Netflix belgeseli Sosyal İkilem’in (Social Dilemma) düşündürdükleri

Son günlerde, çevremdeki pek çok kişi Netflix orijinal belgeseli “Social Dilemma”yı (Sosyal İkilem) izlemem gerektiğini söylüyordu.

Dün, bu belgeseli izleme fırsatı buldum. Social Dilemma, benim de iş hayatında yakın çalıştığım, Silikon Vadisi’nin önde gelen şirketlerinden Google, Facebook, Instagram (Facebook tarafından satın alındı), Twitter ve Youtube (Google tarafından satın alındı) eski çalışanlarının söylemlerini içeren (ki bu kişilerin bir bölümü, Facebook’un erken aşama yatırımcısı, Facebook’un gelir kazandırma yöneticisi, Facebook Like’ın ve Youtube öneri platformunun geliştiricileri), bu kişilerin eski çalışmalarını kınayan ve teknolojinin topluma negatif ve manipulatif etkisini eleştiren aktivistlerin düşünceleri doğrultusunda hazırlanmış gerçekten önemli mesajlar barındıran bir belgesel. Milyarlarca insanın kullandığı servisleri, özellikleri geliştiren bu “teknoloji dehaları” bile, nasıl tasarlandığını, geliştirildiğini bile bile ortaya çıkan servislere kendilerinin de bağımlı hale geldiklerini, dolayısıyla çocuklarına belli bir yaşa gelene kadar bu uygulamaları kullandırmadıklarını ve kullanıcılara da algoritmalar tarafından yönlendirilmemek için, gönderilen ileti ve bildirimleri kapatmalarını şiddetle tavsiye ediyorlar… Belgesel, sosyal medyanın "insanlığın en büyük varoluşsal tehdidini" oluşturduğunu öne sürüyor. Belgeselde, yanlış bilginin yayılımı, bilgi kirliliği, manipülasyon ve bağımlılık, sosyal medyanın kötücül özellikleri arasında öne çıkanlar…

 

Social Dilemma’da vurgulanan mesajlara değinmeden önce gelin birkaç adım öncesine gidelim. Belgeselde değinilen konulara yönelik üniversitelerdeki derslerimin giriş bölümünde hep bahsettiğim birkaç örneği, sizlerle de paylaşmak isterim. 2015 yılında Stanford Üniversitesi, üniversite bünyesinde yapay zeka çalışmaları gerçekleştiren araştırmacı Dr. Michal Kosinski’nin elde ettiği sonuçları bir basın bülteni ile şu şekilde paylaşmıştı: “Algoritmalar, artık kişilik özelliklerinizi arkadaşlarınızdan daha iyi algılıyor”… Kosinski’nin araştırmasına göre, yapay zeka bırakın yakın arkadaşlarınızı, eşinizden bile daha iyi şekilde sizin hakkınızda daha doğru çıkarımlar yapabiliyor. Bunun nedeni, bilgisayar algoritmalarının sosyal medyada bıraktığınız yorumlar, beğeniler, ilgilendiğiniz içerikleri de tarayarak, detaylı bir analiz çıkarabilmesi. Her geçen gün gelişen yapay zeka ve makine öğrenmesi ile birlikte kişilik analizinde, bilgisayarların insanlara göre önemli avantajları bulunuyor. Gelişmiş bilgisayarlar, doğru algoritmalar ile büyük miktarda geçmiş veriyi inceleyerek, kişinin dışarı yansıtmadığı psikolojisini de anlamlandıracak şekilde çok daha doğru analizler çıkarıyor. Sonuç olarak, yalnızca 10 beğeniyi analiz ederek iş arkadaşından daha doğru bir şekilde kullanıcının kişiliğini tahmin edebilirken, 70 beğeni ile  sıradan bir arkadaştan veya oda arkadaşından; 150 beğeni ile bir aile üyesinden; ve 300 beğeni ile eşinden daha iyi sonuçlar çıkarabilmekte. Tabii burada analizin sadece beğeniler doğrultusunda yapılmadığını, kişilerin geçmiş paylaşımları, demografik bilgileri, bağlantılı olduğu arkadaşları, paylaşımları, takipleri, abonelikleri de hesaba katılarak, oldukça detaylı bir dijital iz üzerinden anlam çıkarıldığını belirtmekte yarar var.

 

Stanford Üniversitesi’nin bu araştırmayı resmi olarak açıklamasından yaklaşık bir yıl sonra, 2016’da Donald Trump’ın Amerika Başkanı olduğu seçimin ardından, Cambridge Analitik skandalı ile sosyal medya üzerinden kullanıcıların yönlendirilmesi tekrar gündeme geldi. İşin gerçeği, Cambridge Analitik, Facebook'tan edindiği kullanıcı verilerini, makine öğrenimi ile on milyonlarca kullanıcı profilini analiz etmek ve kullanıcıların psikolojik profillerini anlamak için kullanmıştı. Örnekle anlatmak gerekirse, Cambridge Analitik’in, psikolojik profil analizine dayanarak, bir kullanıcının muhtemelen hangi adaya oy vereceği anlaşılıyordu. Desteklediğiniz adaya, oy vereceğini bildiğiniz kişilere para harcamak gereksiz. Bu nedenle, Cambridge Analitik de öncelikle kararsızları hedef aldı ve bu insanlara yönelik rakip karşıtı içeriği teşvik etti. Bu şekilde, ya rakibe oy verme potansiyeli olanları oy vermemeye teşvik etti ya da destekledikleri adaya oyları kaydırmış oldu.

 

Son olarak, biraz da eğlence amaçlı pek çok kişinin Facebook ya da Instagram’a 10 yıl önceki resimleri ile bugünkü resimlerini koyduğu, “10 years challange”a gidelim. Burada da, kendi ellerimizle, gerçekten 10 yıl önceki resimlerimizi platform ile paylaşarak bu platformların yüz tanımaya yönelik algoritmalarını daha doğru eğitmelerini desteklemiş olduk. “10 years challenge”’ın ardından oldukça fazla, yaşlandığınızda nasıl görüneceğinizi gösteren algoritmalar ve uygulamalar çıkması hiç şaşırtıcı değil aslında…

Üç örnek açısından da işleyiş aynı. Gelişen yapay zeka algoritmaları, büyük veri setleri ile eğitilmekte, bu doğrultuda kullanıcının önceki tercihleri doğrultusunda öngörü analizleri oluşturulmakta ve kullanıcı sistemin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmekte. Belgeselin de ana fikri bu aslında…  Ayrıca, belgeselde, Dünya’nın yapay zeka tarafından yönetilmeye başlandığı, Terminator, Neuralink gibi girişimleri beklemeye gerek olmadığı da önemli bir tespit.

 

Belgeselde öne çıkan karakterlerden olan Google’ın eski çalışanlarından, Harris “teknoloji şirketleri ürünlerinde sadece müşteri deneyimine dayalı tasarıma değil etik tasarıma da yatırım yapmalılar” diyor. Harris’in şu vurgusu da oldukça kritik: “Tarihte daha önce hiçbir zaman 50 tasarımcı iki milyar insanı etkileyecek kararlar almamıştı.” Harris’in ilk etik tasarım düşüncesini bir sunum ile tüm Google çalışanlarına göndermesi sonucu, doğal olarak benzer düşüncelere sahip çalışanlar arasında bir çalkantı oluşuyor, hatta sunum Google’ın kurucularından, bir dönem CEO’luğunu da yapmış olan Larry Page’e birkaç kanaldan sunuluyor. Birkaç gün gündem olan konu, günler içerisinde, iş yoğunluğu nedeniyle unutulup gidiyor, herkes kendi işine dönüyor. Bu nedenle, Harris sosyal medyaya yönelik etik kaygıları sonucu, işten ayrılıp bir STK kuruyor. Harris’in yaşadığı süreç, bu tarz büyük teknoloji devlerinin bile neden sıklıkla küçük şirket satın aldıklarının da önemli bir göstergesi. Konu ve gündem ne kadar önemli olursa olsun, “start-up” olarak kurulup, gerçek başarı hikayelerine dönüşen bu OTT’ler bile (over-the-top) bir noktada kurumsallaşıp, dinamizmini kaybediyor. Facebook’un, kendi uygulamalarını çevik bir şekilde rekabete göre şekillendiremediği için, birtakım servislerine rakip olmasına rağmen, satın aldığı Instagram ve WhatsApp, buna en güzel örnekler…

 

Facebook’un erken aşama yatırımcılarından Roger McNamee ise, Silikon Vadisi şirketlerinin ilk 50 yılda donanım ve yazılım üretirken, son 10 yıldır ise Silikon Vadisi’nin en büyük şirketlerinin kullanıcılarını sattığını belirtiyor ve bu noktada, şu önemli çıkarım tüm teknoloji mucitleri tarafından farklı şekilde dile getiriliyor: “Ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsinizdir.” Bu yüzden Facebook, Twitter, Instagram, Youtube, Tiktok, Google gibi şirketlerin iş modeli sizi ekranda daha fazla tutmaya dayalı. Esas ürün, davranış ve algılarınızdaki o kademeli, hafif ve algılanamaz değişimi gerçekleştirmek.

 

Harvard İşletme Bölümü’nden bir öğretim görevlisine göre "bu firmalar reklam verenlere kesinlik satıyorlar, bu nedenle öngörü analizlerinin doğru çalışması gerekiyor. Bu da büyük veri gerektiriyor. Sizi, ekran başında daha fazla tutup, tüm aksiyonlarınızı inceleme çabası da bundan kaynaklanıyor. Teknoloji şirketlerinin üç ana hedefi şu şekilde belirtiliyor: Kullanımınızı arttırmak, büyüme hedefi için arkadaşlarınızı platforma dahil etmenizi sağlamak ve reklamlarla para kazanmak.

 

Kullanıcıları daha doğru anlamak ve önerilerinin kullanıcılar üzerindeki etkisini ölçümlemek için de sıklıkla A/B testlerinden yararlanmaktalar. Bu konu da, yine derslerimde değindiğim bir bölüm. Özellikle, büyük veriden anlam çıkarma noktasında, Google logosundaki mavi rengin ortaya çıkması hikayesine yer veririm. Google, logosunda kullandığı mavi rengi seçmek için 40’tan fazla mavi renk tonunu farklı kullanıcılara paylaştırarak, kullanıcı davranışlarını analiz ediyor. Şu an kullanılan ve resmi Google mavisi olarak adlandırılan renkte, kullanıcıların daha fazla arama yaptıkları ve platformda kaldıkları gözlemleniyor ve renk bu şekilde kayıt ettiriliyor.

 

Bununla birlikte, Edward Tufte’nin şu alıntısı da sosyal medya bağımlılığına yönelik içerdiği metafor açısından oldukça önemli: “Müşterilerine kullanıcı diyen sadece iki sektör var: Yasa dışı uyuşturucu ve yazılım…”

 

Sosyal medyanın özellikle genç jenerasyonlara yönelik en büyük olumsuz etkisi, “hayatı mükemmeliyet algısı üzerine kurma dürtüsü. Kısa süreli etkileşimlerle, beğenilerle ödüllendiriliyoruz. Sonra bunu değerle, gerçekle bağdaştırıyoruz. Ama aslında sadece kısa süren, sahte ve kırılgan bir popülarite sağlamış oluyor.” Gerçek hayat böyle olmadığı için de bu durum sizi eskisine kıyasla daha boş ve hissiz yapıyor. Koca bir nesil daha kaygılı, daha kırılgan, daha depresif yetişiyor. Bir katılımcının şu paylaşımı bence oldukça kritik: “Eleştiriler gelişmenizi sağlar, eleştirenler esas iyimserlerdir.” Ben de bunu sıklıkla gözlemlemekteyim: Yeni nesile bir eleştiri getirdiğimde, söylediğime söyleyeceğime pişman oluyorum; eleştirilere tahammül edemeyen, üstüne üstük bunların değerini kavrayamayan bir nesil yetişiyor ki, ileride bunun sonuçlarını yaşayarak ve ne yazık ki geri giderek öğrenecekler.

 

Öte yandan, yanlış bilgi yayılımı da belgesel de oldukça çarpıcı bir biçimde ele alınmış durumda. MIT’nin bir araştırmasına göre Twitter’da yalan haberler, gerçeklerden 6 kat hızlı yayılıyor. “Yanlış bilgiye eğilimli bir sistem kurulmuş durumda”. “Gerçekler sıkıcı ve insanların ilgisini çekmiyor, bu nedenle, kar amaçlı dezenformasyona dayalı iş modelleri her geçen gün yaygınlaşıyor”… Ancak, unutulmaması gereken bir gerçek “neyin gerçek olduğunda anlaşamazsak, hiçbir problemi çözemeyiz…” Sosyal medyada, internetteki bilginin gerçekliğine yönelik daha detaylı araştırmalar gerçekleştirmeliyiz, kolaya kaçmamalıyız ve sorgulayıcı olmalıyız.

 

Silikon Vadisi’nin asıl çıkış hedefi, “insani teknoloji fikri, dünyayı nasıl güzelleştirebilirim hedefi”… Steve Jobs’un şu paylaşımını Silikon Vadisi’nin vizyonunu anlatmak adına sıklıkla paylaşırım: “Silikon Vadisi’ni mühendisler inşa etti. Sonradan, bu mühendisler, pazarlamayı, iş süreçlerini ve diğer pek çok yönetim süreçlerini öğrendiler, fakat tüm bunların dışında iş yapışlarında her zaman gerçek bir inancı temel aldılar. Onlar, kendileri gibi yaratıcı, zeki diğer insanlarla birlikte çalışarak, insanlığın sorunlarını çözebileceklerine inanıyorlardı. Ben de hep buna inandım.”…

 

Sonuçta, teknolojinin her geçen gün daha da hayatımıza girdiği, Korona süreci ile birlikte her kesimin teknolojiye daha da yakınlaştığı, hayatımızın bir parçası haline geldiği bu süreçte, teknolojilerin sosyal ve toplumsal etkilerini gerçekten ciddi bir biçimde ele almakta yarar var. Burada herkese sorumluluk düşmekte, geçen hafta değerli Ozan İnan’ın da belirttiği üzere “teknoloji melek de olabilir, şeytan da”. Bu seçimi doğru yapmak sizlerin elinde…

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Apple etkinliğinde öne çıkanlar ve yeni iPhone 12’lerin özellikleri

Apple tarafından dün gerçekleştirilen sanal etkinlikte yeni iPhone modelleri tanıtıldı. Geçen zamana rağmen, en çok ilgi gören telefon olmayı sürdüren ve müşteri memnuniyeti açısından da bir numaralı akıllı telefon olan iPhone’lara yönelik beklentiler büyüktü. Peki iPhone 12 ile Apple bu beklentiyi karşıladı mı?

 

iPhone 12’lere yönelik tahminlerimi Pazartesi günkü yazımda sizlerle paylaşmıştım https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/13-ekim-apple-etkinliginde-neler-tanitilacak-41633617  Beni sevindiren nokta, yazımda belirttiğim tüm detayların doğru çıkması oldu (model isimleri, büyüklükleri ve özellikleri dahil). Beni şaşırtan ise, AirPods Studio adıyla piyasaya çıkması beklenen yeni AirPods kablosuz kulaklıklara yönelik herhangi bir tanıtımın yapılmamasıydı… Bunun yerine, HomePod mini ismi ile Apple’ın yeni akıllı dijital asistanı tanıtıldı.

 

Apple, trilyon doları aşan bütçesi, artan satış ve kar oranı ve “love mark” statüsünü sürdürmesi ile arzu objesi olmayı sürdürüyor. Bu etkinlik sonrasında, iPhone satışlarında ciddi bir artış beklendiğini de bir önceki yazımda belirtmiştim. Yeni iPhone’un tasarım ve donanım olarak oldukça farklı ve özel yanlarının olduğunu söylememek de olmaz. Ancak, şu da bir gerçek ki; yeni etkinlikler eski heyecanından uzak ve gözler Steve Jobs dönemindeki inovasyonları arıyor. Son dönemlerde Apple, ürünlerinin yeni versiyonlarını belirli periyotlarda tanıtan ve dikey olarak daha çok özellik bazında gelişmeler gerçekleştiren bir üreticiye dönüştüğü izlenimi veriyor.

 

Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, Silikon Vadisi ziyaretim sırasında, uzun süredir Apple merkez ofiste çalışan, bu etkinliğin de oldukça önemli bir parçası olan ve yeni iPhone’ların 5G testlerini gerçekleştiren bir arkadaşım ile görüşme imkanım oldu. Bu görüşmede, “5 sene sonra Apple nerede olacak?” diye sorduğumda, aldığım yanıt oldukça ilginçti: “5 sene sonra, Apple bu denli önde gelen bir marka olmayabilir! Beklenen inovasyonlar gerçekleşmiyor…

Peki, yeni açıklanan ürünlerin öne çıkan özellikleri arasında neler var?

 

Yazının Devamını Oku

13 Ekim Apple etkinliğinde neler tanıtılacak?

13 Ekim Salı günü gerçekleşecek olan ve yeni iPhone modellerinin tanıtılacağı Apple etkinliğinin, son yılların en önemli Apple etkinliği olması bekleniyor.

 Eylül ayında yeni Apple Watch ve iPad’lerin tanıtıldığı etkinlik gibi https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/apple-etkinliginin-ardindan-41612997, bu etkinlik de sanal olarak gerçekleştirilecek. Dünya’da akıllı telefon pazar payında, Huawei ve Samsung’un ardından 3. sıraya düşen ve son lansmanlarında, daha çok yeni dijital servislere ve aksesuarlara ağırlık veren Apple için bu etkinlik büyük anlam ifade ediyor.

 

Genellikle yeni iPhone modellerini Eylül ayında tanıtan Apple, bu sene bir sürpriz yaparak iPhone telefonlarını ayrı bir etkinlik ile alışkın olduğumuz tarihten yaklaşık bir ay sonra tanıtmayı tercih etti. Bu ertelemenin bir nedeninin Kovid-19 kaynaklı global tedarik zincirinde baş gösteren problemlerden kaynaklandığını düşünüyorum.

 

Bu etkinliğin bir diğer özelliği de ilk 5G iPhone modellerinin tanıtılacak olması. Zaten, Apple’ın etkinliği “Hi Speed” (Yüksek Hız) olarak adlandırmasının ardında da bu yatıyor… IDC, Amerika’da bu yılın ilk yarısında 4,2 milyon 5G uyumlu akıllı telefon satıldığını belirtmişti ki, bu pazardaki satışın yaklaşık %7,5’ine tekabül ediyor. Yeni iPhone’lar ile birlikte, 5G cihazların pazar payının dikkate değer bir artış göstereceği de bir gerçek. Yıl sonuna kadar 5G destekli telefonların akıllı telefon satışlarının %20'sini oluşturacağı tahmin ediliyor. Bununla birlikte, yeni cihazlardaki 5G özelliği, başlangıçta tüketici deneyimini belirli bir ölçüde değiştirmeyecek. Akıllı telefon kullanıcıları ekran boyutu, daha iyi kamera özellikleri ve daha uzun pil ömrü gibi özelliklerdeki gelişmelere daha ilgililer. Bununla birlikte, pek çok ülkede 5G altyapısının henüz test için bile hazır olmaması, bu özelliğe yönelik büyük heyecana da sebep olmuyor.

 

Gelin, lansman öncesinde, yeni iPhone’larda ne olacağına geçmeden, eski iPhone lansmanlarını ve bu lansmanlarda tanıtılan iPhone’ların öne çıkan özelliklerini hatırlayalım. Apple’in 5G öncesi, ilk LTE destekli cihazı, 2012’de lanse edilen iPhone 5’di. 2014’de lanse edilen iPhone 6, ekran büyüklüğündeki artış ile en ses getiren modellerden biri oldu. Ayrıca, bu model ile iPhone’lar daha yuvarlak kenarlara kavuştu ve önceki modellere kıyasla iPhone’ların baskın tasarımında kayda değer bir değişim oldu.  Geçen yıl lanse edilen iPhone 11’lerin arkasındaki 3 kamera özelliği, beklenenden (en azından benim beklediğimden) çok daha büyük etki yarattı. Geçen yılki başarı, bu yıl için ayrı bir “challange” oluşturacak. Çünkü, artık akıllı telefon kullanıcılarının cihazlarını kullanma ortalaması üç ila dört yılı buluyor. Global olarak pandemi kaynaklı finansal problemler ve insanların tasarruf eğiliminde olması da Apple’ın aşması gereken zorluklardan biri olacak. Öte yandan, etkinliğin ardından, iPhone satışlarında %10 oranında bir artış olacağı öngörülüyor… Bernstein tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, iPhone kullanıcılarının % 18,5'inin (yaklaşık 180 milyon müşterinin) önümüzdeki 12 ay içinde telefonlarını değiştirmeyi planladığı tahmin ediliyor (iPhone kullanıcıları krizden daha az etkileniyor gibi…).

 

Yazının Devamını Oku

İnternette 1 dakikada neler oluyor?

Her geçen gün, bir önceki güne kıyasla çok daha fazla verinin oluştuğu bir dönemdeyiz. Dijital platformlardan, web ya da mobil tabanlı servislerden sadece 1 dakika gibi kısa bir süre içerisinde, gerçek anlamda “büyük veri” üretiliyor. 2020’de, Korona’nın etkisi ile birlikte dijital servislerin kullanımının artması, ortaya çıkan veri miktarında da önemli ölçüde artışa neden oldu.

“Büyük veri”den bahsederken, katıldığım konferanslarda ve derslerimde “bilginin ikiye katlanma eğrisine" hep atıfta bulunurum. Bu hipoteze göre, medeniyetin doğuşundan 1900 yılına kadar, insanoğlunun yararlandığı bilgi, her “yüz yılda" bir ikiye katlanırken, II.Dünya Savaşı döneminde (1940’larda), bu süre 25 yıla düşüyor. Farklı sektörler odağında, bilginin katlanma hızı farklı olsa da, (örneğin, nanoteknoloji odağında iki yılda bir, klinik çalışmalarda ise 18 ayda bir) ortalama olarak bilginin günümüzde 1 yıldan az zamanda ikiye katlandığını söyleyebiliriz. IBM ve Harvard Universitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmalara göre, özellikle  IoT (Internet of Things - Nesnelerin Interneti) kavramının hayatımıza girişi ile her nesnenin internete bağlanarak akıl kazanması, dijital uygulamalar ve servislerdeki sürekli artış ve verilerin çok çeşitli kaynaklardan toplanması, şaşırtıcı bir hızla artacak ve bu durum, yakın zamanda “12 saatte bir” bilginin ikiye katlanmasına yol açacak. Yani dünyamızda var olan bilgi, yarım günde bir kendini ikiye katlıyor olacak…


Veri analitiği ve yapay zeka gibi öne çıkan teknolojileri, bu bilginin artışı ışığında da ele almak gerekiyor. Özellikle yapay zeka ve makine öğrenmesi, işlerimizi, karar verme süreçlerimizi destekleme anlamında kaçınılmaz olarak destek almamız gereken teknolojilerden. Yoksa bu kadar bilgi ile başa çıkmak, ne kadar akıllı olursa olsun, hiçbir insan için mümkün değil…

Bununla birlikte, toplanan verilerin işlenmesi ve tekrar müşteriler ile iletişime geçmek için kullanılması, ülkemiz dahil pek çok ülkede ciddi tartışma konusu olsa da; gerçek şu ki, bugün pek çok şirket, müşterilerinin neyi nereden aldığını; bağlı oldukları ağları, destekledikleri takımları, üye oldukları dernekleri, nerede ne kadar süre vakit geçirdiklerini ve hobilerini içeren muazzam bir veri setine sahip. Doğru kullanıldığı ve değerlendirildiği takdirde verinin “altın kadar değeri var”, bu nedenle teknoloji dünyasında veri, “yeni altın” (new gold) olarak da sıkça ifade edilmekte… “Social Dilemma” (Sosyal İkilem) belgeselini hurriyet.com.tr için analiz ederken, belgesel katılımcılarından bir kişinin şu ifadesine yer vermiştim: “Teknoloji firmaları reklam verenlere kesinlik satıyorlar, bu nedenle öngörü analizlerinin doğru çalışması gerekiyor. Bu da büyük veri gerektiriyor…” Şunu unutmamak gerekiyor: bir servise ya da hizmete para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz, sizin verilerinizden yararlanılarak para kazanılıyor…

Üretilen verilerin doğru analiz edilmesi, sürekli artan bir hızla değişen dijital dünyayı daha iyi yorumlamamıza da yardımcı olabilir. Veri artışını destekleyen ana kanallar hem değişen kullanıcı alışkanlıklarını ve beklentilerini daha iyi anlamamıza; hem de iş hayatımıza bu kanalları doğru entegre ederek rekabet avantajı sağlamamıza yol açabilir.

Bu yazımda, her sene, sosyal medyada hızla yayılan, internette 1 dakika neler olduğunu özetleyen “veri asla uyumaz” (Data Never Sleeps) analizinin 2020 yılı için hazırlanmış 8. versiyonunu inceledim.

Bu tabloyu inceleyip, 1dakika içerisinde ne kadar veri oluştuğunu görmek her seferinde ayrı bir şaşkınlığa neden oluyor. Şu anda dünyamızda 4,5 milyar internet kullanıcısı var ve bu rakamın önümüzdeki yıllarda daha da artması bekleniyor. Global olarak aktif sosyal medya kullanıcılarının sayısı ise 3,8 milyar ki, bu rakam dünya nüfusun neredeyse yarısına tekabul ediyor. Peki bu kullanıcılar, özellikle hangi uygulamalar ya da servislerden yararlanıyor?

Yazının Devamını Oku

PERYÖN Başkanı Berna Öztınaz ile İş Hayatının Yeni Normali- II  

PERYÖN – Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Avrupa İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Sn. Berna Öztınaz ile "iş hayatının yeni normali” odağında gerçekleştirdiğimiz sohbetin ikinci bölümünde, insan kaynaklarında (İK) öne çıkan yeni teknolojilere ve İK’nın dijitalleşmesine, uzaktan çalışmada oldukça önemli bir yeri olan çalışanda güven oluşturmaya, değişen iş alanlarına ve yeni yetkinliklere değindik. 

Ergi Şener: Dijital dönüşümün ve yeni teknolojilerin İK'ya etkisi ne aşamada? İçinde bulunduğumuz süreç, İK'nın dijitalleşmesini nasıl etkiledi, İK açısından hangi uygulamalar ve teknolojiler öne çıkıyor?

 

Berna Öztınaz: Yeni çalışma modelleri ile birlikte yeni uygulamalar da gündemimizde daha çok yer almaya başladı. İş süreçlerinde dijitalizasyonun sağladığı hız ve çeviklik İK’ya büyük kolaylıklar sağlıyor. Bu kolaylıklar; maaş değerlendirmelerinden, performans takibine, hedeflerin belirlenmesinden, işe alım süreçlerine kadar geniş bir yelpazede kendine yer buluyor.

 

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte uzaktan çalışmada ekiplerin performansını yönetmeye yardımcı olacak araç ve uygulamaların sayısı da git gide artıyor. Çünkü, uzaktan çalışma sırasında çalışan verimliliğini arttırmak ve desteklemek için ekibin hangi iş üzerinde çalıştığının bilinmesi önemli oluyor. İK uzmanları bu amaçla çeşitli akıllı ofis uygulamalarını, dijital toplantı uygulamalarını iş yapış stillerine entegre ederek yeni çalışma modellerini deniyor ve ekipleri üzerindeki farkındalıklarını arttırma yoluna gidiyor.

 

Salgın süreci tabii her konuda olduğu gibi dijitalleşme yolunda da İK’nın çalışmalarını oldukça etkiledi ve İK’nın teknoloji ile entegrasyonunu artırdı. Bununla birlikte PERYÖN – Türkiye İnsan Yönetimi Derneği olarak geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğimiz bir ankete göre Türkiye’deki kurumların dijitalleşme özelinde yaptığı düzenlemeler pek çok çalışanın gözünde yeterli değil. Öyle ki geçtiğimiz günlerde tamamlanan ve 110 kurumun katıldığı ankete baktığımızda “kurumum dijital dönüşüme hazır değil” diyenlerin oranı yüzde 60’ı buluyor. Çalışanların yüzde 75’i şirketimde dijitalleşme konusunda sürdürebilir politikalar izlenmiyor derken, dijital İK çalışmalarını yetersiz bulanların oranı ise yüzde 100. Bütün bu veriler dijitalin iş hayatına tam olarak entegre olması için çalışmaların artarak devam etmesi gerektiğini bize gösteriyor.

 

Yazının Devamını Oku

PERYÖN Başkanı Berna Öztınaz ile İş Hayatının Yeni Normali

Günümüz iş dünyasının yeni normalinde “değişim” öncelikli gündem olarak sürekli karşımıza çıkıyor.

 

Krizin iş dünyasına olan etkisi, yeni teknolojiler ve dijital servislerin iş dünyasının her alanına hızla entegre olması, kurumsal yönetim stratejilerinin ve süreçlerinin de baştan gözden geçirilmesini gerektiriyor. Bu süreçte, değişim yönetimini doğru kurgulamak, krizden organizasyonların minimum etkilenmesini sağlamak adına İnsan Kaynakları (İK) bölümlerine oldukça iş düşüyor.

Bu doğrultuda, Korona’nın iş dünyasına etkisini, PERYÖN Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sn. Berna Öztınaz ile tartışmak istedim. Türkiye’de İnsan Yönetimi alanında kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu olan PERYÖN, “şimdi ve gelecek için daha iyi bir çalışma hayatına liderlik etme” vizyonu ile faaliyetlerini sürdürmekte. PERYÖN Başkanlığı’nı ikinci döneminde sürdürmekte olan Sn. Öztınaz, IK odağında çalışmaları ile global arenada da faal olan, ülkemizin bu alanda önde gelen yöneticilerinden. Aynı zamanda EAPM (European Association of People Management - Avrupa İnsan Yönetimi Derneği) Yönetim Kurulu üyeliğini de gerçekleştiren Berna Hanım, PERYÖN ve önemli araştırma kuruluşlarının gerçekleştirdiği araştırmalardan ve deneyimlerinden yola çıkarak, bu kriz ortamında kurumsal firmaların nasıl aksiyon alması gerektiği, uzaktan çalışma süreçlerinin nasıl uygulanması gerektiği ve organizasyonların nasıl “çevikleşebileceğine” yönelik oldukça önemli paylaşımlar gerçekleştirdi. İki bölüm olarak gerçekleştirdiğimiz bu keyifli sohbetin ilk bölümünü bugün paylaşmak istedim… 

Ergi Şener: Korona sürecinin İnsan Kaynakları ve Kurumsal Yönetim odağında genel etkileri neler oldu?

Berna Öztınaz: Ülkemizin ve tüm Dünya’nın olumsuz etkilendiği Korona virüs süreci hepimiz için daha önce eşi benzeri görülmemiş bir belirsizlik dönemiydi. Bu tip olağanüstü durumlar için yaptığımızı düşündüğümüz neredeyse bütün hazırlıklar ve önlemler için yeni baştan çalışmamız gerekti. Bu da insan kaynakları ve kurumsal yönetim açısından büyük değişiklikleri beraberinde getirdi. Salgının başlamasıyla birlikte uzaktan çalışma imkanına sahip olan kurumlar büyük bir hızla uzaktan çalışmaya geçtiler. Bunu PERYÖN olarak Mercer Türkiye ile birlikte gerçekleştirdiğimiz "Korona virüs Salgınının İş Hayatına Etkisi Anket”’ sonuçlarında da görüyoruz. Anketin sonuçlarına göre; şirketlerin %44,9’u salgın öncesinde uzaktan çalışma modeli uygulamasına sahip olduklarını belirtirken %55,1’i ise böyle bir uygulama kullanmadıklarını söylüyordu. Salgınla beraber merkez ofiste uzaktan çalışma modeline geçen şirketlerin oranı ise %94,6’ya çıktı. 

İK açısından süreç, yeni çözümler bulunmasını gerektirdi. İK uzmanları çalışanların sağlığı ve güvenliği konularına eğilirken, aynı zamanda uzaktan çalışmanın getirdiği belirsizlik altında milyonlarca çalışanın kaygıları ile de mücadele etmek durumunda kaldılar. Yönetiminse performans, maliyet ve işin sürdürülebilirliğini göz önüne alan, prosesten çok güvene, sonuç değerlendirmesine ve empatiye dayanan yeni bir liderlik ve çalışma modeline ihtiyaç duyduğu netleşti. Aslında bu, bizim yıllardır gerek yapay zeka ve dijitalleşmedeki hızlı gelişim, gerek jenerasyonların etkisi, gerekse sürdürülebilirlik nedeniyle öngördüğümüz bir dönüşümdü. Ancak Kovid-19 tüm bunlarla bir anda yüzleşmemize ve çözümler için gaza basmamıza neden oldu. 

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 Sonrası İş Dünyasında Öne Çıkacak Trendler

 Korona virüsünün iş yaşamında yarattığı fırtına etkisi ile birlikte, özellikle liderlerin ve IK yöneticilerinin pek çok süreci baştan tasarlamaları gereken bir dönemdeyiz.  Pandemi, şirketlerin geleneksel operasyonel ve stratejik hedeflerini ciddi biçimde etkilerken; bu süreçte öne çıkan yeni trendlerin etkisinin değerlendirilmesi, hızlı aksiyon gerektiren alanların belirlenmesi ve kriz kaynaklı hedef ve planların ne ölçüde değiştiğinin analizi daha da önem kazanıyor.

Değişime hızla adapte olup, çevik bir şekilde organizasyonlarını dönüştürebilen liderler, rekabette de şirketlerini öne çıkaracaklar.

 

Önde gelen araştırma şirketlerinden Gartner’a göre çalışanların %48'i Kovid-19 sonrası dönemde de uzaktan çalışmaya devam edecek. Benzer şekilde, McKinsey’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre, pandemi sonrası dönemde, kuruluşların işgücünün en az yarısı tamamen veya kısmen uzaktan çalışacak. Bununla birlikte, Silikon Vadisi’nin alanında önde gelen şirketlerinden Twitter ve Square, arzu eden çalışanların, bundan böyle temelli evden çalışabileceklerini açıklarken; Google, sene sonuna kadar evden çalışmanın geçerli olacağını ve sonrası için uzaktan çalışılacak pozisyonları belirlediğini bildirdi.

 

Mercer Türkiye ve Türkiye'de insan yönetimi alanında kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu olan PERYÖN Türkiye İnsan Yönetimi Derneği tarafından gerçekleştirilen “Korona Virüs Salgınının İş Hayatına Etkisi Anketi” sonuçları uzaktan çalışmanın ülkemizdeki güncel durumunu gözler önüne seriyor. Bu çalışmaya göre, “Korona virüsü öncesinde evden çalışma uygulaması olan şirketlerin oranı %45 iken, süreç sonrası bu oran şirketlerin merkez ofis çalışanları için %95’e ulaştı. Bu süreçte, şirketlerin %40,7’si çalışan motivasyonunda zorlandığını belirtirken, şirketlerin %74,3’ü iş hedefleri ve çalışanların yıl sonu performans hedeflerinde revize yapmayı düşündüğü belirtti.”

Kurumsal yönetim, ve IK yönetimi açısından fırtınalar esen şu günlerde, Gartner’ın güncel bir araştırmasından da yararlanarak, kendi araştırmalarım doğrultusunda, iş dünyasında öne çıkan trendleri paylaşmak istedim.

 

Uzaktan çalışma kalıcı hale gelirken, organizasyonların yeni süreçlere hazır olması gerekiyor

Yazının Devamını Oku

Dr. Umut Köksal ile IK’nin Yeni Normali üzerine

Kovid-19 ile birlikte, uzaktan çalışmaya mecburi geçiş, ofislerin sosyal mesafeyi destekleyecek şekilde kontrollü olarak çalışmaya açılması ve organizasyonların dijital teknolojilere olan ihtiyacı, iş hayatında kalıcı olabilecek önemli değişimlerin de habercisi… Bu süreçte, dijital teknolojilerin seçimi kadar, organizasyonda yer alan her çalışanın bu teknolojileri benimsemesi, hızlı bir biçimde adapte olması ve değişimi özümseyerek desteklemesi gerekiyor. “Yeni normale” başarılı bir şekilde uyum sağlamış işletmelerin bile, özellikle teknoloji ve dijitalleşme söz konusu olduğunda, “değişimin sürekli hareket eden bir hedef” olduğunun bilincinde olması gerekiyor.

Bu denli önemli bir süreçte, organizasyonlar içindeki en önemli görevlerden biri insan kaynaklarına düşüyor. Özellikle, çeviklik, adaptasyon, değişim yönetimi, dijitalleşme gibi kavramların hayati hale geldiği şu dönemde; İnsan Kaynakları’nın yeni normaline de değinmek istedim. Bu konuda da ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalar gerçekleştiren, benim de doktoradan arkadaşım olan UK Eğitim & Danışmanlık Kurucusu, Öğretim Görevlisi, “İnsan Kaynaklarına Pazarlama Dokunuşu HR Marketing” kitabının yazarı Dr. Umut Köksal ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. Kovid-19 ile değişen kurumsal yönetim süreçlerinden, uzaktan çalışmaya; çalışanları motive etmekten, güven oluşturmaya; çevik organizasyondan, IK’nin dijitalleşmesine ve öne çıkan yetkinliklere kadar ilerleyen dönemde her kurum için daha da önem kazanacak konuları derinlemesine tartıştık. Bu keyifli sohbet ile sizleri baş başa bırakıyorum…

Bu denli önemli bir süreçte, organizasyonlar içindeki en önemli görevlerden biri insan kaynaklarına düşüyor. Özellikle, çeviklik, adaptasyon, değişim yönetimi, dijitalleşme gibi kavramların hayati hale geldiği şu dönemde; İnsan Kaynakları’nın yeni normaline de değinmek istedim. Bu konuda da ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalar gerçekleştiren, benim de doktoradan arkadaşım olan UK Eğitim & Danışmanlık Kurucusu, Öğretim Görevlisi, “İnsan Kaynaklarına Pazarlama Dokunuşu HR Marketing” kitabının yazarı Dr. Umut Köksal ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. Kovid-19 ile değişen kurumsal yönetim süreçlerinden, uzaktan çalışmaya; çalışanları motive etmekten, güven oluşturmaya; çevik organizasyondan, IK’nin dijitalleşmesine ve öne çıkan yetkinliklere kadar ilerleyen dönemde her kurum için daha da önem kazanacak konuları derinlemesine tartıştık. Bu keyifli sohbet ile sizleri baş başa bırakıyorum…

Ergi Şener: Sizce, Korona sürecinin İnsan Kaynakları’na ve kurumsal yönetim süreçlerine etkileri neler oldu?

Dr. Umut Köksal: Kovid-19 süreci, iş dünyasında hiç şüphesiz diğer iş süreçlerini olduğu gibi, insan kaynakları (İK) ve kurumsal yönetim odaklarını da derinden etkiledi. Öncelikli olarak, varolan ama bugüne kadar hiç baskın hale gelmeyen, evden çalışma-uzaktan çalışma gibi çalışma sistemleri bir işletmesel tercihten öte, bir mücbir durum, bir zorunluluk haline geldi. Şirketlerin insan kaynakları bölümlerinin çok önemli bir bölümü, bu sürece hazırlıksız yakalandılar. Kaç şirketin bu süreç öncesi, uzaktan/evden çalışma konusunda bir prosedür, yönetmelik ya da talimatı vardı; bu konuda elimde net rakamlar yok, ama gerek Türkiye gerekse diğer ülkelerde İK bölümleri ile yaptığım çalışmalarda bunun çok fazla sayıda olmadığını düşünüyorum. Bir başka nokta, bu süreç  ile birlikte şirketler insan kaynakları fonksiyonlarını yeniden tanımladılar. İnsan kaynakları yöneticileri, belli bir dönem işyerinde fiziken olmayan, evlerinden çalışan önemli bir çalışan kitlesini motive edecek, geliştirecek, çalışan deneyimi anlamında sürdürülebilir düzeyde insan kaynakları yönetimi yapabilecek bir role doğru evrilmeye başladı. Bu role evrimleşme, kendiliğinden, doğal gelişen bir değişimi, bir dönüşümü ortaya koydu. İnsan kaynaklarının dijitalleşmesi, eğitim ve gelişimin online kanallara kayması, çalışanların evden işyerlerine dönüşte rehabilite edilmesi gibi konular ön plana çıkmaya başladı. Tabii bunların da ötesinde, insan kaynaklarının dijitalleşmesi konusunun artık daha da ciddi ve detaylı olarak ele alınması gerekliliği bence önemli açılımlardan bir tanesi oldu.

Ergi Şener: Yeni normal ile birlikte hayatımıza giren uygulamalar arasında, insan kaynakları yönetimi alanında kalıcı olacaklar sizce hangileri?

Dr. Umut Köksal: Yeni normal olarak adlandırılan süreç ile birlikte, insan kaynakları uygulamaları başlığı altında yer alan uygulamaların dijital ortama taşınmış olanlarının ve aynı zamanda çalışanlar tarafından içselleştirilmiş olanlarının kalıcı olacaklarını düşünüyorum. Burada tek tek, parça parça uygulamaların değil, benim kendi global çalışmalarımda da çok üzerinde durduğum bir terminoloji olarak “dijital çalışan deneyimi’’ başlığı altında, yen işe başlayanlar dahil tüm çalışanların işletmedeki iz düşümlerinin yönetildiği bütünsel bir insan kaynakları bakış açısının, yeni normalde oyunu asıl belirleyecek alan olduğunu düşüyorum. Bununla birlikte, dijital işe alma ve yerleştirme uygulamalarının, uzaktan eğitim uygulamalarının kalıcı olacağını düşünüyorum. Yeni normal, aynı zamanda yeni nesil bir çalışma anlayışını da ortaya çıkardı bence. Şirketlerin insan kaynakları yöneticilerinin, ekiplerinin;  yeni nesil teknolojilerden daha yoğun yararlanarak İK uygulamalarını hayata geçirecekleri artık yadsınamaz bir gerçek.  İşe alma ve yerleştirmeden eğitim ve gelişime; yetenek yönetiminden ücret yönetimine; çalışan memnuniyeti ve bağlılığına kadar, tüm insan kaynakları yönetimi süreçlerinde yeni normalin etkilerini göreceğiz.  Ama dediğim gibi, benim görüşüm özellikle işe alma ve yerleştirme ile eğitim ve gelişim süreçlerinde bu kalıcılığın daha fazla olacağı yönünde.

Ergi Ş

Yazının Devamını Oku

Apple Etkinliğinin Ardından

Apple’ın her yıl Eylül ayında gerçekleştirdiği ve son çıkan ürünlerini tanıttığı etkinlik dün akşam (15 Eylül 2020 Salı günü) gerçekleşti. Bu yıl, geçtiğimiz yıllardan farklı olarak sanal gerçekleşen etkinlikte yeni Apple Watch lar ve iPad ler ile birlikte, bir takım yeni servislerle tanıştık… Her sene olduğu gibi, teknoloji dünyasının kalbinin attığı etkinlikte öne çıkanları sizin için derledim…

Uzun süre sonra ilk sanal etkinlik

Kovid-19 nedeniyle canlı olarak gerçekleştirilemeyen, bu nedenle de eski heyecanlarından uzak olan sanal Apple etkinliği, Steve Jobs’un döneminden sonraki tüm tanıtımlarda olduğu gibi, vizyoner bir liderin coşkusundan da uzaktı. Dünya’nın en değerli şirketlerinden olan Apple, her ne kadar akıllı telefon pazarında düşüşünü sürdürse de, özellikle giyilebilir teknolojiler pazarına hakimiyeti, yeni servisleri öne çıkan trendler ekseninde geliştirmesi, “love mark” özelliği, arzu objesi olması, şaşkınlık ve hayranlık yaratma vizyonu, teknoloji dünyasındaki liderliğini sürdürmesini sağlıyor… Bu etkinlikte öne çıkan özellikler ise; Apple Watch’ın sağlık alanında yıkıcı etkisini sürdürerek gelişmiş erken teşhis uygulamaları sunması, fitness opsiyonları ile giyilebilir teknolojilerde yeni uygulamaları devreye alması, dijital servislere yatırımını sürdürmesi ve aylık abonelik bazlı iş modellerini geliştirmesi…

Etkinliğin yıldırı Apple Watch Series 6

İlk etkinliğin yıldızı, beklendiği üzere, Apple Watch Series 6 oldu. Apple, giyilebilir cihazlar pazarının yaklaşık %30’una sahip olarak, bu pazarda hakimiyetini sürdürüyor. Yeni Apple Watch, şirketin saat odağında şu ana kadar iyi giden özelliklerin üzerine, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle daha da öncelikli hale gelen sağlık odağını ekliyor.

Apple yeni saati ile sağlık sektörüne yön vermeyi sürdürecek

Geçtiğimiz dönemlerde, kalp krizini erken teşhis özelliği ile sağlık sektöründe “yıkıcı" bir etki yaratan Apple, yeni saati ile Kovid-19’a yönelik teşhis sağlamada önemli bir gelişme olan, kandaki oksijen seviyesini, 15 saniye gibi kısa bir zamanda, ölçümleme özelliğini devreye aldı (oksijen seviyesindeki azalma, Kovid-19’un belirtilerinden biri olarak belirtilmekte). Bununla birlikte, saatin sağlık odağı, geçmişte olduğu gibi doğrudan teşhis yerine kullanıcıyı daha büyük sorunların erken teşhisi konusunda uyarması. Yani, erken teşhis anlamında, giyilebilir cihazların kullanımının arttırılmasında Apple’ın hamleleri oldukça kritik. Kandaki oksijen seviyesinin ölçümlenmesi özelliği, astım, kalp hastalığı ve akciğer hastalıkları gibi kronik rahatsızlıkları olan kişiler için de önem arz ediyor. Apple, bu yeni özelliği ile, alanında öncü sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla ortaklaşa çalışarak, bu hastalıklar ve Kovid-19 ile ilgili sağlık araştırmaları yürütmeyi planlıyor.

Apple Watch’un önceki serilerinde de öne çıkan ve kullanıcılar tarafından beğenilen özellikleri arasında, adım takibi, EKG kalp monitörü, spor salonu ekipmanları ile senkronizasyon özelliği ve meditasyon uygulaması yen saatlerde de sunulmaya devam ediyor. Yeni Apple Watch’un özellikleri arasında ellerinizi ne sıklıkla yıkadığınızın kontrolü, yakılan kalori miktarı ve uyku takibi de bulunuyor. Gün ışığında parlaklığı azaltan, bu şekilde de pilden tasarruf edilmesini sağlayan enerji tasarrufu özelliği ve doğa yürüyüşleri sırasında yüksekliği takip etmek için her zaman açık bir altimetre (yükseklik ölçer) de bulunuyor.

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/TCMnrssX1NE" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

Yazının Devamını Oku

Ozan İnan ile “Yeni Normal” ve yerli milli çözümler

Kariyer gelişiminde, çalıştığınız şirketlerin kültürü, yöneticilerinizin tavrı, duruşu, karakteri, liderlik stili oldukça önemlidir. Özellikle, yeni mezun, tecrübesiz gençler açısından ilk çalıştıkları yöneticiler avantaj ya da dezavantaj olabilir. Ben, bu alanda çok şanslıydım, gerçekten bana güvenen, alan tanıyan, önerdiğim projeleri gerçekleştirmem için imkan sağlayan ve örnek teşkil eden çok önemli liderler ile çalışma imkanım oldu. Tabii herkesin çalışma hayatında olduğu gibi çok kötü (hem karakter, hem de iş yapış şekli olarak) yöneticiler ile de çalıştım ve onları da gözlemleme imkanım oldu. Bu da çok değerliydi. Negatif yöneticilerden de önemli dersler alıyorsunuz. Onlardan nelerin yapılmaması gerektiğini öğreniyorsunuz… 

Benim ilk iş tecrübem, şu anda öğretim görevlisi olarak ders de verdiğim Sabancı Üniversitesi’nde Sanayi Liderleri Yüksek Lisans Programı’na devam ederken çalıştığım Alcatel şirketiydi. Program kapsamında, altı ay tam zamanlı bir şirkette çalışarak, bir proje tamamlamam gerekiyordu. O dönemde Alcatel, başka bir dünya devi Lucent ile yeni birleşmiş, mobil altyapı ve kurumsal teknoloji çözümlerinde önde gelen bir oyuncuydu. Sn. Ozan İnan ile de Alcatel’de çalışırken tanıştım; gerçekten örnek alınacak bir lider, rol modeldi. Uzun zaman sonra, birlikte aynı projelerde yer alma ve bir takım yeni projeleri tasarlama imkanımız oldu. Ülkemizde teknoloji sektöründe, yerli milli çözümleri desteklemede ve gelişen teknolojileri analiz etmede önde gelen isimlerden olan Ozan Bey ile yeni normali, etkilerini, son dönemde oldukça ses getiren Neuralink girişimini ve öne çıkan yerli milli çözümleri konuştuk.

 

 

Ergi Şener: Teknoloji odaklı çalışmalarınızla, sektöre yön veren bir yönetici olarak, Koronavirüs ile birlikte yaşadığımız süreci genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ozan İnan: Tüm dünya şimdiye kadar örneği görülmemiş çok zorlu bir süreçten geçiyor. İnsanların günlük yaşamları olumsuz yönde etkilendi, tüketicilerin davranışları ve alışkanlıkları değişti, şirketlerin iş yapış şekilleri dönüştü, ülke ekonomileri olumsuz etkilenirken, Dünya neredeyse durma noktasına geldi. Sürecin atlatılması için, ülkemizde ve dünyada şirketlere ve bireylere çeşitli destekler sağlandı. Sadece sağlık sektöründe değil bilişim, telekomünikasyon, ulaşım, lojistik ve daha birçok sektörde insanlar büyük fedakarlıklar gösterdiler ve birbirlerine kenetlendiler.

 

İçinde bulunduğumuz bu dönemde iletişim teknolojilerinin ve diğer teknolojilerin ne derece önemli olduğu çok daha belirgin bir hale geldi. Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin, krizi yönetmekte daha başarılı olduğunu görüyoruz. Bunda erken alınan önlemlerle birlikte, sağlık sektörünün ve teknolojik altyapımızın güçlü olmasının büyük rol oynadığını düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Sağlık Sektörünün Yeni Normali

Korona ile birlikte hayatımıza giren ve her sektörü, firmayı, bireyi değişime zorlayan, “yeni normal” olarak adlandırmaya başladığımız sürecin temelinde sağlık sektörü yer alıyor…

Son yazımda görüşlerine yer verdiğim, Sabancı Üniversitesi öğrencilerimden Cem İlbay İnanç’ın sürece yönelik şu tespiti oldukça önemli ve hayatın hızından unutsak da hep farkında olmamız gereken bir gerçek: “….Koronanın, kıymetini anlamakta zorlandığımız önce sağlık düşüncesini yaşatarak öğrettiğini düşünüyorum…” Bununla birlikte, virüs hayatımıza girdi gireli çok büyük çaba ve fedakarlık gösteren ve virüsün yayılmasını engellemek için ilk günden bu yana ellerinden gelenin fazlasını, insan üstü gayretlerle gerçekleştiren sağlık sektörü çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek az… Zaten oldukça kutsal bir görev icra eden sağlık çalışanları, insanların sağlık problemlerine çözüm getirmek, acil ameliyatları zamanında gerçekleştirmek dışında; bir de kişiden kişiye farklılık gösteren, global ölçekli, halen çözülemeyen bir sorun olan Kovid-19’a karşı bir yandan kendilerini korurken, bir yandan da virüsün bulaştığı hastaları tedavi etmeye çalışıyorlar. Aynı zamanda, kişileri doğru bir şekilde bilinçlendirirken, virüsün kökünü kazıyacak çalışmalara da devam ediyorlar. Yani, bundan böyle, doktorlara bağırıp çağırırken, hatta kimi zaman kaba kuvvet kullanırken, bu süreci unutmamak gerekiyor (tabii hasta psikolojisini anlamak, hastalar ile empati kurabilmek de doktorlar adına oldukça önemli…)

 

Yeni normalde sadece kendi sağlığımızı değil, hizmet aldığımız insanların da sağlığını önemsemeye başlıyoruz…

Daha önceki yazılarımda da özellikle alışveriş, perakende ve restoranların yeni normalini analiz ederken, hizmet aldığımız kişilerin de sağlık durumunun sorgulanmaya başlandığını, hatta bir takım işletmelerin servis elemanlarının ateşlerini gerçek zamanlı olarak müşteriler ile paylaştıkları yapılar kurduğunu örnekleri ile paylaşmıştım.

 

Virüsün kontrol altına alınamaması, yeni sağlık sorunlarının habercisi

İçinde bulunduğumuz sürecin belirsizliği; virüsün yol açtığı toplumsal ve ekonomik problemler, sağlıkla ilgili aşırı hassasiyete; bu durum da yeni sağlık sorunlarının oluşmasına sebep oluyor. Dünya Ekonomik Forumu, milyonlarca insanın aylarca karantinada kalmasına “Dünya'nın en büyük psikolojik deneyi" olarak atıfta bulundu. Sonuç olarak, bu süreç panik atak, uykusuzluk, anksiyete, öfke, sinirlilik, duygusal yorgunluk, depresyon ve travma gibi belirtilerde artış görülmesine neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü de çoğu kişinin sosyal izolasyona mahsur kaldığı ve fiziksel, zihinsel sağlığın olumsuz etkilendiği bu dönemde, evde sağlıklı kalınmasını destekleyecek önerilerini paylaştı. Bu öneriler, evde egzersiz, akıl sağlığını koruma, sağlıklı beslenme, sigaradan uzak durma önerilerini içermekte… (https://www.who.int/campaigns/connecting-the-world-to-combat-coronavirus/healthyathome).

 

Yazının Devamını Oku

Üniversiteli gençlerin “Yeni Normal”e bakışı  

Uzun süredir, aynı zamanda mezunu da olduğum Sabancı Üniversitesi’nin Yönetim Bilimleri Fakültesi MBA Programı Danışma Kurulu’nda yer almaktayım. Düzenli olarak Sabancı Center’da gerçekleştirdiğimiz değerlendirme toplantılarında, özellikle işletme eğitiminde ve MBA seviyesinde, değişen iş hayatının ihtiyaçlarına cevap verecek güncel eğitim içeriklerinin eksiliğini dile getiriyordum.

Sürücüsüz araçlar, “drone”lar, robotlar, blok zinciri, endüstri 4.0, yapay zekadan bahsedilirken, genelde bu trendlerin sektörlere ve işletmelere etkisine, bu yeni gelişmelerin doğuracağı yeni iş modellerine, uygulama alanlarına pek değinilmiyor. Kavramlara yüzeysel olarak, birbirleri ile olan etkileşimine bakılmadan yaklaşılıyor… Üniversiteden yeni mezun olup iş hayatına katılan gençler de her ne kadar yeni teknolojilere yönelik bilgi sahibi olsalar ve yeni teknolojileri günlük hayatlarında sıkça kullansalar da, bu teknolojilerin yıkıcı etkilerini ya da sebep olacağı etkiyi, biraz da tecrübe eksikliğinden, doğru analiz edemiyorlar. Bu doğrultuda, geçmiş tecrübelerim ışığında Değerli Dekanımız ve Hocam Prof. Dr. Nihat Kasap’ın da desteği ile ilk olarak MBA ve EMBA programları için “Teknoloji Farkındalığı ve Teknoloji Trendlerinin İş Hayatına Etkisi” dersini tasarlayarak vermeye başladım. Bu derse olan ilgi, geçtiğimiz yıl itibariyle, son sınıf işletme öğrencilerine yönelik olarak ders içeriğini genişletmeme neden oldu. Bu güz döneminde de severek verdiğim bu dersi yine Sabancı Üniversitesi son sınıf öğrencileri ile paylaşmaya devam edeceğim.

 

Geçtiğimiz dönem dersin yarısını sınıf ortamında yüz yüze, yarısını da online olarak yapmak zorunda kaldık. Herkes gibi ben de öğrencilerim ile birlikte bu süreci ilk defa deneyimledim. Bu deneyimler ve araştırmalarımın doğrultusunda da eğitimin yeni normaline yönelik düşüncelerimi  hurriyet.com.tr için özetlemiştim (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/coronavirus-sonrasi-yasam-yeni-normal-hayatimiza-neler-getirecek-online-egitim-41509170).

Daha önce de pek çok kez paylaştığım üzere, gençlerle, özellikle üniversitede vakit geçirmekten her zaman çok keyif alıyorum. Tertemiz beyinlerin bir şeyler üretmesini izlemek; pırıl pırıl gençlerin gelişimlerini gözlemlemek; fikirlerini, projelerini sunarken heyecanlarını paylaşmak büyük zevk… İçinde bulunduğumuz dönem, ne yazık ki gençlerin gelişimleri için ideal bir ortam değil. Kampusler kapalı, dersler tamamen online, dışarıdaki sosyal hayat kontrollü ve sürecin daha ne kadar böyle devam edeceği belli değil. Ben de dersimi alan öğrencilerimden Kaan Kırhan ve Cem İlbay İnanç ile gençlerin bakış açısından Korona sürecini tartıştım. Kaan ve Cem ile genç kuşağın sürece yönelik düşüncelerini, gelecekten beklentilerini, kendilerinden yaşça büyük kuşaklara ve kurumsal şirketlerin dijital dönüşümlerine yönelik gözlemlerini ve online eğitimi ele aldık. Bu değerli arkadaşlarım ile gerçekleştirdiğimiz keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşmak isterim:

 


Yazının Devamını Oku

Turizmin Yeni Normali

Kovid-19 sonrası ilk yaz mevsiminin sonuna yaklaşmaktayız. Sağlık Bakanımız Sn. Fahrettin Koca’nın da bayram tatili öncesi uyardığı üzere; “1.dalga sahillere inmiş durumda. Hala yaz tatiline devam edenlerin ya da yeni tatil planlaması yapanların da çok dikkatli olması gerekiyor".

Korona sürecinin en fazla etkilediği sektörlerin başında turizm geliyor. Önde gelen uluslararası  bağımsız denetim ve danışmanlık firmalarından Ernst & Young tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, bu sene oteller ve restoranlar için Avrupa düzeyinde gelir kayıpları %50’ye ulaşırken, tur operatörleri ve seyahat acenteleri için bu oran %85’e çıkmış durumda. Paylaşım ekonomisi denilince ilk akla gelen firmalarından, Dünya’nın en çok kullanılan online ev paylaşım ve konaklama uygulaması Airbnb'nin tahminlerine göre ise, şirketin 2020 gelirinin, 2019’un yarısından az olacağı yönünde. Sermayesindeki artışa ve maliyetlerindeki önemli ölçüde düşüşe rağmen, Airbnb'nin kurucu ortağı ve CEO'su, şirketin işgücünde %25 azalmaya gideceklerini açıkladı. Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi (The World Travel and Tourism Council - WTTC) tarafından yayınlanan bir raporda, mevcut salgın nedeniyle dünya çapında 50 milyona yakın seyahat ve turizm odaklı iş yapan kişinin işlerinin risk altında olduğunu belirtiliyor.

 

Turizmi temel olarak üç ana bölümde inceleyebiliriz: Farklı bir yere seyahat etmek; oraya vardığımızda konaklayacak bir otel veya dairede konaklamak ve tatildeki boş vakti kültürel etkinliklere ve eğlence aktivitelerine zaman ayırmak. Kovid-19 bu alanların tümünü etkiledi. İnsanlardaki tedirginliğin ve endişenin sürmesi, otel rezervasyonlarının ya da tatil planlarının iptal edilmesine, bu iptaller de hem uçuşların hem de otellerin, restoran ya da eğlence mekanlarının boş olmasına neden oluyor.  Kısacası, sektörün tüm tedarik zincirinde "zincirleme" negatif bir gidişat söz konusu.

 

Turizmin yeni normalinde sağlık, temizlik, güvenlik ve dijital odaklı uygulamalar öne çıkıyor…

Turizm sektörünün yeni normalinde de odak, tesislerin temizlik, sağlık, ve güvenlik standartlarına uyacak şekilde iyileştirilmesi ve mümkün olduğunca sosyal mesafeyi sağlayacak şekilde, konukları endişelendirmeden faaliyetlerin devamının sağlanması doğrultusunda. Bazı büyük otel zincirleri misafirlerine 7 gün 24 saat tıbbi destek sunup, müşterilerine konaklama sürecinde sağlık sigortası sağlayarak, güven inşa etmeye çalışmaktalar. Hijyen ve sağlık odaklı iyileştirmeler, doğru dijital teknolojiler ile desteklendiği takdirde, sektörde rekabet avantajı adına da önemli kazanımlar söz konusu.

İnsanlar kendi araçları ile evlerine yakın yerlere seyahat etmek istiyor…

Tüm ülkelerde, insanların başkalarıyla fiziksel teması giderek daha fazla azaltmak istedikleri dönemde yurtiçi seyahat ve konaklama popülerlik kazandı. Kovid-19 ile birlikte tatil amaçlı yapılan seyahatler, araçlarla ya da kısa mesafeli uçuşlarla daha kolay erişilebilir yerlere kaymakta. Turistler ziyaret ettikleri yerlerin popüler alanlarını daha yüksek riskle ilişkilendirdikleri için, kalabalık olabilecek merkezi lokasyonlara seyahat, toplu taşıma ile ulaşım gibi yerel deneyimlerden uzak kalmaktalar. Bunun yerine, kırsal ve açık alanlar daha fazla tercih edilmekte. Bu dönemde, çok büyük oteller ve tatil köylerinden ziyade, butik otellere daha fazla talep olmakta.

Yazının Devamını Oku

Selen Kocabaş ile Yeni Normal Üzerine - II

Değerli yönetici, danışman, stratejist Sn. Selen Kocabaş ile söyleşimizin ikinci bölümüne iş dünyasının yeni döneme adaptasyonu, insan kaynaklarının ve organizasyonların dönüşümü, yeni nesil liderlik ve öne çıkan yetkinlikler odağında devam ediyoruz… 

Ergi Şener: Turkcell döneminde benim de bizzat şahit olduğum, insan kaynakları alanında öncü çalışmalarınız var. Aynı zamanda Peryon İnsan Yönetimi Derneği'nin de ilk kadın yönetim kurulu başkanısınız. Koronavirüsün etkisi ile evden çalışma başta olmak üzere, şu ana kadar iş hayatında dirençle karşılanan pek çok süreci de test etme imkanımız oldu, bunların bir kısmına değinmiştiniz. İş dünyası açısından evden çalışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni normalde kalıcı olur mu?

 

Selen Kocabaş: İnsan Kaynakları odağında, insan yönetimi ve yeni dünyada çalışma koşullarına yönelik bence işin birkaç boyutu var. Örneğin, perakendenin değişiminden bahsetmiştik. Peki, bundan sonra mağazalar tümüyle kapanacak ve alışveriş tamamen e-ticarete mi dönecek? Hayır, böyle bir dünya olmayacak… Tüm sektörlerde hibrit, birbirini tamamlayan süreçler ortaya çıkacak. Çünkü, insan var olduğu sürece, etkileşime ve birbirimizle temasa ihtiyacımız var. Fiziksel mağazalar daha fazla deneyim sunma odaklı farklılaşacak; e-ticaret tarafı da omni-kanal yapıları ile sürecin online tarafının tamamlayıcılığına dönecek.

 

Bence ofislerde çalışma düzeni de buna dönecek. Eğitimler daha fazla online ortama kayacak. Teknik eğitimler, hızlı test edebileceğimiz, ölçümleyebileceğimiz çalışmalar çok daha hızlı online sisteme evrilirken, ya da bir takım toplantılar, çalışmalar evden ya da uzaktan yapılabilirken; belli  bir ekibin beyin fırtınası yapması gereken çalışmalar, stratejik toplantılar, birbirimize değip dokunduğumuz yani, tahtalarda yazıp çizdiğimiz toplantılar yine ofis içerisinde olacak. Ancak, yeni dünya dinamiğinde bunların dengesel ağırlığı değişiyor olacak. IK profesyonelleri için de şu kavram değişikliği daha çok önem arz edecek; çalışanımız dediğimiz kişi artık sadece bizim bordromuzda olan kişiler değil… Müşteriye götürdüğümüz değeri tamamlayıcı ekosistemle biz bir insan  kümesi yönetiyoruz. Bu yeni dünya, dijital ortam, online dünya daha büyük ekosistemi de yönetme fırsatını bize getiriyor olacak. Bu doğrultuda düşünmemiz ve planlamalar yapmamız gerekiyor. Yani bizim  tedarikçimiz de, bizimle birlikte ürün geliştiren bir iş ortağımız da bizim çalışanımız konumuna geliyor. Çünkü aynı ürünü, çözümü müşterimize götürüyoruz. İnsan kaynakları profesyonellerinin de artık bu gözle bakıyor olması gerekiyor.

 

 

Yazının Devamını Oku

Selen Kocabaş ile Yeni Normal ve Yeni Normalde Kadın üzerine

Yeni normal ve Kovid-19 sonrası iş hayatının ve sektörlerin değişimine yönelik, farklı alanlarda çalışmalar gerçekleştiren öncü isimler ile gerçekleştirdiğim söyleşilere Sn. Selen Kocabaş ile devam ediyorum.

Selen Hanım, geri bildirimlerine, yorumlarına oldukça önem verdiğim bir yöneticidir. Kendisi ile ilk defa Turkcell’de çalıştığım dönemde tanıştım. O dönem Selen Hanım Turkcell İnsan Kaynakları’ndan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı’ydı. Aradan geçen zaman içerisinde de özellikle teknoloji odaklı çalışmalarını yakından takip etmekteyim. Zaman zaman hem kendi girişimlerim, hem de mentörlük yaptığım start-up’lar özelinde de Selen Hanım’ın görüşlerini almayı sürdürüyorum.

 

Benim çalıştığım dönemde, Turkcell önemli bir okuldu. Hala  gerçekleştirdiğim çalışmalardan edindiğim tecrübeyi; birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan öğrendiklerimi kullanmayı sürdürüyorum; o dönemde kurduğum bağlantılar yeni iş fırsatları ve işbirlikleri adına da oldukça yarar sağlıyor.Turkcell’in ülkemizin önde gelen teknoloji şirketlerinin birine dönüşmesinde, yıllarca en çok çalışılmak istenen şirketlerden biri olmasında ve şirket içerisinde çalışanlar arasında kurulan sağlam bağda Selen Hanım’ın liderliği ve etkisi bana göre çok büyüktür.

 

 

Selen Hanım, sivil toplum ve dernek çalışmalarında da oldukça aktif. Türkiye’nin en eski sivil toplum kuruluşu Peryon İnsan Yönetimi Derneği’nin ilk kadın başkanı olmasının yanında, Etik ve İtibar Derneği’nin ilk kurumsal kurucu üyesi, Yönetim Kurulunda Kadın ve Yeniden Biz Derneği’nin kurucu yönetim kurulu üyesi, Teknolojide Kadın Derneği’nin kurucu üyesi, Endeavor Türkiye Danışma Kurulu üyesi ve mentorlarından. Pek çok kurumsal şirkete de stratejik danışmanlık sağlayan Sn. Kocabaş, aynı zamanda Bakan Danışmanlığı hizmeti de vermekte. Selen Hanım ile yeni normalde iş hayatının, sektörlerin değişimi, dijital dönüşümün ivmelenen hızı, iş hayatında ve yeni normalde kadının yeri ve yeni dünyada öne çıkan yetkinlikler özelinde oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…

 

Yazının Devamını Oku

Covid-19’un Dijital Dönüşüme Etkisi

Dijital dönüşüm, son yıllarda iş dünyasının en öncelikli konularından biriydi. Son birkaç aydır ise, Kovid-19’un etkisiyle, dijital dönüşüm, tüm sektörlerin ve işletmelerin hayatta kalmaları ve işlerini sürdürmeleri adına ne kadar önemli ve kritik olduğunu oldukça çarpıcı bir biçimde ortaya koydu. Artık, herkesin farkında olması gereken şu ki; dijital teknolojilere adapte olmayıp; dijital stratejileri doğru bir şekilde uygulamayan ya da uygulamada geciken şirketler yok olacak…

Acil dijital dönüşüm…

Forbes’da yayınlanan bir makalede Rishi Khanna’nın da belirttiği üzere, uzun yıllar, dijital dönüşüm bir gündem olmasına rağmen, işletmeler açısından bir aciliyet teşkil etmedi. Hatta, pek çok yönetici ve karar verici, dijital dönüşümü alınacak aksiyonların en alt sırasında tuttu, bu dönüşüm planlamasını bir maliyet kalemi olarak gördü (Kovid 19’a rağmen ne yazık ki hala bu şekilde hareket eden belirli bir kesim olduğunu da belirtmek gerekiyor.) Korona sürecinde uzaktan çalışmanın zorunlu hale gelmesi, bulut bilişime olan ihtiyacın apaçık ortaya çıkmasını, hızlı kararlar alınmasını ve bir takım altyapı ihtiyaçlarının da hızlıca devreye alınmasını zorunlu hale getirdi. Bu süreç en hızlı adapte olabilenin hayatta kalacağını gözler önüne serdi. Sonuç olarak, dijital dönüşüm genel bir “trend”den modern iş stratejisinin merkezi bir bileşeni haline geldi…

 

Dijital göç hızlandı…

Kovid-19, günlük yaşamın ve işlerin olabildiğince rutininde devam etmesi adına dijital hazırlığın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Hep söylediğimiz üzere, uzun yıllar boyunca tartışılan ve çoğu zaman da dirençle karşılanan çoğu konu, bugünlerde iş sürekliliği ve rekabetin temelini oluşturuyor. Tamamen fiziksel operasyonlara dayalı, geleneksel işletmelerin çoğu (oteller, restoranlar, havayolu şirketleri, vb.) büyük krizler ile baş etmek durumundayken,  günlük hayatımıza kesintisiz devam etmemiz dijital teknolojiler sayesinde oldu…

Bununla birlikte, Harvard Business Review’da yayınlanan bir makalede belirtildiği üzere (Coronavirus Is Widening the Corporate Digital Divide – Koronavirüs Kurumsal Dijital Bölünmeyi Genişletiyor) Kovid-19, insanlar ve şirketler arasında dijital dönüşümden kaynaklı farklılıkları çok büyük boyutta derinleştiriyor olacak.

 

Tüm sektörlerin hızlı bir şekilde dijitalleşme çabasında olduğu bu süreçte, alışkın olduğumuz uygulamaların nasıl dijitalleşmekte olduğunu ve öne çıkan uygulama alanlarını paylaşmak istedim…

Yazının Devamını Oku

Esen Hünal ile Gastronominin Yeni Normali üzerine

Ülkemizde yemek yapmaya olan ilginin büyük oranda arttığına ve yemek yapmanın bir hobiye, sosyal bir aktiviteye ya da terapiye dönüştüğüne, daha önceki yazımlarımda değinmiştim. Her ne kadar, pandemi sürecinde evde kalmak, bu ilginin artmasını ivmelendirmiş olsa da; son dönemlerde oldukça popüler olan yemek programlarının, yarışmaların ve tarifleri, sunumları ile örnek teşkil eden şeflerin de bu süreçte önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.

Bu şeflerden biri olan Sn. Esen Hünal, sektörde önemli bir yeri olmasına rağmen, daha geniş kitlelerin dikkatini, The Taste Türkiye jürisinde yer almasının ardından çekmeyi başardı. Erkek egemen şefler arasından bilgisi, görgüsü, eğitimi ve deneyimi ile sıyrılıp, kısa sürede adından söz ettirmeyi başardı.

 

Deneyimi büyük olmasına rağmen, oldukça genç bir şef olan Esen Hanım, Londra’de Leiths School of Food and Wine’da aşçılık, restoran ve mutfak işletmeciliği eğitiminin ardından, aile işi The North Shield Pub zincirinin mutfak koordinatörlüğünü üstlendi. 2008 senesinde açtığı La Brise Brasserie isimli restoranının 8 sene mutfak şefliğini yaptı. Bununla birlikte, 3 sene Bilgi Üniversitesi’nde eğitmen şeflik yaptı. Halen aktif olarak Youtube kanalından yemek tarifleri veriyor. Esen Hanım ile gastronominin ve restoranların yeni normalini konuştuk…

 

 

Ergi Şener: Gastronomi sektörünün öncü isimlerinden biri olarak Koronavirüs sürecinin sektöre genel olarak nasıl etki ettiğini düşünüyorsunuz? Sizce en büyük değişim ihtiyacı hangi alanlarda ortaya çıktı?

 

Yazının Devamını Oku

Hazer Amani ile Restoranların Yeni Normali Üzerine

Son zamanlarda ülkemizde yemek yapmaya olan ilgi oldukça arttı.

Pandemi döneminde de, yemek tarifi ve sağlıklı beslenmeye yönelik aramaların ciddi artış gösterdiği çarpıcı bir gerçek olarak karşımıza çıktı. Bu dönem, insanların evlerinde farklı yemekler denedikleri, yaptıkları yemekleri sosyal medyalarından paylaştıkları ve bunu sosyal bir aktiviteye dönüştürdükleri bir süreç oldu.

 

Sn. Hazer Ameni’yi de farklı tarzı, yenilikçi tarifleri ile tanıdık. Hazer Bey bence, güzel yemek pişirmeyi, yemekten keyif almayı ve bilindik tarifleri kendine has yorumu ile bambaşka hale getirerek servis etmesi ile Türkiye’de aşçılığa ve gastronomiye bakışı değiştiren öncü şeflerden. Aynı zamanda Fire Room markası ile, sokak lezzetlerini tüketiciler ile buluşturan bir restoran zincirinin de sahibi.

 

Benim Hazer Bey ile tanışmam, Ekim ayında birlikte yer aldığımız bir programa dayanıyor. O zamandan beri de iletişimimiz sürekli devam ediyor. Hatta, mentörü olduğum start-up lar ile Hazer Bey’i düzenli olarak buluşturmaya da gayret gösteriyorum. Bu süreçte, Hazer Bey’in değerli geri bildirimleri ve desteği ile yeni filizlenen şirketlere ve fikirlerini ticarileştirmeye çalışan gençlere olan katkısını bizzat gözlemledim.

 

Bana göre, eğitimi, kültürü, duruşu ve karizması ile sektörde farklı bir yerde olan ve sektöre pek çok açıdan öncü çalışmaları ile yön veren bir isim olan Hazer Ameni ile restoranların yeni normalini ve bu süreçte öne çıkmakta olan uygulamaları tartıştık…

 

Yazının Devamını Oku

Dr. Dilistan Shipman ile Gastronominin Yeni Normali Üzerine  

Son yazımda, restoranların yeni normalde hayatta kalmaları, hatta bu süreçten gelişerek çıkmaları için gerçekleştirdikleri uygulamaları paylaşmış ve “restoranların geleceği” adına öne çıkan çalışmaları ele almıştım. Ayrıca, yazımda restoranların günlük hayatımızdaki yerine ve önemine de değinmiştim (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/restoranlarin-yeni-normali-41568246). Bu konuya yönelik, gastronomi alanında önde gelen isimlerin de sektörün değişimine yönelik düşüncelerini almak istedim. 

Bu doğrultuda, ilk olarak işletme doktora eğitimim sırasında tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşım olan; şu anda İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Dr. Dilistan Shipman ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Dr. Shipman, kurumsal kariyerini gastronomi tutkusu nedeniyle bırakıp, tamamen bu alana odaklanarak oldukça önemli çalışmalara imza atıyor ve genç yetenekleri sektöre hazırlıyor. Eşi, değerli şef David Shipman ile, üniversitelerde gastronomi bölümünü hayata geçiren ilk kişilerden olmasının yanı sıra; kendi yemek kitapları ile klasik tariflere kafa tutup, ezber bozan ve kişisel girişimleri ile de son derece ses getiren bir isim. Ayrıca, son derece neşeli, etrafına enerji saçan, motive eden, konuşurken çok şey öğrenebileceğiniz, vatansever bir insan. Pazarlama doktorasını ve kurumsal deneyimini de mutfağa taşıdığı için hem öğrencileri için çok büyük bir şans, hem de sektöre getirdiği renk ve yenilikler ile ülkemizin gastronomi kültürünün gelişmesine katkı sağlayan bir öncü. Gelin, gastronominin yeni normalini Dr. Dilistan Shipman’ın değerlendirmeleri doğrultusunda inceleyelim…

 

 

Ergi Şener: Ülkemizde, gastronomi dünyasının kanaat önderlerinden biri olarak, koronavirüs sürecinin sektöre genel olarak nasıl etki ettiğini düşünüyorsunuz?

Dr. Dilistan Shipman: Bu “pandemi” sürecinin en çok etkilediği sektörlerden biri maalesef yeme içme sektörü oldu. Haklı olarak alınan tedbirler insanların dışarı çıkmasını engelledi. Dolayısıyla da en az haftada bir ya da iki kere dışarı çıkan, restoranlarda yemek yiyen insanlar hem korku nedeniyle hem de uygulanan kararlar nedeniyle bir yere gitmemeye başladı. Zaten daha sonra restoranlar da kapatıldı. Buradaki amaç bu virüs tam tanınmadığı için ve nasıl bulaşır tam olarak bilinmediği için, insanların yan yana oturduğu ve yakın temas olan yerlerden kişileri uzak tutmaktı ve son derece yerinde bir karardı. Ancak bir süre teşvikle desteklenmelerine ve maddi yardım da almalarına rağmen, restoranların geliri olmayınca, çalışanların çoğu işsiz kaldı ve çok daha önemlisi tüketicilerin güveni sarsıldı ve ne yapmaları gerektiğini bilemediler.

 

Ergi Şener: Sürecin tüketici tercihlerine etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni normal ile birlikte restoranlar ile olan alışılageldik ilişkimiz değişim gösterecek mi?

Yazının Devamını Oku

Restoranların Yeni Normali

Günlük yaşamımızda, restoranların önemli bir yeri vardır. Yemek yiyip, karnımızı doyurduğumuz yerler olması dışında; sosyalleştiğimiz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz ile hasret giderdiğimiz, iş toplantılarımızı gerçekleştirdiğimiz, bazen gelip geçen insanları ve günlük koşturmayı izlediğimiz, kısacası hayatımızın önemli ritüellerini içeren yerlerdir restoranlar. Hatta, bir sohbet esnasında spesifik bir bölge ya da şehir gündeme geldiğinde, o yere yönelik aklımıza ilk gelenlerden biri bildiğimiz, güvendiğimiz ve sevdiğimiz restoranlardır ve bunları paylaşmaya gayret gösteririz.

Korona ile birlikte, restoranlar küresel olarak, benzeri görülmemiş bir duraklama sürecine girdi. Yeni normal ile birlikte, alışkın olduğumuz restoran deneyimi de oldukça farklı olmaya başladı. Restoranlar hızlı bir şekilde sağlık odaklı, temassız uygulamaları devreye almaya, dijital kanallara yatırım yapmaya ve müşterileri ile doğru iletişimi kurmaya odaklandı. Ben de bu yazımda, restoranların yeni normalde, hayatta kalmak ve bu süreçten gelişerek çıkmak için gerçekleştirdikleri uygulamaları ve “restoranların geleceğini” ele aldım.

 

Restoranlarda dijitalleşme, daha çok hızlı servis odağında başlamıştı.

Korona öncesinde de, özellikle hızlı servis restoranları ve kahve zincirleri müşteri deneyimini zenginleştirecek ve müşterilere daha hızlı servis sağlayacak teknolojik uygulamaları denemeye başlamıştı: Kioskların kasiyerlerin yerini alması, menülerin ekranlara taşınması ile müşterilere kişisel deneyimler sunulması, mobil sipariş deneyiminin geliştirilmesi, vb… Ancak pandeminin bir sonucu olarak ortaya çıkan sağlık ve güvenlik endişeleri, bu dijital yeniliklerin pek çok restoran için standart hale gelmesine yol açtı.

 

Özellikle, restoranların kapalı kaldığı ve kontrollü olarak sadece eve sipariş hizmetleri ile kısıtlandığı dönemde, oldukça yaratıcı iş modelleri ile birlikte restoranlar açısından artık “de facto” olacak bir takım kavramlar da hayatımıza girmeye başladı.

 

İşlerin azaldığı dönemde birçok yaratıcı fikir ortaya çıktı

Yazının Devamını Oku