluş için çözüm olarak bir ‘Mesih’i işaret ediyor.

İLK DEFA UZAYA ÇIKMIYORUZ!

‘Dune’ bir üçlemenin ilk ayağı. Devam filmleri henüz çekilmedi, muhtemelen ilk adımın göreceği ilgiye göre hareket edilecek. Öte yandan şunu söylemeliyim: Lynch’in zamanında pek beğenilmeyen uyarlaması belki bugünden bakıldığında demode ama Herbert’ın yazdıklarını derli toplu bir şekilde ifade etmiş. Villeneuve ise görsel yapıya yüklenmiş. Lynch’in uyarlamasında karakterleri eşit olarak tanıyorsunuz, bu filmse, kusursuzluğu takıntı haline getirmiş gibi görünen bir yönetmenin görsel haykırışı. Bu açıdan çok sayıda tanınmış oyuncudan oluşan kadro da kendini ifade edememiş gibi geldi bana. Mesela Paul’deki Timothée Chalamet’den çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Bir tek Leydi Jessica’daki Rebecca Ferguson biraz daha fazla öne çıkıyordu. Dev kum solucanları, abartılı tasarımlara sahip uzay gemileri, ‘Yusufçuk’ formunda helikopterler derken görselliğin dışında pek de etkileyici olmayan bu yapım bence ortalamayı aşamıyor. Son olarak evet, beğeniler sübjektiftir, “Dune başyapıttır” diyenlere saygımız sonsuz ama kendi adıma şunu da söylemek istiyorum: İlk defa uzaya çıkmıyoruz!

Yazının Devamını Oku

‘İkimiz bir fidanın dehşet saçan dalıyız’

‘Marvel evreni’ üyelerinden ‘Venom’ın sinemadaki ikinci serüveni huzurlarımızda. Gazeteci Eddie Brock’la uzaylı yaratığın, suçlu bir çifte ve yeni bir canavara karşı verdiği mücadeleyi anlatan filmin başrollerini Tom Hardy, Woody Harrelson ve Michelle Williams paylaşıyor.

Eddie Brock, meseleye vâkıf olanların bildiği üzere ‘Örümcek Adam’ dünyasında önemli bir yer işgal eden ünlü gazete ‘Daily Bugle’dan aşina olduğumuz, ‘emekçiden yana’ haberler yapan bir muhabirdir. Sinemadaki ilk ‘solo’ yansıması olan 2018 tarihli yapım ‘Venom: Zehirli Öfke’den de nasıl bir fiziksel dönüşüme uğradığına tanığız. Malum, uzaydan gelen bir yaşam formu kendini ortaya çıkarmak için aradığı insan bedenini Brock’ta bulmuş ve bu zoraki arkadaşlıktan yeni bir ‘süper kahraman’ doğmuştu.

Ruben Fleischer imzalı ilk adımın devamı niteliğindeki ‘Venom: Zehirli Öfke 2’de (‘Venom: Let There Be Carnage’) kamera arkasına, daha önce özellikle ‘Gollum’ (‘Yüzüklerin Efendisi’ serisi) ve ‘Caesar’ (‘Maymunlar Cehennemi’ serisi) gibi karakterlerden hatırladığımız oyuncu-yönetmen Andy Serkis geçmiş. Venom’a hayat veren Tom Hardy’nin yanı sıra Kelly Marcel’in ortaklaşa kaleme aldıkları yeni maceranın ana ekseni, uzaylı simbiyotun, kendi türünden bir düşmana karşı verdiği savaş.

Filmde Venom’a Tom Hardy hayat veriyor.

Genel çatı iki yaratığın Dünya üzerindeki ‘final’ maçına doğru inşa edilirken gidiş yolunda karşımıza kötülük timsali bir çift çıkıyor: San Francisco’daki St. Elmes İstenmeyen Çocuklar Evi’nde birliktelikleri başlayan Cletus Kasady ve sevgilisi Frances Barrison.

‘KATİL DOĞANLAR’IN UZANTILARI…

Bir seri katil olan Cletus, San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde, Francis ise Ravencroft Enstitüsü’ndedir. Brock, seri katilin öyküsünü kitlelere aktarıp kaybettiği gazetecilik prestiji ve ruhunu yeniden kazanırken bir temas dolayısıyla farkında olmadan yeni bir canavarın varoluşuna kapıyı aralar.

‘Marvel ailesi’nin salonlarımızı ziyaret eden yeni ürünü ‘Venom: Zehirli Öfke 2’, bence ilk adımdan bir tık daha iyi... Yaratık ve onunla bütünleşen Eddie’nin ilişkisi bir tür ‘alter ego’ savaşı ya da sürekli didişen, kavga eden ama birbirlerine muhtaç bir sevgili profili olarak da ele alınabilir. Filmde çok etkili olmayan ama ara ara karşımıza çıkan mizah yükünü bu çekişme üstleniyor. Cletus-Francis ya da diğer adlarıyla ‘Carnage’-‘Shriek’, filmin bir yerinde yeni ‘Bonnie-Clyde’ olarak anılıyorlar ama Cletus’u canlanlandıran Woody Harrelson dolayısıyla ben onları ‘Katil Doğanlar’ın uzantıları olarak adlandırmayı daha uygun gördüm.

İlk adıma ilişkin eleştirimde Brock’un mesleği üzerinden “Film ‘günümüz dünyasında gazetecilik yapabilmek için uzaylılara ihtiyaç var’ türü bir mesaj mı iletmek istiyor” diye yazmıştım: İkinci adımda da gazetecilik meselesi var ama hikâyede herhangi bir mesajı aktaracak kadar yer işgal etmiyor.

Yazının Devamını Oku

Satış da yaparım, ajanlık da...

‘Kurye’, Doğu Bloku ülkelerine satış yapan bir işinsanının, Batı lehine çalışan bir Rusun verdiği belgelerle ‘Küba Füze Krizi’nin seyrini değiştirmesini anlatıyor. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan filmde ana karakter Greville Wynne’yi İngiliz oyuncu Benedict Cumberbatch canlandırıyor.

Casuslar dünyası popüler kültür vasıtasıyla daha çok ‘James Bond’lardan ‘Jason Bourne’lara uzanan çizgide gelişen, entrikanın yanı sıra aksiyonun öne çıktığı serüvenlerle zihinlere yerleşmiştir. Oysa hayatın akışına paralel daha yavaş akan ama bedelleri ve izleri daha derin olan öyküler de vardır ve onlar edebiyatın ya da sinemanın sunduğu kurgunun ötesinde tamamıyla gerçektirler. Bu tür seçeneklerin çoğunu ise John le Carré’nin romanlarında ve onların beyazperdedeki yansımalarında buluruz.

Haftanın yenilerinden ‘Kurye’ (‘The Courier’), casuslar dünyasını gerçekçi çizgilerde resmedenler sınıfında (Zaten öyle de olması gerekiyor, ana karakteri ‘gerçek’ bir kişi). Öykü kısaca şöyle: 60’lı yıllar... Soğuk Savaş döneminde Sovyet lideri Kruşçev, ABD’nin Türkiye ve İtalya’daki üslerinde bulunan nükleer füzelerine karşılık Küba’ya nükleer füze yerleştirilmesine karar verir; bu da olası bir savaşın kapısını aralar ve tüm dünyayı gerilime ve korkuya sürükler. Kendi halinde bir işinsanı olan Greville Wynne daha çok Macaristan ve Çekoslovakya gibi Doğu Avrupa ülkelerine satış yapmaktadır. Günün birinde ticaret dünyasından tanıdığı ama aslında MI6’e çalışan Dickie Franks ve CIA temsilcisi Emily Donovan onu yemeğe davet eder ve tekliflerini sunarlar: Sovyetler’e de mal satacak, bu esnada kendilerine ‘casusluk’ yapmak için çağrı yollayan Albay Oleg Penkovsky üzerinden gelecek belgeleri kendilerine ulaştıracaktır. Kabul etmekte tereddüt etse de nihayetinde ülke çıkarları söz konusudur; bu maceraya atılır ama işler giderek sarpa sarar...

Tiyatro kökenli Dominic Cooke, filminde Wynne ve Penkovsky arasında görev itibariyle başlayan mesafeli bir dostluğun daha derinlere inen yolculuğunun katmanlarını yansıtıyor. İngiliz işinsanının Moskova yolculukları, eşi Shelia tarafından gizli bir gönül ilişkisi olarak düşünülse ve aile düzeni çatırdasa da Wynne görevini sürdürüyor. Lakin KGB, olaya el koymakta gecikmiyor.

OYUNCULUKLAR ETKİLEYİCİ

‘Kurye’ aslında kan bağı açısından daha çok Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’ne (‘Bridge of Spies’) yakın duruyor. İki cephede gelişen olaylar, Sovyet tarafı, hapishane bölümleri derken gerilim bürokratik hamlelerde kıyıya vuruyor. Benedict Cumberbatch’ı Wynne rolünde, son dönemlerdeki en etkileyici performansıyla karşımıza getiren filmde Penkovsky’yi canlandıran Gürcü oyuncu Merab Ninidze de çok başarılı.

Dominic Cooke’un yapıtı, sinematografik yanından çok böylesi bir kişiliği hatırlatmasıyla önemli bence. Filmi izledikten sonra kaynaklara göz attım; Greville Wynne gerçekten ilginç bir karaktermiş ve ‘kuryelik’ kariyeri sonrası da ayrı bir filmi hak ediyormuş.

Yazının Devamını Oku

Bond'ların en romantiğine veda ederken...

Daniel Craig’i son kez James Bond olarak izleyeceğimiz ‘Ölmek İçin Zaman Yok’, hüzünlü bir veda sonatı tadında. ‘Majestelerinin Ajanı’, 25’inci sinema serüveninde bir virüsü dünyaya yaymak isteyen Lyutsifer Safin’e karşı mücadele ediyor, bir yandan da kırık kalbini tamir etmeye çalışıyor.

Majestelerinin Ajanı namıyla bilinen Bond, malumunuz üzere aslında ‘naftalin’ kokan bir karakterdir. Çünkü Ian Fleming’in kahramanı temel olarak bir Soğuk Savaş dönemi ürünüdür ve ABD’yle Sovyetler arasında salınan bir dünyada ‘kolonyalist’ Birleşik Krallık’ın eski özlemlerine seslenir. Politik takılmaz, daha çok ‘çılgın’ biliminsanlarının, dünyayı ele geçirmeye çalışan kötülerin, örgütlerin karşısına çıkar. Zariftir, şıktır, çapkındır, vefasızdır, incedir vs. Ama bu özelliklerin günümüz dünyasında pek de karşılığı olmadığı için artık farklı bir kimliğin ifadesidir. Hoş, 80’lerde AIDS döneminde kimi dokunuşlardan payını almış, neredeyse ‘tek eşliliğe’ göz kırpar olmuş ama sonra yine eski kimliğinde dolaşmıştır. Lakin 2006 tarihli ‘Casino Royale’den bu yana James Bond artık ‘geçmişin süper ajanı’ kimliğine veda edip ayakları daha bir yere basan bir profilin ifadesi olmuştur.

Bu kabuk değiştirme sadece tavır ve duruşta değil, karaktere hayat veren Daniel Craig’in fiziği nezdinde de gerçekleşmiştir. Başlangıcı Sean Connery olmak kaydıyla Roger Moore, George Lazanby, Timothy Dalton, Pierce Brosnan gibi isimler genel olarak kumral, ince ve daha zarif portrelerdi. Craig’le birlikte hem görünüşte hem de tavırda (daha acımasız ve aman vermeyen, öldüren bir Bond) farklılık gerçekleşti. Öte yandan tıpkı Christopher Nolan’ın ‘Batman-Joker’ ikilisi üzerinden çizgi romana felsefi ve sosyolojik derinlikler katma çabası gibi ‘Majestelerinin Ajanı’ da oturaklı, olgun, hüzünlü ve romantik bir karaktere dönüştü.  

Pandemi dolayısıyla vizyon tarihi sürekli oynayan ve nihayet bu hafta tüm dünyada seyirci karşısına çıkan ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ (No Time to Die), Craig’li beşinci Bond filmi olarak ‘devamlılık’ esasıyla perdedeki yerini alıyor. Yani bu adım, öyküsünü bundan önceki kimi unsurların gölgesinde oluşturuyor. Bir başka deyişle Spectre örgütü, şefleri Blofeld, Bond’un son aşkı Madeleine Swann, M, Moneypenny, Q; hepsi yerli yerinde duruyor. İtalya’da tatil yaparken eski aşkı Vesper Lynd’in mezarını ziyaretle başlayan gelişmeler Bond’un, Swann’la yolunu ayırmasına neden olur. Beş yıl sonraysa Jamaika’da emeklilik günlerini yaşayan 007, CIA’den dostu Felix Leiter vasıtasıyla tekrar eski kimliğine döner ve Lyutsifer Safin adlı yeni bir ‘kötü’nün planlarına set çekmek için mücadeleye girişir.


Filmin tema şarkısını Billie Eilish seslendiriyor.

SİYAH VE KADIN BİR ‘007’...

Yazının Devamını Oku

Da Vinci’nin ‘gerçek’ şifreleri

2019, Leonardo da Vinci’nin 500’üncü ölüm yıldönümüydü. Bu vesileyle Paris’teki dünyaca ünlü Louvre’da kendisini anmak amacıyla bir sergi düzenlendi. ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’ adlı belgesel, işte bu sergiyle birlikte Rönesans’ın ikonik isminin sanatsal serüvenini tüm unsurlarıyla ele alan muhteşem bir yapım. Filmi, serginin küratörlerinin aktardığı bilgiler eşliğinde izliyoruz.

Bir sanatçıyı ölümsüz kılan nedir? Bunun çağdaş dünyada birçok cevabı olabilir ama bize, birkaç yüzyıl öncesinden seslenen bir yaratıcının işinin ne kadar zor olduğu o kadar aşikâr ki... Çünkü gezegen artık onun yaşadığı dönemin çok çok uzağındadır ve geride o denli güçlü ayak izleri bırakmış olmalıdır ki, zamana dirensin, şimdinin sularında da yüzsün ve değerini kaybetmemiş olsun...

Leonardo da Vinci bu tür çizgilerin ideal karşılığı olan bir karakterdi... Bugün sıradanından elitine kime sorsanız insanlık tarihinin hafızasına kazınmış en bilinen resmin, onun fırçasından çıkan ‘Mona Lisa’ olduğunu söylerler... Meseleye daha derinlemesine vâkıf olanlarsa sadece bir ressam değil, heykeltıraş, mühendis, biliminsanı, mimar gibi vasıflara sahip olduğunu da ekleyebilir. O aslında Rönesans’ın belki de en önemli simgesidir. İnsanlık tarihinin bu en büyük dönüşümlerinden biri, çoğu kez onun kişiliğinde ifade edilir...

2019, Da Vinci’nin (1452-1519) aramızdan ayrılışının 500’üncü yılıydı. Bu vesileyle Paris’teki Louvre Müzesi, avlusunda yer alan (inşası sırasında ve sonrasında tartışmalara neden olan ve de 1989’dan beri hizmet veren) ‘Cam Piramit’ dahilinde bir sergi düzenledi. Bu son derece önemli organizasyonda sanatçının dünyanın çeşitli yörelerine dağılmış 160’a yakın eseri toplanarak meraklılarıyla buluşturuldu. Sergi, Vincent Delieuvin ve Louis Frank adlı iki küratörün rehberliğinde, tam 10 yıl süren titiz bir çabayla gerçekleşti. Yönetmen Pierre-Hubert Martin, 2019 sonbaharında gerçekleştirilen söz konusu sergiyi filme alarak bir anlamda sonsuza taşıdı. Bu haftadan itibaren bizim salonlarımıza da uğrayan ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’ (A Night at the Louvre: Leonardo da Vinci), gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki son zamanlarda seyrettiğim en muhteşem belgesel...

90 dakikalık bu özel gösteri, Da Vinci’nin sanatsal yolculuğunu dönemi içinde ele alırken adım adım gelişimini, eserleri eşliğinde perdeye yansıtıyor. Film boyunca sergiyi gerçekleştiren de Vincent Delieuvin ve Louis Frank, bize bu büyük Rönesans ikonunun önemini, değerini, farklılığını gösteren unsurları, son derece anlaşılır metinler eşliğinde sunuyor. İki küratörün yanı sıra Comédie-Française üyesi oyuncu Coraly Zahonero da dış ses olarak anlatıcılığı üstleniyor. Bu muazzam görsel turda, Da Vinci’nin Floransa’dan Milano’ya, oradan da İtalya’nın çeşitli yörelerine uzanan yolculuğundaki tüm durakları gezerken, sanatsal arayışlarına da uğruyoruz. Başlarda boyanın tuvalde kalıcı olabilmesi için bir tür yapıştırıcı ya da bağlayıcı malzeme olarak yumurtayı kullanan ‘üstat’, daha sonra ‘Kuzeyli’ (Flaman) ressamların kullandığı bir maddenin, yağlıboyanın varlığından haberdar oluyor ve resimlerine bambaşka bir boyut kazandırıyor. Keza gölge ve ışık konusunda da kendine özgü arayışları ve çözümleri var.

Da Vinci’nin, belgeselde öne çıkarılan ‘La Belle Ferronnière’ adlı bu çalışmasında Milano Dükü’nün karısı Beatrice d’Este’yi resmettiği sanılıyor....

‘MONA LİSA’YA ZARİF BAĞLANTI

Yazının Devamını Oku

Zihnin oyunları

Kızıyla yaşayan 80 yaşında bir adam artık zihninin kendisine oynadığı oyunlarla bir labirentin içinde kaybolmaya başlamıştır; ne gerçek ne hayal, anlamakta güçlük çeker. Florian Zeller’ın, kendi tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ‘Baba’da muhteşem bir portre çizen Anthony Hopkins, bu yıl En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını almıştı.

Ferah, geniş, zevkli bir elden çıktığı belli bir daire ve burada yaşayan bir kadınla yaşlı babası... Anthony, son bakıcısıyla her zaman olduğu gibi bir problem yaşamıştır. Yenisiyle yola devam etmek mi yoksa başka bir seçenek mi? Anne, sevdiği insanla Paris’e taşınacak, Londra’da kalan babası da bu durumda huzurevinin yolunu tutacaktır... Derken Anthony salona girdiğinde orada oturmakta olan bir adamı görürüz. The Guardian okuyan, mesafeli bir tip... Kızının kocasıdır bu adam ve karşımıza çıkan kadın bu kez farklı bir surettedir... Çok geçmeden seyirci olarak bir girdabın içinde olduğumuzu anlarız... Karşımızdaki film bize oyun oynamaktadır. Ya da bize oynanan oyun aslında Anthony’ye mi oynanmaktadır, bilemeyiz...

Fransız Florian Zeller daha önce sahnelediği kendi oyununu sinemaya uyarlamış ve huzurlarımıza ilk uzun metrajı ‘Baba’yla (The Father) teşrif etmiş. Bu son derece güçlü tekste sahip çalışma, beyazperdeye yansıma aşamasında Zeller’ın yanı sıra ünlü İngiliz senarist Christopher Hampton’ın dokunuşlarıyla da bezenmiş ve ortaya metni ve rejisi mükemmele yakın çizgilerde gezinen bir film çıkmış.

Kuşkusuz bu yapımı asıl olarak ete kemiğe büründüren vasfı, karakterleri adeta yaşayarak oynayan oyuncu kadrosu... Kadrodaki iki Olivia; Colman ve Williams elbette çok iyiler (özellikle de Colman). Ama asıl şahika, yaşayan efsane ‘Sir’ Anthony Hopkins’ten geliyor. Galli oyuncu, hafızası gidip gelen, demans problemlerinin ağır basmasıyla birlikte koca bir boşlukta dolaşırken tutunacak bir dal arayan yaşlı adamda harikalar yaratıyor. Hoş, Hopkins’ten böylesi bir performans tabii ki şaşırtıcı bir şey değil ama yine de kendisinden beklediğimiz çizgisine farklı tatlar, farklı incelikler, farklı derinlikler katıyor... Ki bu olağanüstü çaba ve etkileyici gösteri, Akademi tarafından da ödüllendirildi ve Hopkins bu yılki Oscar’larda En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ‘mutlu son’a ulaştı. Kişisel olarak benim gönlüm bu kategoride ‘Ma Rainey’s Black Bottom’daki performansıyla Chadwick Boseman’dan yanaydı. Hem iyi oynuyordu hem de vefat etmiş birine ödül vermek, özel bir ‘veda sonatı’ gibi olacaktı. Ama Akademi böyle düşünmedi, Hopkins’i seçti. Tabii ki ‘büyük usta’nın heykeli hak edecek bir performans sunduğunu söylemeliyim.

‘Baba’ya dönersek; Zeller’ın yapıtı ilk elde ‘yaşlılık’ üzerine bir çalışma gibi görünse de aslında derdi ‘demans’ı anlatmak. Sinema elbette bu patikadan daha önce geçti ama bu hikâyenin özgünlüğü, yaşananları, gidip gelen zihni, bulanan dimağı, hafızanın (ya da aklın) kişiye dayattığı ‘oyun’ları karakterin cephesinden sunması. Biz seyirciyi bu girift denklemin bir parçası haline getirme yolunda gösterdiği sinematik güç de, filmin bir başka erdemi...

Mesela Haneke’nin ‘Aşk’ı (Amour), demans bataklığında kaybolan eşinin ardından geride kalan bir adamın hem yaşlılıkla hem de yitip giden parçasının yokluğuyla başa çık(a)ma(ma) çabasını anlatıyordu. ‘Baba’ ise çizginin öte tarafından bakıyor meseleye ve bataklığın içinden manzaralar sunuyor seyircisine...

Sonuç olarak Anthony Hopkins’in eskilerin deyimiyle ‘görmelere seza’ bir gösteriye soyunduğu, coşkuyla, özel bir enerjiyle oynadığı ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Oscar alan bu çizgiüstü yapıtı kaçırmayın derim. Salondan sadece etkileyici bir film izleyerek ayrılmayacaksınız, hayatın ne yazık ki size ya da yakınlarınıza da sunma ihtimali olduğu bir gerçeğin katmanlarında gezineceksiniz. ‘Baba’ uzun süre zihinlerde yer edecek ve büyük olasılıkla da çıkmayacak bir çalışma...

Meraklısına:

Yazının Devamını Oku

Kızım için...

Marsilya’da cinayetten hüküm giymiş kızının davasının yeniden görülmesi için mücadele eden Amerikalı bir baba... Kendisine yardımcı olan tiyatro oyuncusu bir kadın ve kızı sayesinde kişisel dönüşüm yaşıyor. Babayı Matt Damon’ın canlandırdığı ‘Durgun Su’, ‘Spotlight’la dikkat çeken Tom McCarthy’nin imzasını taşıyor.

Bill Baker, Amerikalı bir baba... Kızı Allison yurtdışında, Marsilya’da okurken bir cinayetin zanlısı olarak hüküm giymiş ve hapse atılmış. Baba yüreği dayanamıyor, kalkıp Fransa’ya yollanıyor.

Kızıyla görüşüyor, onun davanın yeniden açılması talebini avukatına iletiyor, ret cevabı alıyor. Ama bunu Allison’a söylemiyor ve kendince bir çıkış yolu arıyor. Kaldığı oteldeki küçük Fransız kızla başlayan dostluğu, işin içine oyuncu annenin girmesiyle farklı bir seyre neden oluyor. Bill Baker, Marsilya’da kalıp cinayette rol oynadığını düşündüğü Arap genci Akim’i bizzat kendi aramaya başlıyor.

‘Spotlight’la tanınan Tom McCarthy’nin imzasını taşıyan ‘Durgun Su’ (‘Stillwater’) kızının gözünde kahramanlaşmak ve bir tür itibar kazanmak isteyen bir babanın, bilmediği bir dilde ve kültürde verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Aslında film sanki iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk adımda Oklahoma’lı bir sondaj işçisi olan Bill’in, muhafazakâr kimliğiyle Marsilya topraklarına ayak basması ve el yordamıyla evladına yardım çabaları var. İkinci aşamada minik Maya ve annesi Virginie’nin hayatına dahil olma sürecini izliyoruz.

Kendi dünyasında kapalı bir hayat sürdüren bu Amerikalı, söz konusu ilişki sayesinde özgürlük alanını genişletiyor, daha liberal bir çizgiye kayıyor. Mesela pek de sevmediği bir sanat olan tiyatroyla, amatör bir oyuncu olan Virginie vasıtasıyla yakınlaşıyor.

‘Durgun Su’da Matt Damon ve Abigail Breslin baba-kızı canlandırıyor.

Bir de işin baba-kız arasındaki ilişki boyutu var. Allison bir lezbiyen ve hapse girme nedeni, birlikte olduğu Lina’yı öldürmek. ‘Durgun Su’nun ve bizimle paylaştığı baba profilinin klasik Amerikan filmlerinden farkı da bu noktada beliriyor. Senaryoyu kaleme alanlar arasında Jacques Audiard’ın daimi ‘yazıcısı’ Thomas Bidegain (diğerleri Tom McCarthy, Marcus Hinchey ve Noe Debre) var. ‘Yeraltı Peygamberi’, ‘Pas ve Kemik’ ve ‘Sisters Biraderler’ gibi filmlerin de senaristi olan Bidegain, adeta Avrupai dokunuşlarla karakterleri derinlemesine çizmiş. Dolayısıyla Bill Baker’ı canlandıran Matt Damon, Jason Bourne gibi takılamıyor! Gerçekçi bir portre çizen Amerikalı aktör, sakin görünen ama yer yer patlamalar yaşayan karakterini başarıyla yansıtıyor. Tiyatrocu Virginie’de Camille Cottin ve sevimli kızı Maya’da Lilou Siauvaud da sıcak, içten ve inandırıcı performanslar ortaya koyuyor. Allison’da ise Abigail Breslin (‘Küçük Gün Işığım’ın Olive’i) filmin en çarpıcı oyunculuk gösterisine soyunuyor.

Öte yandan birçok Amerikalı eleştirmen Allison karakterinin 2007’de İtalya-Perugia’da ev arkadaşını öldürme suçundan dört yıl hapis yatan Amanda Knox’u hatırlattığını yazmış (Knox da filmin kendi öyküsünü çarpıttığını ve itibarını zedelediğini belirtmiş).

Yazının Devamını Oku

Ve sahne sırası ‘Asyalı süper’de

San Francisco’da yaşarken karanlık kökleriyle hesaplaşmak zorunda kalan bir genç... Marvel’ın Asyalı ilk süper kahramanının öyküsü niteliğindeki ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ oyunculuk performansları, iyi çizilmiş ana ve yan karakterleri, başarılı Uzakdoğu dövüş sahneleri ve göz alıcı bilgisayar efektleriyle son derece başarılı bir aksiyon...

Amerika’da, San Francisco’da vale olarak çalışan Shaun (Shang-Chi) günün birinde geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Yıllardır ayrı düştüğü kız kardeşi Xialing’den aldığı bir davetle doğup büyüdüğü topraklara, Macao’ya gider... Burada çok geçmeden bir operasyonun parçası olduğunu anlar; babası Xu Wenwu yüzyıllardır yönettiği ‘10 Halka’ organizasyonuyla birlikte yeni bir hedef peşindedir...

Sıradan biri olarak yaşarken karanlık köklerine uzanmak zorunda kalan bir Uzakdoğulu... Babası adeta bir vampir gibi binlerce yıl yaşamış, nihayetinde 90’ların sonunda Ta Lo adlı gizemli bir yörede tanıştığı kadınla evlenmiştir. Sonrasında Shaun ve kız kardeşi doğar. Ne var ki annesinin erken ölümü, babasının ‘kötülük’le atbaşı giden doğasına dönmesine neden olur...

SHANG-CHI VE ON HALKA EFSANESİ
Yönetmen: Destin Daniel Cretton
Oyuncular: Simu Liu, Ankwafina, Tony Leung, Meng’er Zhang, Fala Chen, Michelle Yeoh, Wah Yuen, Florian Munteanu, Ben Kingsley, Andy Le
ABD-Avustralya ortak yapımı

İşte bu öykünün çeperlerinde gezinen ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ (Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings), Marvel’ın sinemaseverlerle buluşturduğu yeni kahramanı... Aslında çizgi roman sayfalarındaki doğumu Aralık 1973 olan bu karakterin beyazperde dolayısıyla popüler kültürle buluşmasının vakti çoktan gelmişti. Yani ilk siyah süper kahraman Black Panther’den sonra sahne sırası Asya (ya da Uzakdoğu) kökenli bir figürdeydi... Bu açıdan Shang-Chi kendi adına bir ilkin temsilcisi. Öte yandan işin ekonomik boyutuna bakılırsa ortada koca bir pazar var ve o bölgenin seyircisine sürekli Amerikalı (Anglosakson) kahramanlar pazarlamaktansa kendilerinden bir temsilciyle yola devam etmek daha mantıklı bir yatırım olsa gerek.

Yazının Devamını Oku

‘Masada yer açın ben geldim’

Ferhan Şensoy meslektaşı Rasim Öztekin’i bekletmedi, yaklaşık beş buçuk ay sonra veda mektubunda bahsettiği neşeli bir meyhanedeki yerini aldı. Dün aramızdan ayrılan Şensoy artık nesli tükenen bir profilin en özgün, en çalışkan temsilcilerindendi. Kitap yazdı, oyun yazdı, sahneye koydu, oynadı, dizilerde, filmlerde rol aldı. 70 yıllık ömrüne sığdırdığı onca sanatsal izin yanında ‘muhalif’, başkaldıran bir ses ve ruhtu.

12 Eylül sonrasının karanlık günleri… Hava puslu, zihinler dağınık, hayatlar tedirgin, gidişat belirsiz… Bir yandan siyasal iklim öte yandan ekonomik sıkıntılar... Ve bu kaotik ortamda yeşeren bir umut ışığı, özel bir zekâ pırıltısı, farklı bir tarz, bambaşka bir direniş noktası…

Ben ve kuşağım Ferhan Şensoy’u, ‘Ortaoyuncular’ çatısı altında bu karanlık ortamın içinde yükselen bir yıldız olarak tanıdık… Birçoğu Beyoğlu’ndaki ‘Küçük Sahne’de izlenen ‘Şahları da Vururlar’, ‘Kahraman Bakkal Süpermarket’e Karşı’, ‘Anna’nın Yedi Ana Günahı’, ‘Afitap’ın Kocası İstanbul’, ‘İstanbul’u Satıyorum’, ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi oyunlarla…

TÜRKÇEYİ EN İYİ KULLANAN İSİM

1951 yılında Samsun-Çarşamba’da hayata ‘Merhaba’ diyen Ferhan Şensoy, bir parça Galatasaray Lisesi’nde, bir parça da Çarşamba Lisesi’nde okudu. Yazı-çizi işlerine meraklıydı, öykü ve şiirler kaleme alıyordu. Tiyatroyu da seviyordu. Lise sonrası rotasını yurtdışına çevirdi, Fransa ve Kanada’da eğitim aldı, oyunlar yazdı, yönetmenlik yaptı, oynadı… Bu dönem onun biriktirme, bilgi görgüsünü arttırma ve en önemlisi yeteneğini ortaya çıkarma süreciydi. Türkiye’ye döndü ve ışıltısını tiyatro çevresiyle paylaşmaya başladı. Oyunlar, filmler, kitap kaleme almalar, TRT’ye projeler derken artık tanınan, sevilen ve absürd tarzını kitlelere alıştıran ve paylaşan bir isimdi. Aynı zamanda Türkçe’yi çok iyi kullanan, bozan, yeniden kuran müthiş bir kalem erbabıydı Ferhan Şensoy.

KUNDAK MI ELEKTRİK KONTAĞI MI?

Sivri dili, hiçbir şeyden sakınmadan içinden gelenleri ifade eden üslubu, isyankâr yapısı ve bütün bunları son derece zekice formlarla sunması, farklılığını her daim ortaya koyuyordu. Sistemin insanlara dayattığı her türlü baskıya, yasağa sanatıyla, sözüyle, tavrıyla karşılık veriyor, çelişkileri hatırlatıyor ve tarihe kendince derin notlar düşüyordu. Yazıp yönettiği ‘Muzır Müzikal’ kimi çevrelerin tepkisini çekti ve oyunun sahnelendiği tarihi ‘Şan Tiyatrosu’, 7 Şubat 1987’de şüpheli bir şekilde yandı. Şensoy bu olaya ilişkin sonraki oyunlarında kendine özgü hınzır üslubu eşliğinde “Elektrik kontağı” göndermesinde bulunurdu.

REKOR GÖSTERİ

Yazının Devamını Oku

Başkası olma, ‘Candy’n ol...

‘Şeker Adam’ın Laneti’ sürüyor! 1992 tarihli film, ismi beş kez anıldığında gelip hayatınıza kıyan şehir efsanesini konu alıyordu. 2021 versiyonu hikâyeyi sağlam bir sosyo-politik bakış açısıyla ele alıyor. Nia DaCosta imzalı yapım, yılın en iyilerinden.

Clive Barker’ın kısa öyküsü ‘Forbidden’dan uyarlanan 1992 tarihli ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) bir şehir efsanesini ve onun üzerine tez yazmaya çalışan genç bir kadının, Helen Lyle’ın öyküsünü anlatıyordu. Söylenceye göre ayna karşısında beş kez ‘Şeker Adam’ derseniz, yanınızda bitiyor ve hayatınızı sona erdiriyordu. Bernard Rose’un filmi etkileyici bir gerilim klasiği olarak zihinlerde derin bir iz bırakmıştı.

Son dönemin yükselen yıldızı Jordan Peele (Kapan/Get Out ve Biz/Us filmlerinin yönetmeni) aynı efsaneyi, yapımcı ve senarist olarak yer aldığı projeyle günümüz seyircisiyle paylaşıyor.

Bu kez öykü siyah bir ressam etrafında inşa ediliyor. ‘Şeker Adam’ söylencesinin peşine düşen ve buradan metaforlar üreterek eserlerine yansıtan Anthony McCoy kısa zamanda işin ciddiyetini fark ediyor (çünkü cinayetler baş gösteriyor) ve daha da ilginci, meselenin kendi geçmişiyle olan bağıyla yüzleşiyor.

Yönetmenliğini Nia DaCosta’nın üstlendiği, senaryosunu Peele’ın yanı sıra DaCosta ve Win Rosenfeld’in kaleme aldığı 2021 model ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) belki bir başyapıt değil ama muhteşem bir film. Kişisel olarak Peele’ın çokları tarafından göklere çıkarılan iki filmini altı kalınca çizilmiş politik göndermeleri itibariyle pek sevmem ama bu kez atılan adım sosyolojik ve politik açıdan çok ince ve zarif hamleler eşliğinde, zamane meseleleri hakkında çok şey söylüyor. Orijinal yapıtta ana karakterin tarihsel gelişimiyle buluşuyorduk ama öyküde bu denli keskin siyasi refleksler yoktu.

Bu kez, ‘Şeker Adam’ efsanesinin biçimlendiği Chicago’daki Cabrini-Green bölgesinden yola çıkılarak kentsel dönüşüm problemleri, beyazların siyahlar üzerindeki her türlü tahakkümü, sanat galerilerindeki iktidar odakları ve en önemlisi ‘George Floyd vakası’na gönderme yaparken ırkçı polisleri bize hatırlatan gelişmeler eşliğinde son derece sıkı, radikal ve sözünü esirgemeyen bir metinle ve onun ustaca görselleştirilmesiyle karşı karşıyayız.

Ayrıca öyküde bir tür nakledici görevini üstlenen çamaşırhane sahibinin Clive Barker kitabı okuması, McCoy’un sevgilisinin kardeşi Troy’un ünlü siyah ressam Basquiat üzerinden yaptığı iğneleme gibi zekice göndermeler de var.

SÜREGELEN IRKÇILIK BELASI...

Yazının Devamını Oku

‘Anılar, anılar şimdi gözümde canlandılar...’

Kayıp anılara ya da geçmişteki mutlu yaşanmışlıklara tekrar dönmek isteyenlere hizmet veren bir dedektif... Günün birinde bürosuna gelen gizemli bir kadın, hayatını allak bullak ediyor. ‘Bilimkurgusal’ dokunuşlara sahip ‘Zihin Gezgini’, eski dedektif romanlarının tadını veriyor. Lisa Joy’un yönettiği filmi Hugh Jackman, Rebecca Ferguson ve Thandiwe Newton sürüklüyor.

Geleceğin dünyasındayız: Artık şehirler Venedik gibi olmuş, her yanı sular kaplamış, yaşam alanları ıslak zeminler üzerinde yükselirken zenginler korunaklı bölgelere yerleşmiştir. Asker eskisi Nick Bannister, bu ‘batık Miami ekosisteminde’ yardımcısı Watts’la birlikte müşterilerini kayıp anılarına veya tekrar buluşmak istediği geçmiş mutluluklarına götüren bir zihin dedektifidir... Bir gün bürosuna Mae adlı bir kadın gelir ve ondan sonra tüm dengeler alt üst olur...

Daha çok televizyon sektöründe çalışan, ‘Westworld’ dizisinin yapımcı, yazar ve yönetmeni Lisa Joy’un ilk uzun metrajı ‘Zihin Gezgini’ (Reminiscense), temel olarak distopik atmosferde geçen bir dedektiflik serüveni. Öykünün kahramanı, başkalarının derdine derman ararken âşık olduğu kadınla birlikte derin bir girdabın içine çekiliyor. Öykü, fonunu küçük ‘bilimkurgusal’ dokunuşlar eşliğinde inşa etse de kendini konumlandırdığı adres, o ünlü ‘dedektif romanları’ çağı... Yani Nick Bannister’da Mickey Spillane, Dashiell Hammett veya Raymond Chandler’ın elinden çıkan Mike Hammer, Sam Spade ya da Philip Marlowe gibi kült karakterlerin ruhu ve mirası var. Tuhaf müşteriler, çürümüş bir toplum, iç içe geçmiş ilişkiler ağı, kanunsuzluk, rüşvet ve en önemlisi, kadın yardımcısıyla çalışan, gözünün önündeki gerçek değeri görmeyen ve kendisini belaya sokacak bir kadının peşine takılan dedektif...

Başkalarının zihinlerinde gezinirken ister istemez ‘röntgenci’ konumunda olan Bannister’ın, Mae tarafından allak bullak olan zihninin serüveni olarak da tanımlanabilecek yapımda, senaryoyu da kaleme alan Lisa Joy metne alabildiğine şiirsellik katmaya çalışmış...

Lakin filmin problemi sanırım felsefi anlamda derinlere dalma ve seyircisini de diplere çekme isteğine karşın yüzeysellikten pek kendini kurtaramayışı olmuş. Öykünün görsel açıdan ilginç yapısı ve meselelerin filizlendiği dünyanın mimari tanımları bazı çekicilikler taşısa da belirli noktalardan sonra istenen etkiyi yaratamıyor.

Rebecca Ferguson ve Hugh Jackman, 2017 tarihli ‘Muhteşem Showman’den sonra bu filmde de birlikteler.

FERGUSON GÖZ KAMAŞTIRIYOR

Hugh ‘Wolverine’ Jackman, Bannister’da tabii ki sırıtmıyor ama o eski romanların uyarlamalarındaki Humprey Bogart türünden unutulmaz bir dedektif portresi çizmiyor. Yardımcı Watts’da Thandiwe Newton da gayet iyi bir performans ortaya koyuyor. Filmin göz kamaştıran unsuruysa Rebecca Ferguson. İsveçli aktris, Mae rolünde, sinemanın unutulmaz kadın oyuncularının ışıltılarını perdeye taşıyor. Özellikle şarkı söylediği sahnelerde muhteşem... Ben, kirli polis Boothe’de karşımıza gelen Cliff Curtis’i de beğendim; ses tonu ve vurgularıyla Robert De Niro’yu andırıyordu.

Sonuç olarak öyküsü itibariyle ‘film-noir’ (kara film) tadı sunan, ‘Blade Runner’a da selam gönderen ‘Zihin Gezgini’, izlenmeye değer.

Yazının Devamını Oku

Oğlunun yanına gitti…

Adana Altın Koza Film Festivali Direktörü, akademisyen Kadir Beycioğlu önceki gece aramızdan ayrıldı. Sinema sektörünün bu çok sevilen siması, geçen yıl 14 Ağustos’ta ailesiyle bir trafik kazası geçirmiş ve olay esnasında 13 yaşındaki oğlu Bora’yı kaybetmişti.

Her alanda olduğu gibi sinemada da bilgili, hayatı ve insanları tanıyan, kucaklayan, organizasyon yeteneği üst düzeyde kimliklere ihtiyaç vardır. Onlar dengeleri sağlar, herkesi bir şekilde hoş tutmasını becerir, kalp kırmaz, kırılan kalpleri de zarifçe tamir ederler... Kadir Beycioğlu böyle bir kişilikti. Yıllar boyu birçok festivalde önce gönüllü, sonra da ‘resmi’ kimlikle görev yapan sevgili Kadir, hepimizin sevgisini, saygısını kazanmış, çok kıymetli bir değer, çok önemli bir figürdü.

HASTALIĞI ATLATMIŞTI

ODTÜ’de öğrenciyken Ankara Film Festivali’nde soluduğu hava, tattığı atmosfer, onun daha sonra bu sulardaki derin ve uzun yolculuğu için de atılmış ilk adımlar olacaktı. Ön lisans sonrası öğretim hayatına Çukurova Üniversitesi’nde devam eden ve Malatya İnönü Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Beycioğlu aynı üniversitede akademik serüvenine de ‘Merhaba’ dedi. 2010’dan itibaren İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde görev yapan sevgili dostumuz, 2019’da ‘Profesör’ unvanını almıştı. Ne var ki yine yakın tarihte acımasız bir hastalığın pençesine yakalanmış, sonrasında verdiği mücadelede bir hayli yol almış ve hastalığı atlattığını duyurmuştu.

OĞLUNU KAYBETMİŞTİ

Tam bu dönemde, acı kapısını bir kez daha çalmış ve geçen ağustosta, Kadir ve ailesinin bulunduğu araca, İzmir-Çeşme yolunda tuğla yüklü bir kamyon çarpmış, kaza sonucu arka koltukta oturan 13 yaşındaki pırlanta gibi oğlu Bora hayatını kaybetmişti. Bu büyük acının üzerinden bir yıl geçti; sevgili Kadir 14 Ağustos’ta kendi Twitter hesabından Bora’nın gitarla verdiği siyah beyaz bir resmi paylaşırken altına da şu notu düşmüştü: “Bugün en büyük acımızı yaşamaya başlayalı tam bir yıl oldu. Derin ve tarifsiz...”

‘ACIMIZ ÇOK BÜYÜK’

Bir süredir tekrar nükseden rahatsızlığı için tedavi gören Beycioğlu, pazartesi günü hastaneye yatırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı. Ve kendisini önceki gece kaybettik... Acı haber dün Twitter adresinden şöyle paylaşıldı: “Dostunuz, abiniz, kardeşiniz, öğretmeniniz Kadir Beycioğlu, oğlunun yanına gitti. Acımız çok büyük.”

Yazının Devamını Oku

‘Bu sahilde, bu sahilde’…

Cennet gibi görünen ama zamanın çok hızlı aktığı bir sahil... Buraya gelen ve içine düştükleri çemberden kurtulmaya çalışan bir grup insan... ‘Altıncı His’in yönetmeni M. Night Shyamalan, son filmi ‘Zamanda Tutsak’ta yine hislerimizle oynamaya çalışmış ama bu kez finali yeterince ikna edici değil...

İlişkilerinde kimi problemler yaşayan Prisca ve Guy Cappa çifti, 11 yaşındaki kızları Maddox ve 6 yaşındaki oğulları Trent’le birlikte tropikal bölgede, internet üzerinden buldukları bir tatil köyüne giderler. Cennet görünümündeki bu yerde tesisin müdürü onlara yöredeki sakin bir sahili tavsiye eder. Aile, kendileri gibi tesislerde kalan dört kişilik bir toplulukla (hırslı bir cerrah, karısı, kızı ve annesi) kısa bir yolculuktan sonra kıyıya varır. Burada çocukların tanıdığı çok ünlü bir rap’çi olan Mid-Sized Sedan da vardır. Daha sonra gruba epilepsi nöbeti geçiren bir psikologla hemşire olan kocası da katılır. Derken kıyıya çıplak bir kadın cesedi vurur ve akabinde ekip bambaşka bir evrenin parçası olur.

SU GİBİ AKIP GEÇİYOR

‘Altıncı His’le yaptığı çıkışı kimi adımlarla belli bir noktaya kadar ayakta tutan, sonrasındaysa sürekli irtifa kaybeden M. Night Shyamalan son filmi ‘Zamanda Tutsak’ta (Old), 108 dakikalık bir ‘alacakaranlık kuşağı’ öyküsü sunuyor. Pierre Oscar Lévy ve Frederik Peeters’ın ortak imzalarını taşıyan ‘Sandcastle’ adlı grafik romanın sinema uyarlaması olan çalışma, herkesi yaşlandıran (yarım saatte 1 yaş alıyorsunuz) tuhaf bir özelliğe sahip bir sahile sıkışan insanların, kurtulmak için debelendikleri büyük bir çemberi anlatıyor. Sigortacı, mesleki özgüven sorunları yaşayan cerrah, meselelere bilimsel yorumlar getirmeye çalışan psikolog, burnundan sürekli kan gelen rap’çi, hızla büyüyen ve ergenlik çağlarını bir an önce atıp gençliklerine uzanan çocuklar, bıçağın kestiği ama anında kapanan yaralar, beyne basınç yapan kayalar derken muhteşem bir sahil, bir grup insan için gayya kuyusuna dönüşüyor...

‘Hitchcockvari’ bir gerilimle örülü bu adım Shyamalan’ın son dönemde çektiği belki de en iyi film ama yaşananları tane tane açıklayan, bol tekrarlı final, belli açılardan başarıyla kurduğu atmosferi yıkıyor ve geriye ortalama bir yapım kalıyor. Oysa yönetmenin alameti farikası çarpıcı finalleriydi. Senaryoya kaynaklık eden orijinal metin nasıldı bilmiyorum ama zamanın gerçekten su gibi aktığı bir evrende daha fazla felsefe ve hayata dair nispeten ‘derin teşhisler’de bulunmak varken bu yüklü malzemeyi elinin tersiyle itip ucuz bir bilimkurgu-macera filmi finaline bağlanmak pek olmamış...

Gael Garcia Bernal ve Vicky Krieps’in Cappa çiftini canlandırdığı filmde en başarılı performans tuhaf cerrah Charles rolündeki Rufus Sewell’dan geliyor.

Nihayetinde Christopher Nolan gibi zaman meselesinde seyircisini gererek gezmeye koyulan ama bu işin üstesinden belli bir noktaya kadar gelen Shyamalan’ın filmi, genel toplamı itibariyle vasatı aşamıyor.

Son bir not da filmi izleyeceklere: Marlon Brando ve Jack Nicholson’ın birlikte oynadıkları filmin ismi ‘The Missouri Breaks’ti...

Yazının Devamını Oku

Yılanların öcü!

‘G.I. Joe’ serisinin üçüncü filmi ‘Snake Eyes’ gücün karanlık tarafına geçme, ihanet, sadakat türü dertlerle donatılmış bir aksiyon. Babasının intikamı için yaşayan ana karakter eşliğinde Tokyo’da geçen film, değerler kadar mimari açıdan da gelenekle modern arasındaki çelişkilerde geziniyor.

Amerikan oyuncak devi Hasbro’nun 60’lı yıllarda piyasaya sürdüğü ve çok tutulan ‘G.I. Joe’ serisi 2000’lerde sinemaya taşınmıştı. Özel bir birliğin dünyayı ele geçirmek isteyen kötülere (özellikle de Kobra örgütüne) karşı verdiği savaşa dayalı bir metne sahip olan serinin ilk adımı 2008 tarihli ‘Kobra’nın Yükselişi’ydi (‘G.I. Joe: The Rise of Cobra’). İkinci hamle 2013’te çekilen ‘Misilleme’ydi (‘G.I. Joe: Retaliation’). Uzun bir zaman aralığının ardından yeni bir ‘G.I. Joe’ filmi daha huzurlarımıza geliyor. Adı, ‘Snake Eyes: G.I. Joe Origins’.

Bu kez öykü bir tür kökenlerde dolaşıyor. Los Angeles’ta gözünün önünde babası öldürülen Uzakdoğu kökenli bir çocuk büyüyor; yanında her daim intikam hırsını taşıyor. Yolu Yakuza’yla (Japon mafyası) kesişiyor, daha sonra kurtardığı kişinin bir klanın çok önemli üyesi olduğunu fark ediyor ve onun kanatları altında Tokyo’da yeni bir hayata yelken açıyor.

Robert Schwentke imzalı yapım, ‘Snake Eyes’ adlı ana karakterin, 600 yıllık Ninja gelenekleriyle sistemi koruyan Arashikage klanına kabul edilme süreci etrafında bir yapı inşa ediyor. Klanı ele geçirmeye çalışan, aileden uzaklaştırılmış eski bir üye ve bütün dünyaya hükmetmeye çalışan Kobra örgütü de meselenin mücadele alanları... Arka plandaysa iyi-kötü rollerinin çabuk değiştiği, gücün karanlık yanına geçme hamlelerinin sıkça yaşandığı, gelenekle modern arasında gidip gelmelere fiziksel ve ruhsal anlamda vurguların yapıldığı, aksiyonu yüksek bir hikâye izliyoruz.

Tam da Olimpiyat Oyunları döneminde vizyona giren film bizi zaman zaman Tokyo’da da yolculuğa çıkarıyor. Örneğin, her gün ‘Tokyo 2020’ canlı yayınlarında önümüze gelen asma köprü, filmin aksiyon mekânlarından biri olmuş. Öte yandan Arashikage klanının konumlandığı geniş arazi bir anlamda Japon geleneksel mimarisinin ve yaşayış biçiminin ifadesi sanki. Ana karakterlerin motosikletlerine atlayarak arada bir aksiyon hamlelerine soyundukları Tokyo’nun merkeziyse bir nevi kaosun, modernizmin, yüksek binaların genel bir kolajı. Bu arada ilk ‘G.I. Joe’ filminde Eyfel’in yıkılmasına şahitlik etmiştik, ikincisinde hedefte Londra vardı. Üçüncü adımda şehre yönelik hamleler pek yok.    

70’li yıllar Uzakdoğu dövüş sporlarının hâkim olduğu birçok filmin sinemalara uğradığı dönemdi. ‘Snake Eyes’ sanki o filmlerin, “Anglosaksonlar da izlesin” diyerek çekilmiş hali gibi. Bir yandan eller, öte yandan kılıçlar kullanılıyor ve arada bir hayata dair felsefi tanımlamalar, bilgelik ifadeleri, ruh güzelliği, temiz kalp, gözlerde okunan onur, gurur vs. gibi ifadeler karakterlerin ağzından çıkarak seyirci bir anlamda huzur sokağına çağrılıyor!

SERİNİN EN İYİSİ

Film ayrıca çokuluslu oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Mesela Snake Eyes rolündeki Henry Golding Malezyalı. ‘Kan kardeşi’ Andrew Koji İngiltere doğumlu, klanın güvenlik şefi Haruka Abe Japon, eğitimcilerden ‘Hard Master’ı canlandıran Iko Uwais Malezyalı, bir diğer eğitimci ‘Blint Master’ı oynayan Peter Mensah Ganalı...

Yazının Devamını Oku