Uğur Vardan

Issızlığın ortasında...

17 Ekim 2020
Yakın geçmişindeki acıları dindirmek isteyen bir kadın... Otoyolda peşine takılan tekinsiz bir sürücü... Bir hayatta kalma mücadelesini konu alan John Hyams imzalı ‘Tek Başına’ iki ana karakterli, sade ama son derece etkileyici bir gerilim.


Genç bir kadın, Jessica... Acılı geçmişine veda etmek amacıyla belki de, yeni bir yolculuğa koyuluyor. Derdinin ne olduğunu daha sonra anlayacağız ama yol boyunca yaptığı telefon konuşmalarından, ailesine haber vermeden bazı kararlar aldığını fark ediyoruz. Derken asıl felaket başlıyor: Kendisine yol vermeyen ve nedensizce musallat olan bir sürücü... Sarkık sarı bıyıklı, tel çerçeveli gözlüklere sahip, bir kolu askıda...

Adrenalini yüksek tutuyor

Sürücüsü belli olmayan ve sizin için büyük bir tehlikeye dönüşen takipçi araçlar... Sinema bu öyküye ilk kez o dönemler için gencecik bir yönetmen olan Steven Spielberg’ün ilk uzun metrajı olan ‘Duel’le (bizde ‘Bela’ olarak bilinir) tanık oldu. Bu 1971 tarihli klasik, sinemanın ‘gerilim koridoru’nda yeni ve etkileyici bir parantez açmıştı. Arada 1981’de çekilmiş ‘Cehennem Yolu’ (‘Road Games’) da var ama asıl olarak peşi sıra ‘Christine’in (1983) geldiği kabul edilir. John Carpenter imzalı bu yapım da bir Stephen King uyarlamasıydı.

Bu haftanın yenilerinden ‘Tek Başına’ (‘Alone’), ‘Duel’ ve ‘Christine’den esintiler sunarak başlıyor ama çok geçmeden başka sulara açılıyor. John Hyams imzalı yapımda neden takip edildiğine dair bir fikri olmayan ama olası gidişatı çok geçmeden anlayan ve gardını almaya çalışan Jessica ne yazık ki bu çabasında başarılı olamıyor. Öykü, kartlarını belli bir noktadan sonra açıyor ve biz de seyirci olarak bu kovalamacanın şahidine dönüşüyoruz. ‘Tek Başına’ aslında bir yeniden çevrim; orijinal yapıt, 2011 tarihli bir İsveç yapımı. Söz konusu filmin yaratıcısı Matias Olsson, eseri Amerikan sinemasına taşınırken kendisi de senarist koltuğuna oturmuş.

İsveçli sinemacıya ait ‘Försvunnen’ adlı özgün filmi izlemedim (çıkan eleştirilere bakılırsa pek beğenilmemiş) ama ikinci adımın son derece başarılı olduğunu söylemeliyim. ‘Tek Başına’ya ilişkin öncelikli saptama bence ‘basit ama etkileyici bir gerilim’ olmalı. Bu yeni çevrimine imza atan John Hyams aralarında ‘2010’un da bulunduğu kimi kayda değer filmlerle tanınan Peter Hyams’ın oğlu. Geçmişte ‘Universal Soldier’ (Evrenin Askerleri) serisinden iki filmin de yönetmenliği üstlenmiş olan John Hyams, ‘Tek Başına’da dar alanda (gerçi öykü sonra koca bir ormana bile yayılıyor) heyecan verici bir atmosfer yakalamış.
Geçmişine dair hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir (muhtemelen ‘seri’) katille, hayatındaki dönemeçleri zamanla öğrendiğimiz bir kurban arasında gelişen filmde yönetmen ‘az ama öz’ bir mantıkla adrenalini yüksek tutmayı başarıyor. Bu da yönetmenin bilindik bir öyküden sürükleyici bir yapıt ortaya koyabilme maharetine sahip olduğunu gösteriyor.

İki oyuncu da çok başarılı

Yazının Devamını Oku

Sömürgeciliğin evrensel tarihinden

10 Ekim 2020
İmparatorluğun ileri ucundaki bir kale ve yerli halka zulmeden bir temsilciyle değişen dengeler... Nobel’li yazar J. M. Coetzee’nin en tanınmış romanı ‘Barbarları Beklerken’in aynı adlı sinema uyarlaması, sömürgeci rejimlerin acımasız refleksleri ve insanlık tarihinin günahları üzerinde, metaforlar eşliğinde gezinen etkileyici bir yapım.

Koca bir imparatorluğun uç kalesi... Yöreye teftiş için giden Albay Joll vahşice yöntemleriyle dengeleri bozar. ‘Barbarlar’ olarak nitelendirdikleri yerli halkın ayaklanma çıkaracağı iddiası üzerine harekete geçer ve var olan barışı zedeler. Bu denklemde kalenin yöneticisi konumundaki Yargıç’ın sakin kişiliği ve akil duruşu da giderek bir probleme dönüşür. Çünkü sistem ‘demir yumruk’tan ve acımasız bir profilden yanadır. Yargıç’ın himayesine aldığı yerli kadın da ona ‘işbirlikçi’ hüviyetinin yüklenmesine neden olacaktır.

‘Medenileştirme’ kılıfıyla yapılan zulüm

Güney Afrikalı yazar John Maxwell Coetzee’nin, yayımlandığı dönem olan 1980’lerde fazlasıyla dikkat çeken romanı ‘Barbarları Beklerken’ (Waiting for the Barbarians), ‘Yılanın Kucağı’ (El Abrazo de la Serpiente) ve ‘Göç Mevsimi’ (Pajaros de Verano) gibi filmleriyle tanınan Kolombiyalı Ciro Guerra tarafından geçen yıl sinemaya uyarlandı.

Senaryosunu yazarının bizatihi kaleme aldığı filmin sırtını dayadığı metin, genel olarak bir metaforlar bütünü. Coetzee romanında gerçek (somut) devlete, yer ve zamanlara bağlı kalmaksızın genel olarak 1970’lerin Güney Afrika’sına, beyaz sömürgeciliğe ve ‘apartheid rejimi’ne göndermelerde bulunuyordu. ‘Barbarları Beklerken’de sistem; bütün sömürgeci, işgalci faşist rejimler gibi ait olmadığı topraklarda hükmünü sürerken ideolojisini dayatır ve el koyduğu hayatlara ‘medenileştirme’ gibi kılıflarla zulme soyunur.

Filmde kolonicilerin ‘barbar’ olarak tanımladıkları yerli halk Moğol oyuncular tarafından canlandırılmış ve kullandıkları dil de Moğolca. Lakin bu öykü seyircisine adeta “Özneleri değiştirin ve istediğiniz sömürgecileri ve işgale uğramış halkları koyun”  diyor. Yani Aztekler, İnkalar, Kızılderililer, siyahlar vs. tarihteki yerini almış ya da halihazırda benzer zulmü gören herkesi kaplayan son derece geniş çember var perdede...

İnsanlığın geçmiş ve şimdiki zamandaki günahlarına, çatısı sağlam bir şekilde kurulmuş bir romanın örgüsü eşliğinde yaklaşan filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kuşkusuz oyuncu kadrosu. İşgalci sınıfta yer almasına rağmen bir anlamda ‘insanlığın vicdanı ve sesi’ konumundaki Yargıç’ı Mark Rylance canlandırıyor. Sinema için popüler anlamda geç bir keşif olan ve özellikle Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’nden bu yana yükselişe geçen 1960 doğumlu İngiliz aktör, karakterine çok ince dokunuşlar katıyor ve özel bir portre sunuyor. Yoksul, kendi halinde köylülerden imparatorluğu yıkmak için hareket eden, bir anlamda ‘teröristler’ yaratan ve işkence yöntemleriyle bütün bu suni sorunları çözeceğini düşünen Albay Joll’de de Johnny Depp inandırıcı bir tablo ortaya koyuyor. Albay Joll’ün mirasını sürdüren ve benzer yöntemlere başvuran genç komutan Mandel’de de Robert Pattinson’ı izliyoruz.

Genç komutan Mandel rolünde ‘Yeni Batman’ olarak da izleyeceğimiz Robert Pattinson var.

Yazının Devamını Oku

‘Festival mevsimi’ geldi...

3 Ekim 2020
39’uncu İstanbul Film Festivali 9 Ekim’de başlıyor. 20 Ekim’e kadar sürecek organizasyonda Uluslararası Yarışma kapsamındaki yapıtlar sadece festivalin çevrimiçi platformu filmonline.iksv.org’da seyirciyle buluşacak. Öte yandan Antalya Altın Portakal Film Festivali de bugün başlıyor.

İstanbul kent hayatının en belirgin kültürel reflekslerinden biri olan Film Festivali malum her yıl nisanda şehrin sakinleriyle buluşurdu. Ne var ki bütün dünyayı sarsan salgın, 2020 tarihli randevunun iptaline yol açtı. Böylesi bir ortamda İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen organizasyon nisanda ertelediği bölümlerden Ulusal Yarışma’yı temmuzda gerçekleştirdi. Şimdi de sıra Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmlerinin seyirciyle buluşacağı yeni bir hamlede.


Evet, 39. İstanbul Film Festivali eksik parçalarını 9-20 Ekim’de düzenleyeceği etkinlikle tamamlıyor. Festival kapsamında toplam 40 yeni film gösterilirken Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmleri Cinemaximum City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın yanı sıra festivalin çevrimiçi gösterim sitesi filmonline.iksv.org’da da erişime açılacak. Uluslararası Yarışma filmleriyse yalnızca filmonline.iksv.org adresi üzerinden izlenebilecek.

Çevrimiçi gösterimlerin biletlerinin satışı dün başladı. Şu bilgileri de verelim: City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın biletleri, ön satış ve festival süresince biletix.com üzerinden yürütülecek.

JÜRİ BAŞKANLIĞI YÖNETMEN TAYFUN PİRSELİMOĞLU’NA EMANET

Bu yıl Uluslararası Yarışma bölümünde 12 film var. Söz konusu yarışmadaki yapıtları değerlendirecek jürinin başkanı yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, jüri üyeleri de oyuncu Hazar Ergüçlü, yönetmen Burak Çevik, sinema tarihçisi ve programcı Jasmin Basic ve dağıtımcı Anthony Bobeau.

11 filmin katıldığı Ulusal Belgesel Yarışması’nın jürisindeyse yönetmen Rûken Tekeş, yapımcı-yönetmen Yasin Ali Türkeri ve yönetmen-sanatçı Ezgi Kılınçaslan var.

Aralarında Chloe Zhao’nun ‘Nomadland’, Christian Petzold’un ‘Undine’, François Ozon’un ‘85 Yazı’, Tsai Ming-liang’ın ‘Günler’ gibi filmlerinin olduğu ‘Filmekimi Galaları’nda da toplam 15 film izleyici önüne çıkacak. Seansların saatleri de seyircilerin sağlığı için ve salonlarda dezenfeksiyona zaman ayırmak amacıyla 13.00, 17.00 ve 21.00 olarak belirlendi.

Yazının Devamını Oku

Fakir ama gururlu bir genç

26 Eylül 2020
Charles Dickens’ın en kişisel romanı sayılan ‘David Copperfield’ın son uyarlaması, modern dokunuşlarla dolu bir yapım. Filmde acılı bir sürecin sonunda yazar olarak yolunu bulmaya çalışan ana karakteri ‘Slumdog Millionare’den hatırladığımız Dev Patel canlandırıyor.


Ailelerinin koşulları yetersiz; kimileri yetim, hayata tutunmakta zorlanan ama dirayetli duruşları ve kararlılıklarıyla nihayetinde kendi rotalarını bulan karakterler... Ben, Charles Dickens’ın romanlarında karşımıza gelen kahramanları, aslında kendi çocukluğumun romancısı Kemalettin Tuğcu’nunkilere benzetirim. Lakin daha üst bir klasmanda değerlendirildiğinde, kuşkusuz evrensel bir dile ve ruha sahip olan Dickens ve yarattığı dünyalarda dönemin İngiltere’sini, Sanayi Devrimi’nin yarattığı acımasızlığı, aralarındaki mesafe gittikçe büyüyen sınıfları da buluruz. Yani önde acılı bireysel öyküler, arka plandaysa sosyoekonomik bir toplumsal panorama...

1849-1850 arası yayımlanan ‘David Copperfield’, yazarın otobiyografik özelliklerle donattığı, bir anlamda kendi öyküsünün ifadesini bulduğumuz bir metindi. Dickens’ın sevilen romanlarından biri olarak kuşaklar boyu okundu, sinemaya ve televizyona da defalarca uyarlandı.

Yoksulluk ve acı dolu günler

Bu hafta salonlarımıza uğrayan Armando Iannucci imzalı son adaptasyonsa önceki hamlelerden farklı bir adım. Çoğunlukla mizahı ‘abartının abartısı’ formuyla kullanan bir üslubun sahibi olarak İskoç kökenli yönetmen, bu klasiği de kendince harmanlamış. ‘David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi’ (‘The Personel History of David Copperfield’), romanın ana karakterlerine bağlı serbest bir uyarlama niteliğinde. Annesinin zalim Murdstone’la evliliğinin ardından Londra’daki bir fabrikada yoksulluk ve acı dolu günler eşliğinde emek (ve ekmek) mücadelesine soyunan, evlerinde kaldığı Micawber ailesiyle yoksulluğu paylaşan David Copperfield, nihayetinde duygu ve düşüncelerini aktarabileceği bir mecra bulur: Yazarlık...
Yönetmen Iannucci, senaryosunu Simon Blackwell’le birlikte kaleme aldığı filminde Dickens’ın en kişisel ve iyimser romanı kabul edilen metnini ırksal çeşitlilikle zenginleştirmiş ve bir anlamda öyküyü adeta günümüz İngiltere’sinin profiline dönüştürmüş. Öyle ki ana karakter Hint kökenli, aralarında platonik ilişki olan kadın siyah, o kadının babası (Copperfield’ın halasının muhasebecisi yani) Uzakdoğu kökenli, okuldaki arkadaşının aristokrat annesi siyah vs.

Böylesi bir harmanın yanı sıra son derece akıcı ritme, absürt ve komik bir üsluba sahip, abartısı bol bir uyarlama bu. Hızlı sahne trafiği ve görsel açıdan ilginç geçişleri de cabası...

Öte yandan ‘Victoria çağının vicdanı’ (aynası) olarak da tanımlanan Dickens’ın romanlarında altını çizdiği sosyal yapıya filmin pek vurgu yapmadığını söylemeliyim. Bunun nedeni Iannucci’nin ‘antikomünistliği (!) mi, “Gerek yok, zaten metin her şeyi anlatıyor” yaklaşımı mı; bilemiyorum tabii. Ama bunun önemli bir dert olmadığını da söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku

Vefa arıyorum, dost arıyorum

19 Eylül 2020
Bir Hanna-Barbera klasiği olan ‘Scooby-Doo’, sevimli, dağınık ve kocaman yürekli Danua cinsi bir köpekle karakter olarak benzer özelliklere sahip bir çocuğun, birlikte büyüyerek yeşerttikleri dostluk üzerineydi. Bu ikilinin yakın arkadaşları Velma, Fred ve Daphne’yle hırslı bir kötüye karşı verdikleri mücadeleyi anlatan ‘Scoob!’ ise yalnızlık, vefa, dayanışma, özgüven gibi temalara ilişkin mesajlarla yüklü bir film.


Çocukluğunu 70’lerde yaşayan ve ülkenin, tek kanallı TRT vasıtasıyla ‘televizyon’ denen icatla tanışmasına şahitlik eden kuşağı, Hanna-Barbera  (William Hanna ve Joseph Barbera) ikilisinin elinden çıkan animasyon (eski dildeki karşılığıyla ‘çizgi film’) klasiklerine; yani ‘Taş Devri’ (‘The Flintstones’), Jetgiller’ (‘The Jetsons’) ve ‘Ayı Yogi’ye (‘Yogi Bear’) fazlasıyla vâkıftı. Efsanevi yaratıcıların bir başka serisi olan ‘Scooby-Doo’nun Türkiye macerasındaysa artık büyümüştük ve dolayısıyla bizde pek bir karşılığı yoktu. Nitekim ben bu serinin varlığından 2002 tarihli uzun metraj vasıtasıyla haberdar oldum. Raja Gosnell imzalı filmin bence problemi, ne miniklere ne de büyüklere seslenen bir yapıya sahip olmasıydı. Kimi Amerikalı eleştirmenler de söz konusu yapıma ilişkin, karakterlerin 70’lerdeki orijinal hallerine bağlı kalınarak öyküye dahil edildiğini ve bunun demode bir havaya neden olduğunu yazmışlardı. 

2004’te yine Gosnell imzalı ikinci bir hamlenin ardından şimdi aynı sulara yepyeni bir animasyonla dönüyoruz. ‘Scoob!’ adlı bu adım, serinin ana karakterleri Shaggy ve Scooby-Doo’nun tanışmalarını ve ekibin diğer parçaları Velma, Fred ve Daphne’yle kaynaşmalarını  anlatan giriş bölümünün ardından kötü adam Dick Dastardly’ye karşı verilen mücadeleye odaklanıyor. Yönetmenliğini Tony Cervone’nin üstlendiği, senaryosuna altı ismin katkıda bulunduğu yapım, modern göndermeleri, ‘politik doğruculuk’ içeren mesajları ve kimi esprileriyle güzel bir harman olmuş.

Kaliforniya’da bir Yunan kafesinden çalınan dönerle başlayan dostluğun izlerini süren öykü, miniklere yönelik yalnızlık, dostluk, vefa, dayanışma gibi temalara ilişkin vurgularda bulunuyor. Koca yürekli bir Danua köpeğiyle benzer bir karaktere sahip Shaggy Rogers’ın sıkı dostluğu zamanla tartışılır çizgilere taşınıyor ve yeni sınavlardan geçiyor. İkilinin, idolleri olan ‘Blue Falcon’la karşılaşmaları ve karşılarında gerçek kahraman yerine emekliye ayrılmış babasının yerine geçen özgüvenden yoksun oğlunu bulmaları da filmde yeni kapılar aralıyor. Burada da babalarının mirası altında ezilen çocuklara ilişkin mesajlar var.

‘Döner’i Yunanlara mı mal ediyor?

Sonuç? ‘Scoob!’ minik seyircileri tatmin edecek bir çalışma ama bu türden bir yargı ‘normal’ zamanlar için geçerliydi. Salgın dönemi içinde seyircisini bekleyen sektör, umut bağladığı ‘Tenet’ ve ‘Mulan’ gibi yapımlarla aradığı heyecanı bulamadı. Peki bu sevimli çalışma aranan kan olacak mı? Bekleyip görelim.

Bu arada ‘Scoob!’ kimi yanlarıyla (üç başlı köpek ‘Cerberus’la özellikle) mitolojiye göz kırpıyor ama öykünün başlarındaki döner meselesi dolayısıyla “Film döneri Yunanlara mal etmiş” türü yeni bir tartışma da başlar mı acaba diyerek suyu biraz bulandırayım!

Biz onları çok sevmiştik…

Yazının Devamını Oku

Bak yine yaklaşıyor fırtına...

12 Eylül 2020
Yaklaşan bir kasırga, oturduğu apartmanı terk etmeyen inatçı sakinleri tahliye etmek için harekete geçen polisler ve eylemleri için uygun bir ortam olduğuna inanan sanat hırsızları... Mel Gibson’ı emekli polis rolünde karşımıza getiren ‘Fırtınalı Soygun’, zorlama senaryosuna rağmen kimi komik sahneleriyle izlenen, vasat bir aksiyon.

Mel Gibson kariyeri boyunca elinden silahı eksik etmedi. ‘Gelibolu’dan ‘Mad Max’lere, (adı üstünde) ‘Cehennem Silahı’ serisinden ‘Braveheart’a uzanan yolda belinde silahı (tabanca ya da kılıç, fark etmez), hep aksiyonun, heyecanın içindeydi. Ayrıca özellikle polis (dedektif) karakterleri canlandırmayı da çok sevdi.Mel Gibson

Haftanın yenilerinden ‘Fırtınalı Soygun’ (‘Force of Nature’), 64 yaşındaki aktörü bu kez ‘emekli polis’ Ray rolünde karşımıza getiriyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Porto Riko’da, zorlu bir kasırga kapıyı çalmak üzeredir. San Juan yerel polis teşkilatı, zordaki insanların tahliyesi için NYPD (New York Polis Departmanı) eskisi Cardillo’yu ve hevesli çaylak Jess Pena’yı görevlendirir. İkilinin yardım için gittiği apartmanın ilginç sakinleri vardır. Doktor Troy ve inatçı babası Ray (Mel Gibson), ünlü tabloların kaçakçısı Nazi eskisi Bergkamp ve tuhaf bir hayvan besleyen Griffin...

Derken doğadan gelen tehlikenin yanına bir başkası eklenir: Apartmandaki tabloların peşine düşen ve soygun için uygun bir ortam olduğuna inanan bir çete... Cardillo ve Pena’nın yanı sıra eski günlerini anmak isteyen Ray de silaha sarılır ve çeteye karşı mücadeleye başlar.

‘Fırtınalı Soygun’, felaket filmlerinin şablonlarını uyguluyor. Belalar birken çoklaşıyor; öte yandan bu kaotik ortamda zıt kutuplar yakınlaşıyor, insani ilişkiler ön plana çıkıyor, hatta yepyeni aşklara bile yelken açılıyor. Michael Polish’in yönettiği yapım senaryo açısından birçok zorlama bölümler içeriyor ama öte yandan film komik (absürt) anlar da barındırıyor ve doğrusunu söylemek gerekirse hem bu anları hem de kimi aksiyon sahneleriyle kendisini izletiyor. Zaten bir noktadan sonra mantık aramayı bırakmaya ve filmin size sunduklarıyla yetinmeye başlıyorsunuz.
Girişte açtığımız Mel Gibson bahsine geri dönersek: Emektar oyuncu iki önceki filmi ‘Adaletsiz’de (‘Dragged Across Concrete’) ekonomik nedenlerle kanun dışına çıkmak zorunda kalan bir polisi canlandırıyordu; buradaki rolü, sanki orada canlandırdığı Brett Ridgeman’ın düşük dozajlı bir devamı niteliğinde. Özellikle Sean Penn’in ‘Into the Wild’ıyla tanınan Emile Hirsch, mesleki geçmişinde yaşadığı trajik bir olayın etkisini atmak isteyen polis memuru Cardillo’da ortalamayı tutturuyor.

Vermeer’den anlayan bir çete lideri!

Kate Bosworth’u da Ray’in doktor kızı Troy rolünde izliyoruz. Bence bir Johannes Vermeer tablosunun hakkını verecek kadar bilgiye sahip çete lideri ‘Vaftizci Yahya’da David Zayas da fena değildi.

Toparlarsak ‘Fırtınalı Soygun’ ortalama bir aksiyon, karar sizin. Bu arada filmin müziklerinde Münih doğumlu Türk kökenli besteci Kubilay Üner’in imzası olduğunu da belirtelim.

Yazının Devamını Oku

Salonları bir ‘Çin efsanesi’ mi dolduracak?

5 Eylül 2020
Seyirciyi tekrar salonlara çekmesi beklenen yapımlardan ‘Mulan’ gösterimde. Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bir kadın savaşçının gösterdiği cesareti anlatan bu eski Çin destanının, sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi de ilginç bir ironi...


Geçmiş zamanların birinde Çin, daimi komşusu Hunlardan korkup ‘duvar’ bile inşa etmişken yine de kimi sorunlara engel olamazmış. İşte o dönemlerden ödünç alınmış bir hikâyeyi anlatan ‘Mulan’, 1998’de çekilmiş ve ilgi gören Disney animasyonlarının biri olarak zihinlerde yer etmişti. Filmin konusu şöyleydi: Hunlar, yaşlı imparator yönetimindeki Çin’e kuzeyden saldırıp ülkeyi ele geçirmek istiyorlar. Yönetim, direnmek ve savaşmak amacıyla her evden bir erkeği orduya çağırıyor. Savaşacak durumu olmayan ama vatan görevini yerine getirmek isteyen Fa Zou da bu çağrıya cevap veriyor. Lakin gece vakti kızı Mulan, babasının savaş zırhlarını kuşanıyor, saçını erkek gibi topluyor ve Ping adıyla cepheye gidiyor. İşin savaş kısmında da büyük bir cesaret örneği gösteriyor ve adeta bir ulusun kaderini belirliyor. Lakin...

‘Mulan’, geleneksel yapı içinde kadının yeri evidir diyen zihniyete başkaldıran bir fikriyatın ifadesiydi. Bu filme, eline kılıç alıp ülke savunmasına katılan ve üstlendiği görevi başarıyla tamamlayan genç bir kadının epik destanı da demek mümkün...

Gerçek oyuncularla ete kemiğe büründü

Bana kalırsa tek sorunu kadının var oluşunu ‘savaş’ gibi erkeklere biçilen bir formun içinde tanımlamaya, takdir etmeye ve yüceltmeye çalışmasıydı. Yani bir anlamda erkekleşen ve kendisini böyle kanıtlayan (ya da kahramanlaşan) bir kadın figürü...

Bu saptamaları yaptıktan sonra gelelim günümüze... İşte bu animasyon şimdi gerçek oyuncularla ete kemiğe büründürüldü ve uzun metraja dönüştürüldü. Yönetmenliğini, bugüne kadar beyazperdede çokça kadın öyküsü anlatmış, feminist reflekslere sahip Yeni Zelandalı Niki Caro’nun üstlendiği yapımda Mulan’ı Yifei Liu canlandırdı.

‘2020 model Mulan’ tıpkı geçen hafta vizyona giren ‘Tenet’ gibi pandemi döneminde seyirciyi salonlara çekmesi ve yeniden sinemayı canlandırması beklenen yapımların başında geliyor. Filmin vizyon tarihi de doğru zamanı bulmak adına birkaç kez ertelenmişti.

Doğru zamanın bu hafta olup olmadığını kuşkusuz ‘Mulan’ın gişede göreceği ilgi gösterecek ama Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bu eski Çin öyküsünün sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi sanırım özel bir ironi olsa gerek...

Yazının Devamını Oku

‘Zamanları ayarlama enstitüsü’

29 Ağustos 2020
Christopher Nolan’ın merakla beklenen son adımı ‘Tenet’, adeta ana karakteri ‘siyah’ olan bir James Bond filmi. Yönetmenin temel meselelerinden ‘zamansal yolculuklar’a ilişkin bir öykü anlatan yapım, bilimsel görünmesine rağmen dünya için tehdit niteliğindeki kötü Rus zengini karakteriyle klişe ve demode olmaktan kurtulamıyor.


Ünlü ajan James Bond, hâlâ kendini dünyanın hâkimi sanan bir refleksin ifadesiydi. Gezegenin siyasi ve sosyokültürel refleksleri değişse, emperyal güçlerin öncelikli ismi ABD olsa ve yeni düzende İngiltere artık iyi bir ‘yaren’ olarak yer alsa da Ian Fleming’in yarattığı karakter sanki bu türden gerçekler yokmuş gibi davrandı sinema serüveni boyunca. Son dönemde ayakları yere basan öykülerle karşımıza çıksa da ‘Majestelerinin Ajanı’, her daim ‘Britanya İmparatorluğu’ mevcudiyetini koruyormuş
gibi hareket etmeyi sürdürdü.

Açılışta ‘kültürel katliam’ var

Christopher Nolan kariyeri boyunca ilginç duraklara uğrasa, çizgi roman kültürüne farklı cephelerden bakmaya çalışsa ve özellikle ‘Batman mitolojisi’ni Joker üzerinden yeniden tanımlama uğraşına girip ‘anarşizm’e göz kırparak çoklarımızın gönlünü kazansa da bir önceki adımı ‘Dunkirk’le içindeki ‘Britanyalı’yı ortaya çıkarmış ve bence özünde bir ‘İngiliz milliyetçisi’ olduğunu göstermişti.

Hâlâ süren ‘pandemi dönemi’ dahilinde sinema salonlarına ara veren seyirciyi yeniden eski günlere döndürme hamlelerinin en öncelikli yapımı niteliğindeki en taze Nolan hamlesi ‘Tenet’ ana karakteri ve verdiği mücadele itibariyle adeta ‘takımdan ayrı’ bir Bond filmi tadında... Bu özellikleriyle elbette yönetmenin ruhundaki ‘İngiliz’liği yeniden hatırlatan bir çaba. Öte yandan Christopher Nolan malum, kariyeri boyunca kafa karıştıran hikâyeler peşindeydi ve ana motivasyonu bilimden beslenir görünen ‘zamansal’ meselelerdi. Hafızasını her yeni günde yenilemek durumunda kalan ve zamanın içinde sıkışmış gibi hareket eden kahramanıyla ‘Memento’da ya da adeta ‘izafiyet teorisi’ içinde salınan eski bir pilotun serüvenini anlatan ‘Interstellar’da olduğu gibi...
‘Tenet’ın öyküsüyse yine ‘Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında’ dercesine hareket ediyor. Hikâyede, açılıştaki ‘kültürel katliam’ (eylem Kiev’deki bir ‘klasik müzik konseri’nde gerçekleşiyor) sahnesiyle tanıştığımız ismi telaffuz edilmeyen ama ‘Kahraman’ (‘The Protagonist’) olarak adlandırılan süper bir CIA ajanının peşinde sürükleniyoruz. Kötü adam hanesindeyse Londra’da yaşayan (ve mesela futbolla ilgilenen Roman Abramovich’in aksine!) dünyanın kaderine hükmetmeye çalışan Andrei Sator adlı Rus bir oligark var. Eziyet ettiği ve çocuğundan uzaklaştırdığı zarif İngiliz karısı Kat’le ‘Kahraman’ın yolları bir şekilde kesişiyor. Ana karakterin bir bilimkadını tarafından bilgilendirildiği sahnedeyse aslında meselenin temel motivasyonuna biz de vâkıf oluyoruz: Zamanda geri gitme...Elizabeth Debicki

‘Tenet’, ‘Kahraman’, kötü adam Sator, karısı Kat, ‘Kahraman’ın yardımcısı Neil, Hint kadın silah satıcısı Priya gibi karakterler etrafında çatısını kurarken İtalya, Estonya, Ukrayna, Hindistan, Norveç, İngiltere gibi limanlarda dolaşıyor. Ruh, temel olarak Bond’u çağrıştırsa da öykünün kıvrımları dolayısıyla ‘Geleceğe Dönüş’ü, ‘Edge of Tomorrow’u, ‘Azınlık Raporu’nu, hatta ‘Avengers: Endgame’i bile hatırlıyoruz.

Yazının Devamını Oku