Dikkat, savaşa gitmeden önce işemeyi unutmayın!

Aptalca ölümler -2 Dün başladığım saçma ölümler listesine bugün devam ediyorum

Haberin Devamı

Tam da fethin en kritik noktasında çişi geliverdi. Ne yapsın koca kral, çaresiz kuytu bir yere gidip işemeye başladı. Ta ki bir top mermisi tam da o noktaya düşene kadar. Şehir fethedildi. Peki kahraman krala ne oldu?

Navarro Kralı Antoine de Bourbon ilginç biriydi. Büyük fetihler, büyük hayaller peşindeydi.
Catherine de Medicis tarafından general ilan edilince Rouen şehrini Protestanların elinden kurtarmaya girişti. Ama şehir direniyordu. Askerlerini cesaretlendirmek için, ordunun başına geçti. Kahramanca bir mücadeleye başladı.
İşte tam o sırada bir askerin başına gelmemesi gereken bir şey oldu.
Navarro Kralı’nın çişi geldi. Çişini yapmak için savaşa ara verdi ve bir bayırın arkasına geçti. Tam çişini yaparken bir top mermisi oraya isabet etti. Sol omzunu

Dikkat, savaşa gitmeden önce işemeyi unutmayın

Eğlenceli bir savaş hatırası: Ergün Gündüz duvara o şekilleri çizdi. Ben önünde poz verdim. Cem Talu çekti. Yani beni sakın işiyor sanıp savaşa giden Antoine de Bourbon’la karıştırmayın. Sadece konu mankeniyim.

paramparça etti.
26 Ekim günü şehir alınmıştı ama kral artık hayatta değildi.
Aldığı yaralardan dolayı 17 Ekim günü ölmüştü.
Voltaire onun için şu dizeleri yazacaktı:
“Fransız arkadaş; bastığın bu yerde;
Şaşaasız yaşayıp işerken ölen bir prens yatıyor.”

Haberin Devamı

Sen sus Avarel, o öyle ölmedi

René Goscinny’yi bilmeyeniniz var mı? Sadece ‘Red Kit’i yaratan adam’ desem yeter de artar bile.
Asteriks ve Küçük Nicolas da cabası. Molière’den bu yana başka hiçbir mizahçı onun kadar deyim sokmamıştır hafızamıza.
“Sen sus Avarel”, “Deli bu Romalılar” ve daha niceleri.
9 Ekim 1977 sabahı evinden çıkarken, ölüm aklının ucundan bile geçmiyordu.
Basit bir check-up’a gidiyordu. 51 yaşındaydı ve o güne kadar herhangi bir sağlık sorunu yoktu. Paris’in en şık mahallesi, 17’nci bölgede bir kliniğe gidiyordu...
“Efor testi” dediler. Koşu bandına çıktı ve yürümeye başladı.
Biraz sonra kolunda hafif bir ağrı hissetti.
Doktor, “Biraz daha devam” dedi. Herhalde sonunu görmek istiyordu.
Sonra biraz halsizlik geldi.
15 saniye sonra yürüyen bandın üzerinden düşmüştü.
Doktorlar, “Merdiven çıkarken de ölebilirdi” dedi.
Köyün büyücüsünün sihirli iksiri de yardımına yetişememişti.
Koskoca Goscinny böyle öldü...

Haberin Devamı

Aman dikkat, her kutsal su zemzem niyetine içilmez!

Eğer insanlar, kutsal diye bildikleri her suyun mikropsuz olduğuna inansaydı, belki Birinci Dünya Savaşı çıkmayabilirdi.
Avusturya Veliaht Prensi Arşidük Franz Ferdinand 28 Haziran 1914 günü Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldü ve dünya savaşı çıktı.
O ölüm belki aptalca değildi ama aptalca olan bir başka ölüm var ki, bu savaşı önleyebilirdi.
Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph döneminde veliaht prenslik unvanı normal olarak Karl Ludwig’in olacaktı. Yani Saraybosna’da öldürülen prensin babası.
Ancak prensin babası çok dindar bir insandı.
1896’de hac için kutsal topraklara gitmişti. Orada Ürdün Nehri’nden su içmek istedi. Yani İsa’nın vaftiz olduğu toprakların sularından.
İçti ve tifoya yakalanıp öldü. O ölünce veliaht prenslik Saraybosna’da öldürülecek oğluna geçti.
Gördünüz mü? Zemzem bile olsa kaynatarak içmekte yarar var...

Haberin Devamı

Prensip sahibi bir mümin böyle ölür

Charles-Valentin Alkan kalabalık bir Yahudi ailenin çocuğuydu.
Müzisyendi. ‘1810 kuşağı’ denilen Liszt, Chopin, Wagner, Schumann, Verdi gibi müzisyenlerin çağdaşıydı. Onlar kadar tanınmış bir müzisyen olmadıysa, kabahat tabii ki onda değil bizde.
Çok fazla tanınmadı ama prensip sahibi bir insandı.
Her akşam, saat 10 oldu mu, bulunduğu yerden ayrılıp evine giderdi. Yani bir davette biri bir şey anlatırken, saati gelmişse, cümlenin tamamlanmasını beklemezdi.
Her akşam yemeğini aynı saatte yerdi. Prensiplerini hayatı boyunca hiç bozmadı.
Pardon sadece bir kere...
Bir akşam yemek saatinde aşağı inmedi. Ev işlerine bakan kapıcı üst kata çıkıp odasının kapısını zorlayınca ölüsüyle karşılaştı.
Diyorum ya prensip sahibiydi. Her akşam yemekten önce Yahudilerin kutsal kitabı Talmud’u okurdu.
O gece de öyle yaptı. Ama evdeki sersemlerden biri o gün Talmud’u kitaplığın en üst rafına koymuştu. Uzanıp almak istedi yetişemedi. Tırmanmaya kalktı.
Raflar devrildi ve altında kalıp öldü.
KISSADAN HİSSE: Prensip sahibi olmak iyidir. Ama onu alışkanlık haline getirmek kötüdür. Bir de prensip sahibi iyi bir Müslümansanız; lütfen Kur’an’ı alt raflarda bir yere koyun. Onu çok yukarda tutacağım derken, kendiniz çok altta kalabilirsiniz.

Haberin Devamı

Koskoca kral da aptalca ölür mü arkadaş? Ölebilir

Şu harika sözleri onun söylediği anlatılır:
“Zirveye çıkmak için çok adım atmanız lazım
 Ama zirveden düşmek için tek adım kafidir.”
Doğru, her çıkışın bir inişi; her kibrin bir zifiri vardır.
Neyse fazla siyasete girmeden hikâyemize dönelim.
Polonya Kralı Stanislas Leszczynski ülkesi Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Fransa’ya yerleşmişti. Büyük bir kraldı.
5 Şubat 1766 sabahı uyandığında hava soğuktu. Robdöşambrını giyip şöminenin karşısına geçti, ayaklarını uzattı.
Hayat her şeye rağmen güzeldi. Hayallere dalıyorum zannedip basbayağı uykuya daldı. O yüzden, ateşin robdöşambrının eteklerini yakmaya başladığını fark etmedi. Kralların aptalca ölebileceğine ihtimal vermediği için, ateş ancak bütün gövdesini yutmaya başladığında tehlikeyi fark etti.
Artık çok geçti. Her tarafı bugünkü deyişle sonuncu dereceden yanıktı.
Hayatı boyunca yanında çalışanlara, biraz da mizah duygusuyla, “Canım ne var bunda; bir gün hepimiz aynı ateşte yanacağız” diyerek aynı günahı işlediklerini anlatırdı.
Günahlar aynı olabilirdi ama ateş aynısı değildi ve daha bu dünyada fena yakmıştı.
Ölmeden bir gün önce kızına şunu söyleyecekti:
“Büyüklerim bütün hayatım boyunca bana soğuktan korunmamı tavsiye etmişti. Biri çıkıp sıcaktan korunmamı da tavsiye etseydi belki bu başıma gelmezdi...”
Bir kralın aptalca ölebileceğine ihtimal vermeyecek kadar iyimserdi.
Son anında bile espri yapabilecek kadar da mizah duygusuna sahipti.
Ne derler?
La noblesse exige...
Asalet böyle gerektirir...

Haberin Devamı

Bilimin ve kültürün altında ezilip ölmek

Portekizliler Vatikan’a tarihte sadece bir tek Papa verebilmiştir. O da ilginç bir Papadır. Asıl adı Pedro Juliao’dur.
Kendisi Portekizlidir ama nedense kendisine ‘İspanya Kralı’ lakabı takılmıştır.
Tek ilginçliği de bu değildir. 13 Eylül 1276’da Papa seçilince ona 21. Jean adı takıldı. Neden 21’inci olduğunu da kimse anlamadı.
Çünkü Vatikan tarihinde 20. Jean diye bir papa yoktu.
Neyse inanç inançtır, fazla kurcalamamak lazım.
Bu ilginç papa, teoloji yanında tıbba özellikle de cerrahiye çok meraklıydı. Durmadan bu bilimlerle ilgili malzeme toplardı.
Öyle çok oldular ki, sonunda bunlara yer bulmakta zorluk çekmeye başladı ve hepsini papalık sarayındaki bürosuna topladı.
Topladığı şeyler o kadar ağırdı ki, bir gün büronun zemini çöktü. Kötü tesadüf ya, zemin çökerken Papa da bürodaydı, dolayısıyla o da tıbbi araç gereç ve kitaplarla birlikte çöktü. Daha doğrusu onların altında kaldı ve öldü.
Ne diyeceksiniz ki; herkes bilimin ve kültürün ağırlığını taşıyamaz.
Bunu okurken nedense aklıma Doğan Hızlan’ın ofisi geldi...
Allah göstermesin... Bir de onun temeli, kültürün ağırlığını taşıyacak kadar sağlamdır.

“La tortue d’eschyle et autres morts stupides”, David Alliot, Philippe Charlier, Olivier Chaumelle, Frederic Chef, Bruno Fuligni, Bruno Leandri; Edition des Arenes; Paris; 2012

 

Yazarın Tüm Yazıları