"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

‘Küçük adam’ ne oldu sana?

19 Ekim 2019

KARAKOMİK FİLMLER

2 ARADA (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)
KAÇAMAK (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ YILDIZ)

Yönetmen: Cem Yılmaz

Oyuncular: Cem Yılmaz, Zafer Algöz, Özkan Uğur, Umut Kurt, Necip Memili, Cemre Ebüzziya, Cem Davran, Can Yılmaz, Uraz Kaygılaroğlu, Nilperi Şahinkaya, Alişan Uğur, Bâlâ Atabek

Yazının devamı...

Hayatım hakkında her şey!

12 Ekim 2019

Mesleki anlamda zirvede gezindiği günleri geride bırakmış, yaratıcılık problemleri yaşayan, bir yandan da sağlık sorunlarıyla boğuşan orta yaşlı bir yönetmen... Eski işlerinden biri, restore edilerek yeniden seyirciyle buluşturulacaktır. Lakin bu, kariyeri içinde mihenk taşı olan yapıtının başrol oyuncusuyla, film vizyona girdiğinden beri küstür ve yeniden barışmanın ve dahi özel gösterimde yıllar sonra birlikte geniş bir topluluk karşısına çıkmanın çabasına soyunur. Fakat kimi gelişmeler sadece uzak zamanın belirli bölümlerini değil, çok geniş bir yelpazenin bütün katmanlarını da karşısına çıkarır...
İspanyol toplumu, diktatör Franco’nun ardından hayatın her alanında yaşadığı travmaların izlerini silmeye çalışırken, sinema cephesinde özellikle bastırılmış cinsel kimlikler konusundaki yansımayı, Pedro Almodovar’ın tutkulu ve arzulu filmlerinde buldu. Carlos Saura ve Victor Erice gibi ustaların ardından Adriyatik’in bu yakasında ön plana çıkan öncelikli isimdi kendisi. Parlak renklerle işlenmiş çerçevelerine hissiyat dozu yüksek öyküler yerleştirdi; marjinal hayatlar ve gösteri dünyasının içinde sıkışmış dramlarla birlikte anne figürü de sıkça uğradığı limanlardandı.
Bütün bu sularda gezinen filmlerine Victoria Abril, Rossy de Palma, Antonio Banderas, Cecilia Roth, Penelope Cruz, Carmen Maura gibi isimler eşlik etti. Son kertede onun sinemasını tanımlayan şey melodramdı. Yani yedinci sanatın en eski miraslarından birini kendi rotasına ve ruhuna uygun bir şekilde modernize ederek yoluna devam etti ve 70’li yaşlarına ulaştı.

Eski defterler açılırken...
Bu hafta sinemalarımıza bu büyük ustanın son adımı ‘Acı ve Zafer’ (‘Dolor y gloria’) uğruyor. Girişte konusunu özetlediğimiz yapım, hem sanat hem de hayat çizgisinde depresyona girmiş Salvador Mallo adlı bir yönetmenin yeniden ayağa kalkmasını, çocukluğuna uzanarak anlatıyor.
Fakirlik, fedakârlık, istedikleri hayat şartlarını sunmakta zorlanan baba, aileyi ayakta tutan anne, cinsel anlamda ilk uyanış, sanata doğru yolculuk, sinemayla tanışma derken yönetmenin bir kenarda duran senaryosunun, eski oyuncusu tarafından keşfedilmesiyle birlikte tiyatroya açılan yelken ve bu kez gençlik döneminin en çarpıcı aşkıyla bir kez daha buluşma. Peşi sıra ayrılan ve tekrar kesişen yollar, hayatlar, farklı kararlar, yönelimler...

Yazının devamı...

Yakarsa dünyayı ‘Joker’ yakar

5 Ekim 2019

JOKER (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ YILDIZ)
Yönetmen: Todd Phillips
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Frances Conroy, Zazie Beetz, Brett Cullen, Brian Tyree Henry, Marc Maron, Dante Pereira-Olson, Douglas Hodge, Sharon Washington
ABD yapımıArthur Fleck, hayatını küçük çaplı işlerde palyaçoluk yaparak kazanır. İdeali stand-up komedyeni olmaktır... Ama el attığı her işte başarısızdır. Üstelik hayat, üzerine üzerine gelmektedir. Sokaklardaki şiddet, sürekli kapısını çalar... Lakin bu düşmüş ve tutanamayan adamın da bir sınırı vardır; bir gece metroda o sınırı aşar... Artık çizgiyi geçmiş ve tuhaf bir biçimde de ezilenlerin ‘rol modeli’ olmuştur.

Eylül başında gerçekleştirilen Venedik Film Festivali’nden ‘En İyi Film’e verilen ‘Altın Aslan’la dönen ‘Joker’, çok geçmeden salonlarımıza uğruyor. Todd Phillips’in yönettiği yapım, Batman’in ezeli rakibinin köklerinde dolaşıyor. Bu hamle bir başka deyişle Christopher Nolan’ın ‘Kara Şövalye’de (‘The Dark Knight’) restore ettiği ve bir anlamda ‘kötülük güzellemesi’ne soyunduğu adımın hem devamı hem de öncüsü konumunda. Yedi farklı ilaç alarak hayata tutunan, periyodik olarak gittiği bir uzmandan psikolojik destek alarak yoluna devam etmeye çalışan, birlikte yaşadığı annesinden başka bir yakını olmayan, işyerinde de arkadaşları tarafından aşağılanan Arthur, zaten yeterince tehlikeli sularda yüzerken nihayetinde daha uzaklara açılıyor ve kendisini orada tanımlıyor. Bir noktadan sonra var olmanın yolu şiddetten geçiyor. ‘İlk günah’ı işlemesinin ardından da sonrakiler onun için çok kolay oluyor.

Scorsese’ye selam olsun...

Yönetmen Phillips’in Scott Silver’la birlikle kaleme aldığı senaryodan çekilen yapım, öyküsünü 80’lerin Gotham City’sinde (mesela sinemalarda 1981 yapımı iki film; ‘Blow Out’ ve ‘Zorro: The Gay Blade’ gösterilmektedir) kursa da çizilen şehir profili New York’a yakın düşüyor: Çöplerden geçilmeyen caddeler, sokakları istila etmiş ‘süper’ fareler derken bir yandan da yaklaşan seçimlere ilişkin faaliyetler... Arthur’un hasta annesi Penny ise günlerini televizyon karşısında tüketirken sürekli olarak emektar komedyen Murray Franklin’in programını izlemekte, arada da ekranda rastladığı -Amerikalı bir eleştirmenin yazısında vurguladığı gibi ‘Trumpvari’- belediye başkan adayı Thomas Wayne’e (tabii ki kendisi Bruce Wayne’in, yani ‘Batman’in babasıdır) odaklanmaktadır. Öte yandan komedyen Franklin, Arthur için de bir umut kapısıdır; bir şekilde programa çıkıp kendisini gösterse ‘yırtacağını’ ve şöhrete uzanacağını düşünür... Bu arada asansörde tanıştığı ve ona sıcak davranan Sophie de sığınılacak yeni bir liman görünümündedir...

Daha çok

Yazının devamı...

Zamanımızın bir kahramanı!

28 Eylül 2019

Amerikan toplumu için neredeyse kötü bir geleneğe dönüşen, asıl gücünü yasaklanmadan uzak seyreden bireysel silahlanma kültüründen alan okul katliamları... Ortasından lisesine, hatta üniversitesine uzanan geniş ve acı dolu bir yelpaze... En akılda kalıcı vakalardan biri vasfıyla ve özgün belgeselci Michael Moore’un o ünlü filmine de konu olması itibariyle ‘Columbine Lisesi Katliamı’...
20. yüzyılda yükselişe geçen faşizm ve döneme ruhunu veren belirleyici motiflerde gezinen ‘Bir Liderin Çocukluğu’ (‘The Childhood of a Leader’) filmiyle hatırlanan Brady Corbet, ikinci uzun metrajlı çalışması ‘Vox Lux’ta 1999’da yaşanan bir katliamın yarattığı ‘kahraman’ın izlerini sürüyor. ‘Giriş’, ‘Birinci Perde: Yaratılış’, ‘İkinci Perde: Yeniden Doğum’ ve ‘Final’ olmak üzere dört bölümden oluşan film, Columbine’a gönderme gibi görünen bir okul katliamı sahnesiyle başlıyor. Eylem sırasında okulun öğrencilerinden biri olan 13 yaşındaki Celeste, saldırıyı yaralı olarak atlattıktan sonra kaybedilenleri anma töreninde ablası Ellie’yle birlikte söylediği şarkıyla bütün ülkede tanınıyor. Çok geçmeden sistem bu küçük kızı elinden tutuyor, şöhretin kulvarına taşıyor, o da kendisine biçilen bu rolü reddetmeyerek hızlı bir şekilde basamakları aşıyor ve zirvedeki yerini alıyor...

Willem Dafoe’nin
rehber sesi!
‘Vox Lux’, içinden geçtiğimiz modern zamanlarda kurulu düzenin elinde bireyin nasıl biçimlendirildiğini, start çizgisindeki noktasından çok farklı uzaklıklara taşındığını ve bütün bu süreçte masumiyetin öldürülerek kendi çapında küçük (ya da büyük) canavarlara dönüştürüldüğünü anlatıyor. Bu denklemde acı da pazarlanan, kitlelerin sömürülmesine aracı olan bir meta... Keza Celeste de çok geçmeden yaşadığı trajedinin ürünü olarak öne çıkarılıyor ve kendi rızasıyla sistem tarafından biçimlendirilip tüketim toplumunun ihtiyaçlarına uygun bir malzeme kimliğini üzerine geçiriyor...
Yönetmen Corbet, bütün bu kabuk değişimini bir noktadan sonra sanatçı kaprisleri, kıskançlıkları, histerileri eşliğinde ve spor ışıkları altında anlatıyor. Celeste’in hızlı yükselişine paralel bir anlatımı var ‘Vox Lux’un. Zaten öykünün akıbetini bir dış sesle (ki o sesin sahibi Willem Dafoe) birlikte izliyoruz

Yazının devamı...

Gökyüzünde yalnız gezen evlatlar...

21 Eylül 2019

Yıldızlara Doğru (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ BUÇUK YILDIZ)
Yönetmen: James Gray
Oyuncular: Brad Pitt, Tommy Lee Jones, Ruth Negga, John Ortiz, Liv Tyler, Donald Sutherland, Greg Bryk, Loren Dean, Kimberly Elise, John Finn, LisaGay Hamilton, Donnie Keshawarz, Bobby Nish, Natasha Lyonne / Çin-Brezilya-ABD ortak yapımı


Evet, uzaya gidenler kervanında artık Brad Pitt de var. Amerikalı yıldızın sürüklediği ve ‘Yıldızlara Doğru’ Türkçe ismiyle vizyona giren, son Venedik Film Festivali’nde de eleştirmenlerce övgülere boğulan ‘Ad Astra’, bu hafta itibariyle huzurlarımızda. ‘Two Lovers’, ‘The Immigrant’, ‘Kayıp Şehir Z’ gibi çalışmalarıyla tanınan James Gray’in yönettiği yapımda öykü ‘yakın bir gelecek’te geçiyor. Filmin çizdiği tasvirde Ay artık kolayca gidilen bir tür koloni haline gelmiş, Mars da adeta bir ileri karakol... Neptün ise ulaşılabilen en uç nokta gibi görünüyor... 

Bu genel manzara içinde Binbaşı Roy McBride’a büyük bir görev veriliyor. 40’lı yaşlarındaki astronot, dünya genelinde aniden başlayan ve yaklaşık 40 bin kişinin ölümüne neden olan yüksek elektrik dalgalanmalarının kaynağını tespit etmek ama asıl olarak durdurmak için bir yolculuğa çıkıyor. Bu serüven çok geçmeden, efsanevi bir astronot babası Clifford McBride’ın öncülüğünde geliştirilen ‘Lima Projesi’nin akıbetini de araştırma çabasına dönüşüyor...

Yazının devamı...

Burası taşra, burdan çıkış yok

14 Eylül 2019

Sinemamızın son dönemine damga vuran yönetmenlerin birçoğunu ortak noktada buluşturan en önemli özellik, sanırım taşrayla olan hesaplaşmalarıydı. Bu öncelikli olarak kendi kökenleriyle ve hayatın onları ulaştırdıkları noktadan geriye bakma istekleriyle ilgili bir mesele gibi görünüyordu. Ama öte yandan kapitalistleşen, giderek acımasızlaşan ve doymak bilmeyen bir kimliğe kavuşan kent hayatı içinde kaybolan değerleri, çocukluklarında bıraktıkları yerlerde veyahut aile ocağında bulma çabalarıydı belki de... Lakin zamanla anlaşıldı ki ya da hayat onları bir tür hayal kırıklığıyla buluşturdu ki, taşranın eski taşra olmadığına hükmettiler. Kentin yozlaşmışlığı, masumiyetini yitirmişliği, bireylerin ikiyüzlü ahlakı, sınıf atlama ve bir an önce zenginleşme çabası merkezin dışına taşmış ve son kaleler de düşmüştü. Kim bilir, eskiden de aynı dertler vardı ve taşra hep öyleydi ama ‘ora’yı romantize eden, ‘gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüzdür’ yapan onlardı.

‘Yenilgiler tarihi’nden
bir kesit
Emin Alper, taşrayı hiçbir zaman ‘kutsallaştırmayanlar’ grubundandı, ilk adımı olan ‘Tepenin Ardı’ taşrayı küçük bir Türkiye profilinde ele alırken, bu toprakların hafızasında özellikle siyasetin emniyet supabı’ olarak kullandığı ‘dış mihraklar’ söyleminin içeriye dönük nasıl önemli bir yapıtaşı olduğuna dikkat çekiyordu... İkinci adım ‘Abluka’da bu kez sinemasını şehre taşırken sistemin bireyi ezen geleneksel tavrı eşliğinde yaşanan paranoyanın sınırlarında dolaşıyor ve distopik görünen ‘her zamanlar’ öyküsü anlatıyordu. Alper son çalışması ‘Kız Kardeşler’de yeniden taşraya dönüyor ve seyirci olarak ruhunuza da dokunan bir tutunamamışlık ve çıkışsızlık öyküsü anlatıyor.
Film, farklı yaşlara sahip üç kız kardeşin; Reyhan, Nurhan ve Havva’nın öyküleri odağında bir dağın (ya da tepenin) yamacına kurulmuş bir köyün gündelik hayat denklemleri üzerinde geziniyor ve ortaya çarpıcı bir ‘yenilgiler tarihi’ çıkıyor. Üç kız kardeş de küçük yaşta yakındaki kasabanın hali vakti yerinde ailelerine besleme olarak verilmiş ama uyum sağlayamayarak baba ocağına geri dönmek zorunda kalmıştır. Elbette gizli ve açık ajandalarında yeniden kasabadaki düzenlere geri dönmek vardır ama bu iş o kadar da kolay değildir, çünkü geçmişteki sicilleri peşlerini bırakmayacaktır.

Yazının devamı...

‘O’nun balonları vardı...

7 Eylül 2019

O BÖLÜM 2  (BEŞ ÜZERİNDEN İKİ BUÇUK YILDIZ)
Yönetmen: Andy Muschietti
Oyuncular: James McAvoy, Bill Skarsgard, Jessica Chastain, Bill Hader, Isaiah Mustafa, Jay Ryan, James Ransone, Andy Bean, Jaeden Martell, Wyatt Oleff, Jack Dylan Grazer, Finn Wolfhard, Sophia Lillis, Chosen Jacobs, Jeremy Ray Taylor, Xavier Dolan, Stephen King
Kanada-ABD ortak yapımı

Malum, Amerikan sinemasının en bereketli kaynaklarından biridir Stephen King. Neredeyse yazdıklarının hepsinin beyazperdede bir yansımasını görürüz. Son birkaç yıldır Başkan Trump’a karşı yükselen en sert seslerin başında gelen ve muhalefetini özellikle Twitter üzerinden sürdüren emektar yazarın 1986 tarihli romanı ‘O’ (‘It’), 1990’da mini bir TV serisine dönüştürülmüş ve Tommy Lee Wallace imzalı yapım çok beğenilmişti. Hollywood metne 2017’de bir kez daha uğradı ve romanı uzun metraja çevirirken, projeyi de daha çok ‘Mama’ adlı filmiyle tanınan Andy Muschietti’ye teslim etti. Yeni ‘O’ serüveninin ilk adımı belki dizi kadar çarpıcı bulunmasa da (en azından benim için) belli ölçülerde geren ve etkileyici sahneler barından bir yapım olarak zihinlerdeki yerini aldı.

İki yıllık bir aranın ardından ‘devam filmi’ niteliğindeki ‘O Bölüm 2’ (‘It Chapter 2’) huzurlarımızda. Hatırlanacağı gibi ilk hamle, romandaki zamandan farklı olarak 80’lere taşınmıştı. Küçük kardeşi Georgie’yi, kırmızı balonlara ve tuhaf, irkiltici bir kahkahaya sahip olan Pennywise isimli katil palyaçonun yok etmesinin travmasıyla başa çıkmakta zorlanan ve toplam yedi kişiye ulaşan ‘Kaybedenler’ adlı çetesi sayesinde zorlukların üstesinden gelen Bill odaklı ilk filmin peşi sıra yeni serüvende ana karakterlerin 27 yıl sonraki halleriyle baş başayız. Ekip üyesi altı kişi olayların merkezi konumundaki Maine’e bağlı Derry adlı kasabayı terk etmiş ve farklı yerlerle yeni hayatlarını kurmuştur. Merkezde kalan Mike, işlenen bir cinayet ve yörede kaybolan kimi çocukların ardından Pennywise’ın yıllar sonra ortaya çıktığını düşünür ve vakti zamanında verilen sözlere istinaden çeteyi tekrar ‘göreve’ çağırır. Ekip, geçen zaman dilimi içinde birbirleriyle ilişkilerini koparmıştır ve ilk kez kasabadaki bir Çin lokantasında buluşurlar ve palyaçonun yeniden peşlerinde olduğunu anlarlar...

Geçmiş zamanda çok zaman kaybediyor!

Yazının devamı...

Zaman bizim için durdu, sadece yaşlanmayı bekliyoruz...

31 Ağustos 2019

Etrafı gören hafifçe yüksek bir tepede iki çocuk... Biri yüzme bilmiyor ve aşağıdaki kanala gitmemekte kararlı. Arkadaşı ise, “Merak etme, yanında ben varım” cümlesi eşliğinde yüzüp eğlenen çocukların yanına gitmeleri konusunda ısrar ediyor. Bir sonraki aşamada uzak bir çekimde bir grup yetişkinin kanaldan küçük bir çocuğu çıkarıp hastaneye yetiştirme çabalarını izliyoruz...
‘Elveda Oğlum’ (‘Di jiu tian chang’) bu trajik sahnelerle açılıyor ve Wang Liyun-Liu Yaojun çiftinin oğullarını kaybetmesinin ardından 30 yıla dağılan geniş bir yelpazede hayatta (ayakta) kalma, direnme, tutunma, tökezleme, umutlarını sürdürme ama en çok da kapanmayan bir yaranın travmasıyla baş etme çabalarına odaklanıyor.

İşçi sınıfının acıları...
Yönetmenliğini Wang Xiaos-huai’nin üstlendiği yapım, asıl olarak ‘evlat acısı’ denen büyük bir felaketin izlerinde dolaşırken arka planda da Çin’in sosyolojik hayatında ekonomik anlamdaki doku değiştirme reflekslerini perdeye taşıyor. Çift kayıp oğullarının yerine başka bir çocuk alıp büyütme yoluna gidiyor ama ne yazık ki evlerindeki bu yeni seçenek, kendi istedikleri gibi bir evlat olmak yerine bambaşka bir kimliği sunuyor onlara. Bu da, ruhları bir nebze huzura kavuşsun diye çabalayan Wang Liyun-Liu Yaojun çifti için yeni bir dert yumağına dönüşüyor.
‘Elveda Oğlum’, emekçi bir ailenin öyküsü aynı zamanda. Yönetmen Xiaos-
huai’nin Ah Mei’yle birlikte kaleme aldıkları senaryo, adeta ellerinden kayıp giden bir evladın yokluğuyla birlikte kimi pansumanlarla tedavi olacaklarını düşünen çiftin yaşadıkları kadar 80’ler ortasından günümüze uzanan süreçte Çin işçi sınıfının da acılarında, sistem tarafından kimi yasaklar eşliğinde mahrum edilen hayatlarında, yokluklarında dolanıyor. Devletin bir anlamda ‘modernleşme’ ve ‘serbest piyasa ekonomisine geçiş’ adı altında emekçi halka sunduğu ‘seçenek(sizlik)ler’, insanlara giderek yoksullaşma, işsiz kalma ya da sınıf atlayarak zenginleşme gibi yeni oluşumlarla yansıyor. Bu sırada sosyalist bir kimliğe sahip sistem de bireylerini kapanan fabrikalar, işsiz kalan emekçiler, hatalarını çalışanlarına ödeten ama kendileri her durumda su yüzeyinde durmayı başarıp yollarına devam eden yöneticiler gibi ‘kapitalist’ düzenin jargon ve gerçekleriyle tanıştırıyor.

Yazının devamı...