Bir de İttihatçıları dinleyin

Tarihimizi bütün dönemleriyle, aşamalarıyla ve siyasetimizi yönlendiren liderleriyle çok azımız biliyor.

Bazıları yetersiz bilgilerinin doğrultusunda saplantılarını gerçek tarih zannederler, bazıları bildikleri halde yan tutmanın çıkmazında, dünden bugüne aydınlatacak bir tarih kavramından uzaklaşıp kamuoyunu yanıltırlar.

İkinci hatayı da genellikle ya bilim adamlığı kisvesine bürünüp onu kötüye kullanarak yaparlar, ya da kendi kendilerine bahşettikleri aydın unvanıyla, yarı cahillere bunu yuttururlar.

Meşrutiyet’ten Ermeni meselesine, Osmanlı’nın son dönem yönetiminden, Balkan Savaşlarına, Birinci Dünya Savaşı’na kadar, bizim geçirdiğimiz badireleri değerlendirirken, bence üç paşanın tanıklığına müracaat etmek zorundayız.

Cemal Paşa, Enver Paşa, Talát Paşa.

Üçü de iyi niyetle bir ülkeyi yönetme çabasındaydılar, üçü de en sarsıntılı döneme denk geldiler, üçü de içeriden çok dışarıdan gelen baskılarla savaştılar, üçü de yurtdışında öldürüldü.

Yurtdışına gidişlerinden başlayalım serüvenlerini notlamaya.

Alpay Kabacalı’nın hazırladığı Talát Paşa’nın Anıları’nın başındaki giriş bölümünden okuyalım:

"1 Kasım 1918’de İttihat ve Terakki son kongresini toplayarak Teceddüd Fırkası adını aldı ve bütün mal varlığını bu yeni partiye aktardı. Aynı gece, Talát, Enver ve Cemal Paşalarla İttihatçıların ileri gelenlerinden Beyrut Valisi Azmi, eski polis müdürü Bedri, Doktor Názım, Doktor Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Beyler bir Alman gemisine binerek Türkiye’den ayrıldılar. Odesa üzerinden Berlin’e giden üç İttihat ve Terakki önderinin yolları çok geçmeden ayrıldı.

Talát Paşa 15 Mart 1921’de, Sogoman Teyleryan adlı bi Ermeni genci tarafından vurularak öldürüldü.

Talát Paşa’nın yanı sıra, birbiri ardınca Avrupa’da yaşayan İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden, Said Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Azmi Bey ile Tiflis’te bulunan Cemal Paşa da Ermenilerce öldürüldüler."

Talát Paşa
’nın anılarını dikkatle, yan tutmadan, İttihatçı savunmasına ya da fanatik düşmanlığına kapılmadan okursanız, hatalarını ve sevaplarını birlikte değerlendirirsiniz.

Çalkantılı dönemin bir siyasetçisinin anılarında, hiç kuşkusuz bazı görüşleri, tarihi olayları nakledişini öznel bulabilirsiniz. Ama bütün bu anıların asıl amacının, kendisine karşı yöneltilen suçlamalara cevap özelliğinin ağır bastığını da unutmamalısınız.

Yalnız, tarihi bugünün görüşüyle değerlendirmek, yargılamak sanırım, güdümlü bir yorumculuktur.

Anıların sonunda Paşa’nın İngiliz Gizli İstihbarat Servisi çalışanlarından Aubrey Herbert ile konuşmasını da okumanızı salık veririm.

Bugün yazılanları, konuşulanları sağlıklı yargılayabilmeniz için anılar sizin için yararlı olacaktır.

BUGÜNE IŞILDAK

TUTAN ANILAR

Alpay Kabacalı
’nın hazırladığı Cemal Paşa’nın Hatıralar’ı çok güncel bir önem taşıyor. Yangın bölgesi Ortadoğu’yu, Araplar’ı, bugünkü savaşı anlamak için bu anıları bilmek şart. Çünkü, o bölgedeki yönetimlerin, eskiden beri yerleşememişliğini, ihanet ile sadakat arasında gidiş gelişlerini öylesine ibretle yazmış ki, bu anılara göre bir strateji tayini için epey malzeme var.

Paşa’nın oraları için kullandığı karmaşık sözü bugünkü yorumlar için de geçerli. Askerlerimizin yorgunluğundan, "İngilizler o güzel Kudüs’ü işgal ettiler." Ali Fuad Paşa böyle söylüyordu.

İstanbul’a dönüş ve Filistin cephesinin akıbeti’nden cümleler, anıların etkili satırlarından: "Ali Fuad Paşa cidden doğru söylüyordu. Fakat artık bende de takat kalmamıştı. O zamana kadar İstanbul seyahatimdeki gerçek amacımı gizleyerek, tedbirleri tamamlamış olduğumdan, Falkenhayn’lar ve benzerleri elinde ebediyen kaybolacağına o dakikadan itibaren kesinlikle inandığım Filistin ve Suriye’yi böyle acı bir keşmekeş halinde bırakmaktan doğan hüzün ve elem tesiriyle trende iki saatten fazla hüngür hüngür ağlayarak 12 Aralık 1917’de Şam’dan İstanbul’a hareket ettim."

Cemal Paşa
’nın anılarında Ermeni Sorunu bölümü, özellikle tehcir açısından daha nesnel bakmaya çalışıyor, en azından başka çözümler olup olmadığının açıklanması için arkadaşlarına göndermeler yapıyor. Nesnel bir tarihi yoruma yaslanmak istiyor.

Dünün bir devlet adamının kumandanlık yaptığı coğrafyaya bakışını bilmeden, bugünün sorunlarını anlamak, algılamak mümkün değil.

GERİLİMLİ DÖNEMLERİN

COŞKULU PAŞASI

Halil Erdoğan Cengiz’
in hazırladığı Enver Paşa’nın Anıları, 1881-1908 arasını kapsıyor.

Cengiz, Önsöz’de Paşa’nın çok önemli bir özelliğinden, alçakgönüllüğünden söz ediyor: "Bu vesile ile hatırlatalım ki, Enver Paşa anılarında, övünmemeye son derece dikkat etmiş görünmektedir. Başarılarına değindiği yerlerin hemen hepsinde, özellikle çatışmalarını anlattığı yerlerde, duygularını açıklamaktan, hangi güç şartlar altında çarpıştığını ayrıntılarıyla belirlemekten özellikle kaçınmıştır."

Enver Paşa
’nın, 23 Temmuz 1908’den itibaren yaşamını izlediğinizde, Meşrutiyet’ten sonraki ülkenin kaderi ile onunu kaderi birleşir. Asker olarak özellikleri, üstün nitelikleri söz konusu olunca, belki siyasi hatalarını daha hoşgörüyle değerlendirmek mümkündür.

Gençlik, öğrencilik ve subaylık yıllarını dile getirdiği anılarında, ülkenin konumunu da öğrenebilirsiniz. Çünkü, onun bireysel yaşamında bunların izdüşümünü bulursunuz.

Yaşamını Tacikistan’daki bir çarpışmada kaybettiğini bilmek, öyle bir hayatın ancak öyle noktalanacağına bizi inandırır.

Talat, Enver, Cemal Paşaların anılarını mutlaka okuyun. Onları överken, yererken, eleştirirken, ölçütleri belirlemede yardımcı olacaktır. Üç anı kitabı da Türkiye İş Bankası Yayınları arasında çıktı.

ENVER PAŞA’NIN ANILARINDAN

Ben ölmedim

(...) Bu sırada Selanik’ten Noye Fraye Presse gazetesini muntazaman alıyordum. Yavaş yavaş bizden bahse başlamıştı. Bir nüshasında, hakkımda Selanik’ten bir işar gördüm. Bunda şöyle yazıyordu: "Müfettiş Paşa’nın yaveri, Erkánıharp Binbaşısı Enver Bey ortadan kaybolmuştur. Kendisinin Jön Türkler tarafından öldürülmüş olmasından korkuluyor." Bunun üzerine tevzih-i hakikat [gerçeği açıklamak] için gazete idaresine Almanca şöyle bir kağıt yazdım.

"Ben Müfettiş Paşa’nın yaveri değilim ve Jön Türkler tarafından öldürülmedim. Bilakis, vatanımın kana boyanmasına sebep olan idare-i müstebideyi yıkarak yerine idare-i meşruta tesis etmek için arkadaşlarımla beraber çalışmak üzere dağa çıktım. Ben gazetenizde birçok defalar yazdığınız, takib-i eşkıya ile meşgul erkánıharp binbaşısıyım."

Bunu Demirkapı’dan postaya verdirdim. Demirkapı ile bulunduğum mahal arasında muntazaman bir köylü posta tesis edilmişti. Noye Fraye Presse bunu yayınlamıştı.

CEMAL PAŞA’NIN ANILARINDAN

Ermeni meselesi

Biz, Ermenileri ve özellikle onların ihtilalcilerini Rumlardan ve Bulgarlardan daha fazla severiz. Çünkü onlar diğer iki unsurdan daha fazla mert ve kahramandırlar. İkiyüzlülük bilmezler. Dostluklarına sadık, düşmanlıklarına kavidirler. Özellikle, Ermeni unsuruyla Türk unsuru arasındaki düşmanlığın başlıca sebebinin Rusya siyaseti olduğuna inanırız. Din ihtilafı yani, Müslümanlık ve Hıristiyanlık meselesi, bundan altmış yetmiş sene öncesine ve daha doğrusu 1877-78 Osmanlı-Rus Seferinden beş on sene öncesine kadar bu iki unsur arasında katiyen söz konusu değildi. Anadolu’da, Rumeli’de ve İstanbul’da kısacası bütün Osmanlı memleketlerinde Ermenilerle Türkler arasında o kadar büyük bir anlaşma vardı ki, Osmanlı tarihi o zamana kadar en ufak bir Ermeni meselesi bile kaydetmemiştir.

Özel ilişkilerinde Türklerle Ermeniler arasındaki dostluk her türlü sınırı aşardı. Anadolu köylerinde oturan bir Türk, ticaret işyeri dolayısıyla uzak bir yere gitse, ailesinin hak ve namusunu komşusu Ermeni’nin gözetimi ve vesayetine bırakır ve Ermeni de aynı güveni Türk komşularına karşı göstermekten çekinmezdi.

TALÁT PAŞA’NIN ANILARINDAN

Büyük Kıyım’ın başlangıcı

(...) Alaca Bölge Komutanı’nın müteahhidi olan bir Ermeni, 27 Şubat’ta bu köyde yapılan insanlık dışı işlemler hakkında şunları anlatmıştır:

Ermeniler, kalbini çıkardıktan sonra, bir Türk kadınını bir duvara baş aşağı asmışlardır.

Büyük Erzurum Kıyımı 7 Şubat’ta başlamıştır. Ermeni topçuları sokaklarda 270 kişiyi yakalamış, bütün giysilerini soyduktan sonra hepsini hamama götürmüş ve burada en alçakça duygularını tatmin etmişlerdir. İnsanüstü çabalar sonucunda bu zavallılardan yüz kişi kurtarılabilmiştir. Ötekiler ise sözde askerler tarafından "kurtarılmıştır!"

(...) Bu sıralarda haklı bir sebebi olmaksızın bir Türk’ü öldürmüş olan bir Ermeni’yi tutuklamıştım. Başkomutan onun savaş divanına verilmesini emretmişti. Eski kanun uyarınca cinayet işleyenlerin idam edilmesi gerekiyordu. Ermeni subaylardan birisi kendine asılacağını söylediği zaman, katil hiddetle yerinden fırlayarak, şaşkınlık içinde:

"Hiç, bir Ermeni’nin bir Türk için öldürüldüğü görülmüş müdür?" diye bağırmıştır.

DOĞAN HIZLAN’IN SEÇTİKLERİ

Özdemir AsafYuvarlağın KöşeleriEpsilon

M. Louis MassignonHallác-ı Mansûr’un ÇilesiArdıç Yayınları

Uğur Dündar- Haluk ŞahinHaramzadenin DönüşüGüncel Yayıncılık

Jamal MahjoubAlametler SaatiYKY

William NapierAttilaRemzi
Yazarın Tüm Yazıları