GeriFulya Soybaş Ağlar balıkla doldu - Marmara'da durum ne
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ağlar balıkla doldu - Marmara'da durum ne

15 Nisan’da başlayan av yasağı sona erdi; Karadeniz, Marmara ve Ege’de aylar sonra ağlar balıkla doldu. Bu şüphesiz hem bizler hem de deniz salyası nedeniyle geçtiğimiz yıl zor bir sezon geçiren balıkçılar için harika haber! Peki, Marmara’da yaşanan kâbus bitti mi? Acil eylem planı ne kadar başarılı oldu? Müsilaj Bilim Kurulu Üyeleri Prof. Dr. Mustafa Sarı ile Prof. Dr. Saadet Karakulak’a sordum.

YÜZEY TEMİZ DİPLERE DİKKAT

Bandırma 17 Eylül Denizcilik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Sarı:

Müsilaj tehlikesi geçti mi? Denizlerimiz güvende mi?

“Marmara denizi yüzeyinde şu an müsilaj yok. Yapılan çalışmalar kapsamında yüzey tamamen temizlendi. Ancak tehlike tam olarak geçmedi, diplerde devam ediyor. Dipte halen küme halinde büyük parçalar var. Bu parçaların olması tehlikenin geçmediğinin göstergesi. Karadeniz’den gelen suyun etkisiyle müsilajın etkisi kırıldı ancak kasım gibi yeniden ortaya çıkabilir. O nedenle ‘Kurtulduk’ diye düşünmemek, önlemleri almak, tam gaz uygulamaya devam etmek lazım.”

Ağlar balıkla doldu - Marmarada durum ne

Peki, Marmara’dan güvenle balık yiyebilecek miyiz?

“Ben size sorayım; geçen sene piyasada satılan balıklar neredendi? Marmara’dan değil mi? Yedik mi? Yedik. Sağlık- Çevre ve Şehircilik- Tarım ve Orman Bakanlıklarımız var. Bunların teşkilatları var. Sürekli analizler yapılıyor. Balığın yenmeyeceğine dair bir kanaate ulaşılırsa zaten açıklayacaklardır. Sadece resmî kurumların açıklamalarını dinlemeli, uyarılarını dikkate almalıyız. Balık tüketirken önceden neye dikkat ediyorsak aynı hassasiyetlere devam! Böyle zamanlarda konunun uzmanı olmayan; gök bilimci, yer bilimci, yok efendim dahiliyeci herkes ahkam keser. Kulak asmayın.”

EYLEM PLANI UYGULANMALI

Denizlerimizin güvenliği ve sürdürülebilir balıkçılık için 22 maddelik bir acil eylem planı oluşturulmuştu. Ne durumdayız?

“Bu plan benzer bir kâbus yeniden yaşanmasın diye oluşturuldu. 22 maddelik planının 3 maddesi balıkçılık ile ilgiliydi; balıkçılara destek sağlanması, hayalet ağların temizlenmesi, ekosistem esaslı balıkçılık yönetimine geçilmesi. Bunların bazıları yapıldı bazıları yapılmakta bazılarına ise hiç başlayamadık. Öncelikle, balıkçılara küçük de olsa destek bir destek sağlandı, bu iyiye işaret ancak balık koruma alanlarının oluşturulması konusunda maalesef yeterince adım atamadık. Malum, Marmara Denizi tüm balık türleri için bir koridor. Koridorun kapıları İstanbul ve Çanakkale boğazları. Balığın bu koridor içinde bollaşmasını istiyor, gelecek kuşaklar balık sıkıntısı yaşamasın istiyorsak bu koridorları açık tutmamız lazım. O nedenle boğazlarda avcılığa verilen izinleri yeniden gözden geçirmeliyiz. İstavrit, hamsi, sardalye başta dökme olarak balık avlanması, bunların balık unu- yağı fabrikalarına satılması yasaklandı. Yerinde bir karar. Ama ekosistem esaslı balıkçılık için yetmez. Öte yandan denizin dibini kazıyan, hayalet ağlar kullanmaya devam ediyoruz. Bunların temizlenmesi için Tarım Bakanlığı bir çalışma başlattı ama ne aşamada bilmiyoruz. Ayrıca evsel, tarımsal, endüstriyel atıklarımızı denize göndermeye devam ediyoruz. Mevcut arıtma tesislerinin iyileştirilmesi- yenilerinin geliştirilmesi en az üç yıl içinde olabilecek. Anlayacağınız yolumuz uzun.”

Ağlar balıkla doldu - Marmarada durum ne

EKOSİSTEME KULAK VERİN

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Balıkçılık Teknoloji ve Yönetimi Ana bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Firdevs Saadet Karakulak:

Marmara’daki deniz salyası tehlikesi geçti mi?

“Deniz ekosisteminde büyük bir felaket yaşadık, ki her ne kadar sistem dinamik bir yapıya sahip olsa da kendini yenilemesi zaman alacaktır. O nedenle de tehlike tamamen geçti, bitti demek yanlış olur. Artılarımız ve eksilerimiz var. Mesela, havzalardan gelen ve deniz salyasını tetikleyen azot ve fosfor henüz azaltılmadı. Bunun için arıtma sistemlerinin kurulması kararlaştırıldı ancak bu 3-4 yıl alır. Öte yandan balıkçılara verilen destek iki katına çıkarıldı. Yanı sıra dökme balıkçılık yasaklandı. Bunlar güzel adımlar ama tek başına yeterli değil. Balıkçılık baskısının azaltılması ile denizlerin temizlenmesi de tek başına yeterli olmayacağı için av sezonunun başlamasına karar verildi. Marmara Denizindeki balıkçılar geçen sezon deniz salyası nedeniyle zor durumda kaldılar. Onlara daha fazla destek verilip, balıkçılığa sınırlamalar getirilebilirdi. Sürdürülebilir balıkçılık için sezonluk değil uzun vadeli kararlar almak önemli. Ekosistemdeki uyarılara kulak vermeliyiz ki gelecek nesillere daha sağlıklı denizler ve bir gelecek bırakabilelim.”

ÇALIŞMALAR SÜRÜYOR

“Müsilajın balık gıda güvenliğine, habitata- mercanlara, deniz çayırlarına etkisi ne? Etkisi varsa ne yapmak lazım? Bunlar henüz araştırılıyor. Bu sorulara cevap arayan, TÜBİTAK destekli, 37 farklı proje var ve nisan- mayıs gibi sonuçlanacak. Çalışmalar sürüyor. Bazı tahminlerimiz var tabii. Müsilajın canlılar üzerine bir etkisi olduğunu düşünüyoruz çünkü ani oksijen değişimleri oldu, balık ölümleri görüldü. Bunları yok sayamayız. Zaten son 20 yıldır Marmara’da stoklarda ciddi bir çöküş var. Eskiden 80 bin ton olan av miktarı 24 bin tona kadar geldi.  İyi balıkçılık yönetimi yapılması lazım.”

 

X

Bu karar trafik magandalarına ders olsun

Yol vermedi diye aracın içindeki hamile kadına saldıran baklavacı kardeşler, sarı ışıkta gaza basmadı diye 6 kişi bir olup terör estiren trafik magandaları! Örnekleri çoğaltmak mümkün zira trafikte neredeyse her gün benzer bir manzara ile bizzat karşılaşıyoruz. Cezası var mı? Yok. Daha doğrusu düne kadar yoktu. İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi, trafikte tartıştığı sürücüyü bıçakla yaralayan zanlıya 6 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme heyeti başkanı “Umarım bu karar buna yeltenecek insanlara ve sana ders olur” dedi. Gerçekten de ders olur mu? Üst sınırdan ceza hakkaniyetli mi? Trafikte kendimizi neden kaybediyoruz? Avukatlara ve psikiyatristlere sordum.

HÂKİMİ ALKIŞLIYORUM

AVUKAT Duygu Delibaş, kararı yerinde bulduğunu ve hâkimi bu kararından ötürü alkışlamak gerektiğini söylüyor. Neden? “Her şeyden öte bireysel silahlanmanın önüne geçebilmek adına emsal bir karar. Üzerinde taşınması yasak silah, bıçak taşıyor ve hatta bu silahı kullanıyorsan bunun ağır sonuçları olduğunu da bilmelisin. Burada zanlı, ‘Yaralama niyetinde değildim’ gibi bir savunma yapıyor. O halde elinde niye bıçak var? Mahkeme takdir ve haksız tahrik indirimini de uygulamamış bu davada. Nedir takdir indirimi? Genellikle kadına yönelik şiddet davalarında görürüz bu indirimi, ‘Kravat taktı’ diye verilir mesela. Bu indirim genelde zanlı tarafından ‘cepte’ görülür ama adı üzerinde hâkimin ‘takdir’ yetkisi vardır. Tabii bu ‘takdir’ de sınırsız değil. Neye bakar mahkeme? Sanığın hal, davranış, pişmanlığına bakılır. Demek hâkim bunları görememiş sanıkta ki indirim vermemiş” diyerek özetliyor.

EMSAL OLSUN

Davanın emsal olması gerektiğini belirten Delibaş, “Kararın detaylarını bilmemekle birlikte hâkimin haksız tahrik indirimi uygulamamasını da haklı buluyorum. ‘Sol şeridi işgal ettin’ ya da ‘Kornaya bastın’ gibi durumlar indirim sebebi sayılamaz. O zaman herkes trafikte birbirini bıçaklasın. Uzun zamandır görmeyi beklediğimiz kararlar. Normalde ‘Yatarı yok’ deriz bu davalara. İndirim uygulanarak kuşa çevriliyor cezalar” diyor.

TRAFİKTE KAFAMIZ ÇOK KARIŞIK

PSİKİYATRİST, Prof. Dr. Arif Verimli’ye ‘Neden öfkemizi kustuğumuz yer çoğunlukla trafik oluyor?’ diye sordum. Prof. Dr. Verimli “Çünkü trafikte homojen değil heterojen bir yapı var. Yani farklı duygu, düşünce, sosyo-ekonomik seviyeden birçok insan bir arada. Bunların içerisinde zekâdan geri kişiler, hasta olanlar, aşırı detaycı ya da anti-sosyal kişilik yapısında olanlar var. Çeşit çeşit. Şimdi tüm bu kişileri mekanik bir araç üzerinde yola odaklanmaya çalışırken düşünün. Beyin o dakika birden fazla fonksiyon ile meşgul olduğu için zaten çok karışık oluyor. Haliyle tahrik olmak da kolaylaşıyor. Stres ve öfkeye açık hale geliyor. Bir de insanlar başkalarına karşı biriktirdikleri öfkeyi hiç tanımadıkları birinden daha acımasızca çıkarabiliyor. Mesela eşinizle mi kavga ettiniz? Yolunuzu kestiğinizi düşündüğünüz birisine bağırmak daha kolay. Ya da patronunuz beklenen terfinizi onaylamadı mı? Daha yeşil yanmadan kornaya asılıp ilk yanlış yapana hakaret etmek daha basit öyle değil mi?” diyor.

Yazının Devamını Oku

Kaç yıl ömrünüz kaldığını öğrenmek ister miydiniz

‘Ecelin ne zaman kapıyı çalacağı belli olmaz’ denir ama bir hesap makinası olsa ve yaş, kilo, hastalıklar, beslenme şekilleri dahil tüm bilgilerinizi girseniz, sonrasında da ne zaman öleceğinizi öğrenme şansınız olsa yapar mıydınız? İşin ilginci böyle bir ‘ölüm hesaplayıcısı’ var. Sigortacılar için tasarlanan bir aplikasyon ne kadar yaşayacağınızı, kalan yaşamınızı da ne kadar sağlıklı geçireceğinizi söylüyor. Korkmadım! Hesapladım. Benden kolay kurtuluş yok! 83 buçuk yaşıma kadar buralardayım. Peki ama insan ölüm zamanını niye bilmek ister? Ecel gününü bilmek bugünü değiştirir mi? Sordum...

ÖNEMLİ OLAN, ANI YAŞAYABİLMEK

UZMAN psikolog Esra Ezmeci, ‘Unutma ki öleceğini bilerek yaşayan tek canlı biziz’ diyerek etkili bir giriş yapıyor konuya. İstanbul’da yaşayanlar bilirler. Zincirlikuyu Mezarlığı girişinde Ali İmran suresinin 185. ayetinde de belirtildiği gibi ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ yazar. Hayat koşturması içinde çoğumuzun unuttuğu bu gerçek bir otobüsün camından bakarken bir anda buz gibi çarpar yüzünüze. Yine de insan bunun ne zaman olacağını niye bilmek istesin ki? ‘Merak’ diyor psikolog Ezmeci ve şöyle anlatıyor: “Merak duygusu insanda yaşamı besleyen en önemli duygulardan biri. İnsan evveli ezelden geleceği merak eder. Bu nedenle fal baktırır ya da astrolojiye ilgi duyar. ‘Ne olacağım?’ sorusunun cevabını arar. Ölümlü olduğunu hatırlamak elbette kıymetli ama sadece bunu düşünerek de yaşanmaz ki. Öleceği günü bilmek, o güne odaklanmak çok büyük bir stres ve kaygı yaratır. İnsan her şeyi o güne kadar tamamlamak için çırpınır durur. Aplikasyon size 90’da öleceğinizi söylese de yaşam döngüsünde bazı şeyler bilinmez olmalı ki an keyifli olsun! Ne geçmişe takılmanın bir faydası var ne de gelecek kaygısı ile yaşamanın. Anı-bugünü yaşamak daha kıymetli.

HAREKETE GEÇ

“Bir kere böyle bir aplikasyon size ancak varsayım olarak ölüm yaşınızı verir. Aplikasyon olabilecek doğal afetler, hastalık, salgın gibi bulaşıcı hastalıklar -ki 1.5 yıl önce böyle bir süreç yaşayacağımızı söyleseler inanmazdık- bunlarla ilgili bir bilgi verebiliyor mu? Hayır. Ne veriyor peki? Verdiğiniz bilgilere dayalı olarak genetiğinize, beslenme şekillerinize ve hastalıklarınıza bakarak durumunuzun bir fotoğrafını çekiyor, değerlendirme yapıyor ve sağlıklı beslenirseniz, kontrollerinizi düzenli yaptırırsanız, spor yaparsanız hayatınızı ne kadar uzatabileceğinizi gösteriyor. Verdiğiniz bilgiler: ‘Tansiyonunuz var mı? Şeker hastası mısınız? Düzenli spor yapıyor musunuz?’ gibi var olan ve geliştirilebilir bilgiler. Aplikasyonu hazırlayanlar ölüm üzerinden ‘korku’ yaratarak sağlıklı kalmanın ipuçlarını vermiş aslında. Çünkü herkes sağlıklı ve uzun bir hayat ister. Bu pencereden bakarsak da aplikasyon ‘Harekete geç’ motivasyonu vermesi açısından faydalı olabilir.”

ÖLECEĞİN GÜNÜ BİLMEK AMAÇSIZ BİR YAŞAM GETİRİR

ERİKSON Ekolü Profesyonel Koç Binhan Dirilgen, “Doğanın kurallarına müdahale etmek gibi geliyor bana öleceğiniz günü bilmek. Bunu bilseniz kendinizi, beyninizi ‘O güne kadar bunları yapacağım, pervasız olacağım’, ‘Yiyip, içip, eğlenip, gezeceğim’ ya da ‘Kaybedecek hiçbir şeyim yok zaten’ minvalinde şartlarsınız. Amaçsız bir yaşam olabilir. İnsanın yaşam sevincini, geleceğe dair umudunu yok eden bir durum değil mi bu sizce de?” diye soruyor ve ekliyor: “Asla bilmek istemezdim ne zaman öleceğimi. İnan çoğu kişi de istemez. Bugün bir seyahate çıkmadan önce bile bir plan yaparsınız ‘Gidince şurayı gezeceğim, şunu yiyeceğim’ dersiniz. Bu size mutluluk verir. Oysa zamanı belli bir sonu planlamanın ne anlamı var? Aplikasyonun vereceği tarihe inanıp buna göre yaşamak, yaşam hedefi koymak bize verilen şu anı boşa harcamak değil mi?”

HER ŞEYİ BİLMEK İYİ DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Hem ruhu hem bedeni iyi beslemek önemli

Meme kanseri tedavisi sürecimi anlattığım ve röportajlarla desteklemeye çalıştığım yazı dizisinin son gününü ruhsal ve bedensel beslenmeye ayırmak istiyorum. Çünkü bu süreçte bir kez daha gördüm ki, ‘Komşumuza iyi geldi, sen de şunu ye’ lobisi çok güçlü. Elbette haklı oldukları noktalar da var. İnsan, ‘Belki iyi gelir’ umudu ile hepsini de denemek istiyor ama tersi de mümkün, iyi gelmeyebilir. İstedim ki, kulaktan dolma bilgi ile değil de tedavi sürecinde beslenmenin önemini ve kansere yakalanmamak için neler yapılması ve dahası ruhu nasıl beslemek gerektiğini uzmanlar anlatsın.

Biyolog-Diyetisyen Burçak Çubukçu kanser derneklerinde kanserli hastaların beslenmesi üzerine yıllardır gönüllü çalışıyor. Annesini 39 yaşında meme kanserinden kaybettikten sonra hayatını buna odaklamış. Bu süreçte bana da beslenme üzerine çok tavsiye gelince ‘Yardım et!’ diyerek kendisini aradım çünkü kemoterapi alırken ne yiyip içtiğiniz kadar yemeyip içmemeniz gerekenler de çok önemli. Mesela benim hormon pozitif meme kanseri olduğum için hayatımın sonuna kadar soya, keten tohumu, greyfurt yemem, adaçayı içmem yasak. Oysa bugün interneti açın, saydığım tüm bu besinlerden ‘Kanserden koruyan besinler’ olarak bahsediliyor. Nasıl oluyor da genele iyi gelen bana yasak! Çubukçu, “Birine iyi gelen ötekine de iyi gelecek diye bir şey yok. Hele de kanser beslenmesi tamamen kişiye özeldir. Parmak izi gibidir! En iyi şey bir uzmandan kanser beslenmesi üzerine bilgi almak” diyor.

Kemoterapi alırken kanser hastalarının genelinin protein ağırlıklı beslenmesi gerektiğini belirten Çubukçu, “Hastalar genelde karbonhidrata yöneliyor ama yanlış. Bu süreçte protein alımı çok önemli. Normal bir insanda protein ihtiyacı kilogram başına yaklaşık 0.8-1 gram iken, kanser hastası bir insanda bu ihtiyaç, metabolizmanın hızlanmasına bağlı olarak, 2 grama kadar çıkabiliyor.

ALINAN HER KİLO TÜMÖRÜ BESLER

Ayrıca bu süreçte hastalarımızın zayıflaması da asla istediğimiz bir durum olmadığı için diyetten de uzak durulmalı. Ama dediğim gibi her süreç kendine özel. Bak mesela senin durumun farklı. Kemoterapi alırken meme kanseri hastaları zayıflamak yerine kilo alır ki bu da asla istemediğimiz bir durum. Yağ dokusu östrojen ile alakalı. Alacağın her kilo tümörü besler. Kilolu kadınlarda meme kanseri daha çok görülür. Karın-kalça bölgesinde yağ dokusu arttıkça, kanser riski de artar” diyerek uyarıyor.

2014 yılında yapılan geniş çaplı bir araştırmaya göre kanserin önlenmesi Akdeniz beslenme biçimiyle çoğu zaman mümkün. Biyolog-Diyetisyen Burçak Çubukçu araştırmayı doğrulayarak, şöyle devam ediyor: “Zaten bu işin yüzde 10’u genetik, yüzde 25-30’u da beslenme ile alakalı.

Yazının Devamını Oku

Maddi gücü olmayan kanser hastaları ne yapacak? Yalnız değilsin

Kanser tedavisi uzun, zorlu ve maddi olarak da yıpratıcı bir süreç. SGK, meme kanseri tedavisinde kemoterapiyi karşılasa da bazı akıllı ilaçların ücretini karşılamıyor. Ayrıca, almanız gereken vitaminler, psikolojik destek, peruk gibi kalemler de var... Tam da bu noktada birçok hastanın yardımına kanserle mücadele dernekleri koşuyor. 7 yıl önce meme kanseri teşhisi konulan Pİ Kadın Kanserleri Derneği Başkanı Arzu Karataş ile hem kendi sürecini hem de ihtiyacı olan kadınların desteğe nasıl ulaşacağını konuştuk.

Altı ay önce kanser ile ilk tanıştığımda sürecin birçok açıdan bu kadar meşakkatli olacağını bilmiyordum. Kemoterapileri devlet karşılıyordu ancak tedavi süreci sadece ilaç almaktan ibaret değildi. Mesela peruk almak kendimi iyi hissetmem için önemli ama maddi açıdan zorlayacak bir kalemdi. Ayrıca iyi beslenmek, ek vitaminler almak, ruh sağlığımı onarmak için bir terapist ile görüşmek, yoga ve nefes terapisi, akupunktur gibi upuzun bir ‘yan’ tedavi listesi vardı elimde. Şükür ki kurumum, -Hürriyet gazetesi- başından beri yanımda. Her aşamada desteklediler, sahip çıktılar. Minnettarım. Peki ama ya benim kadar şanslı olmayanlar? İnsan bir kere başına gelince sadece kendi değil “Acaba başkaları için ne yapabilirim”i de düşünmeye başlıyor. Pembe İzler Kadın Kanserleri Derneği Başkanı Arzu Karataş da öyle. 40 yaşında meme kanserine yakalanmış. 18 kemoterapi-30 radyoterapi-4 ameliyat sonrası hayatını kanser hastalarının mücadelesine adamış. Gelin önce kendi hikâyesini dinleyelim.



KANSER EŞİTTİR ÖLÜM DEMEK DEĞİL

- Nasıl fark ettiniz tümörü?

40 yaşıma kadar mememe de koltuk altıma da asla

Yazının Devamını Oku

Vücudunuzu tanıyın - Arada elle muayene yapın

Karşımda gözleri ışıl ışıl parıldayan, saçlarını kestirmek zorunda kaldığı için yaşadığı ‘mecburi’ ama bana göre yüzüne, gözüne müthiş yakışan yeni tarzıyla, morali yüksek bir kadın; Canan Ergüder var. Röportaj için oturduğumuz masada sanki aynada kendi kendimize konuşuyor gibi dürüstüz. Bunu yapıyoruz diye de aman yanlış anlaşılmasın! Moralimiz süper, keyfimiz iyi, tüm süreçler çok güzel gidiyor. Söyleşinin ikimiz için de önemli bir anlamı daha var: ‘Farkındalık yaratmak.’

DESTEK ÇOK ÖNEMLİ

KEMOTERAPİ almaya başladıktan ve iş denklemden çıktıktan sonra günler nasıl geçti?

Dışa dönük gibi biri gibi görünsem de aslında içe dönük biriyim. E, bir de salgın var. Çok fazla insanla görüşemedim çünkü bu dönemde başıma gelebilecek en kötü şey COVID-19 olmaktı. Zaten kemoterapi de yatırıyordu. Bol bol dinlendim.

En büyük destek kimdi?

Tüm ailem. Eşim, oğlum, annem, babam, ablam, kayınvalidem, bakıcımız. Bu hastalıkta en önemli şey destek. Her ne kadar elimden geldiğince çocuğuma ilgi göstersem de yorgun oluyorsunuz, yardım gerekiyor.

Demir biliyor mu durumu? Anlatabildiniz mi? Kerem, benimki, kanser değil de ufak bir meme hastalığı olarak biliyor.

Kendi çapında durumun farkında. Tabii ki kanserin ne olduğunu bilmiyor ama benim hastalandığımı ve belirli aralıklarla yok olup hastaneye gittiğimi biliyor. O kadar biliyor ki son kemoterapimden 2 gün önce,

Yazının Devamını Oku

'Oğlum çok küçük daha'

Bugün ve yarın köşeyi benimle aynı tanıyı alan ve benzer kemoterapi süreçlerinden geçen ünlü oyuncu Canan Ergüder’e bırakmak istiyorum. Daha çok iki meme kanserli kadının dertleşmesi ve uyarıları gibi okuyun lütfen bu röportajı...

Ünlü oyuncu kanser olduğunu öğrendiği ilk anı- ki benim tepkim de çok benzerdi- şöyle tarif ediyor: “Ne yapabilirsin ki! Oturdum hüngür şakırt ağladım. Düşüncelerimin en tepe noktasında oğlum vardı. Henüz 3.5 yaşında. Ya bana bir şey olursa... Çok küçük daha...”

Meme kanserine yakalandığınızı okuduğumda henüz kanser olduğumu bilmiyordum. Sıkı bir hayranınız olduğum için çok da üzülmüştüm. Hayat! Sizden bir ay sonra ben de benzer bir kâbusa uyandım. Banyodayken yakaladım tümörü ya siz nasıl fark ettiniz?

Ben de öyle. Gece iki falandı. Setten gelmiştim. Setlerde çalıştığımız için alışkanlığımdır geç de olsa illa duş alırım. Hele de pandemi zamanı günün kiri akmalı üstünüzden. Duş lifi ile uğraşmadım. Sabun ile çabuk çabuk yıkandım. İyi ki de öyle yapmışım. O an memede bir değişiklik fark ettim.


Canan Ergüder

Kontrole gittiniz mi pandemi sürecinde? Ben 1.5 yıldır adım atmadım hastaneye de...

Değişikliği fark eder etmez takvimimi kontrol ettim. Ne göreyim! Senelik kontrolümü iki ay atlamışım. Hemen doktordan randevu aldım.

Tümör elinize geldiği o ilk an ne hissettiniz?

Yazının Devamını Oku

Saçlarım döküldü kel kaldım... Şimdi daha az kadın mıyım?

Kemoterapinin yüzlerce yan etkisi var ve bir nevi ‘zehir’ ama faydalı zehir demek yanlış olmaz.

Hele de yeni geliştirilen ilaçlar adeta mucize çünkü direkt tümör odaklı çalışıyor ve inanılmaz fayda sağlıyorlar. Ama birkaç şartla! Kemoterapi size inanılmaz bir yorgunluk veriyor. Bir hafta kafamı yastıktan kaldıramıyorum. Hijyene de ekstra dikkat gerekiyor. Bir de saçlarınız inanılmaz bir hızla dökülüyor, kelleşiyorsunuz. Kel halimi sevmiyor değilim ama bana başlarda daha az kadın hissettirdiği için ve bir de oğlum şok olmasın diye folligraft saç kullanmaya başladım. Bazı fotoğraflarda uzun saçlı halimi görmeniz bundan. Ne menem bir şey bu saç meselesi? Gelin anlatayım.



SAÇIMLA BÜYÜK VEDALAŞMA

GERÇEKLE ilk yüzleştiğimde, gazetecilik deneyimim sebebiyle de başıma az çok ne geleceğini pekâlâ biliyordum. Saçlarım bir noktada illa dökülecekti. Bu ne zaman olacaktı? Belli değildi. Neredeyse belime gelen saçlarımı, bir anda dökülmeye başlarlarsa, ‘şok’ olmayayım diye önceden gidip kısacık kestirdim. Bir nevi kendimi duruma alıştırma süreci yani.

Yazının Devamını Oku

Eyvah mememi kaybedecek miyim?

Bir hafta sürecek yazı dizimizin ilkini dün okudunuz. Okumayanlar için yenileyeyim: ‘Ben meme kanseriyim.’ Kolayca yazdığıma bakmayın zira kötü haberi hazmetmek bile uzunca zamanımı aldı. Bugün bu satırları yazmamın sebebi de içinizden birine umut olma, birini erken tanı ile kurtarma ihtimalim var diyedir. Başıma gelen ilginç bir durum ile devam edeyim bugün. Meme kanseriyim dediğimde ister istemez meraklı gözler inceden memenize yöneliyor çünkü benim de olduğu kadar herkesin aklında ‘Acaba memesine ne oldu?’ sorusu var. Doktorum, Prof. Dr. Cihan Uras, ‘Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Herkes memesini kaybedecek diye bir şey yok, saçmalama” diyor.

KISA ÇÖPÜ BEN ÇEKTİM 6 ay önce, nisan ayında hormon duyarlı, ileri evre meme kanseri olduğumu öğrendim. Öğrendiğim gün dünyam kelimenin tam anlamıyla başıma yıkıldı. Hayatımın en verimli döneminde, henüz 44 yaşında başıma böyle bir iş gelmiş olamazdı. Ne ailemde böyle bir hastalık geçmişi vardı ne de bende bir gen bozulması. (Hastalığımın 1. ayında yaptırdığım gen testi sağlıklı çıktı.) Sağlıklı beslenen, spor yapan, asla sigara içmeyen biri nasıl olmuştu da ortada hiçbir risk faktörü yokken böyle bir hastalığa yakalanmıştı. Kafamda deli sorular, Acıbadem Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı-Meme Bilimi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Cihan Uras’ın kapısını çaldım. Yalnız değilsin. Bazen senin gibi çok sağlıklı bir insan, hiçbir risk faktörü yok, ailesinde kanser geçmişi yok, bir bakıyorsunuz pat diye karşımda” oldu ilk sözü. Sanırım bu kısa çöpü çekmek gibi bir şeydi.



BAHANELERLE KENDİNİZİ AVUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Her 8 kadından biri benim diğeri siz olabilirsiniz

Türkiye’de her 8 kadından biri meme kanseri ve ben de onlardan biriyim. İnsan çoğu kez ‘Benim başıma gelmez’ diye düşünüyor ama hayat! Sürecin bana öğrettiği önemli derslerden biri pozitif olmak. İkincisi ise farkındalık. Zaten bu yazıyı yazmamın sebebi de bu. Çünkü biliyorum ki dışarıda, benim ile aynı süreçleri yaşayan binlerce insan var. Korkmayın! Meme kanseri tedavi edilebilir bir hastalıktır ve erken tanı hayat kurtarır. Ekim Meme farkındalık ayı kapsamında, 1 hafta boyunca benim ve ünlü oyuncu Canan Ergüder ile alanında uzman hekimlerin tecrübe, öneri ve uyarılarını okuyacaksınız.

BEN NEREDE YANLIŞ YAPTIM

SAĞ memedeki kitleyi fark ettiğimin ertesi günü hastaneden randevu aldım ki sabaha kadar ‘Ya bir şey varsa?’ diye içim içimi yedi. Kendi kendimi teselli etsem, ‘Yok, değildir’ desem de insan hissediyor. Bir şeyler yanlıştı. Ama kendime konduramıyor, yakıştıramıyordum. ‘Yok yahu ne kanseri?’ Ertesi gün rutin mamografi ve meme ultrasonları yapıldı. Birkaç gün sonra telefonum çaldı. Doktor kitlenin başka bir şey olabileceğini söylüyor, ‘İleri tetkiklere ihtiyaç var’ diyordu ki zaten diğer dediklerini de hatırlamıyorum. Çoktan yere oturmuş, derin derin nefes alıyordum. Tansiyonum düşmüştü sanırım, kalbim hızla atıyordu. Sakinleşmeye çalışıyor ama başaramıyordum. Bir yanım ‘Saçmalama’ dese de diğer yanım ‘Ya kanserse’ endişesine çoktan kapılmıştı. Birkaç gün içinde doktorun bahsettiği ileri tetkikler, biyopsi ve PET çekimi yapıldı ve ben kuşkularımı haklı çıkaran sonuç ile ömrümde ilk defa ölümle yüzleştim. Daha çok erken değil miydi? Hele de oğlum henüz sekiz yaşında küçük bir çocukken bu başıma gelmiş olamazdı. ‘Peki, ben nerede yanlış yapmıştım da bu gelmişti başıma?’

KEŞKE KONTROLLERİMİ AKSATMASAYDIM

İNVAZIF- HR+/ ER- (Tümörün östrojen ve progesteron reseptörleri taşıdığı anlamına gelir) ileri evre meme kanseriyim. Tümörü ilk kez nisan ayında duşta, elle kontrol yaparken fark ettim. Bir çoğunuz gibi pandeminin başından beri ben de mümkün mertebe zamanımı evde geçiriyor, lüzumlu olmayan haller hariç dışarı çıkmıyorum. Hastaneye hele... Hiç gitmedim. ‘Aman ne gerek var sonra yaptırırım’ diyerek, 40 yaş üstü her kadının yılda en az 1 kez yaptırması gereken mamografi ve meme ultrason kontrollerini de pandemi bahanesiyle erteledim. Keşke ama keşke kontrollerimi aksatmasaydım. Keşke ‘Aman boş ver!’ demeseydim. Belki o zaman erken evrede yakalar, kemoterapi almama bile gerek kalmazdı. 6 ayda -4’ü üç hafta aralıklar, 7’si haftalık- toplam 11 kemoterapi aldım. 5 tane daha var. Sonrası ameliyat ve radyoterapi. Sürecin bu kadar uzun ve meşakkatli olmasının sebebi tümörün geç yani ileri evrede fark edilmiş olmasından kaynaklı. Çünkü durum fark edilene kadar tümör koltuk altı lenf bezlerine metastaz yaptı yani yayıldı. Buraya bir virgül koyayım. Erken tanı neden önemli, Acıbadem Hastanesi Onkoloğu Prof. Dr. Taner Korkmaz anlatsın ki benimle aynı kaderi paylaşmayın!

ERKEN TANI HAYAT KURTARIR

Soru:

Yazının Devamını Oku

Geleneksel medyanın kralı fenomenlere karşı

Katıldığı bir programda sosyal medya fenomenleri ve influencer’lara “Hepsi çöp. Para kazanmaya çalışan zavallılar” diye ağır sözler sarf eden geleneksel medyanın ünlü ismi Okan Bayülgen sosyal medyanın gündemine oturdu. Bazı sosyal medya ünlüleri kendi mecralarından Bayülgen’e cevap verirken birkaçına da ben sordum. Problem ne? Neden sosyal medya geleneksel medyaya göre daha çok eleştiriliyor? Sosyal medya fenomenlerinin ‘çok’ para kazanması niye hep gündemde? İşte yanıtı...

BİRAZ İNSEN Mİ O YÜKSEK ATINDAN

Jahrein adıyla tanınan Ahmet Sonuç, çöp’ yorumuna sosyal medya hesabından “Yıllarca içerik olarak karşına ‘bimbo’ları (boş kadın diye çevrilebilir) çıkartıp dalga geçtin. Bunun üstünden eşek yüküyle para kazandın. Sonra çıkıp bu içeriğinden memnun olmadığını, pişman olduğunu açıkladın. Senin içeriğin de ego pornosuydu Okan’cığım. Biraz insen mi o yüksek atından?” yanıtını verdi.

YILLARCA KOLAY PARA KAZANDI

Sosyal medya fenomeni Aytuğ Ergen’in Instagram’da 3 milyon takipçisi var. Bayülgen’in ‘çöp’ ve ‘zavallılar’ sözlerine şu yanıtı veriyor: “Ulusal kanallarda yaptığı programlarla ahlaki değerlerimizi hiçe sayarak kolayca para kazandı. Şimdi sosyal medyada binbir emekle çekilen, her saniyesi emek kokan, bir şeyler yapıp bir şeyler kanıtlamaya çalışan gençliğe, ‘para kazanmaya çalışan zavallılar’ demesi son derece çirkin ve kabul edilemez. Sanırım bu çirkin yorumun altında eskisi gibi popüler olmayan programın ve kitlelerin sosyal medyaya kayması yatıyor.”

OKAN BAYÜLGEN HAKLI, PARA İÇİN PROFİLLERİNİ ÇÖPE ÇEVİRENLER VAR

Yazının Devamını Oku

Kostüm mü iç çamaşırı mı

JLO, Rihanna, Beyonce ve Madonna ile dünya sahnelerinde başlayan mayo-kostüm akımının Türkiye’deki en sıkı takip-çileri Hadise, Gülşen ve Hande Yener hiç şüphesiz. Ancak bir farkla. Yabancı şarkıcıların kostümleri alkış alıyor, bizimki-lerin kostümleriyse pek beğenilmiyor. Ünlü modacı Raşit Bağzıbağlı, ‘Onların giydiği kostüm, bizimkiler ise iç çamaşırına benziyor’ diyerek o farkı gündeme taşıdı. Bundan kastı ne? Yoksa biz çekememezlik mi yapıyoruz? Nerede o eski şaşa-alı sahne kostümleri? Sordum.

BİZİMKİLERİN KOSTÜMLERİ KALİTESİZ

PARİS Hilton, Doutzen Kroes, Petra Nemcova, Yolanthe Cabau gibi ünlü isimlere tasarımlarını giydiren ünlü modacı Raşit Bağzıbağlı, kimin ne giydiğinden ziyade giyilen kostümün kalitesi özelinde yorum yaptığını belirterek, “Önüme 2-3 kostüm fotoğrafı geldi. İç çamaşırı benzetmesini de o fotoğraflara bakarak yaptım çünkü bakınca ortada bir kostüm göremedim. Daha çok fantezi iç çamaşırına benziyordu. Beyonce, JLO gibi starların giydikleri daha ağır. Kaliteli kumaş-materyallerden yapılmış. Bizimkilerinki ise daha hafif. Aradaki en büyük fark bu. Belki de bütçe sıkıntısı yaşıyorlardır, bilemem ama giydikleri kostümler kalite algısını aşağı çekiyor. Buna saç, kıyafet uyumsuzluklarını da ekleyin. Benim sahne kostümü tasarlamak gibi bir iddiam yok, bu iş beni pek heyecanlandırmıyor ama olsa inan en kaliteli kumaşlar, materyaller kullanırdım. Hakkını verirdim. Bahsettiğimiz sanatçılarımız da sahneden iyi para kazanıyorlar. Yurtdışındaki bu trendleri uygulamak istiyorlarsa o sanatçıların modacıları ile çalışmalarını tavsiye ederim, tek başlarına değil” diyor.

İŞLEMEYE DOYDUK

Gönül Yazar, Ajda Pekkan, Bülent Ersoy gibi ünlülerin kostümleri düşünüldüğünde bugünkü sahne modasının bambaşka bir noktaya vardığı aşikâr. Bağzıbağlı bunun dünyada yeni bir akım olduğunu söylüyor ‘ama’ diyerek şöyle de bir parantez açıyor: “Yurtdışında çok fazla işleme giyiliyor. Kendall Jenner ve Jennifer Lopez daha yeni ful işlemeli kostüm giydiler. Tabii bizim sahneler yıllardır işlemeli kıyafetlere doydu! O nedenle bizim sanatçılar sahnede sadeleşmeye çalışıyor. Ama ABD’de durum tam tersi. Hem kırmızı halıda hem de sahnede işlemeler hâkim. Kullanılan kumaşlar ise çok kaliteli.”

ADRIANA LIMA İLE PİŞTİ

Yazının Devamını Oku

Doktorun ekranda göbek atması yasak mı

Seda Sayan’ın TV programına katılan Kalp ve Damar Cerrahı Banu Küçükpolat’ın program sonunda Roman havası eşliğinde göbek atması tam anlamıyla olay oldu! Doktor göbek de atar, gerdan da kırar, dövme de yaptırır, saçını maviye de boyatır. Bana göre ortada olaylık bir durum yok ama bazıları Dr. Küçükpolat’ı ‘Doktor, ağır olmalı’ diyerek sosyal medyada linç ediyor. Üzerine bir de TTB’nin doktor hakkında ‘göbek attığı için soruşturma açtığı’ iddiaları gelince ‘Ne oluyor?’ diye tarafları aradım. İşin aslını astarını sordum. İşte yanıtları...

RUHUMDA ROMANLIK VAR

KALP ve Damar Cerrahı Banu Küçükpolat’ı Bahçeşehir’deki muayenehanesinde yakalıyorum. Program bittikten sonra, telefonları da sosyal medyası da kilitlenmiş. ‘Sebebi ne?’ diye soruyorum. “Ne olacak? Bir göbek attım gündem değişti. İnan çok şaşkınım. Daha önce böyle bir şey hiç yaşamadım. Linç ettiler beni. İnsanlar ne kadar acımasız. Yazılanları okusan aklın durur” diyerek giriyor lafa. Duruma canı hayli sıkkın. Ne oldu da konu buralara kadar geldi, peki? Şöyle anlatıyor: “Programa davet aldım. Gittim. Soruları cevapladım. Yayın biterken de ‘Kapanışını beraber yapalım’ dedi Seda Hanım. Roman havası çaldı. Oynadım. Olay bu. ‘Vay! Doktor nasıl oynarmış?’ Nereyi açsam hakkımda konuşuluyor. Övenler de var tabii ama daha çok linç ediyorlar. Anlamıyorum ki hastan masada mı kalmış? Biri zarar mı görmüş? Bazı hekimler yazıyor özelden ‘Ayıp’ diye. Ruhumda var Romanlık. Ne olmuş yani?

TRAKYALIYIM BEN

“Ben böyleyim. Üniversitede de böyleydim, doktor oldum yine böyleyim. Tiktok hesabım var. Aç, bak! Orada da oynarım. Instagram’da da oynarım. Renkliyim. Hastam gelir asık suratlı. Onu da oynatırım. Trakyalıyım ben, Edirneli. Bilirsin bizim oraları. Gülmeyi, eğlenmeyi, oynamayı severiz ama yorumlar karşısında nutkum tutuldu. Tanımadığınız birine nasıl bu kadar nefret kusarsınız yahu. Kimin canını almışım? Kimin parasını gasp etmişim? Psikolojim altüst oldu. Normal hayatta nasılsam ekranda da öyle davrandım. Kimliğimi, ruhumu değiştirmedim.”

TOPLUM SAĞLIĞINI RİSKE EDENLERE BAKSINLAR

Soru: Türk Tabipleri Birliği’nin hakkınızda soruşturma açtığı iddia edildi? Henüz TTB ile konuşmadım, konuşacağım ama şu ana kadar elinize ulaşan bir bilgi, soruşturma ya da inceleme yazısı var mı?

Cevap:

Yazının Devamını Oku

Zeytin hasadı başladı

Yaşadığımız coğrafyanın bize sunduğu en büyük zenginliklerinden biri hiç şüphesiz bereketin simgesi zeytin ağacı. Ancak zeytini ne kadar sevsek, kahvaltılarımızdan eksik etmesek de iş zeytinyağına geldiğinde pek kıymetini bilmiyoruz. Yunanistan’da kişi başı tüketim yaklaşık 13 kiloyken Türkiye’de bu oran bir buçuk kilo ile sınırlı. Oysaki Türkiye’de sektörün lideri İspanya ve İtalya’daki kadar kaliteli zeytinyağları üretiliyor. Erken hasadın başladığı bugünlerde kaliteli zeytinyağı, önemi ve fiyatının izini sürdüm.

14 milyon zeytin ağacı ile Türkiye’nin sofralık zeytin üretim merkezi Manisa Akhisar’ın Ticaret Borsası Başkanı Alper Alhat, bölgede 7-8 yıldır kaliteli zeytinyağı üretimi için çalıştıklarını, 67 fabrikada 22 bin üretici ile soğuk sıkım zeytinyağı üretildiğini söylüyor, şöyle devam ediyor: “Pandemi ile dünyada herkes daha sağlıklı bir yaşam arayışına girdi. Yediğimiz, içtiğimiz de elbet bu işin bir parçası. Soğuk sıkım zeytinyağı da sağlıklı ve güvenilir gıda olarak tam da bu noktada öne çıkıyor. Bölge olarak Tarım Bakanlığı ile başlatılan ortak bir projenin de parçasıyız. 28 derecenin üzerinde zeytinyağı sıkan tek bir fabrikamız yok! Bu işe geç başladık ama en iyisini yapıyoruz. Türkiye’de sofralık zeytinin yüzde 70’ini üretiyoruz. Zeytinyağı ihracatı payımız ise yüzde 10-15 civarında. Hedefimiz, farklı kalite ve çeşit ile bu payı artırmak.”

VERGİ İNDİRİLSİN

Zeytinyağının üretici çıkış fiyatında geçtiğimiz yıldan bu yana yüzde 50’den fazla artış yaşandı. ‘Artış devam eder mi?’ sorusuna Alhat, “Sadece zeytinyağı fiyatlarında değil, tüm bitkisel yağ fiyatlarında bu sene yaklaşık yüzde 110’luk bir artış var. Dolar kuru, kuraklık, üretim azlığı (geçen seneye kıyasla yüzde 25’lik düşüş var) bu durumda etkili oldu. Buna rağmen zeytinyağı çiçek yağı ile kıyaslandığında daha az zamlandı ki üreticinin özverisi büyük. Bu dönemde devletten hiç destek göremedik. yüzde 70’i ithal olan çiçek yağı üreticisi için vergiler indirildi ancak zeytinciler destek alamadı. Bizler de zeytinyağı raf vergisinin 8’den 1’e indirilmesini talep ediyoruz” diyerek yanıt veriyor.

20 LİRAYA ZEYTİNYAĞI OLMAZ

Akhisar, Türkiye’nin en büyük zeytin bölgesi. Zeytinyağında ise markalaşma ve tanıtım atağındalar. Bu işi de ünlü bir isim, Ayhan Sicimoğlu üstlenmiş durumda. ‘Ne alaka?’ diyenler için yazayım Sicimoğlu İspanya ve İtalya’da butik zeytinyağcılığı üzerine araştırmalar, programlar yapmış da bir isim. Şimdilerde kendi adını taşıyan 3 ayrı -Klasik, Yeşil Altın, Kızıl Altın- zeytinyağı serisi çıkarıyor. Ertuğrul Özkök’e göre yeşil altın serisi İtalya’nın Puglia bölgesinde üretilenlerden daha güzel. Sicimoğlu’nu önlüğü giymiş, zeytin hasadı yaparken yakalıyorum. Şöyle anlatıyor: “Akhisar benim için Türkiye’nin Toskana’sı. Ayvalıklılar kızmasın ama denizden daha yüksekte, daha iyi rüzgâr alan bir bölge. Ben ‘butik’ zeytinyağı üretiyorum. Soğuk sıkım, sızma. Türkiye’de ise zeytinyağı hem sıcak hem soğuk yemeklerde kullanılır ama maalesef bizde zeytinyağı kültürü, farkındalığı pek yoktur. Anadolu’da bir restorana veya bir lokantaya gittiğinizde zeytinyağı isteyin ayçiçek yağı getirirler. Her ne kadar ülkemizde ‘zeytin yağlılar’ gibi bir kategori olsa da bu durum zeytinyağının kullanımını kısıtlamış ve gelişimini engellemiştir. Bir de Türkiye’de insanlar zeytinyağı diye bugüne kadar hep kötü yağ yemişler ve adı da acı yağ kalmış. O nedenle Ege, Akdeniz dışında yemeklerde pek tercih edilmiyor. Öyle ki zeytinyağı üretiminde 4. ülke olmamıza rağmen tüketimde 1.5 kilo ile sonuncuyuz.”

Yazının Devamını Oku

Salgın 1 yıl içerisinde bitecek mi

Amerikan mRNA aşısının üreticisi de olan ilaç firması Moderna’nın CEO’su Stéphane Bancel tarih verdi: Dünya genelinde vakaların yaklaşık 228, ölümlerin ise 5 milyona yaklaştığı koronavirüs salgınının 1 yıl içerisinde biteceğini söyledi. DSÖ, şubat ayında benzer bir açıklama yapmış 2022 yılının ortalarını işaret etmişti. Türkiye’de ise KLİMİK, 6-9 ay içinde pandemik dönemin sona erebileceğini duyurmuştu. Peki, nasıl? 1 yıl içerisinde ne değişecek de pandemi sona erecek? Sevinmek için erken mi? Sordum.

MODERNA CEO’SU TARİH VERDİ

İSVİÇRE’DE yayımlanan Zeitung gazetesine konuşan Moderna CEO’su Stéphane Bancel, pandeminin 1 yıl içerisinde biteceği öngörüsünü aşı üretim kapasitelerinin artmasına bağladı ve şunları söyledi: “Son 6 ayda aşı üretim kapasiteleri arttı. Bu kapasite ile gidersek önümüzdeki yılın ortasına kadar dünya üzerinde herkesin aşılanmasına yetecek kadar doza ulaşılır hale gelir. Bugünden itibaren, önümüzde pandeminin bitmesi için 1 yıl var gibi farz edebiliriz. Aşı olmayanlar ise kendiliğinden bağışıklık kazanacak.”

DAHA ÖLÜMCÜL OLMAZ

HALEN 182 ülkede kullanılan Oxford/AstraZeneca aşısını geliştiren bilim insanı Dame Sarah Gilbert de “Virüs tamamen mutasyona uğrayamaz çünkü spike proteini hücreye girmek için insan hücresindeki ACE2 reseptörü ile etkileşime girmek zorunda. Eğer spike proteini reseptörle etkileşime giremeyecek kadar değişirse zaten hücre içine giremez. Bu nedenle virüsün, bağışıklıktan kaçarak bulaşıcı bir virüs olabileceği çok fazla yer yok. Onun için COVID-19’un çok daha ölümcül bir varyanta dönüşmesi olası değil. Virüsler bir popülasyona yayıldıkça zamanla daha az öldürücü olma eğilimindelerdir” diyerek COVID-19’un zamanla soğuk algınlığı ve solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan mevsimsel gribe döneceğini onaylıyor.

TÜNELİN UCUNDA IŞIK GÖRÜNÜYOR

TÜRK Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap, ‘Pandeminin sonu ne zaman gelecek?’ başlığı ile düzenlenen toplantıda, tünelin ucunda ışık görüldüğünü söylemişti. Prof. Dr. Azap, “Aşıdan kaçan bir varyantın ortaya çıkmaması halinde, önümüzdeki 6-9 ay içerisinde pandemik dönemin sona ereceğini ve virüsün mevsimsel bir hastalığa dönüşeceğini düşünüyorum. ‘Bitmeyen pandemi’ diye bir şey yok tarihte. Tüm pandemiler biter. Bu da bitecek. Burada önemli olan daha fazla uzamaması. Hepimiz bunaldık ama çoğu gitti azı kaldı. Bir kere elimizde aşılar var ki koruyuculukları çok yüksek. Oldukça güvenli aşılar, yeterli miktarda da üretiliyor. Tabi tek başına aşı olması yetmez, aşılanmak da gerekir. Aşılanma ve beraberinde maske, mesafe gibi toplumsal önlemler ile bu işi halledebiliriz. Ayrıca, bu sene sonunda kullanıma girmesi beklenilen etkili ilaçlar da (hap şeklinde) geliştirilme aşamasında. Hastalığın başında verecek, bulaşı 1-2 gün içerisinde durdurabileceğiz. Aşılama, bireysel önlemler ve yeni ilaçlar ile durumu artık salgın olmaktan çıkarıp endemik bir virüs haline çevirebiliriz” diyor.

AŞIYA ULAŞABİLEN ÜLKELER ŞANSLI

Yazının Devamını Oku

Bilim karşıtı hekim olur mu

Sağlık Bakanlığı ve meslek örgütleri, COVID-19 ile mücadelede şu an elimizdeki tek silah olan aşının yaygınlaşması için çabalıyor. Ancak bazı hekimlerin aşı karşıtı açıklamaları o mücadeleye gölge düşürüyor. TTB de hem ekranlardan hem de sosyal medyadan aşı karşıtı açıklamalar yapan, bir yandan da kendi adını taşıyan bitkisel ilaçlar satan Dr. Ümit Aktaş için 1 ay meslekten men cezası verdi. Hem taraflarla konuştum hem de Avrupa’da aşı olmayan ve aşı karşıtı hekimlere ne gibi yaptırımlar uygulanıyor inceledim.

HEKİM AKLINA HER GELENİ SÖYLEYEMEZ

İSTANBUL Tabip Odası Genel Sekreteri Prof. Dr. Osman Küçükosmanoğlu, Dr. Ümit Aktaş hakkında ‘reklam’ ve ‘etik ihlali’ gibi nedenlerle birden fazla soruşturma olduğunu söylüyor. Son alınan 1 aylık meslekten men kararı, Dr. Aktaş’ın bir programda dile getirdiği ‘Aşının faz çalışmaları tamamlanmadı. ABD’de ve Avrupa’da on binlerce insan aşı kaynaklı nedenlerle öldü’ gibi yanıltıcı, toplum sağlığını riske sokan açıklamalarının ardından geldi. Prof. Dr. Küçükosmanoğlu, “Ceza nihai değil. TTB yüksek onur kuruluna gidecek, itirazlar dinlenecek. Onaylanırsa karara bağlanacak ki bu süreçler biraz zaman alır” diyor. Bilimdışı açıklamaları nedeniyle 3-4 doktor hakkında daha soruşturmaların devam ettiğini belirten Prof. Dr. Küçükosmanoğlu, “Biri çıkıyor, ‘Aşı yapan hekimler yargılanacaklar’ diyor. Öteki, yanıltıcı bilgiler ile kendi pazarını oluşturmaya çalışıyor. Bir başkası COVID-19’un varlığını inkâr ediyor. Bunlar gerçekdışı ve işi bilim olan bir biliminsanına yakışmayan beyanlar. Kişi, hekim diye aklına her geleni söyleyemez. ‘Bana göre’ diye bir tabir yoktur bilimde. ‘Bana göre aşı yanlıştır’ ya da ‘Bana göre COVID-19 yoktur’ demek bilimi inkârdır. Sağlık Bakanlığı, meslek odaları ve üniversiteler bünyesinde yürütülen çalışmalar, araştırmalar var. Belli aşamalardan geçmeyen hiçbir aşıya ruhsat verilmez, inanmayın” uyarısında bulunuyor.

KAMU SAĞLIĞI İLE OYNUYORLAR

TÜRK Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı da İTO Onur Kurulu kararının henüz kesinleşmediğini hatırlatarak, “İtirazlar olur, savunma alınır. Süreç böyle işler ama meslek odasının aldığı karar bazı hekim beyanlarının kamu sağlığını tehdit ettiğini topluma anlatmak açısından önemli” diyor ve şöyle devam ediyor: “Diyelim aşı tereddüdü yaşayan biri var. Bakıyor, bir hekim çıkmış, bilimsel dayanak olmadan, aşı karşıtlığı yapıyor. Toplum, bu hekimin açıklamalarının bilimsel olmadığını nereden bilecek? Neye göre değerlendirecek? Bunlara inananlar, ‘Ama bu hekim böyle söylüyor’ diyenler var. Bilimdışı bu söylemler kafa karışıklığına, sanki hekimler arasında bir anlaşmazlık varmış da ortada somut, bilimsel veriler yokmuş gibi algılanmasına da yol açıyor. Bu söylemlere inanıp aşı olmayanlar, 2 doz Sinovac olduğu halde hatırlatma dozunu yaptırmayanlar var. Risk grubundakiler, gebeler var. Hayatlarını kaybediyorlar. Vefat sayımız bir süredir 200’ün altına düşmüyor. Sağlık Bakanlığı da bu konuda bir adım atmalı. Açıklamaları ile toplum sağlığını riske eden bu hekimlerle ilgili -mesela açığa alma gibi- yaptırımlar uygulanırsa böyle durumlarla karşılaşmayız.”

‘YÖNETİMDE YER ALMAMI İSTEMİYORLAR’

Yazının Devamını Oku

Yıldızlara bakmadan adım atmayanlardan mısınız

Burçlardan ya da astrolojiden bahsedilirken hangimiz kulak kabartmadık? ‘Merkür geriliyor’ diyerek hangimiz yeni bir anlaşmayı imzalamaktan vazgeçmedik? Astroloji böyle işte! İsteseniz de istemeseniz de bir şekilde hayatımıza giriyor ama ortada hiçbir emare yokken 6 yıllık eşini doğum haritasına bakarak, ‘Aldatıyor’ diye kıskanmak, suçlamak ve akabinde boşamak! Bugüne kadar duyduğum en saçma gerekçe. Hayatını sadece yıldızlara göre yönlendirenler var mı? Öngörüler ne kadar gerçek? Astroloji konusundaki hatalı yaklaşımlar neler? Sordum.

ASTROLOJİDE KESİNLİK YOKTUR

ASTROLOG Aygül Aydın, ‘Astroloji 4 bin yıllık kadim bir bilgidir’ diyerek giriyor söze ve astrolojinin ne olmadığını şöyle anlatıyor: “Osmanlı’da doğum haritasına ‘feleğin çemberi’ denirdi. Doğum haritası dediğimiz şey de senin hangi yıldız ya da gökyüzü olayı altında doğduğunu gösterir. Buna bakarak da birtakım öngörüler ortaya koyar. Mesela ‘Venüs’ün aslan. Sen şöyle bir evlilik yapabilirsin’ ya da ‘Şu işe daha yatkınsındır’ deriz. Yani birtakım ihtimalleri konuşuruz. İlla bu ihtimaller gerçekleşecek gibi bir durum söz konusu değildir. Önemli olan kişinin iradesidir. İnsan iradesi gezegenlerden üstündür.

Bizler gökyüzüne bakarak belirli izleri takip eder, yaşadığımız zamanı anlamaya çalışırız. Yani astroloji gelecekten ya da şu andan haber vermez! Diyelim bir proje var elinizde ve ‘Acaba şimdi mi başlasam yarın mı?’ diye düşünüyorsunuz. Eskiden yıldızlar aynı konumdayken ne olmuş? Astroloji bunu söyler ki ders al. Ama kimseye ‘Kesin böyle olacak’ ya da ‘Olmuş’ demez, diyemez. Hiçbir astroloji haritası, hiçbir astrolog kader belirleyemez. ‘Doğum haritasına göre yaşamak’ gibi durum olamaz. Olsaydı bu işi yapan biri olarak ben yaşar, her şeye önlem alırdım. Astroloji sonuca giden yolda davranışlarımızın nasıl olması gerektiğini söyler ama kesinlik barındırmaz” diyor.

BOŞANMA SEBEBİ

ÖZGE Eğrikar’ın haberini okumuşsunuzdur. Futbolcu Özer Hurmacı, Trabzonspor’da oynadığı dönem evlendiği Mihriban Hurmacı ile ‘astroloji’ yüzünden boşanıyor. Boşanma dilekçesine de konu olan iddiaya göre Mihriban Hurmacı, astroloji haritasına bakarak eşini kıskandı, ‘Beni aldatıyorsun’ baskısı yapmaya başladı. Zaten var olan sorunlarına bir de bu eklenince çift soluğu mahkemede aldı.

YILDIZLARA BAKMADAN FİLM ÇEKMEZ

Yazının Devamını Oku

5 dakikalık ‘jet’ muayene sağlıkta şiddeti körükler mi

Hekim ve sağlık çalışanlarının gündeminde, COVID-19 ve aşılama kadar önemli bir konu daha var: ‘Merkezi Hekim Randevu Sistemi’ndeki randevu aralıklarının 5 dakikaya düşürülmesi. ’TTB, hastaya ayrılan beş dakikalık muayene süresinin hataları ve dolayısıyla da sağlıkta şiddet olaylarını arttıracağı kaygısı ile Sağlık Bakanlığı’na bir yazı gönderdi. Peki, 5 dakikalık ‘Jet’ muayene şiddeti neden, nasıl artırır? Ortalama muayene süresi ne olmalı? Hekimler anlatıyor...

ORTALAMA SÜRE 20 DAKİKA OLMALI

TTB Şiddet Çalışma Grubu üyesi Dr. Samet Mengüç, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir muayenenin ortalama süresinin 20 dakika olarak belirlendiğini belirterek, “Bugün geriye dönüp baktığımızda, sağlık çalışanlarına uygulanan şiddetin ana problemlerinden biri bu işte: zamansızlık. Günde kaç hasta baktığınızdan ziyade hastaya ne kadar zaman ayırdığınız önemli. Neden biliyor musun? Çünkü bizim meslekte asıl olan iletişimdir. Doktorun hastası ile iyi bir diyalog kurması, hastanın rahatlaması lazım ki hasta en namahrem bilgiyi bile çekinmeden anlatsın, doktor-hasta arasında bir güven ilişkisi kurulsun. Takdir edersin ki bunun için de 5 dakika yetmez. Bir muayenenin temel unsuru, anamnez dediğimiz karşılıklı soru-cevap, yani işte bahsettiğim bu diyalogdur çünkü doktorların yüzde 80-90’ı bu noktada teşhisi koyar. Tahlil ve tetkikler tereddütte kaldığımız, ‘Aman, şunu atlamayayım’ dediğimiz noktada devreye girer. Tüm bunlar da ortalama 20-25 dakika süre alır” diyor.

SİSTEM REVİZE EDİLMELİ

Türkiye’de sistem, her 10 dakikaya bir randevu veriyor. Ancak sistem, hastanın randevusuna gelmeme ihtimalini de hesaba katarak aynı saate 2 randevu da verebiliyor. Bu da, muayene süresini 5 dakikaya düşürüyor. Buna ayaktan gelen hastaları da ekleyin! Muayene süresi kısaldıkça kısalıyor. Dr. Mengüç, “Sistem daha çok hasta bakmaya odaklı. O zaman da hekim-hasta ilişkisi yok oluyor. Hasta, ‘Doktor yüzüme bile bakmadı’ diyerek, tabi ki bilmediğinden, sistemi değil hekimi suçluyor. O an orada bir şiddet yaşanmasa da hastanın kafasında doktora karşı bir ön yargı oluşuyor, haliyle bunu çevresine yansıtıyor. Dolayısıyla bir sonraki karşılaşmada şiddet ihtimali artıyor. Tersinden bakalım: Hekim, kafasına göre muayene süresini uzatsın diyelim. Bu sefer de diğer hastalar kapıya vurmaya, ‘Hocam sıram geldi niye bekliyorum hala?’ demeye başlıyor. Nitelikli sağlık hizmeti sunmak ve almanın en önemli kuralı muayene sisteminin oturtulmasından geçer. Bu bile tek başına çözülse eminim şiddet büyük oranda yok olacaktır” diyerek randevu sistemimin yeniden düzenlenmesini talep ediyor.

MUAYENE SÜRELERİ TÜKENMİŞLİK HİSSİ YARATIYOR

ŞÜPHESİZ ki 20 milyonluk nüfusu ile sıkıntının en çok hissedildiği illerin başında İstanbul geliyor. İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Prof. Dr. Osman Küçükosmanoğlu, “Sistem ‘Hasta gelmezse’ diye aynı saate bir başka hasta daha atıyor ama neredeyse randevusuna gelmeyen hasta yok! Bu da 10 dakikalık süreyi beşe düşürüyor. Elbette bu, işin merkezi bir sitemden yürütülmesi, suistimalleri engellemesi, işi kolaylaştırması açısından önemli ancak bir yandan da meslek pratiğimizi kötü etkiliyor. Hastaya yeteri kadar zaman ayıramamak, kapıda bekleyen hastaların yarattığı baskı hekimleri tükenmişliğe itiyor ki bu da hem hizmetin kalitesini düşürüyor hem de genç hekimlerin ya daha kolay branşlar seçmesine ya da yurt dışına gidip orada çalışma arzusuna kapı açıyor” diyor.

Yazının Devamını Oku

Bir garip miting

Küreselcilerin oyunundan bahsediyorlar; argümanları da pankartları da başlarında miğfer ile ABD kongresini basan küresel komplo teorisyenleri, QAnon grubundan arak. ‘Aşı karşıtıyız’ diyorlar; içlerinde 2 doz aşılılar var. On binlerce kişi oldukları iddiasındalar; koskoca miting alanında hepi topu 3-4 bin kişiler. Türkiye’de aşı zorunlu olmamasına rağmen ‘Aşı karşıtı değil, aşı dayatmasına karşıyız’ diyenlerin Maltepe toplaşması bir kez daha kanıtladı ki argümanları gerçek değil. Peki, gerçek ne? Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Sarp Üner ile argümanlarını ve mitingi masaya yatırdık.

ARGÜMANLARI TEMELSİZ

MALTEPE’deki mitinge katılanlar neşeyle Türk bayrakları sallıyor, o sırada sahnedekilerden biri ‘Akın akın geliyorlar’ anonsları yapıyor; dönüp bakıyor, ‘Hani’ diyorsunuz içinizden. İnanmıyorsanız buyurun izleyin YouTube’a yükledikleri videoları. Toplasınız 3 hadi taş çatlasın 4 bin kişiler. Prof. Dr. Sarp Üner “Tamamen dışarıdan toplanıp, buraya getirilmiş bir grup. Bazı pankartlar ile o pankartları taşıyanların inandıkları arasında fark olduğu çok belli. Birileri önceden pankartları yazıp, ellerine tutuşturmuş sanki” diyerek bana katılıyor. Çoğunluğu muhafazakârlar oluşturuyor gibi gözükse de aslında heterojen bir grup. Kendini Atatürkçü olarak tanımlayanlara kadar geniş bir yelpazedeler.

KÜRESEL GÜÇLER

AKİT yazarı Abdurrahman Dilipak da konuşmacı. Komplo teorilerine dayandırıyor konuşmasını. mRNA aşısı için, ‘Aşı değil, gen terapisi. Ne idüğü belirsiz sıvı’ diyor, güvenli dünya çağrısı yapıyor. Konuşma bitince biri ‘Arkaya ses gelmiyor’ diye sesleniyor. Sunucu ‘Londra-ABD devreye girdi, engellediler’ diyerek topu yine ‘küreselcilere’ atıyor. Mitinge gelenlerin iddiaları benzer; alüminyum (Grafen Oksit) çip, 5g, Bill Gates, küresel çeteler, İllüminati gibi. ‘Büyük oyunu biz çözdük’ kafasındalar. Bunu aşı karşıtı bu insanları küçümsediğim için söylemiyorum çünkü iddialarının gerçek olmadığını biliyorum. Prof. Dr. Sarp Üner de “Söylediklerinin temeli yok. Sloganlarının altı boş! İddiaların hepsi çürütüldü ama ısrarla aynı söylemlerdeler. Amaç kafa karışıklığı yaratmak. Benim anladığım aşı karşıtlığından nemalanan bir grup var. Hem siyasal hem finansal anlamda. Siz ne derseniz deyin çıkarları uğruna aynı yalanı söylemeye devam edecekler. Küresel komplodan bahsediyorlar ama kendileri komplonun parçası. Aşı karşıtlarının argümanlarını aslında 12 kişinin uydurduğu ispatlandı” diyor.

KİM BU 12

Yeri gelmişken not düşeyim; yanıltıcı bilgilerle mücadele eden Dijital Nefretle Mücadele Merkezi ve Aşı Karşıtlığını İzleme Kurumu 1 Şubat-16 Mart 2021 tarihleri ​​arasında sosyal medyada tespit edilen 812 binden fazla gönderiyi analiz etti. Bulgulara göre Facebook ve Twitter’da paylaşılan tüm yanlış ve yanıltıcı bilgilerin yüzde 70’i 12 kişinin elinden çıkma. ‘Dezenformasyon düzinesi’ denilen ve aşı karşıtlığı üzerinden servet elde eden grubun içinde bitkisel hap satmaya çalışan doktorlar ile suikaste kurban giden ABD Başkanı John F. Kennedy’nin yeğeni Robert F. Kennedy de var.


Yazının Devamını Oku

11 Eylül’ün ardından uçuşlarda ne değişti

Bundan 20 yıl önce 11 Eylül’de San Francisco ve Los Angeles’a giden 4 yolcu uçağı kaçırıldı. O uçaklardan biri İkiz Kuleler’in kuzey, 17 dakika sonra ise ikincisi, hem de canlı yayında, güney kulesine çarptı. Yirmili yaşlarda genç bir muhabirken, tüm dünya ile aynı anda izlediğim bu görüntü aklımdan çıkmıyor. Saldırı sonrası ABD politikaları yeniden şekillenirken Afganistan ve Irak da o enkazın altında kaldı. Müslüman karşıtı ayrımcılık arttı, sansür yaygınlaştı. Ama değişen bir şey daha vardı! Uçak yolculukları...

UÇMANIN KEYFİ KAÇTI

YAZMAK istediğim konu hem havacılık hem de 11 Eylül olunca gazetenin bu konudaki en önemli ismi, Uğur Cebeci’yi aradım. Cebeci 20 yıl önce 11 Eylül’de New York’taydı ve İkiz Kuleler’in yıkılışına şahit oldu. Afganistan’daki askeri varlığın daha düne kadar kalıcı olması, Müslümanlara karşı önyargı, nefret, ırkçılığın artması, sınır dışıların çoğalması, ABD İçişleri Bakanlığı’nın kurulması hiç şüphesiz 11 Eylül’den sonraki önemli değişimlerden. Ancak havacılık da en az bu saydıklarım kadar değişti. Cebeci de aynı görüşte. “Eskiden uçmak rahat, keyifli bir işti. 11 Eylül havacılığın kimyasını değiştirdi. Alınan katı kararlar işin heyecanını da keyfini de kaçırdı. Şimdi uçmak daha çok bir eziyet!” diyor.



KUYRUKLAR YOKTU

Yazının Devamını Oku

Bilim insanları ayakta

COVID-19 aşısı karşıtları yarın İstanbul Maltepe’de Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın da konuşmacı olarak katıldığı ‘Büyük Uyanış’ mitingi düzenliyor. İstanbul Valiliği’nin izin verdiği mitinge karşı bilim insanları sesini yükseltti. ‘Salgın zamanı aşısızların, maske-mesafesiz toplanması halk sağlığına meydan okumaktır’ diyen uzmanlar ‘Demokratik hak mıdır?’ sorusuna ise sadece Türkiye’de yaklaşık 60 bin kişinin öldüğünü hatırlatarak gönül rahatlığı ile evet diyemiyor.

TAAMMÜDEN İNSAN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS

ANKARA Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necmettin Ünal aşı karşıtlarının her türlü girişiminin ‘topluma karşı işlenen suç’ kategorisinde olduğunu söylüyor ve “Mitingi organize edenlere karşı devletin tüm mekanizmaları harekete geçmeli, bunun başında yargı gelir, ağırlaştırılmış cezalar verilmeli. Tüm sivil toplum örgütleri ve kuruluşlar da tepkisini dile getirmeli, etik sorumluluğuna göre davranmalı. Çünkü aşı karşıtları yalan yanlış bilgilerle ‘taammüden insan öldürmeye teşvik suçu’ işlemektedirler. Toplumu yanlış etkileyecek girişimlere olanak verilmesi vatandaşı tehlikeye atar. Pandemi şartlarında, ‘Kanaryaları seviyorum. Kanaryalara özgürlük mitingi yapacağım’ desem bana izin verilir mi? Verilmez. Bu mitinge de izin verilmemeli. Ayrıca, bu insanlar aşı karşıtı ve mitingde de korunmayacaklar, salgının abartılı hale gelmesine neden olacaklar. ‘Birbirlerine bulaştırsınlar, bize ne’ demek Hipokrat yemini eden bizlere yakışmaz. Devlet müdahil olmalı” diyor.

RANT PEŞİNDELER

Prof. Dr. Ünal aşı karşıtlarının argümanlarının bilimsellikten uzak olduğunu hatırlatarak, “Bill Gates’in adamları soykırım yapıyorlar, Türk ırkını yok edecekler’ diyen kişileri ciddiye alıp bilim insanı olarak ne cevap vereyim, inan şaşırdım. Komedi artık bu! Ya gerçekten çok zekiler bizimle eğleniyorlar ya da gram akıl yok! En başından söyledim; aşı kararsızlarına saygı duyarım. Onları ikna etmek, bilimsel dayanaklar sunmak bizlerin görevi. Ama aşı
karşıtlığı bambaşka! Aşı karşıtı olup da bu işten rant elde eden, çıkar sağlamaya çalışan o kadar çok kişi var ki! Hekim kimliği altında aşılara karşı çıkan bazı kişilerin, kendi ürünlerini fahiş fiyata pazarlamaya çalıştıklarını biliyoruz” diyerek Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda bir adım atması gerektiğinin altını çiziyor.

DEMOKRATİK HAK DEĞİLDİR

HEMATOLOJİ Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner

Yazının Devamını Oku