GeriZeynep ATİKKAN Zeynep Atikkan: ‘Geliyorum’ demişti
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zeynep Atikkan: ‘Geliyorum’ demişti



Zeynep ATİKKAN

2 Ocak 2001 tarihli Milliyet Gazetesi'nde ‘‘Geliyorum’’ diyen ‘‘deprem’’ ve ‘‘depremlerle’’ ilgili bir söyleşi vardı. Prof. Celal Şengör, Şahin Alpay'ın sorularını yanıtlarken şöyle diyordu: ‘‘Depremi düşman olarak görelim. Düşman geliyor. Tedbir almak, halkın kendi görevi olduğu kadar, seçtiği hükümetin de görevi.’’

Türk ve yabancı araştırmacıların Marmara Denizi'nde yaptıkları incelemelerden çıkan ‘‘turfanda’’ sonuçları anlatıyordu Şengör. Depremin ne zaman olacağını öngörmek mümkün değil. Ama ihtimalleri saptamak ve önlem almak pekálá mümkün. Bu noktada gösterilen reflekslerin niteliği, bir toplumun hangi ligde yer almaya kararlı olduğunu ortaya koyuyor. Bugün kimsenin Şengör'ün sözünü ettiği ‘‘düşmana karşı tam donanımlıyız’’ deme cüreti tabii ki yok.17 Ağustos faciasına rağmen deprem hálá ‘‘düşman’’ gibi algılanmıyor. Ben çevremde ‘‘Ne yapalım, olursa olsun. Korkunun ecele faydası yok’’ şeklinde yarı kadercilik, yüzde yüz üçüncü dünyalılık karışımı sözler duyuyorum. Depreme dayanıksız, ama mutfağına bilmem ne fayansı döşenmiş apartman dairelerinde huzur içinde oturan İstanbullular bunlar. Bir de eften püften filizli apartmanlarına kat çıkmak için seçimleri bekleyen öteki Türkiye'nin İstanbulluları var; birbirlerine ‘‘bir şey olmaz’’ güvencesini vererek İstanbul'a göçün kaderini paylaşıyorlar.

* * *

Yazı sarsıntısız geçiren Türkiye, ‘‘deprem olmaz’’a alıştırmıştı kendisini. Buna ‘‘zorunlu alışma’’ ya da ‘‘yaşadığı gerçeğe teslim olma’’ da denebilir. İstanbul'un gerçeğine gelince, bunu birkaç rakamla tanımlamak mümkün. İstanbul'un yapı stokunun yüzde 80'i, beş ile sekiz dokuz kat betonarme. Bunlar hiçbir mühendislik ve uzmanlığa uymayan yapılar. İstanbul'un deprem riski bilindiği halde son elli yıl içinde inşa edilen binaların planlarında bu risk kesinlikle göze alınmamış. Yani ölümle dalga geçen çıkarcı bir zihniyetle kentler yapılaşıyor. Yapılaştırılıyor. 17 Ağustos 1999'dan bu yana bunlar ne kadar çabuk yazıldı çizildi. Yazıldıkça ne kadar çabuk unutuldu? 16 Ocak 2001 günü meydana gelen sarsıntıyla ‘‘deprem literatürü’’ne kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bu kez can ve mal kaybı olmadığına göre, ‘‘dozu’’ düşük tutarak ‘‘bir şey olmaz’’ garantisini vererek. Keşke Kartal depremi, bir sürü üçüncü dünyalıya hoş gelen gevezeliklerin yapıldığı bugünkü ortamda ‘‘yaşamın’’ önceliğini biraz olsun insanlara anımsatabilseydi! Oysa Prof. Şengör, 16 Ocak depreminden birkaç hafta önce ‘‘çok dikkatli olmak’’ gerektiğini söylüyordu. Verdiği bilgilere göre, 17 Ağustos faciasına yol açan Kuzey Anadolu Fayı'nın Marmara bölümünün bir veya iki defada kırılması olasıydı. Bazı bilim adamları ise fayın Marmara bölümünün iki yerine üç deprem üretebileceği görüşündeydiler. İstanbul depreminin büyüklüğüne gelince; yedi ya da daha fazla olması kuvvetle muhtemeldi. Yedi ya da yedinin üstündeki bir sarsıntının İstanbul'u ne hale getireceğini Gölcük, Yalova, Adapazarı, İzmit gösterdi. Yer bilimciler, ‘‘depremden en çok hasar görecek bölgelerin tespit edilerek orada en çok hasar göreceklerden başlamak üzere binaların elden geçirilmesi lazım’’ diyorlar. Bu sözlerin sizin için bir anlamı var mı? Bir ülke düşünün ki yirmi bin kişinin hayatını kaybettiği bir faciadan bir buçuk yıl sonra hálá bu noktada olabiliyor. Hükümetin deprem hazırlığı konusundaki tavrını nasıl buluyorsunuz dendiği zaman Prof. Şengör şu yanıtı veriyor: ‘‘Hayal kırıklığına uğradığımı söylemem lazım. Bundan önce de Türkiye'nin canını yakan bir sürü doğa olayları oldu. Pek bir önlem alınmadı. Neden diye sorarsanız; bu sorunlara ciddiyetle eğilmek için ehil kadroların bulunması lazım. Acaba ehil kadrolar devletimizde var mıdır? Görebildiğim kadarıyla üniversitelerimizin verdiği mezunlar bu doğa sorunlarıyla başa çıkabilecek kalitede değil. Çünkü üniversitelerimiz o kalitede değil. Daha kötüsü, üniversitenin kalitesini geliştirmek için tedbir alınmaya kalkışıldığı zaman, Meclis buna karşı gelmiştir.’’

* * *

17 Ağustos'tan sonra ‘‘depremle yaşamayı öğrenmeliyiz’’ deniyordu. Bu sloganın pek etkisi olmadı. Şimdi ‘‘düşman geliyor’’ deniyor. Belli ki düşman hazırlanıyor. Ve de uzmanlar, ‘‘doğa sorunlarıyla başa çıkabilecek kadroların olmadığını’’ söylüyorlar.

Bundan daha çarpıcı bir uyarı olabilir mi?

X