GeriSaffet Emre TONGUÇ Geçmişin gölgesinde bir mola
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Geçmişin gölgesinde bir mola

Günümüzde saraylar, kasırlar, köşkler ve bazı müzeler uluslararası müzecilik standartlarına uygun olarak Milli Saraylar Başkanlığı idaresi altında. Milli Saraylar tanımı ilk olarak Büyük Önder Atatürk’ün kaldığı saraylar için kullanılmış. Halen Atatürk’ün anısına Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarında nöbet tutan askerler var. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çalışmaya başlayan kurum, geçmişten gelen mirasımızın gelecek nesillere aktarımında çok önemli bir görev üstleniyor. Bu hafta, İstanbulseverlerle yeniden kavuşacak olan ‘İstanbul Hakkında Her Şey’ kitabımda detaylıca bahsettiğim saray, kasır ve müzelerin bazılarını yazdım...

OSMANLI’NIN YENİ DÖNEMİNİ SİMGELİYOR
Dolmabahçe Sarayı

Son altı Osmanlı padişahına ev sahipliği yapan saray, çok sayıda binadan oluşan Topkapı Sarayı’nın aksine tek büyük bir yapı ve etrafında birkaç köşk ve geniş bir bahçe olarak inşa edilmiş. Yenilikçi bir sultan olan Abdülmecit’in yeni sarayını, Tarihi Yarımada’nın dışında Boğaz’a yaptırması Osmanlı’nın geçmişle geleneksel bağını kırdığının da işareti kabul ediliyor.

Geçmişin gölgesinde bir mola

Saray, Balyan ailesinden Garabet ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından tasarlanmış. 13 yıl süren inşası 1856’da tamamlandığında ana binanın 285 odası, 43 salonu ve 6 banyosu varmış. Özellikle yaz aylarında ayrı bir güzelliğe kavuşan saray bahçeleri, ustaların sanatlarını sergilemek için yarıştığı alanlar haline gelmiş. Sarayın iç dekorasyonu Paris Operası’nı da tasarlayan Sechan isimli bir Fransıza ait. İçerideki Bakara ve Bohemya kristalleri, Sevres ve Yıldız porselenleri, Hereke halıları göz kamaştıran güzellikte. Kullanılan döşemelik ve perdelik kumaşlar yerli malı. Birçok yabancı konuğun hediyeleriyle zamanla daha da görkemli bir dekorasyona kavuşmuş.

İmparatorluğun ihtişamını vurgulamak için gösterişli detaylarla süslenmiş Selamlık bölümünden protokolün hüküm sürdüğü Süfera Salonu’na çıkan muhteşem kristal merdivenlerde, Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu odada, önemli kutlamalar için kullanılan Muayede Salonu’nda, sarayın günlük yaşantısına şahit olabilecek şekilde düzenlenmiş Harem bölümünde geçmişin ihtişamını hissedebilirsiniz. Sarayın yaklaşık 500 tablodan oluşan bir resim koleksiyonuna sahip olduğunu da hatırlatayım. Sarayın saltanat kapısına doğru giderken Sultan II. Abdülhamit için inşa edilen 27 metre yüksekliğindeki, dört katlı saat kulesine biraz zaman ayırın. 1890’da Sarkis Balyan tarafından yapılan kulenin köşelerine birer fıskiye, zemin kata iki termometre ve iki barometre yerleştirilmiş. Süslü ikinci katta Sultan II. Abdülhamit’in tuğrasını, dördüncü katın her yüzünde Fransız yapımı saatleri görebilirsiniz.

Kabataş’tan Beşiktaş’a kadar uzanan bu saray kompleksinin Veliaht Dairesi günümüzde Resim Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. 1937’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) bağlı olarak Atatürk’ün emriyle kurulan müze, 19’uncu yüzyıl Türk sanatçılarının tablolarından oluşan geniş bir koleksiyona sahip.

Matbah-ı Amire (Dolmabahçe Saray Mutfakları) binalarıysa Dolmabahçe Sarayı depolarında saklanan eserlerin sergilenebilmesi için 2006’da bir depo müze olarak açıldı.

Geçmişin gölgesinde bir mola

BATI TARZINI YANSITIYOR
Ihlamur Kasrı

19’uncu yüzyılda Haliç kıyıları gözden düşmeye başladığında Boğaz’daki yeni saraya yakın, ağaçlıklı küçük vadi Sultan Abdülmecit’in ilgisini çekmiş. Dolmabahçe Sarayı’nın 1856’da tamamlanmasından sonra padişah Nigoğos Balyan’ı kasrı yapması için görevlendirmiş. Hâlâ güzelliğini koruyan ve o zamanki gözde Batı tarzını yansıtan padişahların hasbahçesi ve süslü havuz muhteşem. Daha büyük olan Mabeyn (Merasim) Köşkü’nün şık tavan süslemelerine dikkat edin. İngiltere’den ithal edilmiş porselen şömineler ve çivit renkli cam kapı panelleri sultan ve misafirlerinin kullanımına sunulmuş. Harem ve maiyetin geri kalan kısmı için yapılan Maiyet Köşkü, bugün kafe olarak hizmet veriyor. Her iki binanın dış yüzeyi, içlerinin aksine Osmanlı geleneksel süslemesinden farklı oymalarla bezeli.

Geçmişin gölgesinde bir mola

BOĞAZ’DA BİR YAZLIK
Beylerbeyi Sarayı

II. Mahmut’un 1829’da yaptırdığı ahşap sahil sarayı, 1851 yangınında büyük hasar görmüş. Küçük bir kısmı ayakta kalabilen sarayı Sultan Abdülaziz 1861’de dönemin ünlü mimarı Sarkis Balyan’a emanet etmiş. Sürgünden 1917’de dönen II. Abdülhamit, 1918’de ölene kadar burada yaşamış. Bina yazlık saray olarak inşa edildiğinden ısıtma sistemi yok. 26 odalı binadaki altı salon içinde en dikkat çekici olan ‘Havuzlu Salon’ 16 mermer sütunla çevrilmiş. Saray köşelere yerleştirilmiş odaların bir sofaya açıldığı geleneksel Osmanlı evi tarzında yapılmış. Tıpkı Dolmabahçe Sarayı’nda olduğu gibi Beylerbeyi de baştan aşağı Hereke halıları, Bakara kristalleri ve Yıldız porselenleriyle döşenmiş. Sarayın en göze çarpan özelliklerinden biri duvarlar ve tavanlardaki Polonyalı sanatçı Stanislaw Chlebowski’ye ait deniz ve gemi tabloları. Bu da Sultan Abdülaziz’in denize olan düşkünlüğünün bir sonucu. Dekorasyonda ayrıca Kuran’dan ayetler, şiirlerden alıntılar kullanılmış. Sarayın ünlü ziyaretçileri arasında 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışına giderken İstanbul’a uğrayan İmparatoriçe Eugenie, İran Şahı ile ünlü Windsor Dükü ve Düşesi de var. Beylerbeyi’nin son dönem Osmanlı saraylarından ayrılmasını sağlayan ‘Set Bahçeleri’ ve altından geçen tünel görenleri etkiliyor. Bu bahçelerde yer alan Sarı Köşk, saltanat atlarının barındığı Ahır Köşk, eski saraydan kalan Mermer Köşk günümüze ulaşabilen en önemli Osmanlı mimari anıtları arasında.

Geçmişin gölgesinde bir mola

SULTAN ABDÜLMECİT’İN SÜSLÜ AV KÖŞKÜ
Küçüksu Kasrı

Küçüksu Kasrı, 19’uncu yüzyılda Osmanlı padişahlarının nasıl yaşadığını görmek isteyen ama Dolmabahçe Sarayı’nı kalabalık ve boğucu bulanlar için mükemmel bir yer. Nigoğos Balyan 1856-57 yıllarında Sultan Abdülmecit için eski bir ahşap binanın yerine 8 odalı bir av köşkü olarak yapmış binayı. Kasır, Küçüksu Deresi’nin kıyısında, nilüferlerle süslü küçük bir bahçenin içinde. Sultan kayıkla gelirmiş buraya, günümüzün ziyaretçileri, süsleme işçiliği daha sade olan arka taraftan alınıyor kasra. İçeri girdiğinizde varaklarla süslenmiş kubbenin altında at nalı biçiminde bir salon karşılıyor misafirleri.

Muhteşem Hereke halıları ve hayvan desenlerinden ayırt edebileceğiniz İran halısıyla odalardaki Bohemya kristali avizelere hayran kalacaksınız. Burası av köşkü olarak tasarlandığı için yatak odaları yok ama 4’üncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel burada kaldığında üst kat odalarından birine bir yatak koydurup uyurmuş. Küçüksu Kasrı’nın hemen yanında Boğaz boyunca görülebilecek en güzel çeşmelerden olan ve III. Selim’in annesi için 1807’de yaptırdığı Mihrişah Sultan Çeşmesi var. Yazar ve sanatçıların güzelliğine övgüler dizdiği çeşme Anadoluhisarı’ndaki Göksu Deresi ile beraber Avrupalılar tarafından ‘Asya’nın Tatlı Suları’ olarak anılan Küçüksu Deresi’nden gelebilecek sel tehlikesine karşı bir kaide üstüne oturtulmuş.

Geçmişin gölgesinde bir mola

HIDİVİN HEDİYESİ
Beykoz Mecidiye Kasrı

Hünkâr Kasrı olarak da anılan, Beykoz’un kuzeyinde, tepenin üstünde tüm güzelliğiyle mermer bir köşk durur. Mısır Hıdivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından Padişah Abdülmecit için Sarkis ve Nigoğos Balyan’a yaptırılmış. Ancak 1855’te başlayan yapım, 1866’da tamamlandığı için kasır, Mehmet Ali Paşa’nın torunu Said Halim Paşa tarafından Sultan Abdülaziz’e armağan edilmiş. Mısır’daki Memluk yönetimine son veren Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı’ya karşı başlattığı isyan Rusların yardımıyla bastırılabilmiş, bunun sonucunda da Rus savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine izin veren 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalanmış Beykoz’da. Fransız İmparatoriçesi Eugenie, Hünkâr Kasrı’nda kalan konuklardan sadece biri. Yetimhane ve hastane olarak hizmet veren köşkü 1997’de Milli Saraylar Başkanlığı devraldı. Yapılan restorasyon çalışmaları sonrasında kasır, müze olarak 2017 yılında hizmete açıldı.

Geçmişin gölgesinde bir mola

PAŞANIN ŞEHİRDEN UZAK CENNETİ
Beykoz Abraham Paşa Cam ve Billur Müzesi

Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın kethüdası olan Abraham Paşa, Sultan Abdülaziz tarafından paşalık rütbesi verilerek vezirliğe kadar yükseltilmiş, inanılmaz derecede zengin bir devlet memuruymuş. Aynı zamanda avcı ve kumarbaz olan paşa, Pera’daki ünlü Cercle d’Orient’in de sahibiymiş. Beykoz’da bugünkü Beykoz Korusu’nun olduğu yerde içindeki köşkler, kuşhaneler, havuzlar, tiyatro binası ve ahırların olduğu, biraz daha gözlerden uzak bir yer yapmış kendisi için.

Abraham Paşa’nın çiftliğindeki ahır binaları üç yıl süren restorasyon sonucunda geçen günlerde Abraham Paşa Cam ve Billur Müzesi olarak açıldı. Adını Osmanlı dönemindeki Beykoz Cam ve Billurât Fabrika-i Hümayunu’ndan alan müzede Selçuklu’dan Osmanlı’nın sonuna kadarki dönemden 1500 eser yer alıyor. Abraham Paşa çiftliğinin bahçesiyle de titizlikle ilgilenmiş.

117 farklı ağaç türüne ev sahipliği yapan bahçede kendinizi bir botanik müzesinde gibi hissedeceksiniz.

X

Anadolu’nun kalbine yolculuk

Baharın verdiği coşkuya milli bayramların sevincinin katıldığı bugünlerde aklıma düştü Ankara. Genellikle siyasetin ve diplomasinin merkezi olarak anılsa da benim için çok daha derin anlamlar taşır bu kadim kent. İstanbul, akılları ve gönülleri çelse de, modern Türkiye’nin başkenti Ankara hem geçmişi hem bugünüyle görünenin çok daha ötesinde. Geçmişin izini sürelim ve birlikte keşfedelim Anadolu’nun merkezi Ankara’yı.

Binlerce yıldır önemli bir ticaret ve yönetim merkezi olan bölgede, MÖ 1200’lü yıllarda Hititlerin yaşadığı biliniyor. Bu dönemde Ankuwash adıyla anılan şehir, daha sonra Lidya ve Perslerin egemenliğine girmiş. Gordion’da kimsenin çözemediği düğümü kılıcıyla ortadan ikiye ayıran Makedonyalı Büyük İskender, MÖ 333’te o zamanki adı Ankyra olan Ankara’yı ele geçirmiş. Romalılar zamanında Angora adıyla karşımıza çıkan şehir, MÖ 24’te Roma İmparatorluğu’nun Galatia başkentiymiş. Daha sonra, Osmanlı için önemli bir dönüm noktası olan ve I. Bayezıt ile Moğol hükümdarı Timur arasındaki Ankara Savaşı ile tarih sahnesindeki yerini almış.

KEŞFE TARİHTEN BAŞLAYIN

Ve bu olaydan yaklaşık 500 yıl sonra, 13 Ekim 1923’te, Kurtuluş Savaşı yıllarında merkez görevi üstlendiği için şehir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylama sonucunda başkent ilan edilmiş.

Ankara’yı keşfetmeye önce tarihi Ankara Kalesi’nden başlayabilirsiniz. Ahşap evlerin arnavutkaldırımlı sokaklara taştığı Ankara Kalesi, 3 bin yıl önce Hititler tarafından yapılmış. Bugün gördüğünüz kalıntılarsa Bizans imparatoru III. Mihail’in yaptırdıkları. En kuzeydeki Akkale’den Ankara’nın güzel manzaralarını görmek mümkün.

Ankara Kalesi

EN GÜZEL SELÇUKLU ESERLERİ

Güney Kapı’nın içindeki Alaaddin Camisi 12’nci yüzyıldan kalma bir Selçuklu şaheseri. Kalede, 24 ahşap sütunun üzerinde yükselen Aslanhane Camisi de şehrin en eski ve çarpıcı yapısı. İçine girerseniz 1209 yılına tarihlenen ve Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden olan minbere muhakkak göz atın. Gene aynı bölgedeki Ahi Elvan Camisi, diğerinin gölgesinde kalsa da görülmeye değer yapılardan. İki caminin arasındaki Pirinç Hanı gezginlerin konaklaması için Ankara’nın ilk hanı olarak 18’inci yüzyılda yapılmış. Çıkrıkçılar Yokuşu bakır, halı ve antika satan dükkânların bulunduğu bir yer. Eski bir kervansaray olan Çengel Han’daki Rahmi Koç Müzesi ise şehrin yenilerinden. Avlusunda oturulan ve antikacılarla dolu Pirinç Han, kalenin etrafını renklendiren binalardan.

Roma döneminden beri yerleşimin olduğu ve surlarla çevrili kaledeki en önemli eser hiç şüphesiz, Türkiye’nin sayılı müzelerinden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Anadolu’nun zengin tarihini gözler önüne seren bu müzede, taş devrinden klasik dönemlere kadar çok sayıda seçkin eseri bir arada görmeniz mümkün. 15’inci yüzyıldan kalma, eski bir bedestenin restore edilmesiyle ortaya çıkan yapıdaki eserler, dünyanın bilinen en eski neolitik yerleşimi olan Çatalhöyük’le başlıyor. Müzedeki camekânlarda gördüğünüz, Asurluların küçücük tabletlere sığdırdıkları kanunlar ve ticari dokümanlar inanılmaz bir uygarlığa sahip olduklarını gösteriyor. Mısır kraliçesi Nefertiti’nin Hitit kraliçesi Puduhepa’ya yazdığı mektup, geçmişin bu iki önemli medeniyetinin ilişkilerini gözler önüne seriyor.

Yazının Devamını Oku

Uludağ’ın eteklerindeki hazine

Anadolu tarihinde her dönem önemli bir merkez olmuş Bursa. Fetihler, göçler, savaşlar ve zaferlere tanıklık etmiş. Yeşil günleri geçmişte kalsa da her adımda tarihten bir iz çıkıyor bu şehirde karşımıza. Gelin size benim bildiğim Bursa’yı anlatayım. Sağlıklı ve yeniden gönlümüzce gezeceğimiz günler geldiğinde, yolunuz düşerse listenize almanız için hem lezzet durakları hem de görmeden dönmemenizi önereceğim yerleriyle ufak bir Bursa turuna hazır mısınız?

Bursa Kültür ve Sanat Vakfı’nın başkanlık görevini 10 yıldan fazla süre başarıyla yürüten Fatma Durmaz Yılbirlik ile çıktığımız bir yolculuk bugünkü yazımın nedeni. İki Bursa sevdalısı yoldaş olduk birbirimize ve yolun sonunda harika bir rehber çıktı ortaya. Ne mutlu bana ki ‘Bursa Hakkında Her Şey’ ve ‘Bursa the Ultimate Guide’ ile pandemi sürecinde yayımladığım kitap sayısı 12 oldu. Mesleğim için üretmeye devam ederek 6 Türkçe, 5 İngilizce ve 1 Almanca kitap yazmış olmak benim için ayrı bir sevinç kaynağı. Hadi şimdi gelin Bursa’yı birlikte gezelim.

ADINI USTASINDAN ALIYOR

Gezimize önce lezzet duraklarından başlayalım. Bursa denince ilk akla gelen ‘yoğurtlu döner kebabı’ olur. Bu yemeğin hikâyesi, 1867’ye, et pişirme ustası bir aileden gelen İskender Efendi’nin Uludağ yaylalarında kuzu ve koyun etlerini dikey bir çubuğa kat kat yerleştirmesi ve tasarladığı dik bir ocağın önünde döndürerek odun kömürüyle pişirmesiyle başlıyor. Yemeğin adı ustasından dolayı ‘İskender döner’ oluyor. Zamanla pide, özel tereyağı, sos, yoğurt, domates ve yeşil biber ilavesiyle geliştirilen bu kebap türünün ünü dilden dile yayılmaya başlıyor.

Yoğurtlu döner kebabı

KLASİK LEZZET, CANTIK

Bursa’da yoğurtlu döner kebabın  en iyisi, Cemil ve Cemal Usta’nın eski garajdaki ufak yerinde yenir. Cemal ve Cemil kardeşler İskender Efendi’nin kebapçı dükkânında garson olarak işe başlamışlar. O zamanın ustası, bu iki gencin çalışkanlığından çok etkilenmiş. İşin mutfağına sokarak bu mesleği onlara öğretmiş. Kardeşler de 1964’te kendi dükkânlarını açarak bu zamana kadar gelen büyük bir marka olan Uludağ Kebapçısı’nı yaratmışlar. Kebabınızın tadını çıkarırken yanında şıra içmenizi öneririm.

Adı Bursa ile özdeşleşmiş bir başka yer de leziz köfteleriyle Çiçek Izgara. Kurulduğu 1963’ten beri kendine özgü ızgara tarzıyla tamamen yerel malzemelerle hazırlanan köftenin tadına doyamayacaksınız. Köfteseverlere bir adres daha önereceğim: İdris Pideli Köfte. Kuruluşu 1937’ye dayanan ve o zamandan beri Kayhan Çarşısı’nda hizmet veren bu aile işletmesinde pideli köftenin tadına bakın.

Bursa’ya gidince tatmanız gereken bir diğer lezzetse cantık. Bir Bursa klasiği olan cantık, 1800’lerde Kafkaslar’dan Bursa’ya gelmiş Kırım Tatarlarına özgü, pideye benzeyen bir hamur işi. Bursalıların çok sevdiği bu hamur işi düğünlerde, sünnetlerde, cenazelerde ve daha birçok özel günde sofraları süsler. 1860’tan beri Bursa’daki kebapçılara döner pidesi yapan, günümüzde de Türkiye’nin her yerine kebap pidesi gönderen Pidecioğlu’nda bu lezzetin tadına varın.

Yazının Devamını Oku

Osmanlı’ya damgasını vuran mimarlar

İmparatorluğun simge yapıları, ünlü mimarların eserleri birer anıt gibi ayakta duruyor. Osmanlı’nın en büyük mimarı Koca Sinan ve 19’uncu yüzyıla damga vuran Balyan ailesinin yeri ayrı. Bu hafta, ustaların ustası Mimar Sinan’ın Edirne’deki izlerini ve Balyanlar için şimdiye kadar yazılmış en kapsamlı kitabı anlatacağım sizlere.

Osmanlı İmparatorluğu, hüküm sürdüğü coğrafyalarda birbirinden ünlü mimarların imzasını taşıyan sayısız eser bırakmış. Kayseri doğumlu ve muhtemelen Ermeni kökenli olan Mimar Sinan’ın eserlerinin yeri hep başka olmuş. Devşirme olarak eğitilen mimar, 1540’lardan ölene kadar başmimarlık görevini sürdürmüş. Mimar Sinan’dan bahsetmişken, günümüze ulaşan eserlerle en çok bilgiye sahip olduğumuz 19’uncu yüzyılda imparatorluk başkenti İstanbul’a damga vuran Balyan ailesini de hemen ardından anmak gerekir. Bıraktıkları eserlerin çok ötesinde, bu mesleğe gerçekten gönül vermiş bir aile olan Balyanların adını yaşatacak bir kitap sevgili mimar ve yazar Büke Uras’ın üç seneyi bulan titiz bir araştırması sonucunda ortaya çıktı: ‘Balyanlar, Osmanlı Mimarlığı ve Balyan Arşivi’.

Ustalık eseri eski başkentte

Osmanlı İmparatorluğu’na 92 yıl başkentlik yapan Edirne, tarihi dokusu, doğal güzellikleri ve lezzetli mutfağıyla özel bir ilgiyi hak ediyor. Meriç ve Tunca nehirlerinin bereketiyle beslenen ve yıllarca farklı toplulukların etkisinde kalan kadim topraklar kültürel çeşitliliğini arttırırken, geleneksel değerlerini korumayı da başarmış.

Benim Türkiye’deki en sevdiğim camilerden biri olan Eski Cami, adını her biri farklı tarzda inşa edilmiş üç şerefeden alan Üç Şerefeli Cami, Muradiye Camisi, dünyanın üçüncü büyük sinagogu olan Büyük Edirne Sinagogu, Edirne Müzesi, Makedonya Kulesi ile Bedesten Çarşısı ve Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Ali Paşa Kapalı Çarşısı’nı mutlaka görülmesi gerekenler listenize alın.

Benim önerim şehre ya Hıdırellez zamanı ya da geleneksel yağlı güreşlerin yapıldığı festival günlerinde gidin. Gitmişken günbatımının keyfini Tunca ve Meriç nehirlerinin birleştiği noktada çıkarın. Yaprak ciğerin de tadına bakmadan dönmeyin.

Edirne’yi gezmeye Selimiye Camisi’ni ziyaret ederek başlamak âdettendir. 1569-1575 arasında tamamlanan bu görkemli yapının, Koca Sinan’ın diğer eserlerinin güzelliğini geride bıraktığı düşünülür. Yerden yüksekliği 43 metreyi bulan 31 metre çapındaki kubbesiyle dikkat çeker. 2011’de kültürel varlık olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan cami, iç tasarımında kullanılan ve dönemin en iyi örnekleri kabul edilen taş, mermer, ahşap, sedef ve çini işçiliğiyle ayrıca değer taşır. Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Şehzade Camisi ve kalfalık eseri Süleymaniye Camisi İstanbul’u süslerken ‘ustalık dönemi eseri’ olan Selimiye, Edirne’nin simgesidir.

Bugün cami tarihi bir meydanın ortasında; hemen arkasında Sultan Selim Saray Hamamı’nın kalıntılarını ve küçük bir parkta bir araya toplanmış olan eski

Yazının Devamını Oku

Bir doğa harikası Slovenya

Geçen yıl mart başında son yurtdışı seyahatimi Slovenya’ya yapmıştım. Seyahatten döndük ve evlere kapandık. O son seyahat güzel bir anı olarak kaldı derken, bir yıl sonra, adeta bir döngüyü tamamlar gibi ilk yurtdışı uçuş kartımda yazan ülke yine Slovenya’ydı. Yugoslavya’nın bölünmesiyle ortaya çıkan altı ülkenin en zengini olan Slovenya’yı biraz daha yakından tanıyalım. Eminim, okudukça görmek için sabırsızlanacaksınız...

Tarihçi ve profesyonel rehber olarak geçen 35 yıl içinde sürekli hareket halindeydim. Binlerce insan tanıdım bu yolculuklar sayesinde. Tabii bir sürü de anı biriktirdim. Bu anılarımın arasına ekleyeceğim bir olayı da pandemi döneminde yaşadım. Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth sağlık merkezine gitmek için Lübliyana Havalimanı’na indiğimde yeniden farklı bir coğrafyada olmanın keyfini hatırladım. Üstelik çok sevdiğim Slovenya’daydım. Size Slovenya’yı tek cümlede şöyle özetleyebilirim: Aynı gün içinde Alp Dağları’nda doğayla baş başa keyif yapıp Akdeniz’in ılık sularına kendinizi bırakabilirsiniz.

Avrupa’da ilk demokrasi

İsviçre’nin yarısı kadar bir yüzölçümüne sahip Slovenya. Arabayla dolaşmayı sevenlerdenseniz karlı dağlar, yeşil ormanlar, derin vadiler, mağaralar ve üzüm bağlarıyla bu ülke sizi kendine hayran bırakacak. Ülkenin yüzde 57’si ormanlarla kaplı. Slovenya’nın dağlarına Sezar’ın şerefine Julian Alpleri demişler. Slovenler Avrupa’nın ilk demokrasisine sahip olduklarını iddia ediyor. 7’nci yüzyılda Karintiya Düklüğü’nü kuran ataları asillerin değil, sıradan insanların oylarıyla seçilirmiş. Hatta Thomas Jefferson Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni hazırlarken bunu göz önünde bulundurmuş.

Konumu gereği bağımsızlığını kazanana kadar hareketli bir tarihi olmuş ülkenin. Oldukça uzun bir süre, 1350’lerden 1918’e kadar Avusturya kontrolünde kalmış. 1. Dünya Savaşı’nın ardından ülkenin batı kısmı savaş tazminatı olarak İtalya’ya verilmiş, Kuzey Karintiya ise Avusturya’da kalmış. Slovenya’nın kalan kısmı da Yugoslavya’nın bir parçası haline gelmiş. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı direnmişler, İtalya’ya verdiklerini geri almışlar ama bu sefer de Trieste ve Gorizia elden gitmiş. Tito döneminde Slovenyalılar küçük nüfuslarının 2 buçuk kat fazlasıyla ekonomiye destek oldular. Sonunda Yugoslavya’dan ayrılarak tam bağımsızlıklarını

25 Haziran 1991 tarihinde elde ettiler. Ülke 2004 yılından beri hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi. Ülkenin başkenti olan Lübliyana’da gerçekten kendinizi bir masal diyarında hissedeceksiniz. Şehir, mimarisi, kalesi, yeşil alanları ve gece hayatıyla Avrupa’nın yükselen yıldızı. Yaklaşık iki saat içinde dolaşabileceğiniz bu şirin kentte gezmeye Lübliyana Kalesi’nden (Ljubljanski Grad) başlayın. En kolay yoldan, manzarayı izleyerek fünikülerle çıkabileceğiniz kaleden bütün şehri seyredin. 15’inci yüzyıldan sonra askeri amaçlı kullanılan kalenin avlusuna giriş ücretsiz ama güzel bir manzara için kulesini tercih edin. Şehrin merkezi Ljubljanica Nehri kıyısındaki Üçüz Köprü’den geçip diğer tarafındaki eski şehre ulaşabilirsiniz.

Bu şehrin mimarisine büyük katkı sağlayan Joze Plecnik (1872-1957) isminden bahsetmezsek bir şeyler eksik kalır. Bu mimar nehrin üzerindeki 1842’den kalma Üçüz Köprü’ye iki köprü daha ilave edip hoş bir görüntü yaratmış. Köprülerin üzerinde ve nehir boyunca pazar günleri antikaların da satıldığı bir pazar kuruluyor. Nehir üzerinde Plecnik’in yaptığı Merkez Çarşı’da mola vermeyi ihmal etmeyin. Üçüz Köprü’nün diğer yanında ise 18’inci yüzyıldan kalma St. Nicholas Katedrali ve ejderhaları şehrin sembolü haline gelen Ejderha Köprüsü (Zmajski Most) var. Efsaneye göre Jason ve Argonotların lideri Altın Post’u çalıp Ljubljanica Nehri’ne gelmiş ve buradaki ejderhayı öldürmüş.

Yazının Devamını Oku

Unutulmaz bir tatil vaat eden butik oteller... 12 adreste 15 öneri

Pandemi döneminde doğru bir başvuru kaynağı oluşturmak için yollara düşerek hazırladığımız ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabım, önemli bir deneyim oldu. Bu deneyimlerden süzülenleri burada paylaşıyorum ki kitaba ulaşamayanlara da rehberlik etsin. Bir bahar seyahati isteyenler ya da şimdiden yazı planlamaya başlayanlar için tasarımı ve hizmet kalitesiyle öne çıkan 15 oteli seçtim bu hafta.

Yüksek tavanlı odalar: World House

Galata Kulesi civarının o hoş havasını soluyabileceğiniz çok güzel bir noktada, 130 yıllık bir binada hizmet veriyor. Tamamen yenilenmiş sadece 10 odalı butik bir otel. Standart, birbiriyle bağlantılı ya da balkonlu oda seçeneklerinin yanı sıra teraslı süiti de var. Eski bir binada olmasının avantajıyla tüm odalar yüksek tavanlı.

Bazı duvarlarda tuğla dokunun korunması ve yerlerde ahşap zemin tercih edilmesi sıcak bir hava yaratmış. Otelin girişindeki Latife Kafe’nin kahveleri ve ev yapımı tatlılarıysa favorileriniz arasına girecek.
Beyoğlu, İstanbul Tel: (0212) 293 55 20

Geçmişin mirası: Mr. Cas

Meşhur Çiçek Pasajı’nın karşı komşusu. 1900’lerden yadigâr Güney Palas’ta açılan otel, modacılar, yazarlar, sinemacılar başta olmak üzere birçok ünlüyü misafir etmiş. Geçmişin bu renkli mirası, otele girdiğiniz anda etrafınızı sarıyor. Tavandaki kalem işleri, eski fotoğraflarla süslenmiş merdivenler, ahşap ve mermer detaylar göz alıcı. Otelin içinde ünlü modacı Yıldırım Mayruk’a ayrılmış özel bir bölüm de var. Hepsi yüksek tavanlı 35 odasında cumba, balkon, jakuzi, şömine gibi farklı detaylar bulabilirsiniz.
Beyoğlu, İstanbul - Tel: (0212) 293 00 07

Birinci derece tarihi eser: Splendid Palas

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar Patagonya’da

Patagonya ismini duyduğumuzda düzensizlik gelir aklımıza. Sanki bahsedilen hayali bir yerdir, hiç var olmamıştır. Gerçekten de bir hayal gibidir Patagonya. Sosyal medyanın en sevdiğim özelliklerinden biri, geçmişte bugün nerede, ne yaptığımızı hatırlatması. Bir zamanlar ben de o uzak ve büyülü topraklardaymışım. Bu hafta size dünyanın sonundaki ‘Ateş Toprakları’nı anlatmak istiyorum.

Macellan 1520’de gittiğinde, gördüğü Kızılderili ateşlerinden dolayı ‘Ateş Toprakları’ demiş bölgeye. Sonra da bakmış yerlilerin ayakları giydikleri çarıklardan dolayı daha da büyük gözüküyor, İspanyolca ayak anlamına gelen ‘pata’dan yola çıkarak onlara ‘Patagon’, memleketlerine de ‘Patagonya’ adını vermiş. 19’uncu yüzyıla kadar insanlar daha ziyade keşif gezileri için bu bölgeye gitmiş. Buharlı gemilerle okyanus aşırı seyahatlerin daha kolay hale gelmesi, Eski Dünya’dakileri daha bilinmeyen yerlere doğru yönlendirmiş.

1810’da özgürlüğüne kavuşan Şili, bakmış ülkenin güney bölümleri elden gidiyor, Patagonya’nın kendi kısmına kuzeyden yerleşimciler yollamaya başlamış. Falkland Adaları’ndan getirilen koyunlarla hayvancılık, ardından balıkçılık, ormancılık, kömür derken bölgede ciddi bir hareket başlamış. Bugün en önemli gelir kaynaklarından biri de turizm.

Arjantin’le Şili arasında kalan ve Antarktika’nın yukarısında, dünyanın en güney noktası olan Patagonya sadece adının cazibesinden dolayı bile gidilebilecek bir yer. Doğal güzellikleriyle ilgi merkezi olan bölgede penguenlerden balinalara, denizaslanlarından bir tür sukuşu olan kormoranlara yüzlerce farklı canlı yaşıyor.

Her yıl milyonlarca turist Patagonya’da göllerden şelalelere, buzullardan karlı zirvelere, görsel bir şölenin tadını çıkarıyor. Bölge büyük bir coğrafyaya dağıldığından sıcaklık bulunduğunuz yere göre değişebiliyor. Ocak ayında Puerto Madryn’de 28 derecelerde olan hava Ushuaia’da gece 5 dereceye kadar düşebiliyor. Aralık ayında güney yarımküreye yaz daha yeni gelmiş olsa da dışarıda lapa lapa kar yağabiliyor! 22 Haziran’da da ‘en uzun gece’ partisi var. Gecenin uzunluğu 18 saati geçiyor.

Dünyanın sonu: Ushuaia

Adı ‘Batıya sokulan körfez’ anlamına gelen Ushuaia’ya (Uşuaya okunuyor) 1871’de Anglosaksonlar gelmiş. Önce İngilizcenin hâkimiyeti söz konusuyken sonrasında bayrağı İspanyolca devralmış. Dünyanın sonuna nasıl olsa kimse gelmez deyip Ushuaia’yı 1947’ye kadar büyük bir hapishanenin bulunduğu bir yerleşim olarak kullanmışlar. 1980’lerde 8 bin kişi yaşarken turizmin gelişmesi ve Antarktika’ya giden gemilerin bu limandan kalkmasıyla nüfus da 60 binlere çıkmış.

Yazının Devamını Oku

İstanbul aşkımın başladığı yer: Kandilli

Bu hafta size çocukluğumun geçtiği ve İstanbul aşkımın başladığı yerden, bana göre hâlâ İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Kandilli’den bahsetmek istiyorum. Günümüzde modern şehrin içinde kaybolmuş gibi dursa da geçmişinde Osmanlı’nın en şaşaalı dönemlerine, romantik kayık gezilerine ve âşıkların söylediği şarkılara şahitlik etmiş bu semt.

Kandilli’nin en büyük şansı, sarayları...

Ev sahipliği yaptığı rasathaneden dolayı depremle adı sıkça anılan Kandilli’nin bence en büyük şansı Adile Sultan Sarayı ve Cemile Sultan Korusu arasındaki vadiye yayılması, o yüzden Boğaz’da yeşil alanını korumayı başarmış semtlerden. Sultan II. Mahmut’un kızı Adile Sultan (1825-98) hayatında büyük kayıplar yaşamış, kendini hayır işlerine adamış acılı bir kadın. Aynı zamanda bir şair de olan sultan, Balyan ailesini Kandilli’de kendisi için bir saray inşa etmekle görevlendirmiş.

1916’da Türkiye’nin ikinci kız okulu olan bina, daha sonraları kız lisesi olarak hizmet vermeye devam etmiş. 1986’da çıkan yangında büyük hasar gören okul, Prof. Dr. Türkan Saylan ve arkadaşlarının çabaları ve Sakıp Sabancı’nın katkılarıyla restore edilip 2006’da bir eğitim-kültür merkezi ve restoran olarak yeniden açıldı.

Cemile Sultan (1843-1914) ise Sultan Abdülmecit’in kıymetli kız evlatlarından biri. II. Abdülhamit 1876’da tahta çıktığında, Kandilli’deki sarayı kardeşi Cemile Sultan adına 25 bin altın ödeyerek satın alınmış. Maalesef sahil sarayı yıkılmış ve koru içindeki Orta ve Cici Bey köşkleriyse 1952’de yanmış. Günümüzde İstanbul Ticaret Odası tarafından işletilen tesislerle hizmet veriyor.

Boğaz’ın incileri benzersiz yalılar

Güzellikte birbiriyle yarışan Kandilli yalıları içinde en etkileyicilerden biri kesinlikle Kont Ostrorog Yalısı. 19’uncu yüzyılda Osmanlı sarayında danışman olan Polonyalı Kont Leon Ostrorog için yapılan yalı, Pierre Loti tarafından da ziyaret edilmiş. Şimdiki sahibi Rahmi Koç. Biraz ilerisindeki, Garabet Amira Balyan tarafından 19’uncu yüzyıl ortalarında yapılan Abud Efendi Yalısı ise sadece denizden görülebiliyor. Sadrazam Mehmet İzzet Paşa için yaptırılan 21 odalı Kıbrıslı Yalısı, Boğaz’daki en uzun yalı. Daha sonra Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa tarafından satın alınmış. Pierre Loti, İmparatoriçe Eugenie ve son Irak kralı II. Faysal yalının misafirlerinden bazıları.

Yazının Devamını Oku

Dertlerden uzak, mavi-yeşil bir cennet

Bana en çok sorulan sorulardan biri, pandemiden sonra ilk seyahat etmek istediğim yer oluyor. Aslında çok yer var ama bana huzuru anımsatan Seyşeller kesinlikle listenin başında geliyor. Bakir bir güzellik, dalış için mükemmel yerler, ilginç kuş ve tropikal balık türleri… Bu tanımlar Seyşeller’i gördükten sonra bambaşka duygularla birleşiyor ve kalbiniz bu cennette kalıyor.

Ülkenin tam adı Seyşeller Cumhuriyeti. 41’i granit ve 75’ten fazlası mercan adası olmak üzere Hint Okyanusu’ndaki 100’ün üzerinde adadan oluşuyor. Bu adaların bazıları sadece birkaç kişinin sığabileceği büyüklükte… Denizin üzerinde mozaik gibi duran bazı küçük adalara konaklama mekânları tarafından el konulmuş. Aslına bakarsanız bu durum misafirler için bir avantaja dönüşmüş çünkü kaldığınız yerde kendinizi küçük de olsa bir adanın hâkimi gibi hissediyorsunuz.

Birçoğunda yerleşim olmayan adaların en büyüğü Mahe. Adadaki başkent Victoria ise aynı zamanda ülkenin limanı! En büyük geçim kaynağı, ekonominin yüzde 25’ini döndüren turizm. Fakat hükümet sanayi yatırımlarını, balıkçılığı ve tarımı destekleyen politikalar yürütüyor. Genç nüfus ağırlıkta…

Seyşeller’de yöneticiler, adalarını turizm açısından dünyaya daha iyi tanıtabilmek için ‘Seyşeller’in yedi harikası’ sloganıyla yeni bir kampanya başlatmışlar: Dünyanın en güzel kumsalları, ağızları sulandıran Kreyol mutfağı, dünyanın en ağır iki loblu Hindistan cevizi olan coco de mer, dev karakaplumbağaları, dünyanın en küçük kurbağaları, Seyşeller mavisi ve balina köpekbalığı. Suç oranının oldukça düşük olduğu ülkede Türk vatandaşlarına vize uygulanmıyor. Ülkedeki sağlık koşulları ve gitmeden yaptırılması gereken aşılarla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı’ndan bilgi alınabiliyor.

Voodo’dan Big Ben’e

Mahe, 142 kilometrekarelik alanıyla ülkenin en büyük ve en kalabalık adası. Üstelik diğer adaların aksine gece hayatı da var. Mahe Botanik Bahçesi’nde devasa palmiye ağaçları, kocaman nilüferlerin yüzdüğü havuzlar ve dev kaplumbağalar göreceklerinizden sadece birkaçı... Doğa tutkunuysanız, başkent Victoria’daki Doğa Tarihi Müzesi’ni de görmelisiniz. Farklı türde hayvan ve bitkilerin sergilendiği müzeyi rehber eşliğinde gezebilirsiniz. Ulusal Tarih Müzesi ise ev sahipliği yaptığı eski gemi kalıntıları, vodoo büyüsü için kullanılan aletler ve ev eşyasıyla müze ziyaretçilerini korsanlık günlerine kadar götürüyor.

Mahe Adası’ndaki Seyşeller’in başkenti Victoria’yı yürüyerek keşfetmeniz mümkün. Sokaklarını adımlarken dünyanın en küçük başkentlerinden birinde gezdiğinizi hatırınızdan çıkarmayın. Hem Fransız hem de İngiliz sömürge dönemlerinden kalan binaları, sanat galerilerini, bir katedrali ve Londra’daki ünlü Big Ben’in küçük bir kopyası olan saat kulesini görebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Troya ve Assos’ta mitolojik bir tur

Troya Savaşı’nın hikâyesi dünyada meşhur. Batı’da her öğrenci güzel Helen’in sebep olduğu savaşı okur ama yıllar süren bu savaşın geçtiği yerin Türkiye’de olduğunu bilmez! Peki siz Aristo’nun Assos’a neden okul açtığını biliyor musunuz?

İlkbahar hep bayramların mevsimidir, kutlamalarla geçer. Neredeyse bütün dinlerin ve kültürlerin ilkbaharla ilgili bir ritüeli vardır. Adı cemre olur, kor gibi bir ateşin havaya, toprağa, suya düştüğüne inanılır. Bileğe bağlanan bir marteniçka olur, ilk bahar dalını veya
ilk leyleği görmenin heyecanı yaşanır. Adına ister Nevruz diyelim, ister Paskalya, baharda hep yeni başlangıçlar
ve bereket kutlanır.

Tabii ki mitoloji de bu hikâyeden kendi karakterleriyle bahseder. Baharın havasına uygun, kalplere dokunan bir hikâyedir bu. Toprak ve bereket tanrıçası Demeter’in kızı güzel Persephone’ye ölülerin tanrısı olan amcası Hades âşık olur. Onsuz yaşayamayacağını bildiği için de Persephone’yi kaçırarak yerin altındaki dünyada yaşamaya mahkûm bırakır.

Anne Demeter o kadar üzülür ki toprak kuraklaşır, artık ürün vermez olur. En sonunda amca ve anne bir anlaşma yaparlar. Persephone her bahar yeryüzüne annesinin yanına gelecektir, sonbahar geldiğindeyse geri dönmek zorundadır. Bu sebeple Demeter, her kış bitiminde sevincini, yeryüzünü yeşile boyayarak gösterir, sonbahardaysa hüznü tabiatın renklerine yansır, yeşil yerini sarıyla kahvenin tonlarına bırakır.

Gerçek mi, masal mı?

Gelin biz de Demeter’in coşkusuna katılıp bu toprakların destanlarıyla ünlü bir köşesine gidelim. Dünyanın en önemli boğazlarından biri olan Çanakkale’ye... Mitolojiyle başlayıp gerçeğe uzanan Troya Savaşı’nın hikâyesi dünyada meşhur. Batı’da her öğrenci güzel Helen’in sebep olduğu savaşın hikâyesini okur ama yıllar süren bu savaşın geçtiği yerin Türkiye’de olduğunu bilmez!

Yazının Devamını Oku

Bizi mutlu eden tarihi hanlarımız

Kimi şehir kalabalığından kaçıp huzura sığınmanın, kimi ticaretin, kimi de geçmişte olduğu gibi konaklamanın adresi. Hepsinin çatısının altında yüzlerce yıl geriye giden canlı bir tarih var. Ne mutlu ki hanların birçoğu günümüzde de ayakta. Ben aralarından en sevdiğim ve içinde olmaktan mutluluk duyduğum 10 hanı sizlere anlatacağım.

Doğu ve Batı medeniyetleri tarih boyunca hep bir şekilde temas halinde olmuş. Göçler, ticaret, savaşlar, gezginler... İki taraf birbirini hep merak etmiş ve ulaşmanın yollarını aramış. Her buluşma, rekabetin yanında iki tarafı da zenginleştirmiş.

İpek ve Baharat yollarının önemli durak ve limanlarına ev sahipliği yapan Anadolu toprakları da bu ticaretin tam ortasında hem Doğu hem de Batı’dan beslenmiş. Doğu’nun lezzetleri, kumaşları, icatları önce Anadolu topraklarından geçip Batı’ya ulaşmış; Batı’nın Doğu’yu keşif yolculukları da hep bu topraklardan başlamış. Bu sebeple ülkemizde farklı dönemlere ve medeniyetlere ait sayısız eser var.

Zanaatkâr ve tüccar buluşması

Yerel zanaatkârları ve mallarını satmaya gelen tüccarları buluşturan hanlar da bu eserler arasında özel bir yere sahip. Sosyal ve ticari hayatın en önemli merkezleri olan hanlar genellikle iki katlı ve avlulu yapılmış, bazılarının alt katı binek hayvanlar için ahır olarak kullanılmış. Zaman içinde bazıları kaderlerine terk edilip ihmal edilmiş olsa da neyse ki günümüzde birer ikişer ayağa kaldırılmaya, yeniden ziyaretçilere açılmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Manolyalar uyanıyor

İstanbul’da bahar denince Boğaz’ı süsleyen erguvanlar hatırlanır ama benim aklıma Bebek gelir... İnşirah Sokak’ın başındaki beyaz köşkün bahçesinde pembe manolyanın çiçekleri bugünlerde görünür oldu bile. Bu muhteşem manzarayı görmek için yolunuzu Bebek’e düşürün. Gitmişken parkı, camisi, badem ezmesi, kafeleri ve bir saray yavrusu görünümündeki Mısır Konsolosluğu’yla meşhur semti bir daha keşfedin.

Bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü olan semtin tarihi Hıristiyanlık öncesi döneme kadar uzanıyor. Bilinen ilk adı, ‘Skallai’ yani ‘İskeleler’ kelimesinden türemiş olan ‘Hallai’. Bugünkü ismi kimilerine göre “Bebek kadar güzel” benzetmesinden, kimilerine göreyse fetihten sonra bu bölgeyi kontrol eden Bölükbaşı Mustafa Çelebi’nin yakışıklılığından dolayı verilen ‘Bebek Çelebi’ lakabından geliyor.

Semt, 18’inci yüzyılda Sultan III. Ahmet’in burada Hümayunu Abad Sarayı’nı inşa ettirmesiyle önem kazanmaya başlamış. Genelde yazlık bir semt olarak kullanılan Bebek, 19’uncu yüzyıl ortalarında vapur ve tramvay seferlerinin başlamasıyla sürekli ikamet edilen bir yer olmuş.

Semtin en etkileyici yapısı olan Mısır Konsolosluğu’nun yerinde bir zamanlar Sultan I. Abdülhamit’in şeyhülislamlarından Dürrizade Esseyyid Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısıymış. Ataullah Efendi’nin ölümünden sonra yalı Sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşa’ya, ardından da Sadrazam Âli Paşa’ya geçmiş.

Paşanın 1871’de yalısında ölümünden sonra Sultan II. Abdülhamit burayı satın alıp son Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi ve eski Hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi Hıdiva Emine’ye hediye etmiş. Art nouveau üslubundaki bina 1902’de yapılmış. Adı Hıdiva Sarayı olarak da geçiyor. Hıdiv, 1914’te İngilizler tarafından görevden alınana kadar burayı yazlık olarak kullanmış. Emine Hanım binayı büyükelçilik olarak kullanılması koşuluyla Mısır Devleti’ne vermiş. Yapı, 2010’da baştan aşağı, çok başarılı bir şekilde restore edildi.



Yazının Devamını Oku

Doğudan yükselen güneş

Doğu’nun mutfağıyla, misafirperverliğiyle ve tarihiyle ünlü şehirlerinden biri olan Gaziantep’in ‘Gazi’ unvanı alışının 100’üncü yılı yarın kutlanacak. Yüzlerce yıllık hanları, kahveleri, camileri ve özgün evleriyle ziyaretçilerini karşılayan şehirde kebap ve tatlı dışında pek çok yöresel lezzet daha bulacaksınız.

Gaziantep’i keşfetmeye kentin aynı zamanda tarihi merkezi de olan Kültür Yolu’nu adımlayarak başlayın. Yolun başlangıcı Dereboyu Sokak. Burada özgün Antep evlerini göreceksiniz. Sonra da binlerce yıllık kalıntıların üzerine inşa edilen merkezdeki kaleye geçin. Kimler tarafından, ne zaman yapıldığı bilinmeyen yapı bugünkü görkemine MS 6’ncı yüzyılda kavuşmuş. 36 kulesinden sadece 12’si günümüze ulaşabilmiş. Geçmişte ‘Kala-i Füsus’ (Yüzük Kalesi) olarak da adlandırılan kalenin bu isminin bir zamanlar inşaatı devam edebilsin diye dönemin bey kızının sattığı yüzükten geldiği rivayet edilir.




Kültür Yolu’nu yürüyün
Kültür Yolu boyunca birçok han, çarşı, cami, Mevlevihane, hamam ve kahvehane var. İki katlı Yüzükçü Han zamanında yüzük esnafının dükkânlarına ev sahipliği yapmış. Yanında mağara şeklindeki ahır, halk arasında develik olarak biliniyor. Günümüzde Halıcılar Çarşısı olarak hizmet veren Anadolu Hanı diğer hanlardan farklı olarak iki avluya sahip. Tütün Hanı ise şehirdeki en küçük hanlardan biri. Kayaya oyulmuş bodrum kısmını mutlaka görün. Kürkçü Han, kitabesine göre 1890’da inşa edilmiş. 19’uncu yüzyılda yapılan Buğday Pazarı (Arasası) da Osmanlı han mimarisinin tipik örneklerinden. Bir ana avlu ve onun etrafını saran dükkânlardan oluşan yapı, eskiden buğday ticaretinin merkeziymiş. L planlı, yaklaşık 80 dükkânlı bedestenin beş kapısı var. Bir dönem et ve sebze hali olarak da kullanılmış. Asıl adı Hüseyin Paşa Bedesteni olan, halk arasında Zincirli ya da Kara Basamak Bedesteni olarak bilinen yapı, 1718’de Hüseyin Paşa tarafından yaptırılmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemi başladıktan sonra ilk Avrupa seyahatim

Pandemi herkes gibi benim de yaşam standartlarımı değiştirdi. Yeni düzen bana stres ve fazladan birkaç kiloyla birlikte uyku problemleri, reflü, terleme gibi sağlık sorunları da getirdi. Sağlık konusunda ne zaman ölçüyü kaçırmış hissetsem arınmak için gittiğim yer Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth. Önümdeki engel yine pandemi diye düşünürken hiç bilmediğim bir şey öğrendim. Sağlıkla ilgili nedenlerle yurtdışına çıkmak mümkünmüş.

Tam ihtiyacım olan zamanda gelen ‘sağlık için yurtdışına çıkmak mümkün’ haberi üzerine benim için bir arınma merkezi olan Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth’e rezervasyonumu yaptırdım. Onlardan gelen belgeyle Avusturya’ya online başvurdum ve bir izin belgesi aldım. Elimde bir izin belgesi olmasına karşın 10 ay sonra ilk kez yurtdışına çıkacak olmanın verdiği tuhaf hisle sanki birçok zorluk yaşayacakmışım gibi geldi. Hatta sınırdan çevrileceğimi bile düşündüm. 2 saatlik bir uçuşla Slovenya’ya vardım, 1 saat içinde de Maria Wörth’e ulaştım. Sebep sağlık olunca yol da sorunsuz oldu. Hem bedenimin hem de ruhumun doğayla detoks yaptığı bu merkezi ve sağlıklı yaşam için bazı ipuçlarını sizlerle de paylaşmak istedim. Şifa olması dileğimle...



Ruhunuz da arınıyor
Burada güne erkenden tuzlu su içerek başlıyorsunuz. Ardından, ‘base powder’ denen bir toz içiyorsunuz. İçinde çeşitli minerallerin olduğu bu özel karışım hem bağırsaklarınızın temizlenmesini hem de gün boyu tokluk hissi yaşamanızı sağlıyor. Uygulanan tüm tedavilerin ortak noktasında bağırsakların rahatlatılması var. Çünkü tüm yükü bağırsakların çektiği ve bu organın düzgün çalışmasının diğer organları da rahatlatacağı söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Düşlerime giren dört ada

Yeni normalde kimi zaman sıkılmış, kimi zaman umutsuz hissedebiliyoruz. Madem evden çıkamıyoruz ben de sizi bu hafta biraz daha sıcak memleketlere, gitmeyi hayal ettiğim uzak cennetlere götürmek istedim. Egzotik tatlarıyla lezzetli mutfakları, renkli kültürleri ve eşsiz doğalarıyla beni büyüleyen adaları yazdım.

Hayata geri döndüren ada: BALİ

Dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olan Endonezya’nın neredeyse 18 bin adası var. Bunlardan en bilineni olan Bali’ye İstanbul’dan yaklaşık 15 saatlik bir uçuştan sonra ulaşıyorsunuz. Uçaktan biraz yorgun inebilirsiniz ancak Bali, enerjisiyle sizi hayata hemen geri dön-
dürüyor.  ‘Kraliyet şehri’ olarak da anılan Ubud, adanın tam ortasında bir kültür vahası. 19’uncu yüzyılda inşa edilmiş ve geleneksel mimarinin tüm özelliklerini taşıyan Puri Saren Ubud (Ubud Sarayı) bunun bir kanıtı gibi.  Endonezya’da Müslümanlar nüfusun yüzde 86’sını oluştururken Bali’de halkın yüzde 90’ı Hindu. En çok ilgi çeken yerlerin başında maymunların krallıklarını ilan ettikleri Monkey Forest var. Üç tapınağın olduğu ormanda yüzlerce maymunla karşılaşacaksınız. Petulu ise doğanın kendi çabalarıyla yarattığı bir cennet. Mümkün olduğunca fazla şey görmek için rehberli turları tercih edin. Ubud aynı zamanda bir tapınaklar şehri. Tanah Lot Tapınağı, Bali mitolojisinde önemli bir yere sahip yedi deniz tapınağından biri. Bratan Gölü de adadaki en büyük ikinci göl. Manzara muhteşem, renkler olağanüstü ama sizi bekleyen sürpriz, gölün tam ortasında olanca zarafetiyle yükselen, 17’nci yüzyılda Bali’nin denizler, ırmaklar ve göller tanrıçası Dewi Danu için yaptırılmış Pura Ulun Danu Bratan Tapınağı. Bali’nin ‘Ana Tapınağı’ olarak adlandırılan Besakih Tapınağı da adada hâkim olan Hindu tapınaklarının en büyüğü ve en kutsalı. Nasıl ki Ubud, Bali’nin kültür başkentiyse eskinin balıkçı köyü Kuta Bölgesi de günümüzde adanın adeta eğlence merkezi. Farklı zevklerden herkesin üzerinde anlaştığı ve önerdiği tek konuysa Kuta’da mis kokulu yağlar ve mumlar eşliğinde yapılan Bali masajı...



Yazının Devamını Oku

Boğaz’ın beş butik güzeli

‘Butik Oteller’ kitabımın yazım aşamasında Ege ve Akdeniz başta olmak üzere farklı rotalarda çok güzel otellerde vakit geçirme şansım oldu. Mesleğim gereği gezmek benim için yaşamın ta kendisi ama İstanbul’a, evime dönmek her zaman yolculuğun en heyecanlı kısmı. Bu hafta kitabımda da yer verdiğim Boğaz’ın beş güzel otelini anlatacağım. Onlar da size İstanbul’un büyüsünü hatırlatsın...

İki köprüyü de görüyor: BOSPHORUS PALACE

Hasbahçe olarak kullanılan Beylerbeyi, Osmanlı ileri gelenlerinin gözdesi olmuş yıllarca. Debreli İsmail Hakkı Paşa da yalısı için bu semti tercih etmiş. 1983’te atlattığı yangın sonrası aslına uygun restore edilen yalı, bugün Bosphorus Palace olarak ağırlıyor misafirlerini. Önce güzel bir avlu ve ortasında huzur veren sesiyle havuz karşılıyor sizi. Avlunun arkasında bütün güzelliğiyle yükselen yalının bahçe tarafı eskiden harem kısmıymış. İçeri girince çatıdan zemine kadar inen bir aydınlık ve zarif merdivenler göze çarpıyor. Lobide her iki köprüyü de içine alan enfes bir Boğaz manzarasıyla göz göze geliyorsunuz. Otelde her biri farklı cephelere bakan 12 oda var. Bahçe tarafına bakan odalarda avlunun dinginliğini, deniz tarafına bakan odalarda Boğaz’ın huzurunu hissediyorsunuz. Benim en sevdiğim bölümlerden biri, restoran olarak düzenlenen kayıkhane. Tavan alçak olmasına rağmen kullanılan aynalar sayesinde denizin yansımalarıyla dolu ferah bir mekân yaratmışlar. (Telefon: 0216 422 00 03)




Yazının Devamını Oku

Bir Osmanlı başkentinin tüm ihtişamını taşıyor

Genellikle Osmanlı mimarisine ilgi duyanların seyahat rotasında olsa da aslında keşfetmeyi seven herkesin mutlaka görmesi gereken yerler arasında. Adım adım tarihin izini sürün Edirne’de çünkü Osmanlı İmparatorluğu’na 92 yıl başkentlik yapan şehir; tarihi dokusu, doğal güzellikleri ve lezzetli mutfağıyla her zaman ilgi odağı olmayı hak ediyor.

Anadolu topraklarının Avrupa’ya açılan kapısı Edirne’deyiz. Meriç ve Tunca nehirlerinin bereketiyle beslenen bu kadim topraklar kimi zaman Dersaadet (mutluluk kapısı) diye anılmış, kimi zaman İstanbul’u kıskandıran ‘Şenlikler Şehri’ olmuş, kimi zaman da büyük acılara tanıklık etmiş. Sınırda olması kültürel çeşitliliğini arttırırken geleneksel değerlerini korumayı da başarmış. Edirne’yi gezmeye başlamak için ilk adımı Selimiye Camisi’ne atmalısınız. 1569-1575 arasında tamamlanan bu görkemli yapının, Koca Sinan’ın diğer eserlerinin güzelliğini geride bıraktığı düşünülür. Yerden yüksekliği 43 metreyi bulan 31 metre çapındaki kubbesiyle dikkat çeker. 2011 yılında kültürel varlık olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan cami, iç tasarımında kullanılan ve dönemin en iyi örnekleri kabul edilen taş, mermer, ahşap, sedef ve çini işçiliğiyle ayrıca değer taşır. Sanat tarihçisi Ernst Diez, Selimiye için “Mekân, büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür” der.




Minareleri eğri miydi?
Selimiye Camisi ile ilgili birçok hikâye vardır ama en yaygını yaşlı bir kadının Koca Sinan’ın kulağına caminin minarelerinden birinin eğri olduğunu fısıldamasıyla başlar. Yaşlı kadını büyük bir ciddiyetle dinleyen mimarbaşı, bir işçiden elinde iple minareye çıkmasını ister. İpin bir ucunu aşağıda duran başka bir işçiye tutturur ve yaşlı kadının gösterdiği yöne doğru ipe asılmalarını söyler. Minarenin düzeltildiğini düşünen kadını mutlu eder. İşçilerde biraz şaşkınlık, biraz da kızgınlık vardır. Ama Nasrettin Hoca’nın filozofluğundan izler taşıyan Koca Sinan durumu açıklar; tartışmayı seçmesi durumunda kadının yayacağı dedikodular yüzünden caminin asırlar boyunca ‘eğri minareli’ damgasını taşıyacağını, bunu önlemesi gerektiğini anlatır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’a imzasını atan aile

Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarının tanığı Dolmabahçe Sarayı, zarafetiyle büyüleyen Ortaköy Camisi, Beyazıt’taki Yangın Kulesi, hâlâ hizmet veren Selimiye Kışlası ve daha niceleri... Bu hafta, İstanbul’a karakterini kazandıran en önemli yapılar arasındaki bu binaların mimarı olan Balyan ailesinin izini birlikte sürelim.

İstanbul’u ziyaret edenlerin birçoğu 17’inci yüzyılın büyük Osmanlı mimarı Sinan’ın adını duyar. Ancak özellikle Boğaz’ı süsleyen birçok sembolik yapının mimarları olan Balyan ailesini pek kimse bilmez. Hatta İstanbul’da yaşayanlar her gün eserlerini görseler de adlarını belki hiç duymamışlardır. Oysa dört kuşak boyunca altı padişaha hizmet eden aile, fazlasıyla miktar ve çeşitte eseri İstanbul’a miras bırakmış. Eserlerinin en önemli özelliği, süsleme sanatının tüm inceliklerini iç alanlarda olduğu kadar dış cephede de bonkörce kullanarak Batı tarzı bir mimari uygulamaları. Böylece dışarıdan bakıldığında göze oldukça sade görünen, ancak süslemelerin daha çok içeride yoğunlaştığı eski Osmanlı tarzını tamamıyla tersyüz etmişler.

Öykü, Anadolu’da başladı
Aile, Orta Anadolu’dan, Karaman yakınlarındaki bir köyden gelmiş. Ailenin ilk bilinen üyesi Meremetçi Bali Kalfa. Sultan
IV. Mehmet’in sarayındaki Ermeni mimarların kulağına gitmiş Bali Kalfa’nın başarıları. O da İstanbul’a gelmiş ve kendisine sarayda daha sonraki yıllarda oğlu Magar’a devredeceği bir yer edinmeyi başarmış. Magar, Sultan I. Mahmut ile bir şekilde ters düşünce Bayburt’a sürgün edilmiş. Sürgün yerinde oğulları Krikor ve Senekerim’e mimarlık eğitimi vermiş. Krikor Amira Balyan (1764-1831) zamanında aile şirketinin başarısı ciddi olarak artmış. Ama maalesef eserlerinin bir kısmı zaman içinde kaybolup gitmiş. En önemli eseri 1826’da Sultan
II. Mahmut’un yeniçeri isyanını bastırması şerefine yaptırılan Tophane’deki Nusretiye (Zafer) Camisi. Eyüp’ün Haliç kıyısındaki ve bir zamanlar şehirdeki feslerin üretildiği Feshane ile Belgrad Ormanları’nda hâlâ ayakta olan Valide ve Topuzlu su bentleri yine Krikor Balyan’ın şehre kazandırdığı eserler arasında. Ayrıca Selimiye Kışlası’nın üç kanadının yapımını üstlenmiş. Krikor’un kardeşi Senekerim ise Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi avlusundaki Serasker Beyazıt Kulesi’ni inşa etmiş.

Yazının Devamını Oku

Doğu'nun hayal şehri: Kars

Hayat bu sene bizi önceliklerimizi gözden geçirmemiz için oldukça zorladı. Ben her zaman kendi değerlerimizi anlamanın ve anlatmanın içinde bulunduğumuz zor süreçlere derman olduğuna inanırım. Mimarisi, tarihi, kültürü ve mutfağıyla ülkemizin en ilginç şehirlerinden olan Kars da bence o değerlerden biri. Kars’ı sadece Doğu Ekspresi ile kışın ya da hafta sonu için ziyaret edilen bir yer olarak görmekten öte ruhunu yaşamanızı öneririm. Koruyamadıklarımız ne kadar çok olsa da gördükleriniz sizi büyüleyecek.

Kars ve civarındaki yerleşimin tarihi, milattan önceye dayanıyor ve şehir geçmişte sahip olduğu gücü bugün de hissettiriyor. Huriler, Urartular, İskitler, Sasaniler, Selçuklular, Gürcüler, Moğollar, Akkoyunlular ve Karakoyunluların da aralarında bulunduğu çok sayıda devlete ev sahipliği yapmış Kars toprakları. Müthiş bir kültürel zenginliğin mirası. Kars Osmanlı topraklarına 1535’te katılmış. 1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı’nda şehir halkı kahramanca savunmuş topraklarını ve 1855 Kars Zaferi nedeniyle devlet tarafından madalya verilerek onurlandırılmış. Üstelik Kars Zafer Madalyası, Anadolu’da bir kente verilen ilk gazilik madalyası. Şehit askerlerin ailelerine dağıtılan ve bir yüzünde Kars Kalesi, diğer yüzünde padişah tuğrası olan madalyaları Kars’ta değil, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin koleksiyonunda görebilirsiniz. Şehir, 1878’den 1918’e kadar tam  40 yıl Rusların işgalinde kalmış ve ortaya inanılmaz bir sentez çıkmış. Izgara şehir planlı sokakları, o muhteşem taş binalarıyla Kars, ona Batılı ve aristokrat bir hava veren kar örtüsüyle size Rusya’da bir şehir gibi de gelebilir. Yeniden Türkiye topraklarına katılması 30 Ekim 1920’de Kazım Karabekir idaresindeki Türk ordusunun şehre girmesiyle gerçekleşmiş.




Kelle koltukta savaş
Kars’a gittiğimde, önce şehre hâkim tepeye kurulmuş olan kaleye çıkarım, çeşitli işgallerde tahrip olup defalarca onarılan kalenin girişindeki Celal Baba Türbesi’ni ziyaret ederim. Celal Baba, savaş sırasında kafası kesilince kellesini koltuğunun altına alıp savaşa devam ettiğine inanılan bir savaş kahramanı. Benim için şehirde en ilginç yapılardan biri 12 kemerinde 12 havarinin kabartmasını taşıyan 12 Havari Kilisesi. Bu ilginç yapı camiye dönüştürülünce Kümbet adı verilmiş. Bu mevkiden görünen Kars Çayı üzerindeki Taş Köprü, III. Murat tarafından yaptırılmış. Hemen yanında Namık Kemal’in evi var. Ruslar döneminden kalma Vali Konağı, Defterdarlık, Belediye ve istasyon binasıyla kalın taş duvarlı, bazıları bahçeli evler size ne kadar değişik bir coğrafyada olduğunuzu hatırlatacak. Şehrin en görkemli taş yapılarından biri de Fethiye Camisi olarak bilinen eski Rus Ortodoks Kilisesi.

Yazının Devamını Oku

Yeni yılı karşılamak için ‘en butik’ 20 otel

Tüm dünya için zorlu geçen 2020 biterken 2021’i güzel karşılamanız için size bazı öneriler hazırladım. Marmara Bölgesi’nden başlayıp Bolu’dan Kapadokya ve Konya’ya uzandım, sonra Akdeniz, Ege ve Güneydoğu’dan hem konumu hem hizmet kalitesiyle çok beğendiğim oteller ekledim listeye. Malum yılbaşı ve akabindeki hafta sonu dahil dört günlük sokağa çıkma yasağı var. Ancak yıl boyu açık olan bu otellere yasak öncesi giriş yapıp bu dört günü konfor içinde geçirebilir, yıla iyi bir başlagıç yapabilirsiniz.

Kapadokya’nın kalbine yolculuk
Argos In Cappadocia / Nevşehir
Argos, rafine bir zevkin otel lüksüyle buluştuğu en güzel örneklerden. Yaklaşık 14 dönüm üzerinde birbirinden bağımsız 51 odasında mağara havasını solumanızı da sağlıyor, taş ev güzelliğini yaşamanızı da. Lounge alanına sade bir şıklık hâkim; konfor-keyif ikilisi her köşede kendini hissettiriyor. Kapadokya manzarasının yanı sıra havanın açık olduğu günlerde tüm görkemi ve güzelliğiyle Erciyes Dağı selamlıyor konukları. Özellikle günbatımındaki manzara muhteşem. Telefon: (0384) 219 31 30

‘Dünyanın en iyi manzarası’ ödüllü
Rox Cappadocia / Nevşehir
Bu otelin hayranı çok çünkü ‘Dünyanın En İyi Manzaralı Oteli’ seçilmelerini sağlayan muhteşem bir Kapadokya panoramasına bakıyor. Uçhisar Kalesi’nin hemen altında konumlanan otelin oldukça büyük terası çok güzel. Tam karşınızda Göreme, Güvercinlik Vadisi, Kılıçlar Vadisi ve Aşk Vadisi uzanıyor. Balonların kalktığı noktaya hâkim olduğu için her sabah güne gökyüzünü masal kitaplarından fırlamış gibi görerek başlıyorsunuz. Mağara ya da taş dokuya sahip 8 odası var. Dekorasyonda bohemlikle harmanlanmış yöresel bir çizgi tercih edilmiş. Evcil hayvanınızla kalabiliyorsunuz ve ek ücret alınmıyor. Telefon: (0384) 219 24 06

Yazının Devamını Oku