Erhan Tekten

Grigoroviç’in ‘insancıkları’: ‘Balıkçılar’

9 Mayıs 2019

Dmitri Vasilyeviç Grigoroviç (1822-1900) Dostoyevski’yle Askeri Mühendislik Akademisi’nde birlikteydi. 1837 yılında Rus edebiyatının kurucusu Puşkin öldüğünde, Dostoyevski’yle beraberdi. Puşkin’in erken ölümü tüm Rusya’yı sarsarken, okulda sadece ikisi bu ölümün Rus edebiyatı açısından ne anlama geldiğinin farkındaydı.
Grigoroviç, Dostoyevski ile birlikte edebiyatı sevmiş ve yazar olmaya karar vermişti. Okuldan sonra da arkadaşlıkları devam etti. Bugün bir başyapıt olarak görülen ‘İnsancıklar’ı ilk okuyanlardan biriydi Grigoroviç. Ve Grigoroviç de ellerinde sevgi, dayanışma ve dostluktan başka paylaşabilecek bir şeyleri olmayan ‘insancıklar’ı yazdı. Fakir Rus köylülerinin yaşamını tüm detaylarıyla aktaran kitaplar kaleme aldı.
Tolstoy’un ünlü sözünü hatırlarsınız; “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Grigoroviç’in 1852 yılında edebi açıdan durgun geçen uzun yıllarının ardından yayımladığı ‘Balıkçılar’ işte tam da böyle başlar. Başyapıt olmaya giden yolda eser, üstü başı hırpani yaşlı bir adam ve yanında yine onun kadar hırpani giysili bir çocuğun Sosnovka Köyü’nden Tula Eyaleti’ne gelmesiyle açılır. Grigoroviç yolcularını, Rusya’nın en pitoresk yöresinin tasvirleri içinde okuyucusuyla tanıştırır. Sıra sıra dizilen tepelerin altındaki Oka Nehri kıyısında bir balıkçının evine gelen yolculardan yaşlı olanı Akim; hiçbir işte dikiş tutturamayan bir adamdır. Yanındaki çocuk ise evlatlığı sekiz yaşındaki Grişka’dır. Patronlarının adını hatırlayamayacak kadar çok iş değiştiren Akim için uzak akrabası huysuz ihtiyar Gleb Saviniç’in yanı son şanstır. Gleb, önceleri karısı, üç oğlu, gelinleri ve torunlarıyla yaşadığı balıkçı barınağına geçmişini çok iyi bildiği Akim’i almak istemez. Akim’in ailesine zarar vereceğinden korkan Gleb, eşinin ısrarına dayanamaz, Akim’i ve yanındaki çocuğu ailesine kabul eder. Sayfalar ilerledikçe Gleb’in korkusunun yersiz olduğu ortaya çıkar. Akim, aile sevgisi ve aile üyeleri arasındaki dayanışma temaları üzerine kurulu romanda, aslında kenetlenildiğinde Gleb’in çekirdek ailesinin genişlediğini ve o oranda da güçlendiğini gösterir. Rusya’da köylü aileleri sarsacak şey aslında çok daha büyük, çok daha tehlikelidir.
Sanayi devrimi ve modernleşme ile birlikte gelişen ‘kulak’lar ve fabrikalar, Rus köylüsünü ahlaki açıdan zaafa uğratıyordur. “Köylüler endüstriyel gelişim sayesinde refahlarını biraz artırmış olsalar bile, bu onların saf ve geleneksel değerlerine zarar vermiştir” diyen yazar, toprak anaya bağlı köylülerle tezgâh uğruna sabanı bırakan köylüler arasında yaptığı karşılaştırmayla Rus köylüsünün ahlaki ve sağlıksal çöküşünün sebebini köylülerin proletaryalaşması olarak görür. Grigoroviç bu yüzden proletaryaya hiç sempati beslemez. Rusya’da eleştirel gerçekçiliğin oluşumunda ve gelişiminde önemli rol oynayan Grigoroviç, öte yandan ‘Balıkçılar’da basit köylülerin hayatını ve o zamanki toplumun alt sınıflarının temsilcilerini ayrıntılı olarak ve büyük bir sevgiyle anlatır. Tüm bunların yanında o zamanların Rusya kırsalının günlük hayatla ilgili pek çok benzersiz materyali, batıl inançların açıklamalarını, halk ritüellerini ve gelenekleri anlatan ‘Balıkçılar’, ailenizle kuracağınız bağları daha da güçlendirmenizi sağlayacak.

BALIKÇILAR
Dmitri Vasilyeviç Grigoroviç

Yazının devamı...

‘İstanbul Treni’nde eğlenceli ve melankolik bir yolculuk

2 Mayıs 2019

1930’ların başında Belçika’nın Ostende limanında Köln, Viyana, Subotica üzerinden üç günlük bir yolculuğun ardından İstanbul’a varacak seyahat aracından ne bekleyebiliriz? Öncelikle belirtmeliyim ki; İstanbul yolculuğu için ‘Doğu’ya doğru yola çıkan bu tren bir Agatha Christie cinayeti gizemi barındırmıyor. İyi kurgulanmış bir tren soygunu da yok. Ya da ölümcül bir salgın hastalıktan kaçan insanları taşımıyor. Treni teröristler ya da uzaylılar da kaçırmıyor. Graham Greene’in ‘İstanbul Treni’ okuyucusuna, trendeki yolcuların uzun seyahatleri boyunca, fiziksel olarak gittikleri yoldan daha çok kendi sorunlu ruhlarına yaptıkları yolculuğu vaat ediyor. Trende bulunan birbirinden tamamen farklı karakterler, bavullarıyla birlikte şeytanlarını da yanlarında getirdikleri bir yolculuğa çıkıyor. Kitap Ünlü ‘Orient Express’i akla getirse de edebi olarak aynı raylar üzerinde gitmiyor.

20. yüzyılın en çok okunan İngiliz yazarlarından Graham Greene, romancı kimliğini bulmaya başladığı yapıtı ‘İstanbul Treni’ni sonraki yıllarda yazdığı daha ciddi, daha edebi eserlerinden ayırmak için ‘eğlence’ olarak yazdığını söyler. Kitabın 1932’de yayımlanmasından, 40 yıl sonra bir filme çekilme şansı olabilecek bir kitap yazmak için yola çıktığından bahseder. Aslında edebiyata şiirle başlayan Greene, şiirde başarılı olamayıp kısa öykü ve roman yazmaya başlamıştır. Greene, ‘İstanbul Treni’ndeki karanlık ruhlu karakterlerden Savoy üzerinden şiire ve düzyazıya bakışını “Ben şair değilim. Şair bireycidir. Canının istediğini giyebilir; sadece kendine bağlıdır. Bir romancı başkalarına bağlıdır; ifade gücüne sahip herkes gibi insandır. O bir casustur” diyerek gösterir.

Roman, gemiden trene yetişmek isteyen yolcuların koşuşturmasıyla açılır. Trene binmeyi başaran yolcuların heyecan verici maceraları ve geçmişte yaşadıkları hemen ortaya çıkmaya başlar. Trende hayatları birbiriyle kesişecek karakterler arasında kimler yoktur ki; rakip bir işletmeyi satın almak için İstanbul’a gidecek bir Yahudi kuru üzüm ithalatçısı; İstanbul’da hastalanan bir dansçının yerine geçmek için oraya giden ‘çok da güzel olmayan’ bir kadın, ülkesindeki bastırılan isyana çoktan geç kalmış eski bir Sırp komünist lider; hayatının haberinin peşinden trene atlayan lezbiyen araştırmacı gazeteci ile genç ve çekici sevgilisi; beş yıldır yakalanmamasıyla övünen uslanmaz bir hırsız; kitapları 100 bin satan başarılı bir romancı. Bu yolcuların tek ortak özellikleri, 30’lu yılların dünyasında kabul görmüş toplumsal değerlere aykırı düşmektir. Karakterlerin trenin hareketiyle birlikte geçmişte bıraktıkları hayatları, yolculuğun her bir metresinde geleceklerini şekillendirecek bir kilitle bağlanır. Tüm melankolik havanın yanında Greene’in bahsettiği eğlence kısmı ise otomobil ile trene yetişme çabası, sürgün, sahte pasaportlarla gergin sınır geçişleri, sorgulamalar, ayaküstü kurulan mahkemeler, aşk, birbirini baştan çıkarmaya çalışanlar, yapılan numaralar, şantajlar ve yalanlardır. Hepsi, Avrupa’da yapılan bu seyahatte gerçekleşir işte. Karakterlerin nereye varacağı ya da varamayacağı, yaşadıklarına ne kadar katlanıp katlanamayacakları ‘İstanbul Treni’ sayfalarında
gizli.

İSTANBUL TRENİ
Graham Greene

Yazının devamı...

Tanrı, insan ve buğday

12 Nisan 2019

Tanrı kendi sonsuzluğu içinde insanı yaratırken, insan ‘her şeyin bir sonu olmasını’ kendine dert etti ve Tanrıyı redde kalkıştı. Tanrıdan uzaklaşan topluluklarının kötüye gittiğini düşünen bazıları ise sonsuzu diğerlerine göstermek için her yolu denedi. Sonuçta sonsuzluğun içindeki fani, Tanrısını yeniden bulmak zorundaydı. Doğanın elinde oyuncak olan insan bir otu; buğdayı evcilleştirdiğinde, aslında kendini dört duvar arasında buldu. Belki de modernizmin doğuşunun önemli bir aşaması olarak görülebilecek buğday çoğu toplulukta dinsel bir figür olarak insanın üstü bir varlığa dönüştü.
Avusturyalı yazar Leo Perutz 1933 yılında yayımladığı romanı ‘Şeytan Tozu’nda Baron von Malchin dünyanın çeşitli yerlerinde farklı isimlerle adlandırılan Vestfalya’daki çiftçilerin ‘Çavdarmahmuzu’ adını verdikleri tahıl hastalığı üzerinden dinin yayılımı üzerine bir teori geliştirir. Bilim insanı Baron’un ‘Şeytan Tozu’ adını verdiği parazitin bulaştığı buğdayın bulunduğu bölgelerde Hristiyanlığın öfkesine yeniden kavuştuğunu tarihten örnekler bularak sistematikleştirmeye çalışır. Hatta Birinci Haçlı Seferleri bile parazitin yayıldığı bölgeden başlar. “Tanrı inancı dünyadan kaybolmuyor, Tanrı inancının ateşi söndü sadece. Neden mi söndü? Parazit virülansını mı yitirmişti, yoksa tahılın genetik eğilimi mi ortadan kalkmıştı? Bu iki faktörden biri Şeytan Tozu’nun Avrupa’da ortaya çıkıp yayılmasını bir asırdan fazla süredir engelliyor.” diyen Baron hastalığı diriltmek için laboratuarda deneyler yapıyordur.
Roman, baş karakteri Dr. Amberg’in komadan çıkmasıyla başlıyor. Amberg, başından geçenleri yavaş yavaş hatırlıyor. Birinci tekil şahsın ağzından anlatılan hikâyede, Amberg’in iç konuşmalarını okurken, bir gazete ilanıyla Vestfalya’da Baron’un yanında işe başladığını öğreniyoruz. Baron’un planlarını öğrenen şaşkın bilim insanının sorgulamalarıyla karşı karşıya bırakılıyoruz. Amberg hatırlamaya başladıkça da Baron’un Şeytan Tozu’nu bulduğunu ve etkisindeki bölge insanlarda dini bir öfke uyandırmak yerine sınıfsal bir isyana neden olduğunu, isyan sırasında Amberg ağır bir şekilde yaralandığını anlıyoruz. Ama hasta bakıcısından başhekime kadar herkes, onun aslında trafik kazasında yaralandığını ve beş haftadır komada kaldığını söylüyor. Romanın başlangıcında, anlatıcıların tekrar tekrar döndüğü geçmiş hikâyesi ve şimdiki zamanda yaşananlarla birlikte hayal gücü ve gerçeklik birbirine giriyor. Amberg, saldırı öncesi tanıştığı insanların aslında hastanede çalışan insanlar olduğunun farkına varıyor. Amberg’in anlattıkları hayal gücünün eseri mi yoksa gerçek mi?

Perultz, iç anlatı şeklinde ilerleyen anıları ve şimdiki zamanı birbirinden iki farklı anlatı temposuyla ayırıyor. Roman her sayfasında baş karakterinin komplo kurbanı olduğu suç romanına dönerken, okur Amberg’e mi yoksa şimdiki zamana mı inanmalı? Jorge Luiz Borges’in ‘Maceraperest Kafka’ olarak nitelendirdiği Perutz’un romanında gerçek olan tek bir şey varsa o da roman boyunca bir kelimenin bile gereksiz kullanılmadığı. Yazar her kelimeyi büyük bir ustalıkla doğru yere yerleştirmiş. ‘Şeytan Tozu’ ile ilgili getirebileceğim tek eleştiri, okurken hayal ve şimdiki zaman arasında gidip gelmemizi sağlayan kitabın okuma zevkinin çabuk bittiği.

ŞEYTAN TOZU
Leo Perultz

Yazının devamı...

Dışavurumcuların huzursuz düşleri

28 Mart 2019

Franz Kafka’nın Gregor Samsa’sı bir sabah ‘huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu’. Dünyanın en çok bilinen öykülerinden biri ‘Dönüşüm’ böyle başlayacaktı. ‘Diğerleri’ gibi sadece izlenimlerini anlatmakla yetinmeyen Kafka, sabah böcek olarak uyanan Samsa üzerinden sistemin köleleştirdiği, yerine getirmesi istenen sorumlulukları yerine getirmediğinde toplumun dışladığı insanı en mahreminde, yatağında resmetti. Kafka farklıydı. Kafka’nın metinlerini o zamanların gözde edebi akımları pozitivizm, natüralizm ve empresyonizmin içine koymak düşünülemedi bile. Kafka’daki cevheri ilk gören ekspresyonistlerden Ehrenstein olmuştu. 1914 öncesi, ekspresyonist (dışavurumcu) dergilerde pek çok öyküsü, Birinci Dünya Savaşı sürerken çok ses getiren ‘Dava’ ve ‘Dönüşüm’ yayımlandı. Edebiyat çevreleri bu metinleri yazan yazarı nereye oturtacağını bilemiyordu. Kafka biricikti. Hep ayrıksıydı. Ama... Üslupta olmasa da grotesk dünyasında ekspresyonistlerle ortak noktaları vardı. Peki kimdi bu ekspresyonistler?

20. yüzyıl başlarında önce Almanya, hemen ardından diğer Avrupa ülkelerine yayılan sanat akımı ‘eksprestonilizm’, ‘empresyonizm’e karşı bir başkaldırı hareketi olarak sadece resim, heykel gibi görsel sanatları değil edebiyat, dans, mimari, müzik ve sinemada da var oluyordu. Ekspresyonist sanatçılar doğanın olduğu gibi izlenimlerle verilmesi yerine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarılmasından yanaydı. Genelde görsel sanatlarda etkin olduğu düşünülen akımın bir de edebiyat boyutu vardı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan ‘Patlayan Kuyrukluyıldızlar - Ekspresyonist Öyküler’ okuyucuya akımın çokça tanınmış ya da hiç tanınmayan önemli isimlerinden tadımlık bir seçki sunuyor. Mesela eski değerlere her yerde ve her zaman karşı gelen ekspresyonizmin öncü yazarlarından Franz Held, nesnel betimlemeler yerine, giyotin sepetinden çıkmaya başlayan kesik başların altınla birlikte nasıl patladığını ve en sonunda patlamaların Paris’i yok etmesini anlatıyor.

Öznel bakışlarını okuyucusuna sunan yazarlar fantastik öğeleri de, gerçeküstü betimlemeleri de sıkça kullanıyor. Mesela Paul Scheerbart ‘Patlayan Kuyrukluyıldızlar’dan dünyaya saçılan tuza maruz kalan insanlığın sonunu ortaya koyuyor. Oskar Panizza’nın ‘Tavistock Meydanı’ndaki Suç’luları güller ve manolyalar. “Kendi kendilerini döllüyorlardı, gerçek bir bitki mastürbasyonuydu” diyen polis memuru gördüğü bu manzaranın ardından tımarhaneye düşerken, ona inanan amiri, yüksek yargıçlık mevkiine getirilebiliyor. Dışavurumcular, groteski sisteme karşı bir saldırı aracı olarak kullanıyorlar. İmparatorlukların yıkılacağı, sınırların yeniden çizileceği yeni çağın başlangıcında dışavurumcu yazarlar, insanlık için tehlike çanlarının çaldığını yazıyor. Çoğunlukla da savaş öncesi yaşanan toplumsal krizler, yeni insan, kültürel devrim, delilik, yalnızlık, bohem hayat ve mizah üzerine... Kitapta Kafka’nın öldükten sonra 1936 yılında yayımlanan ‘Akbaba’ öyküsü de yer alıyor. Yüzyılın en önemli yazarlarından Robert Musil’in ‘Dev Agoag’ı da okuyucusuna katıksız bir dışavurumculuk sunuyor. Bazıları yüzyıl önce yazılmış, yaşadıkları çağdan radikal bir kopuş, yeni bir başlangıç isteyen kara mizah ustası yazarların kısa öykülerinden oluşan ‘Patlayan Kuyrukluyıldızlar’, ekspresyonist akımın edebi boyutunu keşfetmek isteyen okuyucuya yol gösterici olacak, eşsiz bir okuma deneyimi sunacak.

PATLAYAN KUYRUKLUYILDIZLAR - EKSPRESYONİST ÖYKÜLER
Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer
İş Bankası Kültür Yayınları, 2018

Yazının devamı...
Erhan TEKTEN Kimdir?

Erhan TEKTEN