Döndüm...

DÜNYANIN en önemli fuarları arasında gösterilen Cannes Boat&Yacht Show’a davetliydim.

Haberin Devamı

Yat firmaları, distribütörleri, yat sahipleri, yat meraklıları oradaydı.
Müthiş bir kalabalık vardı.
Ve de ilgi...
Rus oligarklar, Çin’in yeni zenginleri, Arap şeyhleri, Avrupa’nın en çok bilinen aileleri...
Elbette Türkiye’nin tanınmış simaları da...
Fuarla ilgili detayları birkaç gün sonra yazacağım.
Ama şunu söyleyebilirim ki...
En fiyakalı İtalyan yatlarını bile geride bırakan Türk yapımı yatları görünce inanın çok gururlandım.
Eksiğimiz markalaşmada... Kendimizi daha iyi anlatabilirsek, detayları biraz daha çalışabilirsek her şey çok daha güzel olacak.
Yine de herkes kabul ediyor ki...
Türkler geliyor...
Bir kez daha gördüm ve hissettim.
Avrupa, Türkiye’yi konuşuyor.
Detaylar birkaç gün sonra...

Odalar dava açıyor ama

Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı Hasan Topal’ı uzun zamandır tanır ve severim. Ama bir görüşüne kısmen katılmıyorum. Diyor ki...
“Mimarlar Odası ve meslek odalarının açtığı davalar olmasa İzmir birçok değerini yitirecek, kamu alanları rant tesislerine dönüşecek ve kimliğinden uzaklaşarak daha sıradan bir kent olacaktı. İzmir’in kent kimliğini koruduk...”
Haklıdır...
Kordonyolu projesinde çok kritik bir süreci yönettiler ve tarihi bir yanlıştan geri dönüldü.
Troleybüs depolarının kültür merkezine dönüşmesi de, tarihi itfaiye binasının da kent arşivi olması da doğru müdahalelerdi.
Ama ben odaları şu konuda hep eleştiriyorum.
Bunlar doğru ve haklı davalardı da; kentin yamaçları, tepeleri, en güzel ve değerli arazileri yağmalanırken nerelerdeydiler?
Türkiye’nin en çok gecekondusu olan kentlerinden biri olan İzmir’i en baştan neden uyarmadılar, bu gidişata dur diyemediler?
Odaları anlıyorum ve hepsini çok yakından takip ediyorum.
Başkanların iyi niyetlerinden de şüphem yok.
İyi ama...
İzmirliler çözüm de bekliyor, çözüm duymak da istiyor.
Olmazsa ne olur, oluyorsa nasıl olur, Barselona yapmış da İzmir niye yapamazmış; dünyada şehirler baştan aşağıya değişirken ya da kabuk değiştirirken, model kentler kurulurken biz neden yapamazmışız?
Bunların cevaplarını da duymak istiyorum.

Haberin Devamı

En azından bir tanesine çözüm bulunmuş

Haberin Devamı

Giderken, “İzmir’den üç gün ayrılsam acaba gündem biraz değişir mi?” diye bir atıfta bulunmuş ve yıllardır konuştuğumuz konuların bazılarını sıralamıştım.
On, beş yılın tartışmalarının elbette kısa sürede çözüme kavuşmasını beklemiyorum.
Benim dile getirdiklerim sadece iyi niyet çerçevesindeki tavsiyeler...
Ama şu da bir gerçek ki...
Artık üç, beş yılın sadece insanların değil kentlerin hayatında da çok önemli bir yeri var.
Ülkeler yarıştığı gibi kentler de yarışıyor.
Hatta kentlerin rekabetinin çok daha ön plana çıkacağı konuşuluyor.
En azından büyükşehir ile ilçe belediyeler arasındaki randevu krizinin şimdilik çözümlendiğini söyleyebiliriz.
Fuarın açılışı için İzmir’e gelen, gelmişken Parti Meclisi’ni toplayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bana kalırsa çok net mesajlar vermiş.
Hatta ağırlığını biraz da Aziz Kocaoğlu’ndan yana koyarak, “Karışmam ha...” uyarısında da bulunmuş.
Bundan böyle başkanlar her ay toplanacaklarmış.
Demek ki; medya yanlış anlamamış, medya olmayan bir şeyi yazmamış, gazeteciler olayı büyütmemiş.
Zoraki de olsa bir çözüm üretilmiş.

Haberin Devamı

Her şey ye kendini yeme

Spartacus birçok kişi gibi benim de takip ettiğim ender dizilerden... Entrika desen entrika, tarih desen tarih, aksiyon desen aksiyon... Olağanüstü bir senaryo yok ama görsellik müthiş... Elbette çok da başarılı bir oyunculuk... Spartacus’ün bu kadar çok sevilmesinde başrol oyuncusu Andy Whitfield’ın da büyük etkisi vardı. Ama Whitfield, dizi başladıktan bir süre sonra lenf kanseri olduğunu öğrendi ve 1.5 yıl süren bu mücadeleyi de geçen gün kaybetti. Andy Whitfield güçlü bir fiziğe sahipti. Taşı sıksa suyunu çıkarabilirdi. Ve üstelik çok gençti. Sadece 39’du.
Haberi okuyunca birkaç yıl önce kaybettiğimiz doktor dostumuz Ferruh Üstün’ün bir sözü aklıma geldi.
Üstün, biraz kilo almış, biraz gastriti olmuş, çok önemsenmeyecek sağlık problemleri olan arkadaşlarına, “Her şey ye kendini yeme” derdi.
Doğrusu galiba bu...
Andy Whitfield’ın şanı, şöhreti vardı; herkesi kıskandıracak bir fiziği de vardı.
Sanki hiç hastalanmayacak gibi duran sağlıklı bir görüntüsü de vardı.
Ama yine de kanser, hiçbir şeyi dinlemiyor.
O yüzden biz ne kendimizi, ne de yakın çevremizi yememeye çalışalım.

Yazarın Tüm Yazıları