Uğur Vardan

Uğur Vardan

uvardan@hurriyet.com.tr

Hayat podyumunda yürümek daha zordur

16 Mayıs 2026
Paris Moda Haftası odağında sektörün farklı dallarında emek veren kadınlar ve onların birbirine bağlı öyküleri... ‘Moda’, parıltılı bir dünyanın arka planında yaşananları yalın, gerçekçi ve yer yer de hüzün dolu tonlarla seyircisine yansıtıyor. Filmde ana karakter Maxine Walker’a hayat veren Angelina Jolie çok iyi bir performans ortaya koyuyor

Amerikalı bağımsız sinema temsilcisi, korku filmi yönetmeni Maxine Walker, anlaştığı ajans için Paris Moda Haftası’nda, bir markanın açılış defilesinde gösterilecek -yangın, kurtlar ve vampir temalarını işleyen- kısa filmi çekmek üzere şehre gelmiştir. Eczacılık okuyan ve bölümünü seven ama ailesini maddi açıdan kurtarmak için modelliği denemeye karar veren Ada’ysa bu filmin başrolünde oynayacak kişidir. Güney Sudan doğumlu 18 yaşındaki bu genç kadın Nairobi’den gelmiştir ve yapacağı işi babasından saklayarak Paris’in yolunu tutmuştur. Makyöz Angèle’se sektörün kahrını çekerken bir yandan da yaşadıklarını kaleme almak ister; çünkü asıl hedefi yazar olmaktır. Genç terzi Christine’e gelince; o da sessiz, sakin işine odaklanmıştır ve Ada’nın defilede giyeceği elbiseyi dikmekle meşguldür...

Alice Winocour bizde daha çok erkek kardeşinin de mağdurlarından olduğu 2015’teki Bataclan saldırısından esinlenerek çektiği ‘Paris Hatıraları’yla (Paris Revoir) tanınıyor. Girişte konusunu özetlediğim son çalışması ‘Moda’daysa (Coutures) ışıltılı bir dünyanın arka planında, ayakta durmaya çalışan bir grup kadının öykülerini son derece yalın, gerçekçi ve yer yer de hüzünlü tonlarla perdeye taşıyor. Winocour senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı yapıtında terzi Christine’e el emeği göz nuru eseriyle uğrarken Ada ve Angèle’e daha kapsamlı bir bakış atıyor ama anlatının asıl odak noktası Maxine oluyor. Bu tercihte karakteri Angelina Jolie’nin canlandırması ve yıldız oyuncunun aynı zamanda filmin ana yapımcılarından olması en büyük etken elbette.

Filmin doruk noktası

Maxine’in öyküsüne gelince; çekimler sırasında, gelmeden önce tetkik için gittiği Amerika’daki sağlık merkezinden aldığı telefonla bir an önce kendisine önerilen Fransız doktora başvuruyor ve biyopsi sonuçları doğrultusunda  meme kanseri teşhisi alıyor. Bu her açıdan onun için zorlu bir yol ayrımı oluyor. Çünkü vücudunu agresif bir tür sarmıştır, büyük bir umut bağladığı bir sonraki filminden önce sağlığıyla ilgilenmek zorundadır ve en önemlisi boşanma aşamasına gelen evliliğinde kendisine mesafeli davranan kızına durumu nasıl anlatacaktır?

İşte bu bölümlerde kimi yaşanmışlıklar devreye giriyor. Annesi ve büyükannesi kanserden vefat eden Angelina Jolie kendi risk durumunu anlamak için genetik test yaptırmıştı. Testlerde genlerinde kanser riskini ciddi oranda taşıdığı saptanmıştı. Oyuncu 2013’te ‘mastektomi operasyonu’ (meme kanserini tedavi etmek ya da önlemek için meme dokusunun tamamının veya bir kısmının cerrahi yöntemle alınması) geçirerek riski yüzde 87’den yüzde 5’e düşürmüştü.

Filme dönersek; Maxine’le ona kötü haberi veren Fransız doktor Hansen (Vincent Lindon canlandırıyor) arasındaki duygu yüklü anlar filmin bence doruk noktasıydı. Evet, Amerikalı korku yönetmeninin hayatındaki iniş çıkışlar ‘Moda’nın baskın unsuru ama hakkını vermek lazım, Angelina Jolie bu karakteri bir önceki adımı ‘Maria’daki Maria Callas biyografisinden daha etkileyici bir performansla ete kemiğe büründürmüş. Keza Anyier Anei’ın canlandırdığı Ada da izleyicinin zihninde iz bırakan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bazı yabancı eleştirmenler senaryonun Angèle’e ve diğerlerine yeterince şans tanımadığını, derinlik kazandırılamadığını yazmış ama ben bu görüşte değilim. Bazen kimi kilit sahneler çok uzun betimlemelerden daha fazla söz ve görüş sunar. Mesela Angèle yazdıkları hakkında ona yol göstermesi için profesyonel bir uzmandan (editör) ücret karşılığı yardım alıyor. Bu kişi ona “Bir şeyin gerçek olması onu ilginç kılmaz” türünden ‘moral bozucu’ tavsiyeler (!) veriyor. Sonrasında Angèle’i telefonundan 1996’da aramızdan ayrılan yazar Marguerite Duras’nın eski bir söyleşisini izlerken görüyoruz. Burada Duras “Üslup, tarz değil, yazdıklarım ve içtenliği önemliydi” türünden görüş bildirirken aslında bu genç yazar adayına gerçek bir rehberlik görevi üstleniyor. ‘Moda’da beğendiğim bir başka sahne buydu.

Yazının Devamını Oku

Her devir kendi ‘Rasputin’ini yaratır!

9 Mayıs 2026
‘Kremlin’in Büyücüsü’, Vladimir Putin’in iktidarı ele geçirme sürecini ve çizdiği diktatoryal portreyi, ona kirli işlerinde yardımcı olarak görev yapan Vadim Baranov adlı kurgusal bir karakter eşliğinde aktarıyor. Olivier Assayas imzalı yapımda Baranov’u Paul Dano, Putin’i Jude Law canlandırıyor. Çarlık döneminde saray üzerindeki nüfuzuyla bilinen Grigori Rasputin gibi aranov da iktidarın arkasındaki etkili isim olarak resmediliyor.

Amerikalı yazar ve akademisyen Rowland, kimi araştırmalar için gittiği Moskova’da bir zamanlar Vladimir Putin’in gözdesi olan Vadim Baranov tarafından yaşadığı ormanın derinliklerindeki kır evine davet edilir. Rowland bir süre önce ‘Putin’in Rasputin’i’ olarak da nitelenen Baranov hakkında bir yazı kaleme almıştır. İkiliyi aynı parantezde buluşturan mihenk noktasıysa ‘Biz’ romanıyla tanınan distopik yazar Yevgeni Zamyatin’e ilgileridir. Muhabbetleri esnasında ev sahibi eski yıllara uzanarak hayat hikâyesini yazara aktarmaya başlar ve biz de Baranov’un yaşadıklarına, 90’lardan itibaren Sovyetler Birliği’nden Rusya’ya evrilen tarihsel sürece ve Putin’in nasıl iktidara geldiğine kulak (ve göz) misafiri oluruz.

90’lı yıllar... Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olan Baranov entelektüel yanı gelişkin bir gençtir ve tiyatroda aykırı işlere imza atmak isteyen bir yönetmen kimliğini üzerine geçirmiştir. Gösteriler, partiler, sanatsal tartışmalar derken bu genç, yaratıcı, gizemli bir portre çizen Ksenia adlı kadına âşık olur. İkisi de kendilerini genelin dışında bir noktada görüyorlardır. Sonra aralarına kapitalistleşme evresindeki ülkenin dinamik oligarklarından Dmitri Sidorov girer. Genç işinsanı Ksenia’yı etkilemiştir ve ikili ayrılır, Sidorov tercih edilen kişi olur. Vadim’in sonraki durağı televizyon dünyasıdır ve sektörün güçlü simalarından Boris Berezovsky’nin yanında çalışmaya başlar. İktidarda Boris Yeltsin vardır ama artık fiziken başkanlığı sürdürmesi zordur. Berezovsky yeni aday bulma arayışına girer ve Sidorov’la birlikte iç istihbarat kurumu FSB’nin başındaki Vladimir Putin’i gözlerine kestirirler. Medya patronuna göre bu genç bürokratı koltuğa oturtacaklar ve onu piyon olarak kullanacaklardır. Lakin süreç bekledikleri gibi gelişmez; Yeltsin’in kanatları altında iktidarı ele geçiren Putin yolunu çizecek, oligarkları ve konumu için tehlike arz eden kişi ve kurumları etkisiz hale getirecek, diktatörlüğünü meşrulaştıracak ve güçlendirecektir. Yanında da en önemli müttefik olarak Vadim Baranov vardır.

Adeta günah çıkarıyor

Giuliano da Empoli’nin kendisine 2022 yılında Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü’nü kazandıran çalışması ‘Kremlin’in Büyücüsü’ (‘Le Mage du Kremlin’, bizde Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı), Olivier Assayas tarafından sinemaya uyarlandı. Yapımın senaryosunu Assayas, gazeteci-yazar Emmanuel Carrère’yla birlikte kaleme almış.
Kurgusal bir karakter olarak karşımıza çıkan Baranov’un esin kaynağının Putin’in bir zamanlar danışmanlığını üstlenen ve sonradan sahneden çekilen Vladislav Surkov olduğu yazılıp çizildi. Başlarda avangart bir sanatçı, sonradan televizyon yapımcısı kimliğiyle yürüyen Baranov odağında ‘Kremlin’in Büyücüsü’ tüm donanımına, ahlaki açıdan doğru noktalar eşliğinde büyütülen bir değer olmasına karşın Putin’in iktidarını sağlamlaştırma yolunda attığı adımları yer yer seyreden, yer yer de yanında pozisyon alan bir ‘Makyavelist’in hikâyesini aktarıyor. ‘Kursk denizaltı faciası’yla başlayan akışta Çeçenya’ya yönelik operasyonlar için gerekçe gösterilen Moskova’daki bombalama eylemleri, Ukrayna’da Maidan Meydanı’ndaki gösterilerde Rus keskin nişancılar tarafından öldürülen masum insanlar, Kırım’ın işgali vs. süreçlerinde Baranov bizatihi tüm eylemlerin ve uygulamaların içinde var. Her kesimden temsilcilerle buluşup onları provoke ediyor, ‘Gece Kurtları’ çetesini Ukrayna’daki şiddet olaylarında kullanıyor, Putin’in maşası olarak her siyasi ve toplumsal faaliyetin içinde boy gösteriyor. Gözden düştüğü dönemde de evinde ağırladığı Rowland’a yaşadıklarını aktarırken bir anlamda günah çıkarıyor.

Olivier Assayas’ın yapıtı, politik olarak Batılı liberal bir görüşün peşine düşüyor; Baranov anlatıcı olarak elbette Sovyetler Birliği’ndeki yapıyı kötülüyor, bu açıdan filmin antikomünist bir yaklaşımı var. Ama hikâye ‘Putin döneminde eski zamanlar bile aranıyor’ demeye getiriyor. Putin’in gizli yüzü, Amerikalı Rowland’a içini ve geçmişini dökerken “Sovyetler döneminde kimse güvende değildi, şimdi Rusya’da da öyle”, “Batılılar için para önemlidir, Rusya’daysa iktidara yakınlığınız, güç tamamen farklı bir şeydir” türünden tespitlerde bulunuyor. Gorbaçov ve Yeltsin’den sonra çığırtkanlarla dolu bir ortama sert, az konuşan, mesafeli bir liderin hâkim olmasının halk açısından önemli olduğuna vurgu yapıyor ve Putin’in bu durumu şöyle ifade ettiğini aktarıyor: “Nobel Barış Ödülü’nü değil, Rusya’da düzeni yeniden sağlamak istiyorum.”

‘Kremlin’in Büyücüsü’nün en önemli avantajlarından biri kadrosu. Vadim Baranov’da -Tarantino’nun beğenmediği aktör- Paul Dano’yu izliyoruz, bence gayet iyi bir performans ortaya koymuş.  Putin’e Jude Law hayat vermiş; hınzırca bakışlarla Rus lideri yer yer sempatik kıldığı söylenebilir. Rowland’da Jeffrey Wright var. Hikâyenin vicdani merkezi konumundaki, politik ve insani yanlışları açıkça ifade eden Ksenia’da Alicia Vikander’i izliyoruz. Kariyerinin büyük bölümü Türkiye’de geçen, Efes, Fenerbahçe ve Telekom’da forma giyen Letonyalı eski basketbolcu Kaspars Kambala da motosiklet çetesinin lideri Alexander Saldostanov’u oynuyor. Putin’i iktidara taşıyan ama sonradan sürgünde yaşamak durumunda kalan Boris Berezovsky’yi Will Keen canlandırmış.

‘Kremlin’in Büyücüsü’ yer yer klasik bir anlatımın peşine düşüyor ama kameranın gezindiği tüm mekânlar, yapılar, sokaklar, caddeler parti devletinden çok herkesin önünde eğildiği bir liderin yarattığı klostrofobinin izlerini yansıtıyor

Yazının Devamını Oku

İstemdışı bir hayat

2 Mayıs 2026
‘Ağzımdan Kaçtı’ ergenlik çağında ortaya çıkan tikler, kasılmalar ve istemsiz söylenen küfürlerle kendini gösteren nörolojik bir rahatsızlığa, yani ‘tourette sendromu’na yakalanan John Davidson’ın gerçek öyküsünü anlatıyor. Filmde zorlu koşullarda hayata tutunma çabasına giren ana karakteri, performansıyla BAFTA’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Robert Aramayo canlandırıyor.

John Davidson liseye henüz başlamış, boş zamanlarında gazete dağıtımcılığı yaparak harçlığını çıkaran bir öğrencidir. Aynı zamanda yetenekli bir kalecidir, okul takımının yıldızıdır ve penaltı kurtarışlarıyla bilinir. Ne var ki son zamanlarda vücudu istemdışı hareket etmeye başlar, kasılmalar olur, kimi tikler ortaya çıkar. Sadece fiziksel değil, mental problemler de kıyıya vurur. Artık sokakta, okulda, evde; iğrenç, saldırgan sözler, küfürler kullanır hale gelmiştir. Onu profesyonel oyuncu yapmak için maçına gelen bir gözlemcinin olduğu mücadelede bozuk psikolojisi dolayısıyla çok kötü performans gösterir. Karşılaşmayı seyreden, oğluna ilişkin büyük umutları olan babası, John’un evdeki hareketleri de değişince eşini ve çocuklarını geride bırakarak aileyi terk eder. Sonrası büyük dramdır. Çünkü John çoğunlukla ergenlikte ortaya çıkan ve tedavisi mümkün olmayan nörolojik bir rahatsızlığa, yani ‘tourette sendromu’na yakalanmıştır.John’un arkadaşının annesi, akıl sağlığı kurumunda çalışan Dottie (Maxine Peake) öykünün adeta sakin gücü...

Bu öykü 1983’te başlar. 13 yıl sonrasına atlandığında John’u büyümüş ama artık toplumdan iyice izole olmuş bir halde buluruz. Annesi Heather ona bakmaktadır ama ağır ilaçlarla yaşamını sürdüren oğluna eşlik eden kadıncağız son derece yorgundur. Bir gün alışveriş sırasında John okuldan eski arkadaşına rastlar. Murray uzun zamandır yaşadığı Avustralya’dan geri dönmüştür. Çünkü annesi Dottie kanserdir ve altı aylık ömrü kalmıştır. John’u eve, yemeğe davet eder. John kabul eder ama içeri girer girmez arkadaşının annesine gayri ihtiyari şu cümleyi kurar: “Kanserden öleceksin.” Dottie tepki göstermez ve akıl sağlığı kurumunda çalışan bir hemşire olarak John’u olduğu gibi kabul eder. Hatta onu ağır ilaçlardan kurtararak belli oranda topluma kazandırabileceğini söyler ve yanlarına taşınmasını ister. John biraz da annesine huzur vermek için bu teklifi kabul ederek yeni
bir serüvene yelken açar.

Belgeseliyle tanınıyor

John Davidson, İskoçya taşrasındaki Galashiels adlı kasabada doğup büyüyen, muhtemelen futbol sayesinde kaderini değiştirecek olan ama tourette sendromu dolayısıyla hayatı kararan gerçek bir kişilik. Daha önce BBC’de yayımlanan ‘John’s Not Mad’ (John Deli Değil) belgeseli vasıtasıyla Britanya toplumu için tanıdık bir portre. Zamanla az bilinen rahatsızlığına ilişkin insanları bilgilendiren bir profile dönüşmüş ve aktivist hüviyeti kazanmış.

Yönetmen Kirk Jones senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı ‘Ağzımdan Kaçtı’da (I Swear) bu ilginç hayat serüvenini perdeye taşırken kişisel bir dramın perdesini aralamış. Bu türden rahatsızlıklara sahip insanlarla yaşamanın, onlara gösterilecek yakınlığın ve yol haritasının reçetesini çizmiş. Ayrıca filmiyle ve kazandığı ödüllerle meselenin daha çok insan tarafından bilinmesine ortam sağlamış.

‘Ağzımdan Kaçtı’nın en iyi yanı ana karakterin ve yaşadıklarının sansüre tabi tutulmadan tüm açıklığı ve samimiyetiyle perdeye taşınması olmuş bence. Böylesi bir kişilikle karşı karşıya geldiğimizde çoğumuz gözlerimizi kaçırır, onu yok sayar ya da yolumuzu değiştiririz. Film işte tüm bunları yapmaktansa doğrudan meselenin üzerine gitmiş. Aslında bu işlevi öyküde üstlenen kişi John’un arkadaşının annesi Dottie. Kendisine kanser teşhisi konmuş bu kadın, bir anlamda John’un bitap düşmüş annesi Heather’ın yerini alıyor ve yıllardır aradığı şefkati, hoşgörüyü herkes adına John’a gösteriyor.  

‘Ağzımdan Kaçtı’nın ilgi görmesindeki en büyük etken kuşkusuz John rolünde karşımıza gelen Robert Aramayo’nun performansı. ‘Game of Thrones’ ve ‘Lord of the Rings: The Rings of Power’ serileriyle tanınan oyuncu fazlasıyla ikna edici bir portre sunuyor ve karakterine kattığı duygu ve ruhla John Davidson’ın açmazlarını, yaşadığı sıkıntıyı seyirciye tüm çıplaklığıyla geçiriyor. Aramayo tikler, küfürler, yanlış anlaşılmalar sonucu sürekli dayak yemelerle; dayanılması güç bir hayat rutininde var olmaya çalışan bir kişiliği son derece başarılı şekilde perdeye yansıtıyor. Dottie’de Maxine Peake öykünün sakin gücüne hayat veriyor, anne Heather’da Shirley Henderson’ı izliyoruz. Büyük aktör Peter Mullan, hademe olarak çalıştığı kurumda John’a kol kanat geren, anlayışlı ve bilge patronu Tommy Trotter’ı canlandırıyor. John’un küçüklüğündeyse Scott Ellis Watson da müthiş oynuyor.

Yazının Devamını Oku

Çocukluğu çalınmış bir starın hikâyesi...

25 Nisan 2026
‘Michael’ 20’nci yüzyılın pop efsanelerinden Michael Jackson’ın hayatının yükseliş dönemlerinde dolaşıyor. Filmde otoriter babasının ihtiraslarıyla biçimlenen rotasını terk etmek için mücadele eden ünlü müzisyen; hayvanları koruyan, hasta çocuklara el uzatan, iyi kalpli bir portre eşliğinde sunuluyor. Jackson’a yöneltilen suçlamalaraysa hiç girilmiyor. 

Yıl 1966... Joseph Jackson, Gary-Indiana’daki evinin salonunda beş oğlundan oluşan koroya adeta askeri bir disiplin eşliğinde şarkı söyletiyor. En çok da en küçükleri olan Michael’a yükleniyor. Oysa o ileride sadece aileyi kurtarmakla kalmayacak, müzik tarihinin de en unutulmaz isimlerinden biri olacaktır.

Antonie Fuqua’nın John Logan’ın yazdığı senaryodan çektiği ‘Michael’ böyle başlıyor. Sonrasında ‘Jackson 5’ yolculuğunun diğer merhalelerini, grubun en yetenekli üyesi Michael Jackson’ın kabuğunu kırarak dünya çapında bir ikona dönüşmesini, ‘aile’ kavramıyla hem özdeşleşmesini hem de yolunu kendi başına çizme çabasını izliyoruz.

‘Michael’ son dönemde hem dışarıda hem de içeride seyirci karşısına çıkan müzisyen biyografilerinin son halkası. Film kronolojik bir çizgide ilerlerken zaman çizelgesini 1966’dan başlatıp ana karakterinin 1988’de Londra’da verdiği konsere kadar taşıyor. John Logan’ın metninde elbette Michael Jackson’ın hayatından kimi köşe taşları var ama senaryo genel bir çizgide tıpkı bir profesyonel güreşçiyken kendi hayatının eksik parçalarını oğulları üzerinden tamamlayan Frizt von Erich ve çocuklarının dramını anlatan ‘Demir Pençe’ (The Iron Claw/Yön: Sean Durkin/2023) gibi bir yapıya sahip. Michael’ın adeta doymak bilmeyen babası Joseph, ‘aile dayanışması’ fikri üzerinden hareket ettiği iddiasıyla oğlunun bireyselleşmesine, kendi ruhunu ve rotasını bulmasına bir türlü izin vermiyor. Öyle ki, işi Michael’ın çizgiyi aştığını düşündüğü anlarda kemeriyle dövmeye kadar götürüyor. Lakin genellikle ‘Peter Pan’ın dünyasına yönelen ve orada özgürleştiğini düşünen Michael nihayetinde büyüme yolculuğunda despotik babadan giderek uzaklaşırken önce sesine ilk inanan şirket olan Motown’daki Barry Gordy’ye sığınıyor. Bir ara Quincy Jones öne çıkıyor ama film boyunca aslında ona kol kanat geren kişinin sadık koruması ve şoförü Bill Bray olduğunu fark ediyoruz. Bill babasıyla iplerin koparılması yönündeki ilk ‘tavsiye’yi veren kişi de oluyor. Daha önce birçok ünlü şarkıcıyla çalışan avukat John Branca da bu kategorinin içinde ve baba Joe Jackson’a faks yoluyla menajerlik görevinden azledildiğini bildiriyor.Velhasıl film Michael Jackson’ı babası yüzünden çocukluğunu yaşayamayan, bu yüzden Peter Pan ve diğer kimi başka karakterlere sığınan, bir türlü büyüyemeyen bir profilde sunuyor. Hayatında baba figürü olarak da şoförü Bill Bray öne çıkıyor. Öte yandan Michael arkadaşsız, yalnız bir karaktere evriliyor ve müzikten kazandığı gelirle Los Angeles-Encino’daki sahip olduğu Jackson malikânesini bir hayvanat bahçesine dönüştürüp zürafa, yılan ve ‘Bubbles’ adını verdiği şempanzeyle doldururken bu mahlukat onun gerçek anlamda arkadaşı oluyor.

Filmin ABD ve Avrupa’daki basın gösterimlerinin ardından çıkan eleştiri yazılarına bakıldığında pek beğenilmediği görülüyor. Bu durum sosyal medyada son derece alevli tartışmalara ortam hazırladı. Aslın-
da böylesi bir tabloya asıl neden olansa biyografik yapımlara ilişkin genel meselelerdi. Malum bu türden yapımlar ele aldığı kişinin hayatını ya bütünüyle ya da bir kısmıyla anlatır ve çoğu kez de “Neden hepsi anlatılmış”
ya da “Neden bir bölümü ele alınmış” türünden görüşler eşliğinde hedef tahtasına konur. ‘Michael’ ele aldığı dönem itibariyle Michael Jackson’ın hayatındaki daha az dönemeçli kısımlara odaklanmış. Sanatçıya ilişkin sonraki yıllarda ortaya çıkan tartışmalar, pedofil olduğuna ilişkin iddialar Antoine Fuqua’nın yapıtında yok. Variety dergisi eleştirmeni Owen Gleiberman, yazısında çok iyi bir tespitte bulunmuş: “Basitçe söylemek gerekirse bu film Michael Jackson’ın karanlık tarafıyla ilgili değil.” Sanatçıyı pedofil olarak nitelendirenler filmi izlemeseler de

Yazının Devamını Oku

Sahne ışıklarının gizlediği hayatlar...

18 Nisan 2026
Yeniden sahnelere dönmeden önce eski dostu ve kostüm tasarımcısından kendisi için yeni bir elbise tasarlamasını isteyen bir pop ikonu... David Lowery imzalı ‘Mother Mary’ sanatçılığın iç dünyasında gezinirken mistik alanlara da uğrayan, yer yer teatral ama görsel açıdan güçlü bir çalışma olmuş. Filmi iki isim, Anne Hathaway ve Michaela Coel sürüklüyor.

Bir ‘pop ikonu’ konumundaki Mother Mary geçirdiği trajik kazanın ardından yeniden sahneye dönmek üzeredir. Ama bu süreçte kendini bir boşluğun içinde hisseder ve çareyi Los Angeles’tan uçağa atlayıp Heathrow’a inerek Londra dışında, kırsalda yaşayan eski arkadaşı Sam Anselm’e sığınmakta bulur. Aslında moda tasarımcısı olan ve Mary’nin kariyer yolculuğundaki en önemli yapıtaşı konumundaki Sam’le araları bozuktur. Yıllar önce ilişkileri kopmuş ve Sam cephesi ayrılık acısının izlerini henüz silememiştir.Anne Hathaway, Mary’de Beyoncé’den ilham aldığını söylüyor. Michaela Coel (soldaki) ise Sam Anselm’de üst düzey
bir oyunculuk sergiliyor.

Mary eski dostundan müzik arenasına geri dönüş yolunda kendisine yeni ve etkileyici bir kostüm tasarlamasını ister. Karşı taraf geçmişin tortuları açısından bu yardım çağrısına pek cevap vermez ama Sam’in stüdyo olarak da kullandığı, gotik tarzı bir mimariye sahip, eski ahırdan bozma devasa mekânda geçirdikleri zaman diliminde hem bir yandan tozlu defterler aralanacak hem de kostümün ortaya çıkması için harekete geçilecektir...

Kariyerinde ‘Ölümsüz Aşk’ (Ain’t them Bodies Saints/2013), ‘Pete ve Ejderhası’ (Pete’s Dragon/2016), ‘A Ghost Story’ (2017), ‘İhtiyar Adam ve Silah’ (The Old Man&the Gun/2018) ve ‘Yeşil Şövalye’ (The Green Knight/2021) gibi hatırı sayılır adımları olan David Lowery’nin imzasını taşıyan ‘Mother Mary’ bir ‘diva’nın en yakını kimliğine sahip eski moda tasarımcısıyla buluşup aralarındaki buzları eritirken dengenin iki kutbundaki ana karakterlerin iç dünyalarına uzanan, oralarda gezinen ve bu süreçte yer yer ‘spiritüel’ duraklara da uğrayan bir çalışma.

İkonların perde gerisi

Karşılıklı diyaloglara dayanan, teatral bir yapı barındıran ve bir noktadan sonra ‘korku filmi’ sularında gezinen ‘Mother Mary’ için duyguların ve ruhsal çeperlerin ön plana çıktığı bir öykünün görselleştirilmesi diyebiliriz.

Sahne üzerinde bir tanrıça, bir büyük ‘diva’ ya da ikon olarak gördüğümüz varlıkların perde gerisi kırılganlıklarına, zaaflarına, zayıflıklarına ilişkin çok sayıda yapım izledik elbette. David Lowery’nin yapıtı bu açıdan en azından kâğıt üzerinde birçok filmi çağrıştırıyor; örneğin demans problemleriyle uğraşan bir tiyatro yıldızının asistanıyla ilişkileri üzerinden ilerleyen bir öyküye sahip, Jessica Lange’li ‘Muhteşem Lillian Hall’ (The Great Lillian Hall/Yön: Michael Cristofer/2024) gibi. Ya da bir megastarın yaşlılığıyla yüzleşmesi ve artık kızıyla ilgilenmek isterken geç kaldığını fark etmesini, bu arada menajeriyle de ayrılık vakti geldiğini anlamasını anlatan, George Clooney’li ‘Jay Kelly’ (Yön: Noah Baumbach/2025) gibi.

Lakin müzik dünyasındaki gezintisi itibariyle uzaktan uzağa ‘Velvet Goldmine’ (Yön: Todd Haynes/1998) çağrışımı da var ‘Mother Mary’de. Ve sipariş edilen bir kostüm ve onun yaratım sürecini perdeye taşımasıyla Ferzan Özpetek’in son çalışması ‘Elmaslar’ (Diamanti/2024) da

Yazının Devamını Oku

Zenginlik başa bela!

11 Nisan 2026
‘Nasıl Katil Olunur?’ zengin ailesi tarafından kabul edilmeyen annesinin ölümünden sonra harekete geçen ve akrabalarını öldürerek tek vâris kimliğiyle büyük servetin sahibi olmak isteyen bir adamın hikâyesini anlatıyor. Eski bir İngiliz komedisinin yeniden çevrimi olan yapımda başrolleri Glen Powell, Margaret Qualley, Jessica Henwick, Bill Camp ve Ed Harris paylaşıyor.

Becket Redfellow bir idam mahkûmu... İnfazına çok az bir süre kala bir rahibe son itirafını yapmak üzere konuşurken geçmişe uzanıyor ve bu noktaya nasıl geldiğini anlatmaya başlıyor. Yani geriye dönüşlerle izlenen bir filmin kapısı böyle aralanıyor. Kendisi zengin bir ailenin üyesi lakin annesi ona hamileyken kötü kalpli babası tarafından dışarıda tutuluyor ve kadıncağız oğlunu çok zor koşullarda kendi başına yetiştiriyor. Anne ölüyor ve vedasında Becket’a “Kendine yakışır türden bir hayat yaşa” sözüyle bir tavsiye veriyor. Rahibe anlattığı hikâyesini bir ‘trajedi’ olarak nitelendiren bu genç adam, daha üst sınıftan olan Julia Steinway’e olan çocukluk aşkından da bahsediyor. Sonradan bir kez daha yolları kesişince kadın, Becket’a sınırı aşacak önermelerle geliyor. Nihayetinde hem mirasta hakkı olduğu hem de annesinin tavsiyesini yerine getirmesi için belli bir servete ulaşması gerektiğini düşünen Becket, çareyi ailenin diğer üyelerini tek tek ortadan kaldırmakta görüyor ve cinayet serisine, kaza süsü verdiği eylemlerle başlıyor. Ve tabii ki yoldan da çıkıyor...Glen Powell, Becket’ta; Margaret Qualley, Julia’da; Ed Harris acımasız babada ellerinden geleni yapıyorlar ama durumu kurtaramıyorlar.

Kimi Batılı sinema yazarları girişte konusunu özetlediğim ‘Nasıl Katil Olunur?’a (How to Make a Killing) ilişkin eleştiri yazılarında Bong Joon-ho’nun ‘Parazit’inden (Gizaengchung) sonra zenginleri hedef alan yapımların görece
arttığından bahsetmişler ve bu bağlamda ‘Triangle of Sadness’ (Hüzün Üçgeni/2022), ‘The Menu’ (2022), ‘Saltburn’ (2023) gibi yapıtları örnek göstermişler. Aslında ‘Nasıl Katil Olunur?’ konusu itibariyle Donald E. Westlake’in 1997 tarihli ‘The Ax’ romanından önce Costa-Gavras’ın 2005’te uyarladığı ‘Le couperet’yi (Ölümcül Çözüm), sonra da Park Chanwook’un 2025’te tekrar sinemaya taşıdığı ‘Başka Yolu Yok’u (Eojjeolsuga eobsda) andırıyor. Hatırlanacağı gibi iki film de yıllarca çalıştıkları işten çıkarıldıktan sonra başvuru yaptığı yeni iş için dikkat çeken diğer adayları öldürmeye çalışan bir karakterin öyküsünü anlatıyordu. Fakat ‘Nasıl Katil Olunur?’un asıl kaynağı 1907 tarihli bir romandan uyarlanan ve bugün bir klasik sayılan, 1949 yapımı, Ealing stüdyolarında üretilmiş ‘Kind Hearts and Coranets’ adlı komedi. Robert Hamer imzalı söz konusu çalışmada İtalyan bir müzisyenin oğlu Louis, babasının ailesi tarafından reddedilmeleri üzerine ‘Dük’ olabilmek için mücadele ediyor ve akrabalarını öldürmeye başlıyordu. Filmin güzelliği Louis’i Dennis Price canlandırırken ortadan kaldırmaya çalışılan D’Ascoyne ailesinin tüm üyelerine ikonik aktör Alec Guinness’in hayat vermesiydi.

‘Nasıl Katil Olunur?’a gelince, hazır bir konu alınmış, üzerinde küçük rötuşlar yapılmış ama ne yazık ki orijinal yapım gibi etki bırakacak bir film ortaya çıkamamış. İngiltere’den günümüz New York’una taşınan öykü açgözlülük gibi ana bir tema üzerinde yükselirken Wall Street’in kaygan zemininde tutunmaya çalışan ama asıl amacı kuzenlerini öldürerek yüklü bir servete konmak olan bir karakterin peşine takılıyor. Lakin bu karakterin (belli ki bilerek yapılmış) özel bir derinliği yok, yani durduk yere adeta ‘seri katil’e dönüşmesini yüzeysel bir yapı içinde pek de anlayamıyoruz. Tamam, bu bir kara komedi ve bu denli derinliğe gerek yok ama yine de senaryo ve akış daha inandırıcı ve tatmin edici yanlar barındırmalıydı diye düşünüyorum. Önceki filmlerinden ‘The Hitman’le böylesi bir karakter için bir tür prova yapan Glen Powell, Becket’ta; Margaret Qualley (onu ‘The Substance’/‘Cevher’den hatırlıyor olmalısınız) Hollywood’un eski ‘şuh kadın’ (femme fatale) tipolojisini andıran Julia’da; Ed Harris acımasız baba Whitelaw Redfellow’da ellerinden geleni yapıyorlar ama durumu kurtaramıyorlar. Filmin en akılda kalıcı esprisiyse Becket’ın ikinci kurbanı olan modern sanatçı akrabası Noah’nın, entelektüel çevrelerde kendisinin ‘Beyaz Basquiat’ olarak adlandırıldığını deklare etmesiydi. Sonrasında Becket, Noah’nın kız arkadaşı Ruth’a ilgi duyuyor ve bu onun gerçek aşkına dönüşüyor.

Meselenin ‘zengin düşmanlığı’ faslına geri dönecek olursak; aslında bu tema sinemanın ilk günlerinden beri var. Yeşilçam’ın en temel meselesi bile diyebiliriz. Hatta kalıbımız ‘zengin çocuk-fakir kız’ ya da ‘zengin kız-fakir çocuk’
değil midir? Lakin bizim sinemamızda gönüller bir olur ve sınıf farklılığı bir şekilde aşılır! ‘Nasıl Katil Olunur?’daysa zenginler Yeşilçam’ın karikatürize profilleri gibiler ve bu kadar yumuşak, masum çizilmiş karakterleri öldürmek için sebep bulmak zor geliyor. Tek bir motivasyon var, Becket’ın mahrum edildiği servete kavuşması, ki o da kendi payına düşeni değil, hepsini istiyor!

John Patton Ford, 2022 tarihli ilk filminde (Emily the Criminal) borç batağındaki genç bir kadının kredi kartı dolandırıcılığı işi vasıtasıyla suç dünyasına sürüklenmesini anlatıyordu. İkinci filmi ‘Nasıl Katil Olunur?’da da benzer şekilde çıkış hikâyesi anlatıyor ama önceki adımı kadar etkileyici bir yapıt ortaya koyamamış.

Diğer seçenekler...

Yazının Devamını Oku

‘Nikâh masasına oturduk işte!’

4 Nisan 2026
Emma ve Charlie’nin evliliklerine az bir süre kala ortaya çıkan eski bir sır, ikilinin arasındaki güveni zedeler. Çizgi dışı filmleriyle tanınan Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli’nin ABD’de çektiği, kara mizah tonlara sahip son yapıtı ‘Drama’da başrolleri Zendaya ve Robert Pattinson paylaşıyor.

Charlie, Boston’da yaşayan bir İngiliz sanat tarihçisidir. Günün birinde kafede kitap okuyan bir kız görür ve ondan hoşlanır. Bir şekilde kitabın fotoğrafını çeker, esere dair bilgi edinir ve bu vesileyle tanışma fırsatı yaratır. Ne var ki kızın, yani Emma’nın bir kulağı sağırdır, diğer kulağıyla da müzik dinlediği için onu duymaz. Sonrasında iş çözülür, birlerinden hoşlanırlar, yoğun bir aşk (ve de seks) süreci yaşanır, akabinde evliliğe doğru adım atılır. Düğün öncesi Charlie’nin yakın arkadaşları evli çift Rachel ve Mike’la birlikte felekten bir gece çalınır. Şaraplar içilirken iş “Herkes hayatında yaptığı en kötü şeyi itiraf etsin” türü bir noktaya gelir. Mike zamanında bir sokak köpeğine karşı eski kız arkadaşını ‘canlı kalkan’ olarak kullanmıştır, Rachel kendinden küçük bir çocuğu leş gibi kokan bir karavana kilitlemiştir. Charlie ise komşusunun çocuğunu internet üzerinden zorbalamış ve ailenin evlerinden taşınmasına yol açmıştır. İtiraf sırası Emma’ya geldiğindeyse o çıtayı en yükseğe koyar! 15 yaşındayken okuluna silahlı saldırı yapmayı düşünmüş ama gerçekleşen bir başka kanlı eylem yüzünden düşüncesinden vazgeçmiştir. Ne var ki Emma’nın açıklaması hem Rachel ve Mike’la dostluğunu bozacak hem de düğüne az kala Charlie’nin kendisi hakkında ‘psikopat’ ya da ‘manyak’ türünden bir kanıya sahip olmasına yol açacaktır.

2022 tarihli ‘İlgi Manyağı’yla (Syk Pike) dikkat çektikten sonra 2023’te Amerikan topraklarında çektiği ‘Rüya Senaryo’yla (Dream Scenario) ününü pekiştiren Norveçli Kristoffer Borgli, kara mizah tonlarına sahip sinema serüveninde şimdi de girişte konusunu özetlediğim ‘Drama’yla (The Drama) yeni bir kapı aralıyor. Bir kez daha ABD’de geçen ve Amerikan sermayesiyle çektiği bu yapımda Borgli, bir itirafın yol açtığı kriz ve bu krizin kapanması yolunda verilen mücadelede yeni açılan gedikler üzerinden bir hikâye anlatıyor.

Odakta mutlulukları giderek paramparça olan genç bir çift var. Emma’nın önemsiz görüp ‘Çocuklukta kaldı’ türünden yaptığı açıklama etrafı dehşete düşürürken yorucu düğün fotoğrafçısı, eroin kullandığını düşündükleri düğün DJ’i vs. derken ortam iyice karışıyor. Emma karakteri senaryoda nispeten diğer karakterlere göre daha tutarlı çizilmiş. Charlie’nin kararsız, korkak yapısı ve şefkate muhtaçken hemen durumdan vaziyet çıkarıp iş arkadaşı Misha’yla ilişkiye girmeye çalışması gibi hamleleri de karakterin ‘karaktersizliği’ açısından olumlu buldum! Ama ‘kara mizah’ adına yola çıkılmış olsa da filmin kimi ideolojik sorunları var diye düşünüyorum. Bir kere okul basma ve öğrencileri, öğretmenleri öldürme meselesi, Amerikan toplumunun sosyolojik olarak üstesinden gelemediği bir büyük problem. Bu durumu hele hele siyah bir genç kız üzerinden komedi malzemesi yapmak (bu konuda beni tutucu bulabilirsiniz ama) bana çok da doğru bir hamle gelmedi. “Ne var yani, yönetmen Norveçli ve Amerikan toplumunu hicvederek eleştiriyor” türünden bir savunu da yapılabilir belki fakat şöyle de bir gerçek var: Borgli’nin memleketinden çıkan bir cani (Anders Behring Breivik) de 22 Temmuz 2011’de önce Oslo’da 8 kişinin ölümüne neden olan bir bombayı patlattı, sonra da Utøya Adası’na geçerek buradaki yaz kampında tam 69 kişiyi katletti. Farkındayım, konuyu dallandırıp budaklandırdım ama özetle bu tür meselelerde mizah yapılması, hele hele bir delinin sürekli tüm dünyayı kana bulandırma girişimlerine soyunduğu ortamda bana çok uygun gelmedi.

Öykünün kahramanları arasındaki iletişim bir yalanla (Charlie internet üzerinden yüzeysel bilgilere sahip olduğu bir kitabı Emma’ya yaranmak için beğendiğini söylüyor) başlıyor. Bu romantik komediler açısından masum ya da tatlı bir yalan. Ama sonrasında iş çığırından çıkıyor ve tutarsızlık abidesi Charlie, arkadaşlarının zoruyla sevdiği insanın kişiliği üzerinden karar vermekte zorlanıyor. Buraları da daha önce belirttiğim gibi Charlie’ye ilişkin filmin tutarlı yanları. Arada birkaç kayda değer espri (ki en iyisi düğüne gelen yeni DJ’in kablolarla uğraşırken bomba
sesi çıkarıp ortamı korkuya boğması) de var. Ama film genel bir çerçevede etkili olamıyor. Ben finali de kendi içinde inandırıcı bulmadım.

Performanslar...

Yazının Devamını Oku

Zarflarla sararan hayatlar...

28 Mart 2026
Almanya doğumlu Türk yönetmen İlker Çatak’ın imzasını taşıyan ‘Sarı Zarflar’, sistemle ters düşüp işlerini kaybeden ve ayakta durmak için çabalayan bir çiftin yaşadığı zorlukları anlatıyor. Özgü Namal ve Tansu Biçer’in ana karakterlerine hayat verdiği yapım, son Berlin Film Festivali’nde en büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazanmıştı.

Aziz oyun yazarı ve akademisyendir. Eşi Derya’ysa Devlet Tiyatroları bünyesinde çalışan yıldız bir oyuncudur. Ne var ki Aziz’in yazdığı son oyunun prömiyerinde yaşananlar hayatlarını rayından çıkaracaktır. Derya’nın geceye gelen resmi görevliyle fotoğraf karesinde olmaması, akabinde Aziz’in üniversite bünyesinde kimi akademisyenlerle birlikte ‘savaşa hayır’ demesi onlar için süreci hızlandırır. Bir anda oyun iptal edilip yerine ‘Leyla ile Mecnun’un sahnelenmesi istenir, öte yandan Aziz ve arkadaşlarının da üniversiteyle ilişkisi kesilir. Peşi sıra apartmanlarına gelen polislerin yöneticiye “Aman, buraya tehlikeli insanlar falan gelmesin” türü üstü kapalı uyarılarıyla hedef tahtasına konan bu sanatçı çift ve henüz hayatının baharındaki 13 yaşındaki kızları Ezgi için Ankara çıkmaz bir seçeneğe dönüşür. Üçlü İstanbul’a gider ve Aziz’in annesinin evine yerleşir. Derya kültürel ve siyasal açıdan farklı noktada olan abisinden aileye ait bir araziyi satmasını isteyerek durumu kurtarmanın yolunu arar, Aziz’se kayınbiraderinin yardımıyla taksicilik yapmaya başlar. Lakin bütün bu pansuman hamleleri sorunları çözmeye yetmeyecektir...

Bu yılki Berlin Film Fesivali’nde en büyük ödül olan Altın Ayı’yı alan ‘Sarı Zarflar’ (Gelbe Briefe) kısaca böyle bir konuya sahip. Filmin yaratıcısı 1984 Berlin doğumlu Türk yönetmen İlker Çatak. Çocukluk yılları Almanya-Türkiye hattında geçen ve liseyi İstanbul’da okuyan Çatak, sinema kariyerini Almanya’da oluşturmuş bir isim. En son iki yıl önce ‘Öğretmenler Odası’ (Das Lehrerzimmer) adlı çalışmasıyla dikkat çeken ve bu yapımla Almanya’yı Oscar’da temsil eden Çatak, ‘Sarı Zarflar’da sistemin kendinden yana görmediği bir ailenin, içine itildiği kimi cenderelerle dengesinin bozulmasını ve adım adım dağılma aşamasına gelmesini anlatıyor. Senaryosunu Çatak’ın yanı sıra Ayda Meltem Çatak ve Enis Köstepen’in kaleme aldığı film, zekice bir dokunuşla Ankara ve İstanbul bölümlerini ‘Ankara olarak Berlin’, ‘İstanbul olarak Hamburg’ ibareleri eşliğinde açıyor ve bu hamleyle öykü belli bir coğrafyaya ait olmaktan çıkıp net bir adres göstermeden her ülkede ve yörede yaşanan, yaşanabilecek, arka planına siyasi gelişmelerin damga vurduğu bir aile dramını perdeye yansıtıyor.

Senaryonun başarısı, aile bireylerinin giderek daralan bir çember içinde hareketsiz kalışlarını ve bu durumla baş etmek için uğraşırken entelektüel, ahlaki ve vicdani hesaplaşmalara girişmelerini mantıklı ve insani bir perspektifle yansıtması olmuş. İlk olarak Derya’nın tiyatrodaki yöneticisine rest çekmesinin ardından yanında duran arkadaşlarının dayatılan oyunda rol almaları ve hiçbir şey olmamışçasına yola devam etmeleri, Aziz’in zaman içinde ailevi problemlerini öne sürerek Ankara bağlantısını koparması, yolunu küçük bir tiyatro çatısı içinde çizerken yaşadıklarını anlatan bir oyun sahneye koymaya çalışması, Derya’nın bu oyunda ana karakteri üstlenmesi... Öte yandan asıl sorunun içeriden filizlenmesi, yani küçük kızları Ezgi’nin babaannesiyle sürekli didişerek ‘kuşak farkı’ üzerinden ortaya çıkan krizler vs. derken ikili bir hayli yıpranır. Yaşadıkları sadece bir entelektüel ya da siyasi duruş sorunu değildir; gündelik hayat, ekonomi, asgari düzeyde geçinme çabası, Ezgi’yi iyi bir özel eğitim kurumuna verme düşüncesi, küçük kızın ısrarla “Devlet okulunda okumak istiyorum” çıkışları ve küçük didişmelerin giderek büyüttüğü ‘sanatçı egosu’ meselesi...
İş Aziz’in Derya’ya “Seni ben yarattım” demesine (‘Bir Yıldız Doğuyor’ meselesi!) kadar gidiyor...

İlker Çatak dengeli dokunuşlarla bu tür bir süreçte yaşananları olabildiğince sakin ama çarpıcı ve gerçekçi bir biçimde perdeye taşımış. Eğer ekonomik açıdan önünüz kesilirse ve ‘ekmek parası’ denen şey kapınızı güçlü bir şekilde çalarsa siyasi duruşunuz ve ifade özgürlüğünüz tartışılabilir bir yere kayabilir. Bunu şu anlamda söylüyorum, ayakta kalmak adına ilkelerinizden vazgeçebilirsiniz. Ki Derya nihayetinde küçük bir salonda, az sayıda seyirci karşısında, onun deyişiyle tatmin amaçlı sanat yapmak yerine zamanında kendilerini hedef gösteren bir kanal için popüler bir dizide rol almayı kabul ediyor ve ekonomik kurtuluş reçetesini buluyor (bu arada babaannenin, gelininin dizisini seyrettiği kadraj muhteşemdi bence). Bu durum kuşkusuz orta sınıf ikiyüzlülüğü olarak görülebilir ya da o koşullar altında yola devam etmek için verilen tavizler olarak yorumlanabilir. Bu açıdan senaryonun insanın bu tür bıçak sırtı durumlarda ilkeleriyle ters düşmesini de tartışmaya açmasını ben olumlu buldum.

Her şeye rağmen umut

Öte yandan filmi taşıyan en önemli unsurlardan biri de performanslar olmuş. Gerek Derya’da Özgü Namal gerekse Aziz’de Tansu Biçer karakterlerinin yel değirmenlerine karşı verdikleri mücadeleyi, kişisel dönüşümlerini, siyasi birer varlık olarak da yaşadıkları sıkışmışlıkları ve ebeveyn kimliğiyle kızlarına ilişkin kaygılarını yansıtmada çok başarılılar. Keza Ezgi’de Leyla Smyrna Cabas bir kuşağın hislerini, düşünce ve davranış biçimlerini perdeye taşımada son derece inandırıcı. Babaannede de İpek Bilgin takım oyununu tamamlayan bir performansla yeterince iz bırakıyor.

Film ismini Almanya’da devletin işten çıkarma tebligatının olduğu zarflardan ve renginden alıyor. Öykü Türkiye merkezli olsa da sokaktaki mitingler, Berlin’in ünlü televizyon kulesi, mahkeme binaları, duvarlardaki yazılar itibariyle Almanya izi öyküye elbette fazlasıyla sızıyor. Bu da yukarıda da belirttiğim gibi hikâyenin evrensel dertlerle olan bağını güçlü kılıyor. ‘Sarı Zarflar’ sistemin baskısı, sanatsal kaygılar ve çekişmeler, aydın duruşu ve aile içi problemler derken geniş bir alanda seyircisini dramatik bir düşünsel ve vicdani yolculuğa çıkarıyor. Çatak’ın çalışmasının cesur ve sözünü sakınmayan bir yapıya sahip olduğunu söyleyebilirim. Babaannenin evindeki sıkıcı ortam, ailenin hayatının sınırlarını da daraltmada önemli bir unsura dönüşüyor, bu da öy-

Yazının Devamını Oku