GeriOsman Giritli Bridget aşkı buluyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bridget aşkı buluyor

SEVGİLİ bulamayanlar, evde kalma korkusu yaşayanlar üzülmesin, Bridget Jones bile koca bulduktan sonra herkesin evlenme şansı vardır.

Biraz tombul, biraz aptal, biraz şaşkın, biraz erkeklerle ve topluluk içinde nasıl konuşulacağını bilmeyen bir kız Bridget’imiz.

Bu kadar defosu olan kız yakışıklı bir erkek bulup da evlendiğine göre, sanırım herkes bulabilir.

Filmleri birlikte seyrettiğim, sinemaya düşkün bir arkadaş ‘biz buna niye geldik, bu tam bir kız filmi’ dedi. Gerçekten de seyrettikten sonra film hakkında bundan doğru bir yargı verilemezdi.

İngilizlerin bir başka kişilik özellikleri de filmde dikkatimizi çeken hususlardan birisi. Soğukkanlı yanlarına hafiften bir değinme var. Ama bir kızın seks hayatı ekseninde dönen olaylarda çevresinin de etkileri yok değil, arkadaşları özellikle ön plana çıkıyor.

Bir film tutulunca bilirsiniz onun devamı çekilir, ben bu devamlardan biraz sıkılırım, bir sanat eserinin de kıvamında, tadında bırkılması gerekir. Paragöz prodüktörlerin, yönetmenlerin tuzağına düştüm gene.

Ama işiniz yoksa, boş vaktinizde büyük bir film oburu olarak vizyondaki bütün filmleri tüketip, bir akşam biraz da böyle bir film seyredeyim diyorsanız gidin görün. Prodüktörlere ne kadar serzenişte bulunsam da eğlendirmeyi gene de bilmişler.

Sadece eğleneceksiniz o kadar. Günah benden gitti.
X

Kiralık katiller evlenirse

<B>Mr. & Mrs.Smith, </B>sevdiğim iki oyuncuyu kadrosunda bulundurduğu için koşarak sinemaya gittim. İlk karede Bay ve Bayan Smith’i bir psikoloğun sorularına cevap verirken görüyoruz. Ardından geçmişlerini anlatırken, şimdiki zamanda da olayları yaşıyorlar.

İkili Bogota’da tanışıyor ve birbirlerine meslekleri ve geçmişleri konusunda yalan söylüyorlar. Oysa ikisi de meslektaştır, işini iyi yapan iki kiralık katil. Ancak birbirleriyle aşk hayatı yaşamaya başlarlar, sonunda ikisine de aynı hedefin verilmesiyle işler karışır. Zira karı-koca, hem birbirlerinin gerçek kimliğini öğrenmişler hem de artık birbirlerinin hedefi oluvermişlerdir. Ortadan kaldırmanız gereken kişi, altı yıllık bir ilişkiyi yürüttüğünüz eşiniz olunca işler değişir tabii ki.

Böyle bir konunun temposu yüksek olacaktır, dediğinizi duyar gibiyim. Ne yazık ki umduğunuz kadar değil. Angeline Jolie ve özellikle Brad Pitt’in artık oyunculukta iyi oldukları su götürmez bir gerçekken, yönetmen onların sadece vitrininden yararlanmış bu da ortaya biraz sakat bir durum çıkarmış. Yazık hem Brad Pitt, hem de Angelina Jolie harcanmış desem yanlış olmayacaktır.

Otoyoldaki araba kovalamaca sahneleri türün vazgeçilmezlerindendir; doğal olarak bu filmde de yer alıyor, ancak o da en yüksek tempoya sahip değil. Bir iki hareket ve Bay Smith’in yaptığı espriler var o kadar.

Yönetmenin işlemeye çalıştığı şey ikilinin kiralık katil olması mı, bu durumun garip bir şekilde ortaya çıkması mı, yoksa evlilik kurumu mu pek anlayamadım. Yönetmen de karar verememiş olacak ki biraz havada kalıyor.

Daha sorulacak pek çok soru var, neden aynı hedefe yöneltildiler, neden birdenbire hedef unutulup ikili arasındaki bir gerilime döndü olay ve neden özel birimler ikiliyi ortadan kaldırmaya çalışıyor? Bu liste uzayabiliyor.

Bir açıdan baktığımda doğrusu mizah unsuru da ağır geldi. Yaz günlerinin sıkıntısını giderecek bir film değil, ancak ikiliyi -ilgilenir misiniz bilmem ama, yuva yıkan bir film olması sebebiyle- aynı sahnelerde görmek için gidilebilir.
Yazının Devamını Oku

Gençliğim feda olsun

<B>YERLi</B> ve yabancı festivallerde filmleriyle adından söz ettiren yönetmen <B>Kim Ki-Duk</B>’un <B>Fedakar Kız </B>(Samaritan Girl) adlı filminde, Avrupa’ya gitme hayalleri kuran iki kızın hikáyesi anlatılıyor. Bu hayalin peşine düşen kızların yaşadığı dram -trajedi de denilebilir- hem tanıdık, hem de farklı geliyor.

Ortaokulda okuyan iki kız arkadaş, Avrupa’ya gitmek için para biriktirirler. Ancak bu sadece harçlıklarıyla olacak gibi değildir ve erkeklerle para karşılığı seks yaparak gerekli parayı denkleştirmeye çalışırlar. Yojin aracılık yaparken, Jae-young erkeklerle yatar. Jae-young zamanla yaptığı işten keyif almaya başlar ve kendisini efsanevi bir Hintli fahişeye benzetmeye başlar. Yojin ile Jae-young arasındaki ilişki de her geçen gün yakınlaşmaya başlar. Bir gün Jae-young’un olduğu odaya polis baskın düzenler ve paniğe kapılan Jae-young kendisini pencereden atarak ölür. Arkadaşı Yojin, bu olaydan sonra arkadaşı Jae-young’un yattığı müşterilerle tekrar yatar ve onlardan aldıkları parayı onlara geri vererek, hem vicdan azabını dindirmeye çalışır hem de ‘kart zamparalara’ bir şekilde ders vermeye uğraşır.

Filmin bundan sonrası daha da ilginçleşiyor, zira kızının durumunu tesadüf eseri öğrenen babası, ne yapacağını şaşırıyor ve çocuk yaşta kızlarla ilişkiye giren adamlara dersini verirken, kızıyla da ilişkisini düzene sokmaya çalışıyor. Sonra verdiği karar ile kızını uzun bir süre yalnız bırakır, zira polise teslim olur.

Bu konuyla ve oldukça ağır bir tempoda ilerleyen film, bana bir zamanların Yeşilçam filmlerini hatırlattı. Yojin’in babasının durumu öğrendikten sonra sergilediği tutum da dikkat çekici. Töre cinayetlerinin yaşandığı ülkemiz için oldukça sıradışı bir tutum sanırım.

Kim Ki-Duk, Uzakdoğu ülkelerinde önüne geçilemez bir duruma gelen seks batağına biraz farklı bir açıdan bakarken, bize dair sorular da sorduruyor aslında. Ağır tempoya rağmen izlenilmeli.
Yazının Devamını Oku

X Large James Bond

<B>JAMES BOND </B>etikisinden kurtulmak galiba mümkün değil. Ya onun taklitlerini seyrediyoruz, ya da onunla dalga geçenlerin yaptıklarını. Yani parodisini. xXx 2’yi seyrederken, konusundan işleme tarzına kadar ne bir yenilik bulabildim ne de özgünlük desem çok zalimlik etmiş olmam sanırım.

Konu öylesine bildik ki...

Derin devlet içinde yer alan ve faşist ruhlu eski general, yeni başkanlık sekreteri, 4. Dünya Savaşı’nı çıkarmak istiyor. Gizlice yürüttüğü planları sonrası, başkanı öldürecek ve yerine geçecek. Onun bütün bu planlarının farkına varan ekibimiz (Ice Cube, Samuel L. Jackson, Scott Speedman), generalin adamlarını teker teker öldürerek, planını bozuyorlar.

İşte iki derin devlet grubunun birbiriyle çatışması. Gerçi hangisi daha derin anlayamadım.

Bu general çeşitli işbirlikçilerle kumpas kurup, başkanı öldürecek, yerine başkan olacak. Çünkü başkan barış taraftarı, böylece şahin güvercini öldürecek.

İşte burada yıllardır hapiste olan bir suçlu çıkarılıyor ve bütün işleri başarıyor, başkanı da ölümden kurtarıyor. Bu sefer bu görev Ice Cube’a veriliyor. Filmin başında da xXx’in neden değiştiğini açıklayıveriyorlar. O öldü. Sonundaki, filmin devamı olacağının sinyali ise, ‘yeni yüzler ve yeni yetenekler lazım, birkaç tane var bile’ şeklinde.

Başta da belirtmiştim Bond filmerinin, ajan-aksiyon filmlerinde hissedilir bir ağırlığı var. Bazı filmlerde önyargılı mıyım diye sorsam da, bazılarını izledikten sonra bir Bond tekrarı daha deyiveririm.

xXx 2’yi değerlendirmek gerekirse, XL ebatlarında bir James Bond olmuş, biraz da siyahi. Birbirine çok benzeyen, en gelişmiş teknolojik donanımlar, hızlı otomobiller, bol patlamalı, hızlı kovalama sahneleri olan bir film. Türün bilindik örneği.

James Bond filmlerindeki ‘Bond kızları’ her zaman izleyicilerin dikkatini önemli ölçüde çeker. Bu filmde de bir iki tane olsa da ne yazık ki Bond kızları kadar değil.

Filmdeki belki de en özgün hava, alttan alta kendini hissettiren, ‘Rap’ durumu. Zira yeni ajanımıza, büyüdüğü sokaklardan çeteler de yardımda bulunuyor.

İlk filmin devamını görmek isteyenlere, türü sevenlere tavsiye edebilirim.
Yazının Devamını Oku

Doğu mu Batı mı bu İstanbul

<B>FATİH AKIN’</B>ın <B>İstanbul Hatırası-Crossing the Bridge </B>filmini önyargılardan arınıp seyredin. Çünkü İstanbul’da yaşayan biri, buranın müziği bu mu diyebilir, sokak çalgıcılarından başka birisi yok mu diye isyan edebilir, bu şehirde başkaları yaşamıyor mu soruları kafanızda dolaşıp durabilir.

Önce bir hatırlatmada bulunmalıyım. Fatih Akın’ın başka filmlerini görmediyseniz, onun Türkiye’ye hatta dünyaya bakışını bilmiyorsanız, Alman ve Türk kimliği içindeki gelgitler konusunda bilgi sahibi değilseniz filmi zor beğenirsiniz.

Belki okur şunu düşünebilir: Her film için bu kadar ön çalışma gerekirse kimse sinemaya gitmezdi. Ben meraklı seyirciyi uyarayım diye bunları yazdım. İstanbul Hatırası’nı eleştirirken, ölçütlerini bulabilsin istedim.

Beyoğlu’nun arka sokakları, sokak çalgıcıları, sokağa ve insana dair felsefe kırıntıları ilginizi çekerse, İstanbul’un bir de bu yanını öğreneyim derseniz, size ilgi çekici gelebilir.

Ne var ki, İstanbul’u sadece çökük yüzüyle, morarmaya başlamış gözaltlarıyla göstermenin eksikliği beni rahatsız etti doğrusu.

Müzik türleri İstanbul’un sesi mi? Çünkü soundtrack’in kapağında ayrıca İstanbul’un Sedası yazılmış.

Varoşlardaki bütün meyhanelerde çalınan müzik, İstanbul’un ses haritasının en büyük adası mı? Basında daha çok İstanbul’un müzikal haritası şeklinde anlatıldı. Hayır. İstanbul’un underground katmanlarındaki fon müziğini daha çok veriyor film. Yurtdışındakilerden farkı ise, bütün farklı türlerine rağmen hepsinin Türkçe yapılıyor olması. Burada insan İstanbul’un Doğu’da mı, Batı’da mı olduğunu kestiremiyor. Tam arası, gerçek bir köprü aslında.

Bir Alman basçıya, Keşan’daki bir düğün şaşırtıcı gelebilir.

İstanbul Hatırası’na biraz daha yumuşak mı yaklaşmalı? Birisi de böyle görmüş deyip geçmeli mi? Arkasında bir felsefe vardır deyip seyirciyi buraya mı yönlendirmeli?

Fatih Akın, önemli bir yönetmendir, üstelik bizim ülkemiz üzerine de düşünüyor. Bu gerekçe bile filmi seyretmemizi zorunlu kılıyor.
Yazının Devamını Oku

Büyük Birader içimizde

<B>GEORGE ORWELL</B>, Büyük Birader’in bizi gözetlediği saplantısını yaşamımıza çaktıktan sonra, artık her şey bizim için bir şüphe parantezinde yaşanıyor. Son Kurgu (Final Cut) bu denetlemenin, bir çip aracılığıyla nasıl her şeyimizi bilinir hale getirdiğini gösteren bir film.

Kafanızda bir çip varsa ne yapardınız? Bunun hayatınızın her anını kaydettiğini düşünürseniz, rahat biçimde gündelik hayatınızı sürdürebilir misiniz? Yaptıklarınızın hepsinin bir başkası tarafından izlendiğini, bilindiğini, kontrol bile edilebileceğini bilseniz ne yaparsınız?

Bu soruların yanıtını arıyor film.

Ölümden sonra, iyi bir insan olarak anılmayı kim istemez ki, ne var ki yaşam boyu yaptığımız hatalar, günahlar, kabahatler de hayatımızda, anılarımızda yer almalıdır.

Hesap verme duygusu çoğumuzu ürpertir, kötü anları anımsamak da öyle.

Filmi yazıp yöneten Omar Naim, kötü hatıralar ve günahlardan arınma üzerine epey düşünmüş olacak ki, bizlerin de düşünmesi için Son Kurgu’yu perdeye aktarmış. Belki altında günah çıkarma geleneğinin yattığı söylenebilir, ancak bana daha başka şeyleri hatırlattı. Kötü olaylar, başarısızlıklar hep hatırlanırken; başarılar, çoğu güzel şeyler unutulur denir, kısmen doğrudur bu, yoksa kahveye kırk yıl hatır yüklenmezdi.

Yüksek teknolojinin, bizi mutlu ettiği tezi her zaman geçerli midir? Her zaman bazı unutmamamızı engelleyen görüntüler, hayat kırıntıları da bunu engebeli bir yol durumuna sokabilir.

Çocukluktan büyüyünceye kadar, önemli anları, olayları ekrana getirdiğimizde uyumla uyumsuzluk arasında geçireceğimiz sarsıntı, bir daha bulunmamak üzere ruh, beyin, değerlendirme dengemizin kaybına sebep olabilir. Robin Williams, o bildiğimiz hangi rolü olursa olsun hakkını veren oyunculuğuyla temposu biraz düşük bir film olsa da, Son Kurgu’yu hatasız hale getiriyor.

Son Kurgu, teknoloji-insan ilişkileri üzerine düşünmemizi sağlıyor. Ayrıca sinemalarda yeterince aksiyon, polisiye, gerilim... varken biraz durup düşünmemizi sağlayacak bir film.
Yazının Devamını Oku

Büyük Birader içimizde

GEORGE ORWELL, Büyük Birader’in bizi gözetlediği saplantısını yaşamımıza çaktıktan sonra, artık her şey bizim için bir şüphe parantezinde yaşanıyor.Son Kurgu (Final Cut) bu denetlemenin, bir çip aracılığıyla nasıl her şeyimizi bilinir hale getirdiğini gösteren bir film.Kafanızda bir çip varsa ne yapardınız? Bunun hayatınızın her anını kaydettiğini düşünürseniz, rahat biçimde gündelik hayatınızı sürdürebilir misiniz? Yaptıklarınızın hepsinin bir başkası tarafından izlendiğini, bilindiğini, kontrol bile edilebileceğini bilseniz ne yaparsınız?Bu soruların yanıtını arıyor film.Ölümden sonra, iyi bir insan olarak anılmayı kim istemez ki, ne var ki yaşam boyu yaptığımız hatalar, günahlar, kabahatler de hayatımızda, anılarımızda yer almalıdır.Hesap verme duygusu çoğumuzu ürpertir, kötü anları anımsamak da öyle.Filmi yazıp yöneten Omar Naim, kötü hatıralar ve günahlardan arınma üzerine epey düşünmüş olacak ki, bizlerin de düşünmesi için Son Kurgu’yu perdeye aktarmış. Belki altında günah çıkarma geleneğinin yattığı söylenebilir, ancak bana daha başka şeyleri hatırlattı. Kötü olaylar, başarısızlıklar hep hatırlanırken; başarılar, çoğu güzel şeyler unutulur denir, kısmen doğrudur bu, yoksa kahveye kırk yıl hatır yüklenmezdi.Yüksek teknolojinin, bizi mutlu ettiği tezi her zaman geçerli midir? Her zaman bazı unutmamamızı engelleyen görüntüler, hayat kırıntıları da bunu engebeli bir yol durumuna sokabilir.Çocukluktan büyüyünceye kadar, önemli anları, olayları ekrana getirdiğimizde uyumla uyumsuzluk arasında geçireceğimiz sarsıntı, bir daha bulunmamak üzere ruh, beyin, değerlendirme dengemizin kaybına sebep olabilir. Robin Williams, o bildiğimiz hangi rolü olursa olsun hakkını veren oyunculuğuyla temposu biraz düşük bir film olsa da, Son Kurgu’yu hatasız hale getiriyor.Son Kurgu, teknoloji-insan ilişkileri üzerine düşünmemizi sağlıyor. Ayrıca sinemalarda yeterince aksiyon, polisiye, gerilim... varken biraz durup düşünmemizi sağlayacak bir film.
Yazının Devamını Oku

Güç sizinle olsun

<B>GEORGE LUCAS</B>’ın yarattığı belki de yüzyılın efsanesi olarak adlandırabileceğimiz <B>Star Wars/Yıldız Savaşları</B> serisi, unvanına yakışır bir sonla noktalanıyor. Tabii bu son, çekim sırasına göre; yoksa 4-5-6. bölümlerini yıllar önce izlemiştik. Üçüncü Bölüm/ Sith’in İntikamı’nda artık bütün taşlar yerine oturuyor, Sith Lordu Darth Sidious’un kim olduğu, Anakin Skywalker’ın Darth Vader’a nasıl dönüştüğü, Padme Amidala’nın neden öldüğü, ileriki bölümlerde bahsedilen Jedi kıyımının nasıl olduğu ve daha niceleri bu bölümde anlatılıyor.

Seriyi daha önceden bilenler, izleyenler için filmin konusunu kısaca anlatmaya gerek yok sanırım. Hatta filmin hayranları filme öyle bağlılar ki, seriyi izlemeyenlere zaten defalarca anlattıkları için onları da konu hakkında bilgilendirmeye gerek yok. Ancak şunu söylemek gerekir ki, Lucas gerçekten harika bir iş çıkarmış. Zira herkes ne olacağını biliyordu, ancak yönetmenin bu ortak hayali nasıl perdeye aktaracağını merak ediyordu ve ancak bu kadar olurdu diye düşünüyorum.

İlk bölümden itibaren tüm dünyada milyonlarca insanı kendisine hayran bırakan dizi, 4-5-6. bölümlerle iki nesli yetiştirmişti, 1-2 ile yenilerini ekledi ve son bölümle daha birkaç nesli daha büyütecek gibi geliyor.

Teknik yönleriyle, tam bir görsel şölen olarak değerlendirilebilecek Star Wars/Sith’in İntikamı diğer bölümlere oranlara daha karanlık sahnelere sahip, tüm galaksiyi etkileyecek büyük savaşın yaşandığı bölüm olduğu için daha ilk kareden itibaren heyecan seviyesi en üst noktayı buluyor. Filmin sevilmesinde en önemli unsurlardan olan ‘ışın kılıcı’ ile yapılan dövüş sahneleri ise bu bölümde yine izleyenlerin soluğunu kesecek özellikte. Hem serideki en zorlu, hem de en fazla sayıdaki dövüş sahnesini bu bölüm barındırıyor.

Film bittikten sonra içinizde büyük bir coşkunun yanında, garip bir hüzün oluyor şimdiden söyleyeyim. Zira başta da belirttiğim gibi, 20-21. yüzyılın efsanesi burada noktalanıyor ve bunun canlı tanığı olmak biraz üzücü oluyor.

Kesinlikle görülmesi gereken bir film olduğunu belirtmek gereksiz sanırım. ‘Güç sizinle olsun’.
Yazının Devamını Oku

‘Koro’nun trajik sesi

<B>HAYATA </B>küsmüş, küstürülmüş, bu yüzden de insanlara ya korkuyla, ya intikam duygusuyla bakan, disiplinle sadizmin karıştırıldığı bir müdürün yönettiği, terk edilmiş çocuklar okulu. Kaderlerinin değişmeyeceğine inanmışlar.

Duydukları iki kelime: etki-tepki. Yani aksiyon-reaksiyon.

Gündüz sınıfta, gece yatakhanede veya sık sık kapatıldıkları hücrede kulaklarında bu iki kelime çınlıyor:

Etki-tepki.

Biliyorlar ki, işledikleri her kabahat şiddetle cezalandırılır.

Müdür, onların sırtından para kazanan, mevkiinin yükselmesini bekleyen, orta sınıf bile olamamış, küçük burjuvadan daha küçük biri.

Bu okula, bir gün bir müzik öğretmeni tayin edilir. Bu öğretmen de hayatta kaybedenler arasında başı çeken birisi. Yalnız daha ilk günden çocukların yaramaz davranışlarıyla karşılaşmasına rağmen, sorunun onlarda olmadığını anlayabilecek seviyede birisi. Çocuklara şarkı söylemeyi öğretir, onlara insan olduklarını, bir şey yapacaklarını, başaracaklarını kanıtlar. Önceleri öğretmenlerini bezdirirler, ama o yılmaz, bıkmaz ve onlara şarkı söylemeyi öğretir.

Ses cinslerine göre onları görevlendirir, her biri bir parti okuyacak ses sanatçısı gibidir. Öğretmen kendi bestelerini onlara öğretir, basittir ama içinde sevgi, vardır. Aslında anlaşılıyor ki çocuklarla beraber öğretmen de mutlu olmaya başlar.

Okullarla ilgili birçok film görmüşsünüzdür. Fransız sineması, sıralarda eriyip giden çocuklarla ilgilenir. Filmin duygusal yönünü bir kenara bıraktığınızda, okullarda çocuklara yöneltilen şiddete dair kuvvetli bir eleştiri ortaya çıkıyor. Tıpkı 400 Darbe’de olduğu gibi.

İlk etapta Ölü Ozanlar Derneği’nin müzikli hali gibi gelebilir size, ama hayır. Her zaman bir öğretmen çıkar, çocuklara insan olduklarını öğretir ama sonunda hep kazanan olmaz.

Çünkü katı kurallar, insanların içindeki komplekslerin eseridir, onu yumuşatacak cesaret yoktur onlarda.

Koro, herkesin görmesi gereken bir film. Ana-babaların, öğretmenlerin, herkesin.
Yazının Devamını Oku

Sevimli hırsız çift

<B>İKİ </B>sevgili, üstelik profesyonel hırsızlar. Öyle küçük işlerle de uğraşmıyorlar. Büyük önemi ve değeri olan elmasları çalıyorlar. Kariyerlerinin doruk noktası Napolyon elmasları. İlk ikisini çalmışlar ama sonuncusu umurlarında değil artık. Karayipler’de emekliliğin tadını çıkartıyorlar çünkü.

Ama insanı kolay kolay rahat bırakmazlar ki...

Son Napolyon Elması bir yolcu gemisinde sergilenmek üzere bir haftalığına adaya getirilmesin mi? Gel de zorla günaha girme.

Max (Pierce Brosnan) ve Lola (Salma Hayek) çiftinin peşindeki FBI dedektifi Stan ise onlar yüzünden kariyerinde dibe vurmuş, çünkü yıllardır peşlerinde olmasına rağmen, yakalamak bir yana soygunlara karıştıklarına dair delil bile elde edememiş.

Hırsız çiftin tutkulu ilişkisinin yanında, Max ve Stan arasındaki ilişki de filmin mizah unsurunu fazlasıyla sağlıyor. Zira peşinde olduğu hırsıza hayran bir dedektif, dedektife samimi bir anlayışla yaklaşan bir hırsız aslında eğlenceli bir çiftin de özeti oluyor.

Filmin türü içinde başarılı olarak değerlendirilebileceğini söyleyebiliriz, ancak soygun sırasında -bence olması gereken- gerilim biraz gözardı edilmiş gibi geldi. Zira iki soygunun ikisinde de seyirci eğlenmekten olayın gerilimini anlayamıyor bile.

Yönetmen türün klişelerini de unutmamış, karnavalda kaybolma, iki tarafın birbirini aldatması, uzaktan kumandalı araba ve bu sayede ortaya çıkan eğlenceli durum.

Ne var ki sevimli Max ve Lola çiftinin ve peşlerindeki dedektif Stan’in eşliğinde sevimli bir komedi olmuş.

Seyredilebilir.
Yazının Devamını Oku

Ölüler adlarıyla anılmaz

HİÇ olmamanız gereken bir zamanda, hiç duymamanız gereken bir şeyleri duyuyorsunuz ve hayatınız tamamen değişiveriyor. Durumu birilerine anlatırken, aklınızdan yanlış zaman, yanlış insan sözcükleri geçiveriyor.

Çevirmen (The Interpreter) filmi insana ilk olarak bunları söyletiyor desem, neden bahsettiğimi anlayacaksınız sanırım.

Silvia Broome (Nicole Kidman), BM merkezinde çevirmenlik yapmaktadır ve bir gün Genel Kurul’da konuşma yapacak olan Afrikalı bir lidere yapılacak olan suikast planına -tamamen şans eseri- kulak misafiri olur. Konuşulan dil Güney Afrika’da konuşulan bir ağızdır ve Silvia da bu ağzı bilen az sayıda insandan biridir. Durumu gerekli mercilere bildirir ve meseleyle ilgilenmek üzere Tobin Keller (Sean Penn) görevlendirilir. Daha sonra gerilim tırmanır. Konusunu bu şekilde özetleyebileceğimiz filmin yönetmen Pollack’ın başarılı olduğu politik gerilim türünde önemli bir yer edineceğini belirtmekte fayda var diye düşünüyorum.

Eksik bilgiler veren, geçmişi şüpheli kadın, çok sevdiği karısını trafik kazasında kaybetmiş özel ajan, bir zamanlar halk kahramanı olan ancak daha sonra diktatörlükle başta kalan lider, suikast planları, şüpheli şahıslar... Filmde bulunanları tek tek saymaya kalkarsak liste daha da uzayacak. Pollack’ın elinde rahat işleyebileceği bir konu ve Oscar’la tescillenmiş iki oyuncu olunca ortaya iyi bir film çıkıyor. Ayrıca Pollack gereksiz kahramanlıklardan da kaçınmış, yani ölmesi gerekenler ölmüş, patlaması gereken şeyler patlamış. Abartmadan, insanı filme bağlayacak kıvamda oluyor her şey. Özellikle filmdeki otobüs sahnesi izleyiciyi koltuğunda kıvrandırıyor ve sahnenin sonunda öylece kalıyorsunuz.

Filmdeki ‘Ku’ töresi ise duygusal malzemeyi kuvvetlendiriyor:

Öldürülen insanlar adlarıyla anılmaz, çünkü adları anıldığı zaman ölen kişinin unutulduğuna inanılır. Hayat devam ediyor demektir. Eğer katil yakalanırsa elleri bağlı olarak suya bırakılır ve eğer ölmüş kişinin yakınları tarafından ölümü seyredilirse intikam alınmış olur. Yas bundan sonra başlar.

Sanırım film içinde verilmek istenen en önemli fikir buydu, zira kahramanlarımız defalarca bu konunun üzerinde duruyorlar.

Bu geleneğin çağdaş dünyaya uygulanışını anlatıyor bir anlamda yönetmen. Sürprizleriyle dikkati ayakta tutuyor ama bazı diyaloglar bu durumu zora sokabiliyor.
Yazının Devamını Oku

Peter Sellers’ı nasıl bilirdiniz?

‘PETER Sellers’ı nasıl bilirdiniz?’ sorusuna verilecek cevaplar pek çok olacaktır ancak, bunların hepsi aynı kapıya, büyük bir beğeninin çeşitlerine açılacaktır. Zira sinema tarihinin en unutulmaz müfettişini canlandıran, kendisi de unutulmaz aktörler arasında en önemli yerlerden birisine sahip olan Peter Sellers’ın hayatı beyaz perdede. Karşınızda Peter Sellers (The Life and Death of Peter Sellers) filmi, tam anlamıyla efsanevi aktörün hayatını aktaran bir biyografi. Oscar heyecanı ve Amerikan sinemacılarının pek çok ünlü ismi birdenbire bu yıl hatırlaması dolayısıyla fazlasıyla biyografik film gördük aslında. Bu seferkinin konusu, kaynağı Sellers ve senaryonun yarı gerçek-yarı kurgu özelliği, yönetmenin ortaya çıkardığı harika işçilik ve oyuncuların performansı bir araya gelince, bize biyografik film izlemenin keyfini yaşatıyor.

Filmin başarılı kurgusu sayesinde, Sellers kendi yaşamını konu alan bir filmde bizzat rol alıyormuş izlenimi yaratılıyor. Her yönü eksiksiz, abartısız ve objektiflikle anlatılan Sellers’ın; ilgisiz baba, şiddet kullanan koca, yetenekli olduğu kadar kaprisli ve kibirli bir oyuncu, annesinin aşırı baskısı yüzünden kişiliğini bulamamış bir adam yönlerini görüyoruz. İşte tüm bunlar bizlere onu nasıl tanıdığımız sorusunu sorduruyor.

Annesinin hayatına etkisi ve kişiliğindeki derin izleri onu oyunculukta ilerletiyor, zira henüz bulamadığı kişiliği sayesinde, her rolü adeta kendisiymiş gibi canlandırıyor, ancak bir gerçek daha var ki Sellers kendi hayatında da oynuyor.

Filmin daha konusuyla, anlattığı kişiyle, başarılı kurgusuyla anlatılacak çok yönü var, zira konu Sellers olunca uzun uzun onu anlatmak gerekiyor. Ancak filmde sergilediği performansla Geoffrey Rush, açıkçası filmin sonunda ‘karşınızda Geoffrey Rush’ dedirtiyor. Böyle bir efsane ismi, bu kadar kusursuz canlandırmanın ayrı bir beğeni sebebi olduğunu belirtmek gerek.

Sinemadan çıktıktan sonra, ‘Peter Sellers böyle birisi miydi?’ diye sorsanız da, kaçırılmaması gereken bir film.
Yazının Devamını Oku

Bir tek ölüm eşit davranır

<B>KAVGAM </B>kitabının çok satanlar listesinde zirveyi zorladığı bir dönemde, <B>Hitler’</B>in sekreteri <B>Traudl Junge’</B>nin anılarından filme çekilen <B>Çöküş </B>(Downfall) yalnız bir ülkeyi değil, dünyayı felakete götüren Nazi İmparatorluğu’nun çöküş günlerini ekrana getiriyor. Hiç kuşkusuz burada seyirciyi etkileyen, Hitler’in bireysel çöküşünün anatomisidir. Çevresinde her söylediğini emir telakki eden insanlar birer birer kaçıyor veya intihar ediyorlar. Çöküş’ün sonunda, bütün üst rütbeliler, karar piramidinin üstünde yer alanlar, birer birer intihar ediyor, rütbeleri ölüm eşitliyor. Tıpkı öldürdükleri masum insanlar gibi. İnancın tartışılmazlığı, insanlık tarihinde nelere mal olmuştur. Çöküş bu gerçeği gösteriyor.

Hiç kuşkusuz bütün diktatörlerin yakın çevresi, onları başka yanlarıyla görürler. Hitler’in sekreteri için de o öyleydi. Saf bir kızın, bir diktatörün zulüm haritasını anlaması, ondan nefret etmesi pek mümkün değildi. Ancak kendi ifadesinde de belirttiği gibi gençlik her zaman bahane olmayabiliyor.

Sinema olarak nihayet Almanların gözünden filme aktarılması ve Bruno Ganz’ın olağanüstü performansı haricinde daha öncekilere eklediği fazla bir şey yok aslında. Ama belgeselliği, tanıklığı yansıttığından ve gerçek notlardan aktarılmasından dolayı önemli. Sıkça değinilen bir durum var ki, Hitler’in insan yönünün aktarılması. Ama bazı sahnelerde fazla insan olması da gizliden propoganda mı var hissi uyandırıyor. Zira bazı yerlerde Nazi subaylarının ‘sivil insanlar’ın öldürülmemesi için Hitler’i Berlin’den çıkmaya ikna etmeye çalışması hayrete düşürüyor.

Öyle veya böyle, tarihe geçmiş ve pek çok yönü sırlarla dolu olan bir ismin son yıllarının aktarıldığı film, hazır Kavgam tartışmalarının yaşandığı dönemde izlenmesi gereken bir dönem filmi özelliği taşıyor.
Yazının Devamını Oku

Tabuları yıkmıştı

<B>KINSEY RAPORU </B>bir zamanlar bütün dünyada cinsellik alanında devrimci bir çalışma olarak karşılanmıştı. Çoğu insan kendi cinselliğinin mecrasını da bu kitapta bulmuştu. Belki kendine bile itiraf edemediğini o zaman fark etmişti. Kinsey filmi bu bilim adamının yaşamını sinemaya aktarmış. Tabuları deviren bilim adamının hayatı, izleyiciye pek çok şeyi gösteriyor. Babasına duyduğu tepkiyle biyolojiyi seçmesi, onun tutucu Protestan yapısına tepki olarak seçtiği hayat anlayışı... Ancak ilerleyen yıllarda kendisinin de bilime, biyolojiye tutkuyla olan bağlılığı, film içinde başarıyla sindirilerek anlatılmış. Zira dikkat edecek olursak aile sofrasında bile başka konu konuşulmamakta.

Yeni araştırmalar yapan birinin, hele araştırma yapılan alan cinsellikse ne kadar tepkilerle karşılaştığını tahmin edebilirsiniz. Zira toplumun değer yargılarıyla karşı karşıya gelmek zorundasınızdır. Göğüslemek zorunda olduğunuz önyargılar yüzlerce yıllık geleneklerdir. Kinsey’in bu zorluklarla nasıl savaştığı aktarılırken, kendisi hariç ekibinin bile arada kalmışlığı filmde başarıyla anlatılıyor.

Çalışma arkadaşları onun için projenin bir parçası mı, evliliği sadece bir deney mi, karısı, asistanları hatta kendisi de sadece birer denek mi, bilim uğruna her şey yapılabilir mi sorularını sorduruyor film. Ahlaki değerlere bilim uğruna sırt çeviren bir adamın zamanla kalbi de köreliyor dedirten bir yaşam eğrisinin filmi Kinsey. Çünkü filmde de görüyoruz ki, ekibi bile bazı konularda Kinsey kadar ‘disiplinli’ olamıyor. Cinselliğe dair tabuları yıkmaya çalışırken kendi yakın çevresindekilerin bile bazı değer yargılarına sadık kalma isteği Kinsey’i zora sokarken, filmi izleyenlerde de, cinselliğe bakışa dair sorgulama isteği uyandırıyor.

Daha önce de belgesel nitelikteki filmlerde gösterdiği başarılı performansa bir yenisini ekleyen Liam Neeson’ı, filmin artıları arasında değerlendirmek gerekiyor sanırım.
Yazının Devamını Oku

Aldatma üzerine çeşitlemeler

<B>ÇİFTLERİN </B>ilişkilerini belirleyen nedir? Aşk mı, seks mi, tutku mu, alışkanlık mı? Hepsi bir arada desek işi çok mu karıştırmış oluruz? Daha Yaklaş’ı (Closer) seyrederken bu soruları sordum, filmin oyuncularıyla birlikte.

Sadakat gerçekten sadece cinsel ilişkiyle mi bozuluyor, sevgi sadakatin, seks aldatmanın simgesi mi? Daha da karmaşıklaştırmak gerekirse, sadakat için ilişkinin temellerinin ne kadar sağlam olduğu da önemli mi? Daha Yaklaş’ta uzun emeklerle kurulmuş aşklar yok; Alice ile Dan, bir kaza sonrası, Larry ile Anna bir şaka sonrası ilişkilerini kuruyorlar. Yani filmde de alttan alta belirtildiği gibi hepsi birbirinin ‘yabancısı’.

Yazar, striptizci (veya gezgin), fotoğrafçı, doktor. Gerçekten de ancak filmde bir araya gelebilecek bir dörtlüyü oluşturuyorlar ve insan ilişkilerindeki, bilhassa kadın ve erkek arasındaki birlikteliklerdeki sadakati, sevgiyi, dürüstlüğü sorguluyorlar.

Özellikle diyalogların önde tutulduğu bir film olması, anlatmak istediği şeyi sorunsuz ifade etmesini sağlıyor. Zira ilişkinin temelinde yatan diyaloglar asıl durumu açıklayacaktır. Hele ki Anna ile Larry’nin kavga ettikleri sahnede, bitmek üzere olan bir ilişkideki son konuşmanın gerilimi tüm çıplaklığıyla veriliyor. Süssüz, stresli, hakaret dolu ama doğal. Bu özelliğiyle akılda kalıcı.

Rastlantılar sonucu kurulmuş ilişkiler, geçici zevklerin kalıcılığını tartışmayan kişiler. Bunun sonrasında aldatma kaçınılmaz oluyor Daha Yaklaş filminde; ikisi kadın ikisi erkek, toplam dört kişi arasındaki rotasyonun nasıl bir aldatmalar çeşitlemesine döndüğünü görüyorsunuz. Dürüst olmanın ilişkilerdeki temel gereklerden biri olduğunu da açıkça ifade ediyor kahramanlarımız. Belki de kendinizi sorgulayacağınız bir film. Sezonun iyilerinden.
Yazının Devamını Oku

Boksta her şey tersinedir

<B>EN </B>iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’larını kazanan <B>Milyonluk Bebek </B>(Million Dolar Baby) filmini seyrettim. En iyi yönetmen Clint Eastwood, en iyi kadın oyuncu Hilary Swank, en iyi yardımcı erkek oyuncu Morgan Freeman gerçekten ödüllerini hak etmişler.

Trajik bir konu. Bir kafeteryada garsonluk yapan bir kızın boksörlük tutkusu ve hayatta en çok istediği şeye ulaşmak için mücadelesi.

Eğitimi, olanağı olmayan, ailesi de yoksul bir kız ne yapabilir? Birdenbire nasıl tanınabilir ve para kazanabilir.

Bu soruların hazin yanıtını bu filmde bulabilirsiniz.

Esas kızımız (Hilary Swank) boks antrenmanlarının yapıldığı bir kulüpte durmadan kum torbasına yumruk sallıyor, oranın temizlik hizmetlerini yapan sakatlanmış eski bir boksör (Morgan Freeman). Antrenör (Clint Eastwood) önce kıza pek yüz vermiyor, hatta ben kadınlara ders vermem diyor, bir yandan da kızın bu tutkusu onu çekiyor. Sonunda ders vermeye başlıyor. Aralarındaki o insani bağ beni çok etkiledi. Çünkü kız tek kurtuluş yolunun bu olduğuna antrenörü inandırıyor.

Yavaş ritimde ama insanı perdeye bağlayan bir akışla seyrettim.

Boks antrenmanlarının yapıldığı salonda hep ‘kaybedenler’ bir arada toplanmış. Hálá şöhreti umanlar ile şöhreti bulamayanlar.

Bir an sıradan bir yükseliş filmini seyreder gibi oluyorsunuz, kız çalışacak, ekonomik bataklıktan kurtulacak. Ancak klasik türün örneği olmadığı kesin. Zaten en iyi film Oscar’ını almasının en büyük sebeplerinden birisi bu. Bir de diğer aday filmler gibi belgesel nitelikte ve birilerinin hayatını anlatan bir film değil. Milyonluk Bebek filminin en beğendiğim yönü, klasik bir tür görünümünde olsa da aslında biraz dikkat istiyor, filmin başında söylenenler, sonunda tekrarlanıyor ve filmin nirengi noktalarını işaretliyor. Bunun haricinde Swank ve Eastwood arasındaki ilişki de filmin sonunda zirvesini yakalıyor. Filmin sonlarına doğru ikili arasında geçen dramatik konuşma rastladıklarımın belki de en iyisiydi. O bildik yapış yapış duygusallıktan uzak, ama insanın boğazını düğümleyen bir diyalog.

Oyuncularıyla, konusuyla çok iyi bir film.
Yazının Devamını Oku

Dehasıyla görüyor

RAY, bir efsanenin yaşamını, ilk anından sonuna kadar ilmek ilmek işleyen ve her karesinde Ray Charles’ın hayatındaki ritmi bize hissettiren bir film. Bir müzisyenin hayatı nasıl anlatılır, notalarla mı, nakaratlarla mı, enstrümanın tınılarıyla mı, yoksa sadece yaşadıklarıyla mı? Belki bir kısmı yeterli olacaktır ama bir dáhiye bunların hepsi belki daha fazlası gereklidir, çünkü onun yaşadıklarını hissetmek gerekir. Ray filmi, bir efsanenin, bir dehanın hayatının iyi hissedilerek perdeye aktarıldığını gösteriyor. Yönetmenin dönemi başarıyla yansıtan renk seçimi, Charles’ın hayatını en fazla etkileyen olaya geri dönüşlerdeki ustalığıyla yansıtması ve özellikle de Jamie Fox’un oyunu. Herkes filmden çok belki de bundan bahsetti. İnanın bundan sonra da fazlasıyla bahsedilecek, zira aktörlüğünden önce müzikle de uğraşan ve hatta bir de albümü olan Fox, şu ana kadar gördüğüm en iyi oyunculuklardan birisini sergilemiş. Başlarda bahsettiğim hissetmeyi en iyi yakalayan kişi belki de o olmuş. Ray Charles’ın kendisi de bunu ‘görmüş’ olacak ki çekimlerde ona güvendiğini açıkça söylemiş. Aldığı Oscar’ı fazlasıyla hak ediyor.

Ray’ın müziğini elbet bilirdik, ancak hayatının detaylarını tüm çıplaklığıyla ortaya konduğu bir film olmuş. Annesinin öğütleri onun bu dünyada güçlü olmasını sağlarken, uyuşturucu bağımlılığı gücünü yavaş yavaş almış, ama kulağıyla dünyayı, dehasıyla gerçekleri gören Ray’i yenememiş. Soul müziğiyle gospel (kilise) müziğini harmanladığı tarzı, tüm zamanların en hit parçaları arasında yer alan şarkıları, özellikle müziğinin ritmini tam anlamıyla perdeye aktarabilen bir film.

Sinema keyfinin fazlasıyla hissedileceği bu filmi kaçırmamalısınız, zira daha şimdiden klasik olma yolunda, hem yönetmeninin başarısı hem de Jamie Fox’un oyunculuğu ile.
Yazının Devamını Oku

Düşler ülkesine bir bilet

Çocukluğumuzda kahraman listesinin ilk sıralarındaydı Peter Pan. Unutamadığımız çocuk klasikleri arasında muhakkak yer almıştır, Olmayan Ülke’de yaşayan, iyi şeyler düşündüğümüzde biraz da peri tozuyla uçmamızı sağlayan ve hiç büyümeyen çocuk kahramanımız. Düşler Ülkesi (Finding Neverland) adlı filmde bu sefer Peter Pan değil, Peter Pan’ın babası J.M. Barrie anlatılıyor. Johnny Depp (J.M. Barrie), Kate Winslet, Dustin Hoffman gibi isimlerin yer aldığı filmin konusu kısaca şöyle:

Aslında başarılı ve iyi bir oyun yazarı olan Barrie, son oyunuyla tam bir hayalkırıklığı yaratır, kendisi de istediği oyunu bir türlü yazamamaktan şikayetçidir. Çalışmak için parka gittiği bir gün, dört çocuklu dul bir kadınla tanışır ve hayatını değiştirecek oyunun temelleri atılmış olur. Bu temeli atan, çocuklardan biri olan Peter’dır.

Gerçek olaylardan esinlenilerek çekilen filmde, çocukluğunu yaşayamamış Barrie’nin hayata her zaman bir hayal perdesinin ardından bakması pek çok sahnede gösteriliyor ve bu sahnelerdeki canlandırmalar filmin Peter Pan masalı gibi masalsı olmasını sağlıyor. Film ilerledikçe, Peter Pan’daki pek çok unsuru Barrie’nin nereden esinlenerek oluşturduğunu da görünce yeni bir keşfe çıkmış oluyorsunuz.

Peter Pan’ı sevenlerden biriyimdir, hálá ayrı bir yeri vardır bende, güzel şeylerin düşünüldüğü, insanların yaşlanmadığı bir dünyayı anlatan masalda alttan alta bir hüzün her zaman bende yer etmiştir. Filmde de bu hüzne tanıklık ediyorsunuz ve masalın harcına katılan her unsuru tek tek görebiliyorsunuz. Her ne kadar sona doğru hüznün katsayısı dramatizasyona çıksa da...

Oscar’ın sürpriz adaylarından bir film, özellikle Depp ustaca sergilediği aksanlı konuşması sayesinde ve alışılmışın dışındaki rolüyle iddialı duruma geliyor. Oscar bir yana, hiç yaşlanmayacağınız Düşler Ülkesi’ne tek gidişlik bir bilet almak yerinde olacaktır.
Yazının Devamını Oku

Bir hayalin peşinde

<B>GÖKLERİN HAKİMİ </B>(The Aviator), gerçek bir maceraperest olan <B>Howard Hughes’</B>un gelgitlerle dolu yaşamını anlatıyor. Zirveden en dibe kadar inebilen, keskin tarafları olan yaşamı içinde maraziye varan tutkularının peşinde olan Hughes aslında roman karakteri olacak birisi izlenimi uyandırıyor.

Sinemaya, uçmaya, başarıya, mükemmele olan bağlılığı, belki filmi ilgi çekici kılan özelliği. Leonardo DiCaprio’nun da çoğunlukla başarılı oyunu ve mimiklerdeki detayı bile verebilmesi artıları içinde başı çekiyor.

Hughes’un en büyük tutkusu havacılık ve bu uğurda, hayatından bile vazgeçmeye hazır bir insan, çocukluğunda annesinin etkisiyle ortaya çıkan titizlik hastalığı ise karakterindeki maraziliği en iyi açıklayan unsur gibi geliyor.

Amerikan havacılık tarihinde önemli bir yeri olan Hughes’un hayatının yanında anlatılan havacılık tarihi ve dönen dolaplar da filmde işlenen unsurlar içinde. Martin Scursese bunu New York Çeteleri filminde de alttan alta işlemişti ancak anlayamadığım bu kadar süre içinde böyle mesajları neden çok kısa bir zamana sıkıştırıp, diğer konularda da tempoyu monotona vardıracak kadar tekrara gitmesi. Zira senatörün aslında bir özel şirket uşağı olduğu anlaşılıyor ama o kadar.

Howard Hughes görkemli, her alanda birinci olmayı seven, bu uğurda yaşamı hiçe sayan biri. Daha çocukluğunda gelecek yolunu kendisi için çiziyor. Her şeyin ilkini ve en büyüğünü başarabilmek tutkusu. Hughes çocukluk hayalinin peşinden hayatı pahasına ilerleyip bunu gerçekleştiriyor, bakalım Scorsese peşinden koştuğu Oscar hayalini bu sefer gerçekleştirebilecek mi?
Yazının Devamını Oku

Bir hayalin peşinde

GÖKLERİN HAKİMİ (The Aviator), gerçek bir maceraperest olan Howard Hughes’un gelgitlerle dolu yaşamını anlatıyor.Zirveden en dibe kadar inebilen, keskin tarafları olan yaşamı içinde maraziye varan tutkularının peşinde olan Hughes aslında roman karakteri olacak birisi izlenimi uyandırıyor. Sinemaya, uçmaya, başarıya, mükemmele olan bağlılığı, belki filmi ilgi çekici kılan özelliği. Leonardo DiCaprio’nun da çoğunlukla başarılı oyunu ve mimiklerdeki detayı bile verebilmesi artıları içinde başı çekiyor.Hughes’un en büyük tutkusu havacılık ve bu uğurda, hayatından bile vazgeçmeye hazır bir insan, çocukluğunda annesinin etkisiyle ortaya çıkan titizlik hastalığı ise karakterindeki maraziliği en iyi açıklayan unsur gibi geliyor. Amerikan havacılık tarihinde önemli bir yeri olan Hughes’un hayatının yanında anlatılan havacılık tarihi ve dönen dolaplar da filmde işlenen unsurlar içinde. Martin Scursese bunu New York Çeteleri filminde de alttan alta işlemişti ancak anlayamadığım bu kadar süre içinde böyle mesajları neden çok kısa bir zamana sıkıştırıp, diğer konularda da tempoyu monotona vardıracak kadar tekrara gitmesi. Zira senatörün aslında bir özel şirket uşağı olduğu anlaşılıyor ama o kadar.Howard Hughes görkemli, her alanda birinci olmayı seven, bu uğurda yaşamı hiçe sayan biri. Daha çocukluğunda gelecek yolunu kendisi için çiziyor. Her şeyin ilkini ve en büyüğünü başarabilmek tutkusu. Hughes çocukluk hayalinin peşinden hayatı pahasına ilerleyip bunu gerçekleştiriyor, bakalım Scorsese peşinden koştuğu Oscar hayalini bu sefer gerçekleştirebilecek mi?
Yazının Devamını Oku

Tam bir gişe filmi

<B>OCEAN’S ELEVEN’</B>ı izlemiştim, Ocean’s Twelve muhakkak görülmesi gereken bir film oldu birdenbire. İlk filmdeki yıldızlar karmasına eklenen yeni yıldızlar, ilk filmdeki başarılı aksiyon ve insana adrenalin yüklemesi yapan sahneler hatrına görülmesi gereken bir film oldu Ocean’s Twelve.

Yeni film daha doğrusu yeni soygunlar Avrupa’da geçiyor. Avrupa’nın bütün polis birimlerini ayağa kaldıran, pek çok sanat eserini çalmış olan soylu hırsız ‘Gece Tilkisi’ ekibimize meydan okuyor ve aynı zamanda kumarhane sahibi Bennedict’e de tek tek yerlerini bildirerek 1. kuralı ihlal etmiş oluyor. Şimdi aynı eseri çalma yarışına giriyorlar ve ilk çalan en büyük hırsız olacak...

Şahsen böyle bir devam konusu bulunabilmişken ve kadroya katılan yeni yıldızlar gibi iddialı bir malzemen varken işin eğlence tarafının daha çok önemsenmesi hayal kırıklığına uğrattı beni. Eğlence dediğime bakıp daha ne olsun demeyin, zira ekip çekim sırasında kendisi öyle eğlenmiş ki bu filmde de ortaya çıkıyor. Julia Roberts’ın kısa bir süre Julia Roberts’ı oynaması ve Bruce Willis’in aktör kimliğiyle perdede karşımıza çıkması ilk etapta eğlendiriyor ama senaryo içinde pek de gerekli görmüyorsunuz.

İlk filmdeki gerilimi en iyi sağlayan unsur, soygunun büyük kısmını beraber yaşamamızdı, oysa bu filmde pek çoğunu daha sonra anlatılanları dinlerken, hızlı çekim izliyoruz; aksiyonun ilk filme oranla düşük olmasının bence en önemli sebebi bu olmuş. Ülkemizde tartışılan konulardan biri olan, tanınmış kadroyla sağlanan gişe başarısına en iyi örneği bu film verecek gibi görünüyor.

İkinci filmde de ortaya çıkıyor ki, büyük soygunları yapan başarılı çetemizi harekete geçiren, özellikle mekan seçiminde etken faktör kadınlar. İlk filmdeki Tess aşkı bu kez Isebal aşkı şeklinde karşımıza çıkıyor. Artık üçüncü filmde kimin uğruna neresi soyulacak göreceğiz bakalım.

Kadro hatırına, ilk filmin hatırına ve bu sefer daha uzun görünen Brad Pitt hatırına izlenecek ve umarım eğleneceğiniz bir film, çünkü kadro eğlenmiş.
Yazının Devamını Oku