“Her kitap bir yerden başlamak zorunda. Yürekli bir harf önden gitmeye gönüllü olup inançla kendini satıra yatırmalı, ondan cesaret alan bir sözcük peşi sıra gelmeli, bir cümleyi de ardınca sürüklemeli. Ondan sonra bir paragraf, çok geçmeden bir sayfa toplanıverir” diyor ‘Biçimin ve Boşluğun Kitabı’nın anlatıcısı. Ruth Ozeki’nin anlatıcısı bir ‘kitap’ ve asıl görevi, 14 yaşındaki Benny Oh ve annesi Annabelle’in, evin reisi Kenji öldükten sonra yaşadıkları yasla başa çıkma hikâyelerini anlatmak. ‘Biçimin ve Boşluğun Kitabı’ öte yandan küresel ısınma, tüketim toplumunun akıl sağlığına etkisi, sanatın yok olmaya yüz tutması ve gerçekliğin doğasına kadar çağın çözülmesi gereken en acil sorunları sorgulamaya çalışan 602 sayfalık kalın bir kitap. Öğretmen, yazar ve film yapımcılığının yanı sıra bir Zen Budist rahibi olan Ruth Ozeki, sahip olduklarımızın egemen olduğu bir çağda yaşadığımızın farkında. Kapitalizm, internetle birlikte karşılayabileceğimiz her şeye çok kolay bir şekilde ulaşmamızı sağladı. Zahmetsizce edindiğimiz her şey bizimle konuşmaya başlasa, varlıkları hayatımızı karıştırırken sesleri kafamızı doldursa? Ozeki, dünyayı değiştirecek fikirlerine rağmen insanlığın acı çeken bir gezegen üzerindeki zayıf kontrolünü cisimlere anlattırıyor. Cevapları nesneler vermeye çalışıyor.
Kitap Benny Oh ve annesini şaşkına çeviren trajikomik bir kaza sonucu babası caz müzisyeni Kenji’nin ölümüyle başlar. Kenji’nin ölümü geride bıraktıklarında travma yaratır. Benny’nin hikâyesi başkası tarafından anlatılsa da yazar, hayatının anlatılma şekline ilişkin Benny’nin yorumlarını da aralara serpiştirir. Her şeyi bilen anlatıcının sesi aslında kitabın kendisidir. Benny’nin kendi hayatında farkında olmadığı ayrıntılar karşısında şok olduğunu ifade eder. Kitap bu özel romanın ana karakteri olarak Benny’ye tüm bilgilerin kendisiyle ilgili olduğunu hatırlatır. Anlatıcı yüzyıllardır baştan sona kitaplarda bulunan karakterlerin kendi hikâyesinin kahramanı olduğu ve her kitabın çeşitli şekillerde anlatıldığı, okunduğu ve yorumlandığını belirtir.
Benny ve Annabelle’nin yaşadığı dünya her an parçalanıyor. Travmaya tepki olarak Benny, etrafındaki nesnelerin seslerini duymaya başlar. Aslında tüm nesnelerin kendi yolculukları onları şimdi bulundukları yere getirmiştir. Yani Benny’nin yanına. Benny okulda makasla kendini yaraladığında kimse anlamasa da ona bunu yapmasını makasın kendisi emretmiştir. Babasının külleri usulca onunla konuşur. Buzdolabındaki yiyeceklerin sızlanmalarını dinler. Tüm dünyası sessiz bir düzenden gürültülü bir kaosa dönüşür. Benny bu seslerle başa çıkmak için halk kütüphanesinde saklanmak üzere okulu asar, gürültü önleyici kulaklıklar takar, nesnelerin bağırmasını önlemek için saplantılı şekilde ortalığı toplamaya başlar. Annabelle’nin krizleri ise fazlasıyla gerçek. Kocasının yasını tutarken iyi hissettiren şeyse; satın almak. Alışveriş çılgınlığı yüzünden evi neredeyse bir çöp eve döner. Nesnelerle dolu evde Benny’nin kaosu artar. Annabelle bir gün alışveriş çılgınlığı sırasında sepetine atlayan ‘Derli Toplu Sihir: Antik Zen’in Dağınıklıktan Kurtulma ve Hayatınızı Kökten Değiştirme Sanatı’ isimli kitapta sunulan tavsiyeye uymaya çalışır ama gerekli büyük temizlik onu bunaltır.
Benny ‘Kitap’a kendi işini yapmasını söylüyor. Kendi işini kendi göreceğini de ifade etmesiyle birlikte bu ilişki hikâyeyi yönlendiriyor. Karşılıklı atışmaları ve aralarındaki ironi eserin katalizörünü oluşturuyor. Kitap aracılığıyla Benny’nin psikozuna tanık oluyoruz. Hatta yaşıyoruz. ‘Kitap’ bizimle de konuşuyor. Aslında anlatıcı kendi başına bir karakter, kitap içinde bir kitaptır. Yazar Annabelle’nin istifçiliğini insanların dikkatsizliği ve israfı ile yavaş yavaş yaklaşan ekolojik felakete bağlıyor. Benny’nin duyduğu seslerin gezegendeki diğer varlıklarla akrabalığımızı tanımak için çağrılar olduğunu öne sürüyor.
Zen felsefesi kitabın hemen hemen her sayfasında kendini hissettiriyor. Yazarlığın yanında Ozeki, okuyucusu için öğretmen rolünü de başarıyor. 2022 Women’s Prize Edebiyat Ödülü kazananı ‘Kitap’ın büyüleyici, yaratıcı ve sıcak anlatısı, hayatınızın sonuna kadar unutmayacağınız bir eseri size sunacak.
BİÇİMİN VE BOŞLUĞUN KİTABI
Ruth Ozeki
1930’lardan beri neredeyse tüm Amerikan bilimkurgu ve korku edebiyatı yazarları, Howard Phillips Lovecraft’tan etkilenmiştir. Bu kadar büyük bir yazar grubunu önceleyen ABD’li yazar Lovecraft’ın etkilendiği yazarlar vardı tabii ki. Yazar başyapıtı sayılan ‘Deliliğin Dağlarında’da, Edgar Allen Poe’nun ‘Nantucketlı Arthur Gordon Pym’in Öyküsü’ne açık bir şekilde atıfta bulundu. Poe 1838 tarihli eserinde genç Arthur Gordon Pym’in Grampus isimli balina gemisinde yaşadıklarını anlatıyordu.
Pym, başına gelen gemi kazası, isyan ve yamyamlık gibi olayların ardından Jane Guy isimli başka bir geminin mürettebatı tarafından kurtarılıyor, mürettebattan Dirk Peters ile birlikte Pym’in maceraları daha güneyde devam ediyordu. Karaya çıktıklarında saldırgan siyah derili insanlardan kaçıyorlardı. Roman, Pym ile Peters’ın Güney Kutbu’na doğru yolculuğu sırasında birden bitiyordu. Lovecraft da Poe’nin gemisinin rotasını devam ettiriyor işte. Lovecraft romanın kahramanları biliminsanlarını Antarktika’da yarattığı bir korkunun içine bırakıyor.
Arkham isimli gemi, Miskatonic Üniversitesi’nden jeolog William Dyer, yüksek lisans öğrencisi Danforth, biyoloji profesörü Lake, mühendis Pabodie ve dünyanın soğuk derinliklerindeki sırları keşfetmeye hazır büyük bir bilim ekibiyle Antarktika’nın uçsuz bucaksız genişliğine doğru yelken açıyor. 1931 yılında Antarktika’daki görevi sırasında meydana gelen korkunç olayı jeolog William Dyer’in anlatımından öğreniyor okuyucu. Anlatıcının amacı, 20 araştırmacıdan oluşan ekibin başlangıçta kaya örnekleri almak için gittikleri bölgeden tam kadro olarak geri dönememelerinin arkasındaki sebebi okuyucuya aktarmak. Ve bundan sonra Antarktika’ya gitmek isteyen biliminsanlarını bu korkunç yolculuktan vazgeçirmek.
Ekibin bazıları yanlarında götürdükleri küçük uçaklarla gittikleri bölgede ‘Himalayalar’dan daha yüksek sıradağlarla karşılaşıyor. Anlatıcının deyişiyle ‘Deliliğin Dağları’nda Lake’in önderliğindeki öncü grup şimdiye kadar görülen en tuhaf fosillerle karşılaşıyor. Lake, bu fosillerin dünyadaki bilinen tüm türlerden daha eski olduğunu ve buzulların içinde oldukça da iyi bir şekilde korunduğunu merkez ekibe rapor ediyor. Lake’ten bir süre sonra haber alınamayınca anlatıcı bir kurtarma ekibiyle arkalarından gidiyor.
Anlatıcı, öncü grubun tüm üyeleri ve köpeklerin açıklanamayacak kadar korkunç şekilde öldürüldüğü ve anormal fosillerin birçoğunun kaybolduğu bir dehşet sahnesiyle karşılaşıyor. Buna ne sebep olmuş olabilir? Bunu araştırmak için onlar da ‘Deliliğin Dağları’na dalıyor. Dyer ve Danforth dağların içinde insanların yapmasının imkânsız olacağı yapılar keşfediyor. İkili harabeleri araştırmaya başladıklarında ise aslında şehri Lake’in bulduğu yaratıkların inşa ettiklerini öğreniyor. ‘Yüce Eskiler’in ayrıntılı tarihini ortaya çıkarıyorlar. Tarih, Dünya’ya yerleşmeleri, bir medeniyet inşa etmeleri ve diğer uzay yolculuğu yapan varlıklarla savaştan ve son olarak Shoggotlar adlı köle ırkın isyan etmesi sonucunda toplumlarının çöküşünden bahsediyor. İkili, Lake’in bulduğu ‘Yüce Eskiler’in aslında ölmediği, sadece uzun kış uykusundan uyanmaya başladıklarının farkına varıyor.
H. P. Lovecraft’ın 1936 yılında yayımlandığı anda Amerikan korku edebiyatının en büyük klasikleri arasına giren ‘Deliliğin Dağlarında’, korku ve bilimkurguyu çok iyi bir şekilde harmanlıyor. Bilimsel veriler bile bazı durumlarda korkuyu derinleştirmesinde ona yardımcı oluyor. Film yapımcıları, çizgi romancılar ve yazarlar için ilham kaynağı olan kitap yabancı düşmanlığı, uzaylıların bilinmezliği ve düşmanca tanımlanmasının karşısında duruyor aslında. Anlatıcı ‘Yüce Eskiler’e karşı dokunaklı bir şefkat ve anlayış gösteriyor. Onları uzaylı değil de başka çağın insanları olarak gözlemliyor. Lovecraft doğaüstünü anlattığı önceki çalışmalarının aksine bilimkurguya gerçek bir dalış yapıyor. Yazar kitabıyla okuyucuyu korkuttuğu kadar büyülemeyi de başarıyor. ‘Deliliğin Dağlarında’ korku edebiyatına başlamak isteyenler için uygun bir anahtar olacaktır.
‘Bitkilerin Özel Hayatı’ Keehyun’un arabasındayken bir hayat kadınıyla pazarlık yaptığı anlarla açılıyor. Makyajını ve kulağındaki kocaman küpeleri çıkarırsa ancak anlaşabileceklerini söylediği ve sürekli göğüslerine baktığı kadınla bir süre sonra anlaşmayı başarıyor. Aslında kadınla kendisi için değil bacakları olmayan abisi için anlaşıyor. Romanın anlatıcısı Keehyun, abisine kadın bulma görevini annesinden devralmış. Fotoğrafçılık dahil her şeye yetenekli, ‘altın çocuk’, annesinin gözdesi erkek kardeşinin şimdi, kontrol edilemeyen cinsel dürtüleri içeren korkunç nöbetlere maruz kaldığını öğreniyor. Bir roman için oldukça sert bir giriş olsa da aslında öyle değil. Anlatıcı kısa sürede sevimli, şaşkın ve kesinlikle pişman olarak ortaya çıkıyor. Onun suçluluğu hikâyenin sürmesine ve başka bir yöne evrilmesine neden oluyor. O anlatırken anlamlandırıyor aslında. Kendi anlatısı ailesini anlamasına yardımcı oluyor.
Her şey en başlarda sert ama bir o kadar da komik görünüyor. Anlatıcı o kadar inandırıcı ki, anlattığı hikâye kara komediden hızla insanlık trajedisine dönüşüyor. İçinde bulunduğu trajediyi anlatırken de yavaşlıyor. Aslında her şey abisinin kız arkadaşına âşık olmasıyla başlıyor. Aşkı intikamcı bir saplantı haline geliyor, dolaylı yönlerden abisinin bacaklarını kaybetmesine kadar gidiyor. Tabii bunlar geride kalırken, şansı onu eve geri getiriyor ve çok farklı bir aile hayatının içine atıyor. Bazı şeylerin değişmediği de ortada. Sessiz babası bitkilerle teselli bulmaya devam ediyor. Bahçesine romantik bir âşık gibi bakıyor. Lee Seung-u bitkileri, özellikle de ağaçları, kavuşamayan âşıkların aldığı şekiller olarak kullanıyor. Ağaçlar insan için teselli ve manevi sığınak sunarken her şeyden önce insanlık tarihinin tanıkları olarak hikâyede yerini alıyor. Anlatıcı, özel dedektif olarak iş hayatına devam ederken gizemli bir müşteri ondan bir kadını takip etmesini istiyor. Takip edeceği kadının annesi olduğunu anladığında yazar, hikâyedeki gizem dozunu artırıyor. ‘Bitkilerin Özel Yaşamı’nın altmetinlerine girildikçe, yazarın zekice ortaya koyduğu sırlarla ilgili bir kitap olup çıkıyor.
Kitabın arka kapak yazısında 2008 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Jean-Marie Gustave Le Clezio’nun “Kore edebiyatı, Nobel ödülünü fazlasıyla hak ediyor. Ben kişisel olarak Anatoly A. Kim, Hwang Sok-yong ve Lee Seung-U’nun bu ödülün muhtemel adayları olduğunu söyleyebilirim” sözüne yer verilmiş. Nobel’e yakın bir yazar olarak Lee Seung-U, insanın en önemli kaygılarından birine odaklanıyor: “İnsanların kafasından geçenler.” İnsanlarla konuşmaya başlamak için hiçbir zaman geç değildir. Lee’nin anlatıcısı, insan zihnine girmek için karşıdan gelecek seslere kulak vermek gerektiğini biliyor. Uzun zamandır okuduğunuz en sıradışı aşk hikâyesi için de kitabın sayfalarını çevirmeye başlamalısınız.
İTKİLERİN ÖZEL HAYATI
Lee Seung-U
Çeviren: Tayfun Kartov
Doğan Kitap, 2023
Yorkshire’da ortaokul öğrencisi pis bir çocuk kerkenez bulur ve onu eğitir. Kerkenez, çocuğun zorba okul müdürü ve öğretmenleri tarafından sürekli ezildiği hayatına, buldukları her fırsatta bara giden anne ve abisinin neden olduğu moral bozucu bir ev yaşamına umut ve anlam katar. Barry Hines’in 1968’de yayımlanan romanı ‘Kerkenez’, büyük usta Ken Loach tarafından sinemaya aktarmasının ardından bir külte dönüşür ve işçi sınıfının umutlarını ayakta tutan bir eser olarak sınıf savaşı tarihinin sayfaları arasında parlar durur. O kuş, Kraliyet’e göre doğan, avama göreyse ‘Kerkenez’dir artık.
1960’larda Yorkshire’daki madencilerin yaşadığı mahallede geçen ‘Kerkenez’, Billy Casper’ın hayatının bir gününe odaklanıyor. Billy, üvey olduğunu bilmediği abisi Jud gibi okulu bırakmak üzere ve kaderinde yine abisi gibi ‘çukur’da çalışmak var. İngiliz yazar Barry Hines’in hikâyesi Billy’nin yatağında başlıyor ve aynı yerde bitiyor. Ama bir gün içerisinde her şey değişiyor. Kitap Billy’nin bakış açısından bölümlere ayrılmadan sürekli bir anlatıyı içinde barındırıyor. Hines’in ham ve sade nesri Billy’nin kasvetli çocukluğunun resmini oluşturmasına yardımcı oluyor. Kısa ve öz cümleler Billy’nin değişen ruh halini vurguluyor. Barry Hines, ruh halini hafifletmenin ve her şeyin kasvetli olmadığını göstermenin bir yolu olarak mizahı da kullanıyor.
Billy’nin okulda her zaman başı belaya giriyor. Müdür Gryce tarafından ilk saniye mimlenmiştir. Ayrıca sürekli akran zorbalığına uğruyor. Okuyucu için böyle bir durumda bile bazen Billy’ye sempati duymak çok zor oluyor. Çünkü o, okuyucu için empati kurulması imkânsız sevimsiz bir çocuğa dönüşüyor bazı zamanlarda. Öğretmenleri, akranları ve ailesi ondan vazgeçmeyi seçiyorsa okuyucu neden farklı olsun? Beklentilerin sınırlı, özlemlerin düşük ve disiplinin çok katı olduğu bir işçi sınıfı topluluğunda Billy neden iyi olmaya çalışsın? Zira, ne kadar iyi olmaya çalışsa -sınıf yoklamasında kelime oyunu üzerinden yaptığı espri bile ceza almasına sebep olur- kayaya çarpıyor.
Roman bir günün kronolojik sırasına göre gitse de geri dönüşlerle hikâye detaylanıyor. Billy’nin yavruların olduğu yuvayı bulması ve içlerinden birini alması gibi. Billy, adını ‘Kes’ koyduğu kerkenezle tutkuyu keşfediyor, kuşun sessiz gücünü kendiyle özdeşleştiriyor. Kuş ona başka hiçbir şeyin veremediği güven ve sevgiyi aşılıyor. Kerkenezle arkadaşlığı, öğrenme açlığının kilidini açıyor. Romanın en dikkat çeken bölümünde genelde derslerde sessiz, ilgisiz olan Billy, öğretmeni tarafından yabani kuşu nasıl eğittiği konusunda konuşması için tahtaya davet ediliyor. Billy’nin anlatımı sınıftaki herkesi büyülüyor. Bu konuda bir ders olsaydı Billy kesinlikle en yüksek puanı alırdı.
Barry Hines, ‘Sonsöz’de romanı senaryoya uyarlamak için yaptığı çalışmaları ve klasik haline gelen bir kitabın mirasını yeniden değerlendiriyor. İşçi sınıfının tarihsel gelişimi ya da geri gidişleriyle ‘Kerkenez’i yeniden yorumluyor. ‘Kerkenez’ 55 yıl önce Britanya işçi sınıfından yükselen bir sesti. Şimdi tüm insanlığın Billy ve ‘Kes’ten yükselen ses ve çığlıklara daha çok ihtiyacı var. Billy’nin hayatta yaşadığı zorbalıklara karşı duruşu hâlâ umudu ve dayanıklılığı temsil ediyor çünkü. Eğer bugüne kadar Kerkenez’i okumadıysanız ya da filmini seyretmediyseniz, en kısa zamanda ‘Kerkenez’in kanatlarına takılın derim.
KERKENEZ
Barry Hines
Polisiyenin kraliçesi Amerikalı yazar Tess Gerritsen’in televizyon dizisi de olan ‘Rizzoli ve Isles’ serisinde okuyucuyu içine çeken ve ilk sayfadan son sayfaya kadar bırakmayan bir şey var. Serinin kitaplarından bazıları diğerlerine göre daha iyi olsa da hepsi de sürükleyicilik konusunda aynı performansı sağlar. Gerritsen’in son kitabı ‘Sona Kalan’da da değişen bir şey yok. Yazarın kurguda yaptığı dönüşler, harika karakterler ve ürettiği gerilim buluştuğunda, serinin en iyilerinden biri haline geliyor.
14 yaşındaki Teddy Clock kısacık hayatında iki kez katliamdan sağ çıkmayı başarıyor. İki yıl önce tüm ailesi katledildiğinde zar zor kurtuluyor. Koruyucu ailesinin toplu katliamından da kurtulmayı başaran tek kişi oluyor. Bir kez daha öksüz kalan gencin artık gidecek hiçbir yeri kalmıyor. Ta ki Boston polisi davaya Jane Rizzoli’yi verene kadar. Rizzoli kimseyle iletişim kurmayan Teddy ile konuşmayı başarıyor. Ama çocuğun neden öldürülmeye çalışıldığını anlamlandıramıyor. Serinin diğer ana karakteri adli tıp uzmanı Maura Isles, Maine’de şiddet gören çocukları kabul eden ve bu durumla başa çıkmalarına yardımcı olan Evensong adlı okulda benzer geçmişlere sahip iki çocuk daha olduğunu keşfediyor. Üç çocuk arasında bağlantı var mı? Onları hedef alan tek bir katil mi var? Amacı ne? Başka çocuklar da katilin hedefinde mi? Bu sorular Isles ve Rizzoli’yi daha fazla insan ölmeden neler olup bittiğini anlamaya zorluyor.
Gerritsen gerilimi uç noktalara taşımak için bir an bile bırakmıyor. Yazar, diğer romanlarında olduğu gibi belirlediği ana temayı araştırmak için kendine fırsatlar yaratıyor. Yazar burada aile kavramının da araştırmasına girişiyor. Rizzoli’nin yaşadığı şiddet ortamında dikkatini dağıtan ve onu zor durumda bırakan şey yine ailesi oluyor. Çok daha genç bir kadınla yaşamak için annesini bırakan babası, kadın kendini terk edince geri dönüyor. Annesinin babasına bir şans vermek gibi bir düşüncesi olmuyor. Yazar, Isles’ın iki kitap önce Colorado’da yakınlık kurduğu bir çocukla ilişkisinde aile temasına vurgusunu artırıyor. Çocuk onu annesi gibi görüyor ve yazar yalnızlığı seven Isles’a annelik kavramını dayatıyor. Gerritsen’in romanlarında ‘ilişkiler’ kitaplarının özünü oluşturuyor aslında. Kahramanlar arası diyaloglar ve olay örgüsü bunu güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.
‘Sona Kalan’da gerilim kurgusu harika bir şekilde işlenmiş. Çok fazla kan yok. Ara sıra gerilimi artırmak için şok duygusuna maruz kalabilirsiniz. Serinin en iyi kitaplarından biri olduğu açıkça görülüyor. Gerritsen Rizzoli ve yardımcısı Frost’la okuyucunun yönünü tayin edebiliyor. Karanlık ve çıkmaz sokaklarda gezinen okuyucu, yazarın yönlendirmeleriyle sürekli tahmin etmeye çalışıyor. Romanın son düzlüğünde katili tahmin etme şansınız çok yüksek ama seçiminizden emin olmanız konusunda yazarın meydan okumasına da hazır olmalısınız. Rizzoli ve Isles’ın her kitabını seriden ayrı okuyabilirsiniz. Ama karakter gelişimlerini görmeyi seviyorsanız birinci macera yani ‘Cerrah’tan başlamalısınız.
SONA KALAN
Tess Gerritsen
Çeviren: Bahar Yaldız Çelik
Dani, Çin’de köprü şantiyesinde çalışırken bir telefon alır. Yedi yaşındaki oğlu Tom’un sahilde yüzerken boğulduğunu öğrenir. Fransa’ya giden ilk uçağa binip Çin’den ayrılır. Eşi Nora’yı kederden paramparça olmuş halde bulur. Dani, Nora’nın oğlunu morgda görme teklifini reddeder. Tom’u tabutun içinde görmeye razı olmadığı gibi, cenazenin yeri, tarihi, tabut seçimi, tören organizasyonu ve Tom’un giyeceği kıyafetlerin seçimini de karısına bırakır. Nora en azından ölüm kâğıdının alınmasıyla ilgilenmesini istese de bu bile Dani’nin gücünün çok ötesinde bir şeydir. Yasın en karanlık yerinde kendini yapayalnız hisseden Dani gözyaşlarını akıtamaz bile.
Nora depresyona girer. Dani ise duygularını ifade edemediği için kendini patlamanın eşiğinde hisseder. O nasıl bir babadır? Yurtdışındaki büyük şantiyelerde çalışmayıp daha fazla oğluyla vakit geçirse olmaz mıydı? İnanılmaz bir şey olur ve Tom, Dani’ye gözükür. Sanki yaşıyormuş gibi onunla konuşur. Ancak onu gören tek kişi babasıdır. Dani, bunun gerçek olmadığının bilincindedir fakat oğlunun ona verdiği teselliye sığınmayı tercih eder. Dani, Tom’a onu neyin mutlu edeceğini sorar. Tom, “Bir tatile gidelim isterdim. Hiçbir tatilimde burada değildin. Hatırlıyor musun, bir adaya gidecektik, bana fotoğraflarını göstermiştin!” diye cevap verince Dani, Britanya açıklarındaki Belle-Île adasına gitmek için hemen hazırlıklara başlar. Dani’ye iyi bir baba olması için ikinci bir şans verilecek mi? Uzaklardaki işinin ondan çaldığı bu oyun anları kaybettiği zamanı telafi edebilecek mi? Ve en önemlisi yasını nasıl yaşayacak?
Bu kitaba başlarken okuyucunun konudan korkması normal. Elbette bir çocuğun ölümü bir romana konu olabilecek en acı konudur. Ama aslında kitabın tam anlamıyla konusu bu değil. Alain Gillot’nun kitabı yazmak için bahanesi diyebiliriz. Çünkü ‘Bir Ada İcat Etmek’ ölüm hakkındaki bir romanından çok daha fazlası... Baba ile oğlu arasındaki bağın yeniden kurulması, ikili arasındaki güçlü ve yoğun anları, sihri, yaşayamadıkları anları yaşamaları için onlara verilen ikinci şansı anlatan bir roman aslında. Hikâye kapkara hüzünlü bir kitaba malzeme olmuyor, tersine adada tatlılık, büyü ve şefkatin oluşturduğu hava estiriyor. Baba ikinci şansını doğru bir şekilde kullanırsa sevgiden aldığı güçle yasını tutabilecek ve yoluna devam edebilecektir. Esas olana, yani Nora’ya odaklanması gerektiğinin farkına varması için bu adayı kendine icat etmesi gerektiğinin farkındadır. Kitabın anlatıcısı Dani’nin dediği gibi, “Kişisel yolculuğumuzda gidebileceğimiz kadar uzağa gitmiştik ve şimdi ikimiz de bunu biliyorduk. Ne birbirimize vaat edebileceğimiz ne af dileyecek ne de vazgeçecek bir şeyimiz kalmıştı. Yas, yaşayan, içindeki en güçlü tarafa seslenen bir şey ve herkesin yası kendine özgü.”
Alain Gillot, özellikle Tom’un yapay olduğunu bildiğimiz capcanlı varlığında doğru tonu bulmuş, okuyucunun gözyaşı dökmesinden de kaçınmış. Okuyucusuna hassas, yalın, zarif ve samimi bir kitap sunmuş. Kendini yeniden inşa eden ebeveyn ve hayat dolu bir çocukla adaya yolculuk yapmalısınız.
BİR ADA İCAT ETMEK
Alain Gillot
Çeviren: Birsel Uzma
1928’de Avrupa’nın en önemli haftalık dergilerinden Berliner Illustrirte Zeitung’da tefrika edilen ‘Nereye Yuvarlanıyorsun, Küçük Elma...’ ilk baskısıyla 3 milyon okuyucuya ulaştı. Avusturyalı yazar Leo Perutz’un romanının başlığı ise kısa sürede bir deyim haline geldi. Güçlü alegorik temellere sahip sürükleyici bir intikam hikâyesini anlatan roman, başlığını eski bir Rus şarkısından alıyor aslında. ‘Nereye Yuvarlanıyorsun, Küçük Elma...’ iki yılını Sibirya’daki esir kampında geçiren Georg Vittorin’i takip ediyor. Vittorin intikam peşinde yuvarlanırken, okuyucu dönemin tüm ruhu içinde bayır aşağı son sürat ilerleyen insanlığın peşine düşüyor.
1918’de devrimden sonra Sovyetler tarafından serbest bırakılan beş Avusturyalı savaş esiri, kampın komutanı Selyukov’un hücre hapsi verdiği ve hastalanınca ölmesine göz yumduğu bir subayın intikamını almaya ant içiyor. Gruptakilerden biri olan Vittorin’in daha kişisel bir nedeni var gibi görünüyor. Bir Avrupalı subayın onurunun çok önemli olduğu bir zamanda, Selyukov’un sırf yapmaktan memnuniyet duyduğu için ona kasten hakaret etmesini kendisine yediremiyor.
Ne geleneksel bir gerilim ne de bir tarih kitabı olan eseri kategorize etmekte zorlanıyor okuyucu. Savaş sonrası Avrupa ve Kızıllar ile Beyazların arasındaki Rus iç savaşının kaosunun gerçekliğini yansıtan Perutz, eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü olmayan ‘küçük elma’nın ahlak masalını da gerçeğe yakın bir kurguyla sunuyor. Viyana’ya eve döndüklerinde ve hayatlarına yeniden başladıklarında, diğer dördü geçmişte yaşamanın ve intikam almaya çalışmanın aptallığını görüyor. Vittorin diğerlerinin aksine, unutmaktan aciz ve her geçen gün daha da saplantılı bir hale geliyor. İntikam için yola çıkmaya karar verirken bir işadamının gelecek vaat eden iş teklifini kabul etmemesi bir yana, eylemlerinin başkaları üzerindeki sonuçlarının da farkında değil Vittorin. Babasının çok az olan emekli maaşıyla geçinmek zorunda kalacağını biliyor ama ona karşı hiçbir sorumluluk hissetmiyor. Babasına destek olmak için sevmediği yaşlı bir adamla evlenmek zorunda hisseden kardeşini düşünmüyor. Onu seven ve savaş esiri olduğu yıllar boyunca kendisini bekleyen sevgilisini de terk etmekten pişmanlık duymuyor.
İki yıllık zorlu bir intikam arayışı sonrasında Vittorin’in aldığı ders çok ağır: “Tifo, bit, açlık, savaş, hapishane. Rusya’da gitmediğim yer kalmadı, Avrupa’nın yarısında dolandım, dönemin tüm cehennemlerinden geçtim. Çürük samanlar üzerinde yattım, Moskova’da beni tutuklamaya kalktılar, yoldaşlarım o lanet olası şeker fabrikasında kurşuna dizildi... Sonra Marsilya! Konstantinopolis! Şimdi görüyorum ki aslında tek yapmam gereken evde oturmakmış.” Vittorin’in ‘yozlaşmış bir çağın habis ruhu’ Selyukov’u bulup bulamayacağı ve bulursa intikamın nasıl gerçekleşeceğini görmek için beklerken büyülenmeden edemiyor okuyucu. Perutz beklenmedik sonla birlikte okuyucusunu ‘küçük elma’ya dönüştürüp yuvarlamayı başarıyor.
Perutz, Kafka ve Zweig’ın çağdaşıydı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda büyümüş ve dünyası Hitler tarafından tamamen yerle bir edilmiş laik bir Yahudi neslinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı’nda orduya alınmış ve Rusya’da savaşmaya gönderilmişti. O zamanlarda intikam hırsının insanlığı uçuruma götürdüğü savaşta milyonlarca ‘küçük elma’dan bir tanesiydi. Belki de savaşta yaralandıktan sonra kişisel bir intikamın peşine düştü. Bilmiyoruz. Ama şu bir gerçek ki savaşın acıları toplumsaldan çok bireysel yaşanıyor. Perutz saf bir anlatı gücüyle geçen yüzyıldan kalan bir savaşın acılarını savaş görmeyenlere de ulaştırabiliyor. Takıntılı bir adamın ışıldayan portresi bizi savaşlardan, kutuplaşmadan uzaklaştırmak için nasıl da güzel işini yapıyor. Perutz mesajını doğrudan değil, simgelerle bu çağa ulaştırıyor. Temiz, yalın ve akıcı bir dille yazılmış bu kitabı okuyarak ağacın dalından düşmeyen, her geçen gün biraz daha büyüyecek bir elma olma şansınızı kaçırmayın.
NEREYE YUVARLANIYORSUN,
KÜÇÜK ELMA...
‘Mucizeler’de İspanya’da iki işçi kadının hikâyesi var. Her zaman bakıcı olan ama asla ilgilenilen olmayan iki kadının. Biraz daha fazla para ve bağımsızlık arayışları, onları bazen yalnızlığa, bazen de kendilerine zarar verdikleri davranışlar sergilemelerine yol açıyor. İspanyol şair Elena Medel bu ilk romanında sınıf ve toplumsal cinsiyet dinamiklerinin sınırladığı çalışan kadınların içinde bulundukları kötü durumu gözler önüne seriyor.
İspanyol edebiyatında adından sıkça söz ettiren Elena Medel’in ‘Mucizeler’i 2018 yılında Madrid’deki kadınların ünlü gece eyleminin öncesinde, Atocha’daki şeker ve sandviç satılan dükkânlardan birinde açılıyor. Dükkân eylem için gelen kadınlarla dolmaya başlıyor. O sırada tezgâhtaki kadın için anlatıcı, “Ceplerini yok yere arıyor. Pantolonunun da kabanının da cepleri bomboş: Buruşuk, nemli bir kâğıt mendil bile yok. Cüzdanında sadece 1 Euro, bir de 20 sent var. Alicia’nın vardiya değişimine kadar paraya ihtiyacı olmayacak, yine de meteliksizliğe bu denli yakın olmak onu huzursuz ediyor” diyor. 30’larındaki Alicia zorlu vardiyasını bitirip eve gitmeyi düşlerken, hayatında daha zorlu işler yapmış Maria da orada eylemi bekliyor. İkisi birbirini hiç tanımıyor olsa da aslında Alicia, Maria’nın torunudur. Yazar Medel zaman içinde ileri geri giderek kurgusunu örüyor. Başka bir hikâye 1969’da Cordoba’da geçiyor. Maria evli bir adamla yaşadığı ilişkiden doğan kızı Carmen’i Cordoba’da ailesine bırakarak Madrid’e taşınıyor. Carmen’in bir gün gelip onunla yaşayabilmesi için para kazanması gerekiyor. Ancak yeterince para kazansa da Carmen Madrid’de ona katılmayı reddediyor.
Maria, Carmen ve Alicia... Ana karakterler aslında çeşitli nedenlerle kendilerini başkentte bulan tüm işçi sınıfı kadınlarını temsil ediyor. Onların iç içe zamanda gidip gelmesiyle oluşturulan hikâyeleriyle yazar; İspanyol yaşamı, kültürü ve politikadaki dönüşümlerin de izini sürüyor. ‘Mucizeler’ gerçek ile hatırladığımız hikâyeler arasındaki ince çizgiyi araştırıyor. Maria gerçekten çok, belleğin kendi kurgularını oluşturduğunu söylerken Alicia ise başkalarının anlattıklarıyla hikâyesini doldurabildiğini düşünüyor. Yazara göre gerçek her zaman önemli değildir. Önemli olan insanın ne söylediği, ne hatırladığı ve neye inandığıdır. Yazar tezini aynı hikâyenin iki ya da daha fazla versiyonunu sunarak kanıtlamaya çalışıyor. Yazarın gerçekle kurgu arasındaki çizgide yer alan karakterleri inanılmaz derecede gerçeğe yakınlıklarıyla dikkat çekiyor.
Francocu İspanya’dan günümüze, bir ailenin üç kuşak boyunca kopan bağlarının izini sürüyor yazar. Erkeklerin isimleri bile yok. Olmasının da anlamı yok gibi. Evli bir adamdan çocuğu olan Maria, borç yükü nedeniyle intihar eden adamın karısı Carmen, aptalca bir evlilik ve sonrasında sadece vücutları için tavladığı erkeklere sahip olan Alicia... Ekonomik olarak kötü durumda kalmaları söz konusuyken erkeklere bakıcılık yapmak pek de olası görülmüyor. Aynı şeyi yaşamak belki de tüm işçi sınıfı kadınlarının kaderi.
Madrid’deki 2018 Kadın Yürüyüşü, başlangıç ve bitişteki yeriyle romanı çerçeveliyor. Kitapta birinci bölüm ‘Gün’ ve son bölüm ‘Gece’ başlığıyla veriliyor. Senaryonun ortası yani üç kadının yaşamı tekrar tekrar aynı kıskaçlarla örülü. Erkeklere güvensizlik ve parasızlık travmaları nesilden nesile aktarılırken bile hayatlarını kendilerine ait kılmak için verdikleri mücadele, yürüyüşle destanlaşıyor. Hataları yalnız kalmalarına neden olsa da hayatta kalmayı başaran kadınlar onlar. Yürüyüş sırasında kaldırılan kollar ve yapılan zafer işaretleri, belki de tüm işçi sınıfı kadınlarının hayatta kaldıkları için kazandıkları en büyük zaferin nişanesi olarak gecede parıldıyor. O sırada, “Alicia genç kızın tişörtüne dikkat kesiliyor, ‘Kutsal Ekmeğin Kadınları... Birleşin!’, menekşe rengi fon üzerinde comic sans fontla yazılmış beyaz harfler. Hayır, yanıtını veriyor, eve gidiyordu; işten yeni çıkmıştı ve merak edip bakmak istedi.”
MUCİZELER
Elena Medel