Erhan Tekten

İki kardeşin Norveç dağlarındaki ‘Krallık’ı

5 Kasım 2021

Norveçli polisiye yazarı Jo Nesbo, tüm dünyadaki haklı ününü başrolünde Harry Hole’un yer aldığı seriyle kazandı. Alkolik, kavgacı, anti-sosyal ve otoriteye başkaldıran dedektif Hole, ‘steril’ İskandinavya’da hiç rastlanmayan türden canavarlar, tecavüzcüler, seri katiller ve hatta ırkçı psikopatların peşinden koştu. Bir düzine kitap boyunca dedektifin ruhu ve bedeni çok fazla zarar gördü. Harry ortaparmağını kaybetti. Ağzından kulağına kadar uzanan bir yara izine bile sahip şimdilerde. Nesbo, Harry’yi Oslo’da biraz dinlenmeye bırakmış olmalı ki seriden bağımsız, okuyucunun hemen içine dalacağı, muhtemelen elinden bırakamayacağı ‘Krallık’ı sunuyor bu sefer. Oslo’nun polis prosedürlerini geride bırakıp, Norveç’in güneyinde küçük, kurgusal bir kasabada sırlarla büyüyen iki kardeşin çocukluktan erkekliğe geçişlerinin destansı hikâyesini okuyucusuna ulaştırıyor. Nesbo suç yazma yeteneğinin farklı bir yönünü sergiliyor bu kitapta. Aksiyon dozu çok az alan ‘Krallık’ herkesin birbirinin sırrını öğrenmeye çalıştığı bir kasabada aile, aşk ve sadakatin bir suçluyu nasıl doğurabileceğini kesin bir dille ortaya koyuyor.

‘Krallık’ 1985 model Cadillac DeVille’in, motorundan çıkan, dünyanın en bas tonuyla Roy’un yaşadığı dağ evinin önüne gelmesiyle açılıyor. Barbados doğumlu güzel karısı Shannon ile birlikte Carl, 15 yıl aradan sonra Os’a dönüyor. Roy’un kardeşi Carl, babalarının ‘Krallık’ adını verdiği çiftliklerinde 200 odalı bir dağ oteli inşa etmek için kolları sıvıyor. Bunları kitabın anlatıcısından, Carl Amerika’ya okumaya gittiğinde geride kalan ve kasabanın benzin istasyonu işleten araba tamircisi Roy’dan öğreniyoruz. Roy içine kapanık, daha çok kuşlarla ve arabalarla ilgilenen, kadınlara karşı ilgisiz biri. Hatta kasabalılar onun eşcinsel olduğundan şüpheleniyor. Carl’ın geri dönüşü Roy’un çocukluk anıları üzerine düşünmesine neden oluyor.

Roy okuyucuyu şimdiki olayların yanı sıra geçmişe, her şeyin başlangıcına, uzun zaman önce bahsetmeyi bıraktıkları travmatik çocukluklarına götürüyor. Okuyucular kardeşlerin sıkıntılı geçmişlerini ve daha da sıkıntılara gebe bugünlerini keşfe çıkıyor. Nesbo, Opgard kardeşlerin korkunç sırlar üzerine kurulu ve şiddet içeren sadakat ilişkisini geri alırken sayısız sürprizle bugüne sıçrayan ama çok yavaş ilerleyen bir gerilim kitabı inşa ediyor. Ancak okuyucu, Nesbo’nun sakin anlatımı sayesinde -olayları ve kasabayı Roy aracılığıyla görmesine rağmen- Roy anlatamasa da diğer karakterlerin tüm motivasyonlarını net bir şekilde anlayabiliyor. Yani Roy’a sürpriz olan olaylar var... Ancak bizim yapabileceğimiz tek şey, anlatıcının sonunda yüzleşmek zorunda kalacağı acıdan korkmayı beklemek oluyor.
‘Krallık’, bariz bir türün içine konulamayacak kadar orijinal, beklenmedik sürprizlerle dolu, polisiye gerilimin ötesinde bir gerilim sunan, hedefi tam on ikiden vuran bir başyapıt. Yazarın iki kardeşin Şekspiryen trajedisinin detayları ve sırları için sayfaları çevirmeye başlamalısınız.

KRALLIK
Jo Nesbo
Çeviren: Solina Silahlı

Yazının devamı...

Hitler’in ‘Tanrısız Gençlik’i

21 Ekim 2021

Avusturyalı oyun yazarı Ödön von Horvath tam bir Nazi karşıtıydı. Kahverengi ceketlilerle sokak kavgalarına karışacak kadar gözüpek Ödön, daha fazla dayanamadı ve ülkeyi terk ederek Viyana’ya yerleşti. 1938’de önce Budapeşte, sonra da Paris’e kaçmak zorunda kaldı. Gençlik yıllarında yazdığı oyunlar edebi çevrelerden övgü alan, Nazi yanlısı basın tarafından yerilen Horvath ilk romanı ‘Tanrısız Gençlik’i 1937 yılında sürgünde, Amsterdam’da yazdı. 1 Haziran 1938’de kitabın film uyarlaması için yönetmen görüşmesine giderken Champs-Elysees’de yıldırım çarpan ağaçtan kopan dal parçasının üzerine düşmesi sonucu feci şekilde öldü. Hitler’in suçlarının tamamını görecek kadar uzun yaşayamasa da durumun bu hale geleceğini tahayyül edebilmişti. ‘Tanrısız Gençlik’le Horvath suçlular ve deliler bir ülkeyi yönetme gücünü ele geçirdiklerinde, sağduyunun bile nasıl yıkıcı olarak kabul edilebileceğine bizi tanık kılan sayfalar yazmıştı. 1930’ların Almanya’sında yayılan ahlaki çöküşün resmini sayfalarında çizmişti.
‘Tanrısız Gençlik’in isimsiz anlatıcısı, adı açıklanmayan faşist bir ülkede tarih ve coğrafya dersleri veren bir öğretmendir. Roman, anlatıcı ve isimlerinin sadece başharflerini verdiği öğrencilerin hayatına odaklanır. Öğretmen ve öğrenciler arasındaki ilk çatışma milli eğitimin müfredatında yer alan ‘Neden sömürgelerimiz olmalı?’ konulu kompozisyon ödevi ile başlar. N.’nin ödevine ‘zenci’lerin yaşayıp yaşamadıklarının bir önemi olmadığını, hepsinin üçkâğıtçı, korkak ve tembel olduklarını yazmasına karşı öğretmen onların da insan olduğunu söyler. Öğretmen bu iddiasıyla bir anda tüm öğrencilerin saygısını kaybeder. Bu durum öğretmen ile okul yönetimi ve çocukların aileleri arasında sorun yaratır.
Horvath güçlü, eleştirel ve hicivci olarak bilinmesine rağmen etkisiz, sünepe anlatıcısının hikâyeyi anlatmasına izin verir. Anlatıcı, öğrencilerin nefretini ve kızgınlıklarını anlayamaz. Ateist olduğu halde Tanrı’nın tam zamanı gelmişken kayıtsız kalmasını da anlamlandıramaz. Yazarın ise hedefi açıkça faşizmdir. Ama aynı zamanda faşizme karşı muhalefetin yetersiz olduğunun da eleştirisini yapar. Öğrencilerin kalplerindeki ırkçılık ve mutlak güç iradesi dışında kitaptaki en rahatsız edici şeylerden biri de anlatıcının koşulsuz teslimiyetidir. Yazar okuyucuya Almanya’da gerçekte neler olduğunu göstermenin mükemmel bir yolunu bulmuştur. Alt-orta sınıf öğretmenler, memurlar, avukatlar, küçük esnaf gibi grupların korkaklık ve bireysel kazanç isteğinin, şiddeti, adaletsizliği daha da körüklemesi... Yazarın öfkeyle bahsettiği soğuk, ifadesiz ve ‘balık bakışlı’ faşistlere karşı tek bir kurtuluş reçetesi vardır: Vicdanın sesini dinlemek. Ödön von Horvath’ın tüm korkuları gerçeğe dönüştü. Hitler faşizmi dünyayı yıkıma sürükledi.
Tarihin tekerrür etmemesi dileğiyle.

TANRISIZ GENÇLİK 
Ödön Von Horvath

Yazının devamı...

Kapitalizmin sonu mu geliyor?

8 Ekim 2021

İngiliz yazar, kuramcı ve öğretim üyesi Mark Fisher ‘Kapitalist Gerçekçilik/Başka Alternatif Yok mu?’ adlı kitabının giriş
bölümünde 2006 yılı filmi ‘Son Umut’un (Children Of Men) distopyasının benzersiz yönünün, geç dönem kapitalizme özgü olduğunu söyler. “Bunalımın normalleşmesi, bir acil durumla başa çıkmak için getirilmiş önlemlerin kaldırılması tasavvur dahi edilemez bir durum üretir.” Fisher ‘kısırlık’ teması üzerine kurulan film izlendikten sonra Fredric Jameson ve Slovaj Zizek’e atfedilen, dünyanın sonunu hayal etmenin kapitalizmin sonunu hayal etmekten kolay olduğu deyişinin akla geldiğini ifade eder. Fisher “Kapitalizm tek geçerli siyasal ve ekonomik sistem olmakla kalmaz, aynı zamanda artık ona tutarlı bir alternatif hayal etmek bile imkânsızlaşır”ın altını çizer.

11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin yıkılışını, Irak ve Afganistan’ın işgalini, 2008 finansal krizini, Suriye İç Savaşı’nı, IŞİD’in yükselişini, iklim krizini gördük ve görmeye devam ediyoruz, şimdi de koronavirüsün yıkıcı etkisiyle karşı karşıyayız. Araştırmacı, tarihçi, yazar Foti Benlisoy eseri ‘Kapitalist Kıyamet’te, hayal bile edilemeyen, kapitalizmin sonunun araştırmasına girişiyor. Benlisoy kapitalizmin bitmesinden korkup bir distopya içinde kalacaklarını düşünenlere karşı, kapitalizm sonrasının hayalini okura sunmaya çalışıyor. Şu anda yaşanan dünyanın sonunun kapitalizmle birlikte ağır çekimde yavaş yavaş geldiğinin altını kalın çizgilerle çizen yazar, gerçek bir sonun içinde olduğumuzu ve ardından da gelecek bir ütopyanın yine insanlığın elinde olduğunu söylüyor.

Benlisoy tarihi olaylardan, sinema filmlerinden, büyük filozoflar ve düşünürlerden örnekler vererek okuru için yaşadığı çağı ve geçmişi daha anlaşılır kılıyor. Dünyanın içinde bulunduğu koronavirüs pandemisinin sebebinin kapitalizm ve büyük şirketler olduğu fikrini savunarak, kapitalizmin sebep olduğu bu pandemi sürecinde de açgözlülüğünü dindirmeye çalışmak yerine krizi daha da derinleştirdiği, kendisi bu dünyada kalmazsa dünyanın sonunun geldiğini düşünmemizi sağladığını aktarıyor. “Felaket muktedirlere mevcut sömürü ve tahakküm ilişkilerinin daha da pekişmesi için bir olanak sağlayabilir” diyor Benlisoy ve tarihten verdiği bir örnekle gelecekte öyle de olmayabileceğini ifade ediyor. Avrupa’yı sarsan ‘Kara Ölüm’ gibi bir felaketin ardından hayatta kalanların umutsuzluk ve çaresizliğe sürüklenmeden köylü isyanlarıyla birlikte ilerleyen yıllarda yoksulların koşullarında gelişmelere sebep olacak reformların önünü açtığını söylüyor. Koronavirüs pandemisinde adeta distopik bir filmdeymişiz duygusuna kapıldık. Sokağa çıkma yasakları, stok yapmak için rafları boşaltılan marketler, evde yaşadığımız yalnızlık, boş yollar, ıssız meydanlar gibi bu tür filmlerin değişmezlerinin karşısında insanlık balkondan dayanıştı, sağlık çalışanlarına verilen destekler, sokak hayvanlarını besleyenler, hijyen malzemelerinin herkese ücretsiz verilmesi gibi şeyler de gördük. Benlisoy bu noktada, “Belli bir afet, felaket filmlerindeki gibi toplumsal çözülme ve herkesin herkese karşı savaşına değil, zor koşullarda da olsa yeni dayanışma ve örgütlenme biçimlerinin icadına da vesile olabilir’ diyor.

Foti Benlisoy, William Golding’in kurgu eseri ‘Sineklerin Tanrısı’nda bir felaket sonucu medeniyetten ayrı düşmüş çocukların hızla barbarlara dönüşmesi hikâyesinin karşında 1965 yılında altı çocuğun bir deniz kazası sonucunda Pasifik’teki Tonga ada grubunun güneyindeki küçük Ata Adası’nda geçen 15 ayın gerçekliğini hatırlatıyor: “Kazazede çocuklar bahçede, ortak mutfakta ve diğer işlerde sırayla çalışıyorlardı. Bazen kavga da ediyorlardı ama oluşan tartışmaları sırasıyla çözüyorlardı.”
Felaket anları öyle felaket olmuyor, insan yardımlaşma ve dayanışması evrimimizin birer gerçeği. Foti Benlisoy ‘Kapitalist Kıyamet’in sayfalarını çevirecek okuyucuları, dünyanın sonunu hayal etmeyi değil de kapitalizm kıyametinin bitmesini düşlemeye davet ediyor. Kapitalist kıyametin karşısına ‘felaket komünizmi’ni koyuyor.

KAPİTALİST KIYAMET -

Yazının devamı...

Büyüleyen ve özgürleştiren nisan

10 Eylül 2021

Elizabeth von Arnim’e ailesinin verdiği isim Elizabeth değildi. Soyadının çağrıştırdığı gibi Alman da değildi. İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Mary Annette Beauchamp 31 Ağustos 1866’da Avustralya’da doğdu. ‘Elizabeth’ müstear ismini kullandığı yarı otobiyografik romanı ‘Elizabeth ve Alman Bahçesi’ (1898) ile bir yazar olarak kariyerine başladı. Elizabeth mutsuz evliliklerinin ilkini bir Alman aristokratıyla yaptı. 1907’de kocası Kont von Arnim dolandırıcılıktan hapse atıldı. Aslında Kont’un beğenmediği iş ilişkilerinden dolayı uzun süredir yatak odalarını ayırmıştı. Kont 1910’da öldükten sonra Kontes İsviçre’ye taşındı. H.G. Wells ile üç yıl süren tutkulu bir aşkın ardından 1916’da Bertrand Russell’ın ağabeyi Frank Russell ile evlendi. Anılarında ‘kıyamet’ diye bahsettiği adamla... Russell evlilikleri sürecinde bir zorba olduğunu kanıtladı. Elizabeth’in 1921’de yayımladığı ‘Vera’ bu feci ikinci evlilik hakkındadır.

Elizabeth von Arnim, kocalarından dolayı kasvetli bulutlarla yüklenen hayatını geride bırakıp parlak güneş altında İtalyan Rivierası’na yaptığı bir tatil sırasında ‘Büyülü Nisan’ı yazmaya başlıyor. 1922’de yayımlanan kitap Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sinde sosyal durumlarından, evliliklerinden ya da evlenmemiş olmaktan dolayı mutsuz olan, birbirinden farklı dört kadının İtalya’da Akdeniz manzaralı bir şatodaki tatillerini merkeze alıyor. Roman soğuk hava, dinmeyen yağmur, sırılsıklam giysiler, mutluluk vermeyen ilişkiler ağı ve ana karakterlerin kısıtlanmış yaşam duygularıyla açılıyor. Yüz yıl önce yazılmış olmasına rağmen, hayatın içinden yüzyıllarca değişmeyecek duyguların tasviri, okuyucuya karakterlerin yanındaymış hissi veriyor.Neredeyse siz de kıyafetleriniz ıslanmış, ayakkabılarınız su dolmuş gibi hissederken, karakterlerin The Times gazetesindeki reklamın büyüsüne kapılmamaları imkânsız gibi geliyor: “Morsalkımları ve gün ışığını sevenlere... Akdeniz kıyısındaki, ortaçağdan kalma küçük İtalyan şatosu nisan ayı için mobilyalı olarak kiraya verilecektir. Gereken hizmetliler mevcuttur.”
“Bizim tarzımızdaki iyilik insanı mutsuz eder. Biz buna eriştik ve mutsuzuz. Mutsuz türde iyilikler vardır ve bir de mutlu türde olanlar; ortaçağ şatosunda bulacağımız türde olanlar mutlu türde olanlardır” diyor Lotty Wilkins gazetedeki reklamı kendisinin de gördüğünü söyleyen Rose Arbuthnot’a. Edilgen hayatlarını en azından bir ay boyunca geride bırakmaları gerektiği üzerine konuşuyorlar. Lotty sıkıcı evliliğinden, Rose mutsuz ilişkisinden, Lady Caroline güzelliğinden ve zenginliğinden, Bayan Fisher geçmişinden kaçmak için şatoyu kiralıyor. Kadınlar arasındaki iletişimsizlik zamanla yerini güzellik, sakinlik ve mutluluğa bırakıyor. Dostlukları sayesinde yavaş yavaş mutsuzluklarından uzaklaştıklarını hissediyorlar. Elizabeth von Arnim, yakalanması en zor duygu olan mutluluğu içten bir üslup ve duygusallığa kaçmadan okuyucuya aktarabilmesiyle yeteneğini ortaya koyuyor.

KENDİNİ KEŞFEDEN DÖRT KADIN
Yazar dönemin koşullarına göre mutlu bir sonla bitirdiği kitabında erkek ya da kadın karakterlerinin korkularını göstermekten de çekinmiyor. Yalnızlık, boşluk ve tatminsizliklerin de röntgenini çekiyor. Savaş sonrası yıkıma uğramış Avrupa’da kitap, dört kadının ve onların hayatlarındaki erkeklerin yeni bir aile türü yaratmak için hem kendilerine hem de dünyaya karşı bir araya gelmelerinin kaçınılmaz olduğunu kanıtlıyor. Bu kadınlar ancak ‘iyiliklerini’ üzerlerinden silkeleyerek attıklarında insan olma özgürlüğüne kavuşuyorlar. Dört kadının kendilerini keşfetmelerini, hemen derilerinin bittiği yerde filizlenen bağımsızlıklarını ve aşklarını takip etmek isteyenler için ‘Büyülü Nisan’ bulunmaz bir fırsat.

BÜYÜLÜ NİSAN
Elizabeth von Arnim

Yazının devamı...

Ah o pişmanlıklarımız...

6 Ağustos 2021

Pişmanlık ve pişman olanın yaşadıkları geçmişte olduğu gibi gelecekte de kitaplarda yerini alacak. Çok sayıda yazar, geçmişe dönme, eskide kalmış bir ‘an’ı tekrar deneyimleme düşüncemizin keşfine çıktı ve gelecekte de çıkmaya devam edecek. Pişmanlık duyan ruhlarımızın teselli bulacağı böyle bir zaman yolculuğunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyecek olsak da yazarlar okuyucularının yapamayacaklarını karakterlerinin yapmasına fırsat verecek. Toshikazu Kawaguchi de onlardan biri. İç içe geçmiş dört bölümden oluşan ‘Kahve Soğumadan Önce’de Kawaguchi, okuyucularını, hayatlarındaki önemli dönüm noktasına geri gitmek ve ikinci bir şansa sahip olmak isteyen dört cesur maceracı kadına eşlik etmeye davet ediyor. Bu romanda bir zaman makinesi yok. Bunun yerine içinde üç masa bulunan bodrum kattaki bir kafe var. Kawaguchi’nin türe en büyük katkısı zaman yolculuğuna çıkacak olanlara dayattığı kuralların katılığı... ‘Şimdi’yi hiçbir şekilde değiştiremezsin ve kahve soğumadan önce yolculuğunu tamamlamak zorundasın, yoksa bir hayalete dönüşürsün!

Toshikazu Kawaguchi’nin roman türünde yayımladığı ilk eseri ‘Kahve Soğumadan Önce’, 19. yüzyılın sonlarından kalma, zamanın değiştiremediği eski püskü dekoru, sepya tonların hâkim olduğu, en sıcak yaz günlerinde bile serin kalan Funiculi Funicula isimli kafede geçiyor. Yazar, müşterilerinin başka bir boyuta gitmesini sağlayan kafenin sahipleri ve az sayıdaki müşterinin birbiri içine geçmiş hikâyesini okuyucusuna sunuyor. Kapıya en uzak köşedeki masadaki o sandalye aslında geçmişe yolculuk yapmayı sağlıyor. Sadece sandalyede oturan hayaletin tuvalete gitmesini beklemek gerekiyor. Boş kalan sandalyeye oturan müşteri, geçmişi ziyaret etme girişiminde bulunabiliyor. Seyahat, kafe çalışanı Kazu’nun taze kahveyi fincana dökmesiyle başlıyor. Zaman yolcusu kısa süren ziyaretini kahve soğumadan içerse bitirebiliyor.

Romandaki ilk hikâye ‘Âşıklar’, erkek arkadaşını Amerika’ya taşınmaktan caydırmayan bir kadın hakkında. Bir sonraki hikâye ‘Karıkoca’da hemşire Kohtake, alzheimer olan kocası Fusagi ile tamamen kendisini unutmadığı o anda bir konuşma daha yapmak için bir fırsat daha istiyor. Şimdinin değişmeyeceği bir zaman yolculuğuna çıkmanın anlamsızlığı üzerine kafa yoran okuyucunun kitaba yaklaşımını yazarın arka plandaki karakterleri ustaca ve yavaş yavaş ön plana çıkarması değiştiriyor. Kawaguchi’nin kurgusunun yanında karakterleri ve birbirlerine karşı geliştirdikleri empati güçleri romanın itici gücünü oluşturuyor.
Üçüncü öykü, ‘Kız Kardeşler’de kafenin yakınındaki barın sahibi Hirai’nin eve dönmesini ve aile otelini kendisinden devralmasını isteyen Kumi’nin vakitsiz ölümü kafede yer alan herkesi sarsıyor. Son öykü ‘Anne ve Çocuğu’nda ise yazar, kitabın kalıbını kırarak, anlamsız olarak nitelendirilen gelecek zamana yapılacak bir yolculuğa hamile bir kadını çıkarıyor.

Kitabın her bölümü bir öncekinden daha derine iniyor. Pişmanlık yaratan ilk kaçış, aşk ve ayrılış, aile ve özgürlük, yaşam ve ölümün varoluşsal karmaşıklığına dönüşüyor. “Günün sonunda ister geçmişe dönmüş olun ister geleceğe gidin, şimdiki zaman değişmiyor. Bu da akıllara şu soruyu getiriyor. O halde o sandalyenin ne anlamı var?” eleştirilerine katılsanız da, Kazu’nun “Eğer sandalye bir kişinin bile kalbini değiştirebiliyorsa o halde kesinlikle bir anlamı vardır” sözü kitap bittiğinde daha da anlam kazanıyor. Pişmanlığınızı gideremeyeceğinizi bile bile, bir fincan kahvenizi önünüze koyun ve soğumadan önce bu zaman yolculuğuna siz de çıkın...

KAHVE SOĞUMADAN ÖNCE
Toshikazu Kawaguchi

Yazının devamı...

Bu kez Naziler ana sahnede

1 Ağustos 2021

Yıl 1933… Berlin… Önceki seçimde kan kaybeden Hitler’in Nazi Partisi yine seçime giriyor. Almanya’nın ve tüm dünyanın kaderini belirleyecek seçim öncesi parlamento binası yani Reichstang yanıyor. Marius van der Lubbe isimli Hollandalı bir anarşist yangın sırasında binanın içinde gözaltına alınıyor. Nazilerin kurduğu göstermelik mahkemedeki dava Alman komünistlerini baskı altına almak, Almanya Komünist Partisi’ni de kapatmak için bahane olarak kullanılıyor. Hitler komünistlerle başladığı organize zulmüne, Yahudiler ve diğer siyasi muhalifleri açık şekilde terörize ederek devam ediyor. Yani önce Almanya ve ardından da dünyanın başına bela olacak Naziler ana sahneye giriş yapıyor.

Tarihçi-yazar Volker Kutscher, Almanya tarihi üzerinden kurguladığı ve ünlü ‘Babylon Berlin’ dizisine de kaynaklık eden polisiye serisinin beşinci kitabı ‘Mart Şehitleri - Gereon Rath’ın Beşinci Vakası’, işte bu Berlin’de geçiyor. Yazar bu kitabında da tarihi gerçekliklerin dışına taşmadan, özenle araştırıldığı belli detaylar sayesinde de zamanın ve olayların geçtiği yerlerin canlı bir resmini aktarıyor. İlk roman ‘Islak Balık’tan itibaren Kutscher, iki savaş arası dönemde Alman toplumu hakkındaki tarihsel ayrıntıları, her zaman hikaye ile yükseğe taşıdığı gerilimli öykünün örgüsüyle ustaca birleştiriyordu. Ama bu romanda gerilimin dozunu arttırmayı polisiye kurguya değil de kitap yakan, Yahudilerin iş yerlerini boykot eden Nazilerin kendilerine bırakıyor.
Kitap Nollendorfplatz’da tam banliyö tren hattının altında yukarı çıkan merdivenin yanında açılıyor. Sıfırın altında soğuk bir Berlin gecesi, üstünde eski yamalı bir asker kaputu olan cesedin başında Merkezi Cinayet Masası polisleri inceleme yapıyor. Cesedin günler öncesinden beri orada olması ve kimse tarafından fark edilmemesine şaşırıyor polisler öncelikle. Köln’de nişan hazırlıklarını sürdüren Rath ise Reichstang yangınından sonra acilen Berlin’e çağrıldığında bu davaya atanıyor. Cinayete kurban giden kişinin Birinci Dünya Savaşı gazilerinden biri olduğu bilgisine polisin ulaşması zor oluyor. Heinrich Wosniak’ın uzun ince bir hançerle öldürüldüğü anlaşılıyor. Kısa bir süre sonra başka bir savaş gazisi de aynı silahla öldürülünce soruşturmanın boyutu değişiyor.

Savaşta teğmen olan Achim von Roddeck isimli yazarın savaş anılarını konu edinen, tefrika olarak yayınlanacak ‘Mart Şehitleri’ romanındaki kişilerin öldürüldüğünü söylemesiyle ise Rath kitaptaki diğer gazilere ulaşmaya çalışıyor. Rath, müstakbel eşi komiser adayı Charly ile cinayetlerin gizemini çözmeye çalışsa da yasal kanalları kullanamıyor. Tüm polis teşkilatının çalışmalarını etkileyen siyasi durum, cinayet soruşturmalarını daha da zorlaştırıyor. “Bugünlerde üzerinde cinayet vakaları siyasi nitelikli olanlardı. Komünistlerin döve döve öldürdüğü bir Nazi konusunda çalışmaya her zaman yeteri kadar adam bulunuyordu.”
Nazilerin iktidara gelmesiyle teşkilat yeniden inşa ediliyor. Yahudi amirlerin yerini Naziler alıyor. Cinayet polisleri bile siyasi şubeye atanıyor, komünistlere işkence edilen mahzenlerde görev alıyor. Apolitik Rath yapılanları kendi gözleri ile görse de çok sayıda çağdaşı gibi siyasetin dışında kalabileceğine ve Nazilerin yalnızca geçici bir fenomen olduğuna inanıyor. Herhangi bir tarih kitabından daha akılda kalıcı ve eğlenceli anlatımıyla Kutscher polisiye romanında, siyasi cehalet, entelektüel kibir, maddi zorluk, demagoji ve terörün demokrasiyi nasıl baltaladığını gösteriyor.
‘Mart Şehitleri’ iyi bir polisiye olmasının yanında okuyucusunu Hitler diktatörlüğünün başlangıcına doğru zamanda bir yolculuğa çıkaran bir roman olarak, hiçbir tarih dersinin aktaramayacağı bir dizi izlenimle okuyucuyu baş başa bırakıyor. Polisiye türünün diğer temsilcilerine hiç benzemeyen, kendi tarihiyle yüzleşmekten geri durmayan Kutscher’in yazdığı kitapları bir solukta okuyacağınıza emin olabilirsiniz.

MART ŞEHİTLERİ - GEREON

Yazının devamı...

‘Sonsuzluğun İlk Günü’nün öncesi, 2 bin 635 yıl

2 Temmuz 2021

Amerikalı antropolog David Graeber, ekonomik antropoloji alanındaki ünlü kitabı ‘Borç-İlk 5000 Yıl’da standart para tarihinin aslında tam tersi bir yol izlediğini vurgulayarak, “Takasla başladığımız, parayı keşfettiğimiz ve sonunda kredi sistemlerini geliştirdiğimiz doğru değil. Tam tersi olmuş. Önce sanal paranın var olduğunu biliyoruz. Madeni para çok sonra ortaya çıktı, eşit bir şekilde yaygınlaşmadı, asla tamamen kredi sisteminin yerini tutmadı” der. Çok sayıda malın bulunduğu toplumlarda takasla mübadelenin zor olduğu aşikâr. Üzerinde mutabık kalınan bir mübadele aracı, sorunu ortadan kaldıracaktır. Öyle de olur. Para ilk olarak MÖ 7. yüzyılda Lidya Kralı Alyattes’in emriyle altın ve gümüş gibi madenlerden üretilir. Para sadece bir değişim aracı olarak başladığı dünya yolcuğunda ilk andan itibaren dünyanın sonunu getirecek iktidarını kurar. Harun Candan beşinci romanı ‘Sonsuzluğun İlk Günü’nde insanoğlunun yarattıklarının yıkıcı etkilerinin 2 bin 635 yıllık bir panoramasını beş kıtadan, merkezine bir madalyonu alarak oluşturduğu hikâyelerle sunuyor. Candan’ın nüfusun sıfıra indiği dünyayı betimlerken romanına parayı bulan ve dünyanın en ihtişamlı uygarlığını kuran Lidyalılardan başlaması, romanın itici gücünü oluşturuyor.

Lidya, MÖ 536... Dünyanın en zengin, en talihli, en güçlü insanı Lidya Kralı Kroisos bir süredir hiçbir şeyin kendisini mutlu etmemesinden mustariptir. Başvezir Sandaris, kralın yüzünü güldürecek bir hediye arar. Para, kadınlar, zafer duygusu, şöhret, sıhhat, hürriyet, talih, mal mülk sahibi olan kral için hediye bulmak hiç de kolay olmaz. En sonunda kralın hazinelerinin yanında bir hiç sayılabilecek bir madalyon hediye eder. ‘Bugün dünyanın son günü’ yazılı madalyonu takan Kroisos, uzun zaman sonra içtenlikle gülmeye başlar. Henüz zamanı varken hayatın tadını çıkarmasını öğütleyen yazıyı her sabah gören kralın mutluluğu uzun süremeyecektir ama... Kâhinlerin, “Kroisos Perslerle savaşa girerse bir büyük devlet yıkılacak” kehanetini yanlış yorumlayan kralın ve ülkesinin sonu gelir. Kralın kızı Arippe kendisine âşık kölesi ve madalyonla ardına bakmadan kaçar.
Candan, tarihin babası Herodot gibi iki ulus arasındaki savaşı efsaneyle karışık aktarırken coğrafi ve sosyolojik bilgileri de harmanlamayı başarıyor. Yazar ustaca bir kurguyla devam ettirdiği anlatısını 1698’de Korsika’ya taşıyor. Paranın en insanlık dışı değiş tokuş aracı olarak kullanıldığı zamanlarda, yani köle ticaretinin yaygın olduğu Avrupa’da madalyon ölü bir siyahinin boğazında karşımıza çıkıyor. Yazar 1915’te Gelibolu’da bir Mevlevi dervişiyle bir Anzak askerini karşı karşıya getiriyor. İnsanlığı yıkıma götüren savaşları çıkaranların başında geliyor ABD. 1950 Kore Savaşı’nda yaşadığı dehşet sonucu bir Amerikan askeri mahzunlaşıyor, durgunlaşıyor hatta ‘alzheimer’ olana kadar gülüşünü kaybediyor.

Candan çok iyi bir anlatıcı olmasının yanında başka çağlarda, başka yıllarda, başka kıtalarda, başka başka savaşların etkilediği küçük ya da büyük insanların hayatlarından genel bir sonuca ulaşma başarısını yakalıyor. Merak duygusunu kamçılamayı biliyor. Anlatı son bölümde 2099 yılında bir virüsün insanlığın sonunu getirdiği bir bilimkurgu romanına dönüşüyor. Parası olanlar dünyayı bırakıp dünya benzeri bir ülkeye kaçabilse de ya parası olmayanlar...
Bazı önemli ekonomistler “Değiş tokuştan da önce borç -sanal para- vardı” diyorlar. Ne olursa olsun para insanoğlunun hayatına girdikten sonra, yıkımı da beraberinde getirdi. Paranın tedavülden kalkması insanın yok oluşuyla doğru orantılı olacak. Harun Candan’ın okuyucusunu Kroisos’u bekleyen umut dolu günlerden ‘Sonsuzluğun İlk Günü’ne taşıdığı iyi kurgulanmış, iyi anlatılmış, entelektüel geri planı güçlü romanını okumak için son gün gelmeden bir gün zaman ayırın.

SONSUZLUĞUN İLK GÜNÜ
Harun Candan

Yazının devamı...

Edebiyat dünyasının en absürt kiralık katili

21 Mayıs 2021

Hayattayken ölüme her zaman çok yakınız. Rahmin güvenli sularından çıktığımız andan itibaren sağlığımıza yönelik bir sürü tehlikeye maruz kalırız. Hastalıklarımıza isimler verebilsek de çoğu hastalığa çare bulmaktan hâlâ çok uzağız. Besin zincirinin en üstünde, yeryüzünün en baskın türü olduğumuzu söylüyoruz ama başka canlıların, bakterilerin, virüslerin ve diğer mikroorganizmaların gezegenimizin hükümdarı olduğunu hep unutuyoruz. Kendi kuşağının en umut verici İspanyol yazarı seçilen 1974 Malaga doğumlu Juan Jacinto Munoz Rengel’in ilk romanı ‘Hastalık Hastası Kiralık Katili’nin ana kahramanı ve anlatıcısı Bay Y., hırpalanmış vücuduna virüslerin özel bir ilgisi olduğunun farkında olan insanlardan. Bay Y. 14 hastalık, sendrom veya sakatlığa rağmen dürüst bir şekilde işini yapmaya çalışırken edebiyat dünyasının en absürt ve acınası kiralık katiline dönüşüyor. ‘Kiralık katil olarak çalışan bir kahramana karşı okuyucunun sempatisini kazanmak mümkün mü?’ Rengel, ‘hastalık hastası’ bir kiralık katil olan Bay Y.’yi yaratarak bu meydan okumayı yapıyor aslında.

“Bir günlük ömrüm kaldı, ölümden on beş binini esirgedikten sonra, bana kalan tek bir gün. En fazla iki. Hastalıktan kırılmış, her türlü illetten mahvolmuş vücudumun bir gün daha hayatta tutunması, tüm doğa kanunlarına aykırı bir hadise olur. Ama Eduardo Blaisten’in işini bitirmeden çekip gidemem. Ödememi önden yaptılar ve ben Kantçı ahlak sahibi bir adamım” diye başlıyor Bay Y. hikâyesini anlatmaya... Bay Y., Madrid’de yaşayan ve bir senedir her adımını takip ettiği Arjantinli Blaistein’i öldürmek için her yolu deniyor. Tabii sağlığı elverdiği ölçüde. İşinde profesyonel, dürüst ve üstüne üstlük her zaman vurguladığı gibi ‘Kantçı ahlak sahibi’ Bay Y. işini yapmaya çalışırken, psikolojik bir hastalık olan hipokondriyak’la da mücadele ediyor.

Kitabın kapağından başlayan gülümseme ilk sayfayla birlikte kahkahaya dönüşüyor ve son sayfaya kadar komedi hız kesmeden devam ediyor. ‘Hastalık Hastası Kiralık Katil’ ana olay örgüsü nedeniyle polisiye roman türünde gibi görünse de, Rengel mizahın olduğu bir hikâye geliştirmek için yalnızca bu türün özelliklerini kullanıyor. Kitabın mizahla karıştırılmış net bir suç romanı damarı da var. Yazarın yarattığı parodi evreni bazen saçma, bazen alaycı, bazen ironik ama her durumda çok iyi kurgulanmış zekice bir mizahı okuyucuya sunuyor.

Munoz Rengel kitabında ana kurguya paralel olarak edebiyat ve düşünce dünyasından ünlü hipokondriyakların anlatıldığı bölümlerde Poe, Proust, Tolstoy veya Descartes gibi ünlü yazar ve filozofların hastalıkları ve fobilerini paylaşıyor. Onların daha az bilinen ama daha insani yönlerini açığa vuruyor. Eşsiz bir karakterin başrolde olduğu komik bir hikâye ve her şeyin nasıl biteceğini tahmin etmenin imkânsız olduğu benzersiz bir gerilim ‘Hastalık Hastası Kiralık Katil’. Bay Y. hedefine ulaşabilecek mi? Cevabı öğrenmek için, işinde beceriksiz, kronik yalnız bu adamın peşine ‘Kantçı bir ahlak’la takılmasınız.

HASTALIK HASTASI KİRALIK KATİL
Juan Jacinto Munoz Rengel
Çevirmen: Selay Sarı

Yazının devamı...
Erhan TEKTEN Kimdir?

Erhan TEKTEN