GeriZeynep BİLGEHAN ‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’

Sene 1980. İstanbul’da, AKM’deyiz. 12 yaşlarında konservatuvar öğrencisi iki arkadaş ellerinde notalar, gözlerinde dürbün balkondan aşağıdaki konseri izliyordu; solist hangi parmakları kullanıyor, tellere nasıl basıyor… Arkadaşlardan biri dört yıl sonra kendini bu sahnede ‘solist’ olarak bulacaktı. Bu genç, dünyaca ünlü keman virtüözümüz Cihat Aşkın’dan başkası değildi! Aşkın ile kendi müzik tarihinde bir yolculuğa çıktık, AKM’den Unkapanı’na pek çok durağa uğradık…

Türkiye’nin kültür-sanat gündeminin son iki haftadır en çok konuşulan olayı, 13 yıllık bir aranın ardından yeniden kapılarını açan Atatürk Kültür Merkezi oldu… Açılış haftasında ilk senfonik konserin solist sanatçısı da dünyaca ünlü keman virtüözümüz Cihat Aşkın’dı. En sonuncusu geçen ay İKSV’den aldığı ‘Onur Ödülü’ olmak üzere sayısız ödülü olan Aşkın, bugüne kadar dört kıtada verdiği üç binden fazla konserler, resitaller, seminerler, dersler ve yayınların yanı sıra İTÜ İleri Müzik Araştırmaları Merkezi (MİAM) ve Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda dersler veriyor; Türk bestecilerinin eserlerini tanıtarak ilk seslendirme, arşiv ve yayın faaliyetleri yürütüyor. Onu iki konser arası MİAM’daki ofisinde yakaladım. 

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’

İLK DERS: DO, RE, Mİ; GERİSİNİ SEN ÇÖZ

Cihat Aşkın, hafız bir baba ile ev hanımı bir annenin üç çocuğundan en küçüğü olarak 1968 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor. İki katlı bir evin içinde, huzurlu bir aile ortamında büyüyor. Çok küçük yaştan itibaren merakı belli ve tek: müzik! Radyodan çıkan ahenkli sesleri dinlerken kendinden geçiyor. Sokakta top oynamayı ‘çocukluk’ olarak gördüğü için sevmiyor. Onun yerine televizyonda halk dansları izlemeyi tercih ediyor; ezgileri ve sonrasında atılan adımları takip edip çözdüğü koreografiyi Dikilitaş İlkokulu’ndaki arkadaşlarına öğretiyor. Besteler yapıyor, koro kurup yönetiyor. Henüz sekiz yaşında! Ailesi de bu muazzam ilginin farkında. Okuldan eve geldiği bir gün onu bir sürpriz karşılıyor; bir mandolin! Aşkın, “Sevinçten havalara uçtum!” diye anlatıyor: “Hemen telleriyle oynamaya, çalmaya başladım. İlkokul öğretmenim Gülnigar Gündem bana üç nota öğretti; ‘Do, re, mi… Gerisini sen çözersin’ dedi. Bu yolla keşfetmeyi öğrendim. Telleri kendime göre akort edip melodiler çıkarmaya çalıştım. Sesler zaten kulağımdaydı…”

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 1981: Babası Sami ve annesi Remziye Aşkın ile...

HAFIZ BABANIN VİRTÜÖZ OĞLU...

Ailesinde müzisyen yoktu. Ancak müziğe karşı özveri ve algı vardı. Aşkın, “Hafız olan babam Sadettin Kaynak gibi büyük ustalardan eğitim almıştı ve nota okumasa da makamların hepsini çok iyi bilirdi. Annemin de sesi güzeldi” diye devam ediyor: “Yetenekli olduğumu gören anne ve babam beni ilkokul dördüncü sınıfta TRT Çocuk Korosu imtihanlarına soktu. Sınavda benden çocuk şarkısı söylememi istediler ama ben daha olgun şeylerden hoşlanıyordum. Onlara televizyonda dinlediğim yabancı ezgilere bir kitapta gördüğüm şiiri uydurup yaptığım besteyi anlatınca bana ‘Sen koroya hiç girme, konservatuvar sınavına gel ve bizi bul’ dediler.” Konservatuvardan önce Aşkın’ın bir durağı daha olacaktı… Babası onu ‘Beşiktaş Turizm ve Güzelleştirme Derneği’nin korosuna yazdırdı.

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 1983: AKM izleyicisi, geleceğin müzisyenleri Cihat Aşkın ve Hakan Şensoy
“Keman benim için bir aşk... Bir tutku. Bir şeyi sevdiğiniz zaman nasıl peşinden giderseniz ben de 10 yaşındayken o sesi duyup onun peşinden gittim. İnsanın hayattaki yolunda karşısına bir sürü güçlük çıkabiliyor. Bu güçlükleri yenebildikleri takdirde daha olgunlaşmış, daha üstün seviyelere taşınıyorlar. Ama her şey o ilk aşkla, elektrikle başlıyor. Sevgi olmadan yürümek imkansız.”

KEMANLA BÜYÜK AŞKIM BAŞLADI

Büyük aşk da işte burada başladı! Aşkın, “Mesut Duran isimli bir beyefendinin elinde bir keman gördüm. Sesine aşık oldum!” diye devam ediyor: “Muhteşem bir eser çalıyordu… Sesteki lirizm, kıvraklık ve duygusallık… Bu sesleri çıkarabilmek beni çok cezbetti.” Bunun üzerine mandolin rafa kalktı, ailesi ona bir keman aldı. Sabahtan akşama keman çalışan oğullarını gören ailesi onu konservatuvar sınavına yazdırdı. Sonuç belliydi… Aşkın, bugün onu dünyaca ünlü eden keman eğitimine resmi olarak 26 Kasım 1979’da, İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda başladı.

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 1986: Babası Cihat Aşkın ile...

SABAH 05.00’TEN GECE YARISINA

Aşkın, beşinci sınıftan itibaren müzikten başka hiçbir şeyle uğraşmak istemediğine karar vermişti. Çalışmaya sabah 5’te başlıyordu. Hocası Ayhan Turan da bu tutkuyu görenlerdendi… Ona kemanı en iyi şekilde icra etmeyi öğretmekle kalmadı, kariyer koçluğu da yaptı. Aşkın, ilk konserini resmi eğitime başladıktan yalnızca üç ay sonra verdi; Dame de Sion Lisesi’nde öğretmen ve öğrencilerden oluşan 80 kişilik dinleyiciye Bach’ın eserlerini çaldı. Üç yıl sonra, henüz 16 yaşındaysa, okul konserlerinin yerini İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ile (İDSO)AKM’de solistlik alacaktı…

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 1991

İKİ MİNİK SEYİRCİ

Bu onun için önemliydi çünkü… Aşkın anlatıyor: “11 yaşımdan itibaren sınıf arkadaşım, şimdi değerli sanatçı Hakan Şensoy’la konserlere giderdik. En ucuz yer olan ikinci balkondan bilet alırdık. Yanımızda nota ve dürbün götürür, sanatçıları dikkatle izlerdik; kim, hangi parmakları kullanıyor, tellere nasıl basıyor… Gizlice teybe alır, sonra dinler ve kendi kritiğimizi yapardık. Sonra o meşhur merdivenlerden aşağı, sonsuzluğa giden yoldan çıkardık.”

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 1998

AKM’DE İLK KONSER…

Aşkın’ın AKM’deki ilk konseri, çok çalışmakla birlikte bir de ufak ‘grip vakası’ vesilesiyle olmuş: “İDSO, devlet sanatçısı Tunç Ünver’le bir turnedeydi. Ancak Ünver grip sebebiyle turnenin son ayağına katılamıyor. Hocam bana telefon edip ‘Hemen konser elbiseni al, gel!’ dedi. İki saat içinde onlarla turne otobüsündeydim! Akşamına da Tekirdağ’da konsere çıktım, ayakta alkışlandım. AKM’deki ilk konserim bunun akabinde oldu. Tarihi 26 Aralık 1984’tü. Çaykovski çalmıştım. Sonrasında kulise çıktım, ‘Bu benim ilk konserimdi’ dedim ve kemanımın başını öpüp öyle yerine yerleştirdim. AKM’de konser vermek çok yüce bir duyguydu.” 

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 2001: Kalan Müzik kurucusu Hasan Saltık ile..
Bugün 28 albümü olan Cihat Aşkın, “Hep Kalan Müzik’le devam ettim. Hasan’ın ruhu hâlâ orada. Benden istediği ‘Şeyh Bedrettin Destanı’ vardı. Bu onun 20 senelik rüyasıydı. Başladık ve eserin bittiğini gördüğü için içim çok rahat. İnşallah seneye seslendireceğiz.”

AKM’NİN ‘YENİDEN DEBÜ’SÜNDE ÇALMAK…

Müzik dilinde ilk konser seremonisinin bir adı varmış: ‘Debü(t)’... Peki Cihat Aşkın, yeniden açılan AKM’nin ‘debü konseri’nde neler hissetti? Şöyle yanıtlıyor: “Yıllar sonra bu duyguyu hatırladım. AKM, 13 yıl kapalı kaldı. Bu süre boyunca Türkiye’nin kültür merkezi İstanbul nefessiz kaldı. Konserin teklifi açılıştan bir hafta önce geldi. Senfonik ilk konseri biz yaptık. Seyirci de bizim kadar coşkuluydu. Salon hıncahınç doluydu. Hepimiz ‘Çok şükür!’ dedik. Yıllar sonraki ilk konserin bana kısmet olmasıyla bu heyecanı unutamam. Bu nefes, kültür sanat camiasına büyük mutluluk getirdi.”

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’

KEMANLA HALK TÜRKÜSÜ NEDEN ÇALINMASINDI?

Cihat Aşkın, müziğini ‘Doğu ve Batı arasında bir kültür’ diye tanımlıyor... Müzikte bu neye tekabül eder? Şöyle yanıtlıyor: “Topraklarımız hem Doğu’nun kadim kültürlerini hem de Batı uygarlığının izlerini taşıyor. Ancak bu, tarih boyunca ayrıştırıcı, çelişkili bir yaklaşıma sebep oldu. Ben felsefemi ‘birleştiricilik’ üzerine kurdum. Kemanla halk türküsü neden çalınmasındı! Mozart, Beethoven kendi halk müziklerini çekinmeden kullanıyorlar. O zaman biz neden kullanmıyoruz? Bu, klasik müziğin insanlara ulaşabilmesinin yoluydu. Burada benim zihniyetimi açan Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık oldu.”

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’Fotoğraf: Şafak GÜVEN

PLAKÇILAR ÇARŞISINDA...

Konservatuvar sonrası eğitim için gittiği İngiltere’den Türkiye’ye bu düşüncelerle dönmüştü. Soluğu Unkapanı’nda aldı. Ancak Batı’dan gelen ve klasik müzik CD’si çıkarmak isteyen bir kemancının işi başta hiç de kolay olmamış! Aşkın anlatıyor: “Sene 1998; Unkapanı’nda daha çok türküler, arabesk, pop müzikleri üretilirdi. Beni Kalan Müzik’e yönlendirdiler. Kurucusu Hasan Saltık’a, ‘Ben bir kemancıyım. Kendi düzenlemelerim olan Türk besteleri ve eserlerim var. Bunları albüm yapıp ismini ‘Minyatürler’ koymak istiyorum’ dedim. Sadece ‘Askerliğini bitir, öyle gel’ dedi. Biraz bozuldum! Birkaç ay sonra yeniden çıktım karşısına. Hasan yine çok oralı olmamış gibi davrandı. Ümidi kesip müsaade istedim. Tam gidecekken, ‘Sana inanıyorum ama şartım var; albüme ‘Sarı Gelin’ ve ‘Heyamo’ türkülerini de koyacaksın’ dedi. Stüdyoya girdik. Akşama kadar 18 parçanın kaydını bitirdik. ‘Minyatürler’ iki yıl içinde 50-60 bin sattı. Bu bir klasik müzik albümü için inanılmaz bir rakamdı! Bingöl yolunda kamyonların durduğu çay istasyonunda da Amerika’daki radyolarda da çalındı.”

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’SENE 2009: Beypazarı’nda CAKA çalışmaları...

CAKA’LI KEŞİFLER

Cihat Aşkın, konserleri sırasında gezdiği Anadolu’da çocukların müziğe erişimlerindeki sıkıntıları gördükten sonra 2001 senesinde ‘Cihat Aşkın ve Arkadaşları (CAKA) isminde bir girişim başlattı. Geçen 20 yılda neler yaptıklarını şöyle anlatıyor: “Amaç sadece yetenekli çocukları bulmak değil toplumun geneline aydınlanmayı yayacak müzik hizmeti sunmak, sanat estetiği almış insanlar yetiştirmekti. Dünyaca önemli yarışmaları kazanmış iyi müzisyenler yetiştirdik. Ayrıca iki binden fazla küçük arkadaşa müzikal dokunuşta bulunduk.” 

X

‘Harcıalem’ hücrelerle bir ömür

İlk görüşte aşktı… Dinlediği bir konuşma sonrası ömrünü onlara adamaya karar verdi… Bugün kendi tanımıyla ‘harcıalem’ yağ hücreleri üzerine yaptığı çalışmalarla hem bilim dünyasına katkı sunuyor hem de bizi gururlandırıyor. Harvard Üniversitesi öğretim üyesi ve Sabri Ülker Metabolik Araştırma Merkezi’nin direktörü Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ile bugünlere nasıl geldiğinin hikâyesini dinledik, önerilerini aldık.

Sene 1960’lar… Anadolu’da küçük bir ilçede, içi kitaplar, ilaçlar, dokular, tetkik alet edevatlarıyla dolu küçük bir sağlık ocağındayız… Genç bir hekim, dönemin salgın hastalıkları ve verem salgınıyla mücadele ederken yanında altı yaşlarında bir asistan da ona yardım ediyordu. Henüz okula bile gitmiyordu ama mikroskopla test sonuçları okumayı öğrenmişti! Daha o günden kafasına koymuştu; doktor olacaktı! Bu küçük çırak, bugün dünyanın en saygın üniversitelerinden birinde kendi laboratuvarını yönetiyor. Buluşlarıyla hepimizi gururlandırıyor; Harvard Üniversitesi öğretim üyesi ve Sabri Ülker Metabolik Araştırma Merkezi’nin direktörü Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil…


Sene 1960'lar, Baba Hulki Hotamışlıgil

İDEALİST BİR AİLE…

Hotamışlıgil, hekim bir baba ile öğretmen bir annenin üçüncü çocuğu olarak 1962 yılında dünyaya geliyor. Baba Hulki Hotamışlıgil Konyalı. Gökhan Hoca, “Cumhuriyet’ten ilham almış bir insandı. Ailenin yükseköğretime giden ilk üyesi” diye anlatıyor. İstanbul’da Tıp Fakültesi’ne kaydoluyor. Bu sırada Güner Hanım’la evleniyorlar. Bir yandan okurken bir yandan iki çocuk yetiştiriyorlar. Sonra görev seferleri başlıyor; Gökhan Hotamışlıgil, Rize’nin Pazar ilçesinde doğuyor. İlkokulu, çeşitli yerlerde geçiriyor; Pazar, Vakfıkebir, Turgutlu, Gediz… Nerede oldukları onun için çok fark etmiyor çünkü bütün merakı babasının muayenehanesine… İdealist babasının çabasını, yöre halkına nasıl şefkatle yaklaştığını ve onlar üzerindeki etkisini izliyor. 


Yazının Devamını Oku

TUSAŞ Genel Müdürü Prof. Dr. Temel Kotil: Liseden beri gözüm hep göklerde

Karadeniz’in dereleri, ağaçları, dağları içinde geçen bir çocukluktan sonra İstanbul’a taşınıyor. Kıbrıs Harekatı sırasında henüz lisede... Yunan uçaklarına karşı karartma yapıldığı gecelerde kararını veriyor: Mühendis olup kendi uçaklarımızı yapmalı! Ve sonrasında Kotil için istikbal hep göklerde... İlk tercihi İTÜ Uçak Mühendisliği’ni dereceyle bitiriyor. Yıllarca mezun olduğu okulda uçak mühendisi yetiştiriyor. Bugünse, ta gençken bursunu aldığı kurumu yönetiyor… Temel Kotil ile Ankara’da bir araya geldik, eski albümleri karıştırdık..

Rize’ye gidiyoruz…Temel Kotil, 1959 yılında Rize’nin Gündoğdu ilçesinde taş bir evde dünyaya geliyor. Annesi ev hanımı. Babası, evlerini bizzat inşa eden dedesi gibi taş ustası… Kotil, “O yıllarda Karadenizliler ya fırıncılık ya demircilik yapardı çünkü başka bir şey yoktu. Çay sonradan gelmişti” diye başlıyor anlatmaya: “İki abladan sonra dünyaya gelmişim. Bir de ikiz kardeşim varmış ama onu kaybetmişiz. İki de küçük kardeşim var. Ailenin ilk erkek torunu olduğumdan biraz fiyakam yerindeydi! Rize’de hayat çok hareketli geçerdi; ağaca tırmanırdık, derede balık tutardık, yağmurda ıslanır, annemizden fırça yerdik. ‘Kaymak arabası’ dediğimiz, ahşap tekerlekli kendi aramızı yapardık… Bu arabalarla 70-80 kilometre hızla uçurumlardan aşağı kayardık! Rize’de çocuk olunca korkmamayı öğreniyorsunuz. Şimdi bakınca bayağı cesurmuşuz!”


Sene 1960'lar, ortaokul...

BALIK TUTARKEN SINIFTA KALDIM

1965 senesinde Baba Adem Ali Kotil Bey, Almanya’ya giden ilk işçi kafilesi içinde yer alıyor. Aile babaanneye emanet ediliyor. Kotil de doğadan kalan zamanını babaannesiyle geçiriyor. Kendi deyimiyle ‘çanta gibi’ peşinde dolaşıyor; beraber inekler için yaprak süpürüyorlar, bahçe yapıyorlar… Temel Bey, “Babaannemiz her şeyimizdi” diyor: “Bize ‘Verdiğin mis olur, yediğin pis olur’ der ve hep paylaşmayı öğütlerdi. O şartlarda, evin erkeği olmadan aileyi idare etmek kolay değildi. Başkasının işine karışmadan kendi işimize bakmamızı, çalışmamızı söylerdi.” Ancak çocuk Temel Kotil, en çok derede balık tutmayı sevdiğinden okulu ihmal ediyor. İki sene sınıfta kalıyor. Bunun pişmanlığı sonra hayatı boyunca onu çalışmaya en çok teşvik eden şey oluyor…


Yazının Devamını Oku

Anadolu rock’ın delikanlısı

Yeni yılın ilk söyleşisi için ‘Anadolu rock’ın öncüsü Moğollar’ın kurucularından Cahit Berkay ile buluştuk. Önce eski albümleri karıştırdık; İngiliz dedesinin, Moğollar’ın kuruluşunun, koyun postlu sahne tecrübelerinin hikayesini dinledik. Sonra yarınlarla ilgili ümitlerini konuştuk. Berkay diyor ki: “Sevgiyi daha çok paylaşmalıyız.”

Onu ayağının tozuyla Avrupa turnesinin dönüşünde karlı bir İstanbul gününde yakalıyorum… Kendisi 75. yaşını, grubu Moğollar 54. yılını kutluyor. İkisi de hiç göstermiyor!

Cahit Berkay, 3 Ağustos 1946 günü Isparta’da, şehrin tanınmış terzilerinden Rıfat Bey ile Hacer Hanım’ın ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası Senirkentli. Anne tarafıysa yarı Ispartalı yarı İngiliz! Annesinin büyük büyük dedesi memur olarak gittiği Mısır’da bir İngiliz ile evleniyor. Cahit Bey, “Bunu dayımın ‘İngiliz damarımı kabartmayın!’ demesiyle öğrenince mavi göz ve kırmızı tenimin sırrı ortaya çıktı” diye gülüyor... Mutlu bir çocukluk geçiriyor. Annesinin ilgisine sonsuz yaramazlıkla karşılık veriyor! Onu yerinde tutan tek obje; evdeki radyo… Pazarları, Muzaffer Sarısözen’in ‘Yurttan Sesler’ programının müdavimi. Dinlediği türküler kulağının aşinası oluyor.

‘Bi Şey Yapmalı’ şarkısından yola çıkarak; 2022’de ‘Ne yapmalı?!’ Yanıtı: “Ne olursa olsun sevgiyi daha çok paylaşmalı.”

DÜĞÜNLERDE KULAĞIMI DAVULLARA DAYARDIM’

İlkokul birinci sınıfta, müziğe olan ilgisini öğretmen akrabaları ‘Hasan Bey Amca’ fark edince Berkay’a bir mandolin hediye ediliyor. Cahit Bey, “Düğünlerde cümbüş, klarnet, davul olurdu. Kulağımı dayayıp dikkatle enstrümanlardan çıkan sesleri dinlerdim” diye anlatıyor: “Müzikte kulak çok önemli; duyduğunu tekrar edebilme... Evdeki ‘Sahibinin Sesi’ gramofonunda klasik Türk müziği ve tangolar dinlerdim. Mandolini de, söylemesi ayıp bayağı iyi çalıyordum!” Bu arada bir sinema salonu hayatına giriyor. Berkay, iki yıl babasının işlettiği sinema salonunda kapıda bilet kesiyor, gişede satış yapıyor, yer yer ‘Makinist Süleyman Abi’ye çıraklık yapıyor!

SENE 1951: Baba Rıfat Bey, Abla Güner Aytaç, Cahit Berkay ve Anne Hacer Hanım

ISPARTALI İSMİM DEĞİŞİNCE… 

Yazının Devamını Oku

Gazeteci, yazar, sosyolog ve siyaset bilimci Prof. Dr. Artun Ünsal: Artık ‘Ne yediğime bak, kim olduğumu anla!’ çağındayız

Diplomasında ‘siyaset bilimci’ yazıyor ama biz onu daha çok mutfak ve yemek kültürü üzerine yaptığı televizyon programlarından, yazılarından ve arka arkaya yayınladığı kitaplarından tanıyoruz. Prof. Dr. Artun Ünsal ile merkez üssü Çengelköy’de buluştuk; hem eski albümlerini karıştırdık hem de sosyolog gözüyle günümüzün sofralarını konuştuk.

Çeyrek yüzyıldan uzun zamandır İstanbul Çengelköy’de… Gazeteci, yazar ve siyaset bilimci Prof. Dr. Artun Ünsal’ın evindeyiz. Kemerlerinizi bağlayın; çünkü son 25 yıldır aynı yerde oturan Ünsal’ın hayatı muazzam bir hareketle başlıyor! 1942 yılında askeri doktor, psikiyatrist Gıyas Ünsal ile ev hanımı Güzin Hanım’ın tek çocuğu olarak dünyaya geliyor. Baba tarafı İstanbullu. Anne tarafı Giritli… Çocukluğu babasının görevleri sebebiyle şehir, şehir gezerek geçiyor; İstanbul, Ankara, İstanbul, Bursa… Ünsal altı yaşındayken, babası Ankara Tıp Fakültesi’ne geçiyor. Bu arada dönemin zorlu hastalığı tüberküloza yakalanan annesi sanatoryuma kaldırılıyor. Ailenin tek çocuğu, İstanbul’da, Giritli anneanne Fatma Hanım’a emanet ediliyor… 

‘ASKER BAVULU GİBİ ORADAN ORAYA BİR HAYAT…’

Ünsal, “Asker bavulu gibi oradan oraya bir hayat! Anneannem benim hayatımdı” diye anlatıyor: “Aile şefkatini onda buldum. Çok güzel yemekler yapardı. Rumca ‘fato, fato…’ yani ‘ye’ derdi. ‘Ada Türkü’ydüler ve modern yaşarlardı. Anneannem, ‘Oğlum, biz Evropalıyız’ derdi…” Göztepe’de Pansiyonlu İlkokulu’na giden Ünsal, ikinci sınıfta ‘leyli’ oluyor. Üçüncü sınıfa geçtiğinde nihayet aile Ankara’da kavuşuyor. Bu beraberlik beşinci sınıfa kadar sürüyor… Baba Fransa’ya gidiyor. Ünsal annesiyle yeniden İstanbul’a geliyor ve yatılı okula dönüyor. Bir yıl sonra baba da geliyor; yine hep beraber Ankara’da buluşuyorlar. Ünsal, TED Ankara Koleji’nde yatılı hazırlık sınıfına başlıyor. Tam okula alışacakken ufukta yine bir seyahat görünüyor; Afganistan! Babası, Kabil Üniversitesi’nde doçent olarak bir pozisyon kabul ediyor…

“Prof. Dr. Artun Ünsal, çeyrek yüzyıldan uzun zamandır Çengelköy’de yaşıyor. Muhteşem Boğaz manzarasını görünce, geçen yıl yayınlanan son kitabı ‘Boğaz’ın İnsanları’nı yazmak için ona neyin ilham verdiğini hemen anlıyorsunuz!”

‘BABAMIN HASTASI OLMAMAYA ÇALIŞTIM!’

Aile 1954’te Afganistan’a gidiyor. 12 yaşındaki Artun Ünsal, bir yılını Kabil’de geçiriyor. Afgan Farsçası öğreniyor, her yerde olduğu gibi kendine arkadaş buluyor… Nitekim, bu ‘gel-git’lerin psikolojisini nasıl etkilediğini gülerek şöyle anlatıyor: “Fazla değil! Psikiyatr çocuğu olduğumdan evdeki kitapları, Freud’u genç yaşta öğrenmiştim. Babamın hastası olmamaya çalıştım! Babamın öğretilerinden biri; adaptasyondu… Nereye gidersen oraya uygun koşullara uyum sağlayacaksın! Gittiğim yerlerde ilk günler zorlanırdım. Sevilen öğrenci olduğumdan sonrası sorun olmazdı. Yaramaz ama çalışkandım. Sevilir ve genelde sınıf mümessili yapılırdım. Yabancı dillere, başka medeniyetlere, başka tür insanlara da öteden beri kendimi yakın hissettim.”

Sene 1950 Göztepe’de oyun zamanı!

Yazının Devamını Oku

İzzet Bey'in sevgili Leica'sı

Sene 1950’ler… İstanbul’dayız. İki erkek kardeş Ayasofya, Sultanahmet, Aya İrini’de geziyor, altını üstüne getiriyorlar! Ağabey fotoğraf çekerken, küçük kardeş hayranlıkla onu seyrediyor. Aradan yıllar geçiyor… Küçük kardeş hayatın şartlarına uygun iş hayatına atılıyor. Ancak büyülü fotoğraf yürüyüşlerini hiç unutmuyor. Kendi çocuğuna aynı merakı aşılamak için İstanbul’da gezerken fotoğrafa yeniden aşık oluyor. 30 yıl aradan sonra bu işi asıl mesleği haline getiriyor ve uluslararası çapta tanınan, Türkiye’nin en meşhur fotoğraf sanatçılarından biri oluyor; İzzet Keribar!

Onunki aynı zamanda bir İstanbul hikayesi… Albümlerinde gezerken sanki zaman makinesiyle ışınlanmışız gibi detaylar anlatıyor. Zaten daha başlarken, “Her şeyi çok iyi hatırlıyorum…” diyor. İzzet Keribar, 1936 yılında, Gümüşsuyu’nda, varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası Rıfat Bey eski bir İstanbullu Musevi aileye mensup. Annesi Ema Hanım’ın ailesiyse aslen Dedeağaçlı … Balkan Savaşı’ndan sonra önce Edirne’ye, daha sonra 1920’li yıllarda İstanbul’a göç ediyorlar. Çift, İstanbul’da evleniyor. İki çocukları oluyor; Leon ve İzzet. Babaları Rıfat Bey, jenerasyonlardır Tahtakale’de züccaciye işi yapıyor. Leon ve İzzet de Levanten mürebbiyelerle, oyuncaklarla güzel bir evde, güzel bir çocukluk geçiriyor.

LODOSLA UÇAN NAZİ BAYRAĞI…

Ta ki 1940’larda İkinci Dünya Savaşı’nın kasveti ülkeyi sarana kadar… Yan komşuları Alman Konsolosluğu’nun bahçesinde Gamalı Haç bayrağı sallarken İstanbul’da da önce karartma günleri başlıyor. Ekmek karneye bağlanıyor. Sonra… Keribar anlatıyor: “1942’de çıkarılan Varlık Vergisi’yle babam bütün mülklerini satmak zorunda kaldı. Ev ve dükkanını kaybetmedi ama ailemizden Türkiye’yi terk edenler oldu. Varlık Vergisi 11 ay sonra tedavülden kaldırıldı ama giden gitmişti… Benim hatırladıklarım; siyah storlar, sirenler, fenerler ve elbette yokluk…  Büyükada’da yaza, mürebbiyelere paydos! Savaşın en kara yıllarında, 1944’te, bir pazar günü çok şiddetli bir lodos vardı. Alman Konsolosluğu’ndaki gamalı haçlı bayrak bu rüzgâra dayanamadı, parçalanıp direkten uçuverdi! Annem, ‘Bak bu Tanrı’nın bir işareti Almanya savaşı kaybedecek, göreceksin…’ demişti. Bu anı hiç unutmuyorum.”

TARİHİ İSTANBUL’DA ABİYLE FOTO-SAFARİ

Savaş bittikten sonraki on yıl içinde aile yeniden kendini toparlıyor. Küçük İzzet Keribar, önce Yeni Kolej’e, daha sonra Saint- Michel Lisesi’ne yollanıyor. En sevdiği şey; ağabeyi Leon ile İstanbul’u gezmek… Birlikte Karaköy’den tarihi yarımadaya, Ayasofya’dan Sultanahmet Camisi’ne ve surlara, her yerin altını üstüne getirirlerdi. Ağabeyi fotoğraf çeker, İzzet’e de işin inceliklerini anlatırdı. Keribar devam ediyor: “Harçlıklarımla bir ‘Regula’ fotoğraf makinesi almıştım ama gözüm ağabeyimin Leica’sındaydı. Liseyi bitirince babam bana da bir Leica aldı. Öyle heyecanlandım ki! Çekmecede yeri hazırdı ama sırf uyandığımda onu göreyim diye hep yanımda tutardım. Bu makineyle İstanbul’u çekmeye başladım; Karaköy’deki, Eminönü’ndeki balıkçılar, Ayvansaray’daki tersaneler… Şimdi elimde o dönemlerden kalma, dia ve siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir portföy var ama keşke daha çok olsaymış diye kendime ‘Aşk olsun İzzet’ diyorum!” 

SENE 1940: Bahçede, 4 yaşında

Yazının Devamını Oku

‘Tarih gibi kadınım!’

Usta oyuncu ve ses sanatçısı Işıl Yücesoy ile beraberiz… Buluşma vesilemiz; ilk kadın Türk şarkı sözü yazarı Fikret Şeneş’in şarkılarını seslendirdiği ‘Vefa’ isimli ‘maxi single’ı. Albüm yeni ama şarkılar klasik ve zamansız! Tıpkı Işıl Yücesoy’un kendi gibi… Gülerek, “Karşınızda tarih gibi bir kadın var!” diyor ve bizi kendi hikayesiyle birlikte sahne tarihinde bir yolculuğa çıkarıyor.

Sene 1940’lar… Kırklareli’nde, Kepirtepe Köy Enstitüleri’ndeyiz… İstanbullu öğretmen Rezzan Hanım, burada Amasyalı müzik öğretmeni Selahattin Yücesoy ile tanışıyor. Birbirlerini seviyor ve Kırklareli’nde bir yuva kurmaya karar veriyorlar. Işıl Yücesoy, işte bu mutlu çiftin iki kızından biri olarak 1945’te dünyaya geliyor. Çok mutlu bir çocukluk geçiriyor. Sanatla dolup taşan bir evin içinde büyüdüğü için, kendi deyimiyle; Hayata 3-0 önden başlıyor! Annesi, içine hayallerini de katarak hiç durmadan ona hikayeler okuyor. Babasını, “Piyano çalışı… Hayatımda enstrümanıyla bu kadar bütünleşen yakışıklı bir erkek görmemiştim. Çok güzel keman da çalardı” diye anlatıyor. Sürekli şarkılar söyleniyor, şiirler okunuyor… Ancak bu dönem genç Işıl Yücesoy’un aklı fikri yaramazlıkta! Kız kardeşi Alev ile etrafı öyle bir canlarından bezdiriyorlar ki akrabalar annesine, "Ne olurdu birine Munise, diğerine Sakine ismini koyaymışsınız ya!” diye serzenişte bulunuyor!

Evinde buluştuğumuz Işıl Hanım, “Hürriyet gazetesi okurlarına sevgilerimle…” diyor…

BEDRİ RAHMİ’NİN RESİM ATÖLYESİNDEN KOVULDUM

İlkokul sonrası eğitim için ailesi onu önce Ankara’ya yolluyor. Ancak tek başınalık zor geliyor. Bir yılın ardından bütün aile İstanbul’da buluşuyor. Moda’ya yerleşiyorlar. Yücesoy, Kadıköy Kız Lisesi’ni bitiriyor. Sonrasında ne yapacağı meçhul… Işıl Hanım, “Sanata dair halen bir kıpırtı yoktu!” diye anlatıyor: “Sporcu mu olsam, eczacı mı olsam derken… Üniversite sınavlarında puan tutturamadım. Senem boş geçmesin diye misafir öğrenci olarak Güzel Sanatlar Akademisi’ne gittim. Ailede ressamlar vardı. Bedri Rahmi’nin sınıfına düştüm. Adam daha birinci günden, ‘Sakın ha, çok kabiliyetsizsin!’ dedi, beni gönderdi! Bir de büyük bir aşk acısı çekiyordum.” Ona yardım eli uzatan, tiyatro sanatçısı halası Muazzez Kurdoğlu olmuş… Yücesoy devam ediyor: “Beni çağırdı ve bütün yeğenleri arasında sadece bende bir yetenek gördüğünü söyleyerek konservatuvar sınavına girmemi önerdi. Onu dinledim ve sınavı kazandım.”

SENE 1951: Işıl 6 yaşında

KONSERVATUVAR’DA ‘IŞIL’, MÜZİK SAHNESİNDE ‘ARDA’

Böylece Ankara günleri başladı… Yücesoy, beş yıl boyunca Türk tiyatrosunun en yıldız isimleriyle eğitim görüyor; Arsen-Can Gürzap, Yücel Erten, Zeliha Berksoy, Deniz Gökçer, Cihan Ünal… Konservatuvar’ın son senesinde yeni bir kulisin kapısı açılıyor. Işıl Hanım anlatıyor: “Bir arkadaşım ‘Süreyya Gazinosu’na gidiyorum. Şanar Yurdatapan’la müzik yapıyoruz. Sen de provaya gel’ dedi. Meğer beni önceden gözlerine kestirmişler! Gittiğim gibi gruba dahil oldum. Orkestrasıyla ilk defa şarkı söylemeye başladım. Okulda sorun olmasın diye ‘Arda’ takma ismini kullanıyordum. Süreyya Gazinosu’na o dönem kimler gelmezdi ki! Herkes tuvaletli ve takım elbiseli olurdu.” Tiyatro da devam ediyordu! 1970 senesinde ‘Haydutlar’ oyunuyla ilk defa profesyonel olarak sahneye çıktı. Bir süre sonra yerel tiyatroların kurulmasıyla İzmir’e atandı. Ancak altı yılın ardından radikal bir kararla Devlet Tiyatroları’ndan istifa etti.

SENE 1955: Halası Muazzez Kurdoğlu ile

Yazının Devamını Oku

Futbol bu kardeşim, astronomi ilmi değil ki!

Spor basınının duayen ismi Şansal Büyüka, nam-ı diğer ‘Şansal Abi’ ile buluştuk... Hem eski albümleri karıştırdık hem Türk sporunun dününü, bugününü konuştuk. Üç yıl önce kendini ‘televizyondan emekli’ eden Büyüka, “İnsanlar zaten seyrediyor, futbolu da herkes biliyor. Astronomi ilmi değil ki kardeşim... Uzaya adam yollamıyoruz sonuçta, burada maç seyrediyoruz! İzleyici kim taraflı kim samimi hemen anlıyor. Fanatizm inanılmaz boyutlarda” diyor.

Beni, bir gazeteciye yakışır şekilde onlarca albümle karşılıyor. Yolculuğa aile kökenlerinden başlıyoruz. Büyüka, 1800’lerde Kafkasya’dan Düzce’ye göç etmiş bir ailenin dördüncü ve en küçük çocuğu olarak 1947 yılında Sivas’ta dünyaya geliyor. Neden Sivas? Çünkü baba Ömer Büyüka yüksek orman mühendisi ve memuriyet icabı memleketin her yanını dolaşıyorlar. Şansal Bey, “Hani ‘Edirne’den Van’a her yeri gezdim’ derler ya, bu bizim ailede gerçekleşmiş” diye gülüyor. Ortaokul son sınıfa kadar fidanlıklardan elma topladığı, sert geçen kışlarda okula atlı kızakla gittikleri, kendi deyimiyle ‘Doktor Jivago filmi gibi bir çocukluk’ geçiriyor.

Gazeteciliğe 1973’te Milliyet’te muhabir olarak başlıyor. 1990’lardan itibaren televizyonlarda spor yayıncılığının hem temelini atıyor hem de bugünlere getiriyor. Neredeyse 50 yıllık bir macera!

TEMBEL AMA KÜLTÜRLÜ BİR ÖĞRENCİ

Bir sonraki tayin yeri anne memleketi Sakarya oluyor. Küçük Şansal Büyüka, uzun süre buraya alışamıyor. Bazı günler özlem gidermek için Sakarya’dan Sivas’a giden otobüsleri takip ediyor. Sakarya Lisesi’nde tembel ama kültürlü bir öğrenci... Büyüka, “Her sene üç, beş dersten ikmale kalır, eylüldeki imtihanlarında geçerdim. Roman severdim” diye devam ediyor: “Hikâyeler yazardım. Türk dili ve edebiyatına düşkündüm. O niyetle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girdim ama Farsçalar, Arapçalar, gramerler benim gibi tembel bir talebeyi hiç açmadı. Yarım dönem İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne gittim. Orası da beni kesmedi. Sonra Gazetecilik Yüksekokulu’nu bitirdim. Üçüncü denemede aradığımı buldum!”


SENE 1966: “Amcamın 70’li yıllara damga vuran Kızıltoprak sahil lokantası önünde küçük amcam ile birlikte.”

ÖNCE LOKANTADA, SİNEMADA ÇALIŞTIM

Üniversitede zaman sadece derslerle geçirmemiş... Büyüka: “Amcamın Kadıköy’de işletmeleri vardı; sinema, lokanta. Her işi yaptım; gişede bilet kestim, film çuvallarını sırtıma yükleyip iki günde bir Beyoğlu’nda film değiştiriyorduk. Lokantada kasaya bakardım.”

Yazının Devamını Oku

‘Ben bir oyun çocuğuyum!’

İstanbul’un kültür sanat hayatının kalbi Beyoğlu’na komşu, tiyatro dekoru gibi bir mahallede doğuyor. Sahne tozunu hem izleyici hem oyuncu olarak daha çok küçük yaşta yutuyor. Şehir Tiyatrosu’nun sanatçı kadrosuna gir-diğinde henüz 16 yaşında! Bugün sahnede 45’inci yılını geride bırakmasına, 100’e yakın farklı oyunda rol almasına rağmen ‘tiyatro’ dendiğinde halen heyecanlanan Cem Davran ile eski albümleri karıştırdık…

Sahne hayatında 45’inci yılını geride bırakan Cem Davran, “Ben bir oyun çocuğuydum. Allah beni tiyatro geleneğinin ortasına atmış!” diye başlıyor… 3 Mart 1964 tarihinde Kasımpaşa’da Mehmet ve Naciye Davran çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Işıltılı Beyoğlu’nun hemen komşu ilçesindeler. Kültür-sanat da bir aile işi… Babası Mehmet Bey, Şehir Tiyatroları’nın aksesuar şefi. Davran, “Babam çok küçük yaşta Yeşilçam’da çalışmaya başlamış. Lakabı ‘Altınkafa Mehmet… Kasımpaşa’da kendinden büyüklerin bile akıl danıştığı, öngörüsü, zekâsı dikkat çeken bir genç. Dönemin en büyük film şirketi sahibi, yönetmen Nevzat Pesen’in yanında başlıyor. İlk işi Türk sinemasının 1950’li yıllardaki efsane filmleri Samanyolu, Bulunmaz Uşak, Küçük Hanımefendi gibi filmlerin yapım amirliği… Sonra 1962’de Muhsin Ertuğrul ve Behzat Budak, babamı Darülbedayi’ye yani Şehir Tiyatrosu’na ‘aksesuar şefi’ olarak transfer ediyor. Dedem Emek Sineması’nın bekçisi. Amcam var, o da Yeni Melek Sineması’nın makinisti…” diye anlatıyor. 

6 YAŞINDA TECRÜBELİ BİR TİYATRO İZLEYİCİSİ

Davran da Kasımpaşa-Tepebaşı arasında, Şehir Tiyatrosu’nun önemli oyuncularının da komşuları olduğu, çok kültürlü Aynalıçeşme Mahallesi’nde büyüyor. Kendi anlatımıyla ‘adeta bir tiyatro setinin içinde’: “Cumbalı evlerin, Rumların, Ermenilerin, Türklerin, mükemmel komşuluk ilişkilerinin olduğu bir yerdi. Tam dibinde Darülbedayi’nin en önemli sahnesi Dram Tiyatrosu vardı. Çok beğenilen ‘Kulüp’ gibi bir ortam… Zaten o hikayenin sahibi benim çocukluk arkadaşım, menajerim Rana Denizer… Bu büyülü atmosferden etkilenmeme ihtimaliniz yoktu.” Aklı fikri tiyatroda… Gece gözlerini kapıyor; rüyasında dönemin ünlü oyuncuları Suna Pekuysal’ı, Agah Hün’ü, Feridun Karakaya’yı görüyor. Babasıyla İstiklal Caddesi’nde yürürken gözü hep afişlerde… ‘Yeni Komedi Tiyatrosu’nda oynanan ‘Hacıyatmaz’ı izlemek istiyor. Beşinci defa! Babası, ‘Matematikten pekiyi almak’ şartıyla onu tiyatronun arka kapısından sokup teknisyenlere emanet ediyor. Salondaki koltuklarda bir yandan oyunu seyrediyor bir yandan da kendini sahnede hayal ediyor. Henüz altı yaşında…

Ortaokul yılları... Takdirname belgesi alırken...

‘İLK KAZANCIM 75 KURUŞU ANNEME VERDİM’

İlk sahne tecrübesi ilkokul dördüncü sınıfta; ablasının mezuniyet müsameresinde, gelmeyen bir öğrencinin rolünü alıyor. Ondan sonra okul piyeslerinin aranılan ismi oluyor! 12 yaşında, Şehir Tiyatroları’nın Çocuk Eğitim Birimi’ne giriyor ve yevmiyeli oyuncu olarak çalışmaya başlıyor. Oyun başına kazancı; 75 kuruş. Davran, “Bu parayı anneme verirdim” diye ekliyor... Oyunculuğu öğrenirken, aksesuar şefi babası sayesinde bir yandan da sahne arkasında çalışıyor. Davran anlatıyor: “Kasımpaşa’da Şehir Tiyatroları’nın yüz binlerce aksesuarının durduğu bir deposu vardır. Yaz aylarında babamla oranın düzenlenmesine yardım ederdim. 30 küsur yıllık eşyaların envanter numaralarını metal üzerine kırmızı yağlı boyayla ben yazmıştım! Bu tecrübe sayesinde bugün herkes gitse, ben kendi dekorumu kurabilirim.” 13 yaşında turnelere gitmeye başlıyor. 1980’de 16 yaşındayken ‘stajyer sanatçı’ olarak devlet memuru kadrosuna alınıyor. Henüz reşit olmadığından, kendisi için ‘özel yetenek maddesi’ işletiliyor ve aylık maaşa bağlanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Andican’dan Akşehir’e, fabrika işçiliğinden devlet bakanlığına... Bir azim hikâyesi

Doktor, akademisyen, yazar, siyasetçi… İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ahat Andican ile buluştuk. Bizi, iki sezonluk bir diziye konu olabilecek kadar çok ve çeşitli maceralarla dolu hayatında bir yolculuğa çıkardı! Andican, “Zorluklarına karşın hayat, senaryosunu kendi çabalarımızla yazabileceğimiz bir mucizedir. Onu dolu dolu yaşayıp yaşamamaksa bizim seçeneğimiz…” diyor.

Sene 1910... Rus İmparatorluğu’nun, bugün Özbekistan sınırları içinde yer alan Andican şehrindeyiz. Bölgenin ileri gelenlerinden ‘Hacı Galip’ küçük oğlu Yoldaş’ı da alarak hacca gidecek. Mekke ve Medine’den önceki durak, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ‘Halife şehri’ İstanbul… Bu ziyaret vesilesiyle 8-9 yaşlardaki oğlunun ismi ‘Hacı Yoldaş’ oluyor. Hacı Yoldaş, İstanbul’dan büyülenerek memleketine dönüyor. Andican’daki güzel hayatları 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne kadar sürüyor. Rus İmparatorluğu, Sovyetler Birliği’ne dönüşürken bölgedeki çiftlik sahiplerinin malları ellerinden alınıyor. Hacı Galip hayatını kaybediyor. Oğlu Hacı Yoldaş ise 1928’de başlatılan kolhozlaştırma (kolektivizasyon) uygulaması sonucunda ‘kulak’ yani ‘halk düşmanı’ ilan ediliyor. Çalışma kampına gönderilmekten kıl payı kurtuluyor ama Emir Timur döneminden bu yana ailesinin yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Yolda eşini kaybeden Hacı Yoldaş iki çocuğuyla komşu ülkeye, ‘Afgan Türkistan’ındaki Kunduz Bölgesi’ne yerleşiyor.

KUNDUZ’DAN TÜRKİYE’YE GEMİ GÜVERTESİNDE GÖÇ…

Burada kalmaya niyeti yok; aklı henüz küçük bir çocukken gördüğü İstanbul’da… Fakat İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor ve sınırlar kapatılıyor. Dolayısıyla Türkiye hayali bir süre beklemek zorunda kalıyor… Şeker ve sabun imalatı işine giren Hacı Yoldaş burada iyi bir hayat kuruyor. Oğlu ve kızını evlendiriyor. Kendisi de yeniden evleniyor. 1951 yılında oğlu ‘Ahat’ dünyaya geliyor. Derken, Türkiye’de iktidar değişiyor ve Adnan Menderes hükümeti sınırları açıyor! Hacı Yoldaş, yeni eşi ve küçük çocuğuyla yeniden yollara düşüyor; bir yük gemisiyle Pakistan’dan Basra’ya, Bağdat’tan sonra da trenle Adana’ya ulaşıyorlar. Bir süre Seyhan Nehri’nin kenarında çadırlarda konakladıktan sonra ‘iskânlı göç’ politikasıyla Konya’nın Akşehir ilçesine yerleşiyorlar. Hacı Yoldaş burada kendine ikinci kez ‘yeni bir hayat’ kuruyor. Kunduz’dan getirdiği üç balya Türkmen halısını sermaye yapıyor. Kendilerine verilen arazilerle ailesine iyi bir hayat sunuyor.



Yazının Devamını Oku

Çocukken de yerimde duramazdım

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ile çocukluk ve gençlik günlerine yolculuk yaptık… Bugün TBMM’nin en hareketli isimlerinden olan Ağbaba eskiden de bir türlü yerinde duramazmış. Öyle ki, sürekli kolunu kırdığından köyün kırık çıkıkçısının müdavimi olmuşlar! Ağbaba, “Artık tecrübeli milletvekili oldum ama Genel Kurul’da da halen hiç yerimde duramam, herkese laf atarım” diyor.

Malatya’ya bağlı Yazıhan ilçesinin Karaca Köyü’ndeyiz… Sene 1968. Aylardan, köy takvimine göre ‘koç salımı’ dönemi. Veli Ağbaba, kerpiç bir evin salonunda Hüseyin-Elif Ağbaba çiftinin beşinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Baba Hüseyin Bey çiftçilikle uğraşıyor; çift sürüyor, koyunları, inekleri var. Aileleri de bir hayli geniş; dayılar, amcalar... Ancak 1970 yılında köyün erkeklerine gurbet yolu görünüyor. Diğerleriyle birlikte Hüseyin Bey de ailesini geride bırakarak ‘gurbete’ gidiyor. Veli Ağbaba, çocukluk günlerini “Babamı çok özlediğimi hatırlıyorum” diye anlatmaya başlıyor: “Yılda bir kez geldiğinde hediyeler getirirdi. Beni en mutlu eden hediye bisikletti. Bizim köye beş kilometre uzaklıkta Kuruçay diye bir yer vardı; günde dört kez gidip gelirdim! Çok yaramaz bir çocuktum. Sürekli kollarım kırılırdı. Köydeki kırık çıkıkçı Ali Dayı bana hemen çubuk yapardı. O yüzden iki kolum da düz değildir!”




ANNEMLE DAMDA UYURDUK
Hasret uzun sürmüyor. Veli Ağbaba, annesi Elif Hanım ile beraber 1973 yılında Almanya’ya gidiyor. Stuttgart’a yakın bir kasabada, bir çiçek üreticisinde işçi olarak çalışan babalarının yanına yerleşiyorlar. Küçük Ağbaba burada da sürekli hareket halinde; hızlıca Almanca öğreniyor. Annesi ve diğer akrabalarına tercümanlık yapıyor. Sekiz aylık Almanya macerasından sonra aile çocuklarını okula yazdırmak üzere yeniden Türkiye’ye götürüyor. Götürüyor ve geri Almanya’ya dönüyorlar… Ağbaba, evde büyük abla ve ağabeyleri Cemile, İsmail, Zehra ve Hür’e emanet ediliyor. Yine hasret günleri başlıyor… Ağbaba, “Özellikle annemi çok özlerdim çünkü yazları onunla damda beraber uyurduk” diye anlatıyor: “Karaca Köyü İlkokulu’na yazdırıldım. Her öğlen eve koşar tarhana çorbası içerdim. Bizde köyün çerezi tarhanadır. Kışın sobanın üzerine koyar, ısıtır, yeriz… Okulu da arkadaşlarımı da çok seviyordum. Yaramazlıklarım da devam ediyordu. Traktörden atlar başımı yarar, dana gütmeye gidip danalarla kavga edip dönerdim. Yazları anneannemle bahçede kalırdık. Babaannem beni ‘kara danam’ diye severdi…”

Yazının Devamını Oku

Ayda 500 bin takım elbise satan Abdullah Kiğılı: Düğmem kopsa dikemem!

Bir zamanlar Pera’da… Takım elbise ve şapkasız dolaşılmayan yıllarda… Takım elbiseler ‘hazır’ satılmaz, kumaş alınır terziye gidilirdi. Kapalıçarşı’da bir genç adam, bir kumaş dükkanında “Ne yapabilirim?” diye dört dönüyordu… Tecrübesi azdı ama girişken ve çalışkandı. Aradan 55 sene geçti… Bugün 70 ilde, 200’den fazla mağazasıyla ayda 500 bin takım elbise satan Türkiye’nin duayen perakendecilerinden Abdullah Kiğılı, “Bana ‘Al şu gömleğin düğmesini dik’ desen dikemem ama ‘Fabrikasını idare et dersen’ en iyisini yaparım!” diyor...

Sohbete büyük ünlü uyumuna uymadığı için söylemekte zorlandığımız soyadıyla başlıyoruz! Abdullah Bey, “İnsanlar artık yavaş yavaş alıştı ama Türkçe’de ‘i’, ‘ğ’ ve ‘ı’ harflerinin yan yana geldiği pek fazla kelime yok. Kiğı böyle bir yer! Benim aile kökenim de orada” diye gülümseyerek açıklıyor. Kiğı, ünlü uyumuna başkaldırdığı gibi bir türlü bir vilayete de bağlanamıyor. Erzincan’dan alınıyor, Elazığ’a veriliyor. Oradan alınıyor, Bingöl’e geçiyor. Bugün beş bin kişinin yaşadığı bir ilçe ama dede Ahmet Kiğılı, 1936 yılında, soyadını aldığı ilçeden ümidi kesiyor ve ailesini Malatya’ya taşıyor. Abdullah Bey, Süleyman-Kifaye Kiğılı çiftinin üç çocuğundan en küçüğü olarak 1943 yılında Malatya’da dünyaya geliyor. Ancak burada da fazla kalmıyorlar ve 1952’de İstanbul’a göç ediyorlar. Aile kumaş işi yapıyor. Baba Süleyman Bey’in Ermeni bir ortakla 1938’de açtığı ‘Kiğılı’ isimli ufak dükkân da İstanbul’da kumaş ticaretinin kalbi olan Kapalıçarşı civarındaki Sultanhamam’a taşınıyor.

‘ÇEKOSLOVAK MENDİL BEYİM SOLMAZ BUNLAR!’

Abdullah Kiğılı, 1950’lerin İstanbul’unda, Beyazıt semtinde sıcak komşu ilişkileriyle mutlu çocukluk geçiriyor. En büyük zevki futbol oynamak. İleri uçta iyi bir santrafor oyuncusu! Dersleri pek parlak değil… Her sene bir, iki dersten ikmale kalıyor ama sonunda sınıfı geçmeyi başarıyor. İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oluyor. Edebiyata meraklı. Bu alanda eğitim düşünüyor. Ancak bir talihsizlik sonucu baba Süleyman Bey hastalanıyor. Dükkan üç çocuktan birine emanet edilecek ama kime? Kiğılı, “Benden altı yaş büyük ağabeyim Zeki, eczacılık fakültesi öğrencisiydi, ‘Dükkanın kapısından girmem!’ dedi. Ablam da olamazdı. İş başa düştü, çaresiz başladım” diye anlatıyor. Tecrübesiz değildi. Babası onu yaz tatillerinde bir manto dükkanına ‘staj’a yolluyordu: “Hanın girişinde çığırtkanlık yapardım; kadın müşterileri ‘Mantoya bak bayan!’ diye içeri alıyordum. Bir yaz kazandığım parayı sermaye yaptım. O dönem solmayan, buruşmayan Çekoslovak yapımı erkek mendilleri vardı. Bayramlardan önce tezgahı yere serer ve bağırarak satardım: ‘Çekoslovak beyim Çekoslavak, solmaz beyim solmaz!’”

SENE 1940: Malatya’da baba Kiğılı Süleyman Bey’in ilk dükkan açtığı Şirket Hanı.

‘BABAM İÇİN MASRAF İSRAF DEMEKTİ’

Ancak kendi işini yapmakla babanın dükkanı arasında fark vardı... Abdullah Bey, “Babam muhafazakar biriydi. Dükkanı da öyle işletirdi” diye devam ediyor: “Mevcutla iktifa eder, haline şükrederdi. Gelişmek gibi bir düşüncesi yoktu. Masrafı, ‘israf’ olarak görürdü. Bizim işimiz erkek kumaşıydı; takım elbiselik, pantolonluk, ceketlik... Babam kumaşları üç, beş toptancıdan alırdı. Yeni renkler bizde olmazdı çünkü ‘satılmaz’ diye bakılırdı. Sene 1964. Müşterilerimiz orta halli insanlardı; memurlar, öğretmenler… Aldıkları kumaşları mahalle aralarındaki terzilere götürür, elbise diktirirlerdi. Hazır giyim diye bir şey yoktu. İlk iş, anacığıma rica ettim, babamı akraba ziyareti diye 15 günlüğüne Malatya’ya gönderdim. O arada dükkanı yeniledim, mağazayı çiçek gibi yaptım! Dönüşte babam, ‘Eyvah gitti paralar!’ diye sitem etti…”

Yazının Devamını Oku

'Yemeklerimi bir tek annem beğenmez!'

Yemek hazırlamak, onun için yalnızca karın doyurmak için yapılan bir eylem değil... Sorunca, “Hayatımdaki en büyük tutkum” diyor. ‘MasterChef Türkiye’nin jüri üyelerinden Somer Sivrioğlu ile buluştuk... Bize büyüdüğü Kadıköy sokaklarını, kimsenin bilmediği hobi ve meraklarını, anneannesinin mutfağını, en sert jürisi olan annesinin restoranlarını ve Avustralya günlerini anlattı. Ayrıca iyi restoran seçimi ve lezzet sırlarından küçük tüyolar verdi.

Hikâyesi 1971’de Kadıköy’de başlıyor... Baba tarafı Eskişehir kökenli ama yıllar önce İstanbul’un Kadıköy ilçesine yerleşiyorlar. Somer Sivrioğlu, “Kadıköy’de, tam olarak Rexx Sineması’nın karşısına” diye detaylandırıyor çünkü bu detayın hayatında önemli bir yeri olacak! Annesi de Kadıköylü... Çift çok geçmeden boşanıyor. Somer Şef de Kadıköy sınırları içinde biraz anne, biraz baba evinde ama daha da çok sokaklarda büyüyor. Hem yemekle hem de hayatla ilgili ilk hatıralarının Rexx Sineması’nın karşısındaki aile apartmanında olduğunu söyleyerek başlıyor: “Apartmanda kapılar hiç kapanmazdı. Yemeği o sırada nerede oynuyorsak o evde yerdik. Anneannem Balkan göçmeniydi. Onunla çok zaman geçirirdim. Çok iyi börek ve karnıyarık yapardı. Halen en sevdiğim yemek karnı yarıktır. Çok güzel Balkan yemekleri yapardı. ‘Şekerpare yaptım, gelin’ diye çağrı yapar, bütün aile onun evinde toplanırdı. Yemeğin birleştirici gücünü ilk kez orada gördüm.”



‘EVİMİZİN ÜNLÜ MİSAFİRLERİ’

Somer Şef’in anneannesiyle bir başka ortak keyfi daha vardı; Rexx Sineması’nda film seyretmek... Öğreniyoruz ki ilk aşkı da aslında yemek değil sinemaymış! Anlatıyor: “Sinemaya çocukluğumdan beri düşkünüm. Anneannemle haftada bir mutlaka Yeşilçam filmlerine giderdik. Bir Cüneyt Arkın hastasıydım. Halen Hollywood ve Yeşilçam filmleri üzerine çok bilgim vardır. Yarışmaya girsem iyi derece alırım! Liseden itibaren okulun kültür-edebiyat kolu başkanıydım. Piyeslerde oynardım. Annem üçüncü kez evlendiğinde bana başka bir kapı açıldı. Annemin eşi Altın (Pınar) ağabeyin arkadaşları sanatçılardı. Savaş Dinçel, Müjdat Gezen, rahmetli Tuncel Kurtiz, Ferhan Şensoy hep bizim evdeydi. Onlardan çok etkilendim.”

'ANNEM HERKESİ KOVUNCA...'

Yazının Devamını Oku

‘Kırık kalpler’in usta tamircisi... “Türkiye’de yaratıcılığı, Amerika’da fırsatı buldum”

Sene 1960’lar… Amerika Birleşik Devletleri’nin Delaware eyaletinde bir erkek çocuğu söylene söylene bahçedeki çimleri biçiyor. Babası, kendi memleketi Türkiye’de alışık olduğu üzere oğlunun da bahçeyle ilgilenmesini istiyor. Onunsa aklı fikri harekette! Öyle tutkulu bir spor aşığı ki sürekli vücudun nasıl çalıştığını kurcalıyor; acaba ne yaparsa daha kuvvetli kaslara sahip olup daha hızlı koşabilir, dizi incinirse bunu nasıl tamir edebilir? Bu merak sonunda onu dünyanın en ünlü doktorlarından biri yapıyor… Prof. Dr. Mehmet Öz ile beraberiz!

Onu New York’taki stüdyosunda, ofisinde yakalıyorum. Tıpkı yaşadığı şehir gibi kendisi de çok hızlı! Sevimli bir aksanla konuştuğu mükemmel Türkçesi, beyninin çalışma hızına yetişmekte adeta zorlanıyor. İnternetteki biyografileri ‘Babasının görevi nedeniyle 1960’ta Cleveland’da doğdu’ diye başlıyor. Ancak biz filmi daha geriye saracağız… Prof. Dr. Öz, “Babam Mustafa Öz Konya’nın Bozkır ilçesindendi. 1925’te doğmuş ve orada büyümüş” diye başlıyor: “Annem Suna Öz’ün ailesiyse saray kökenli. Çerkez olan anneannemin anneannesi haremdeymiş. Anneannemin annesi haremde doğmuş. Onları alan Abdülmecit Efendi 1861’te ölünce haremden ayrılmışlar ama hep İstanbul’da kalmışlar. Babam ile annem, İstanbul’da terzilik yapan halam sayesinde tanışmış. Babam devlet bursuyla tahsil için Amerika’ya gidecekmiş. Annemin elbiselerini diken halam, anneme babamdan bahsetmiş. Robert Koleji mezunu olup Amerika’yı hep çok merak eden annemin ilgisini çekmiş. Yaz aylarında babamla tanışmışlar. Kısa müddet sonra nişanlanıp evlenmişler ve 1955’te Amerika’nın yolunu tutmuşlar.”

SENE 1961: Atlanta

‘ÇOCUKLUĞUM İKİ ÜLKE ARASINDA GEÇTİ’

Çiftin üç çocukları oluyor. Mehmet Öz, 1960’ta Cleveland’da doğuyor. Bir yıl sonra kız kardeşi Seval Atlanta’da doğuyor. Aslında ailenin niyeti bundan sonra Türkiye’ye dönmek ama… Prof. Öz anlatmaya devam ediyor: “Babam verem üzerine çalışmalar yapıyordu. Türkiye’de o dönemler imkanlar çok kısıtlıydı ve babam gördü ki orada pek istikbal yok. Maaş da daha iyi olduğundan biz Delaware’de kaldık. Diğer kız kardeşimiz Nazlım da burada doğdu. Benim çocukluğum kış aylarında Delaware’in Philadelphia kentinde, yaz aylarındaysa hiç kaçırmadan, her sene üç aylığına, imtihanlar biter bitmez soluğu aldığımız Türkiye’de geçti. Yaz sonu da okullar açıldıktan ancak bir hafta sonra gelirdik çünkü annem hiç dönmek istemezdi. Yazları ilk seneler annemin ailesiyle Erenköy’deydik ama sonra babam hem Türkçe’yi ilerletmem hem de Türkiye’yi daha iyi anlayabilmem için kendi akrabalarının yanında vakit geçirmemi istedi; Ankara, Bozkır, Konya, Küçükçekmece…”

Yaş 2

‘ABD’DE İLERLEME, TÜRKİYE’DE KÜLTÜR VARDI’

İki ülke arasında büyümek Prof. Dr. Mehmet Öz’ü nasıl etkilemiş acaba? Beni, “İkisi bambaşka dünyalardı” diyerek yanıtlıyor: “Amerika çalışmak içindi… Başarılı olmak için ders çalışırdım, iyi bir öğrenciydim, spor takımlarında oynardım. Türkiye’ye döndüğümdeyse bambaşka bir yerdi… İstanbul zaten çok özel, dünyada ona benzeyen şehir yok. Philadelphia ise Amerika’nın kalbinde, endüstrinin merkeziydi. Fabrikalar var ama Beyoğlu yok, Boğaz yok… Bunları gördüğümde hem çok sevdim hem de Türklüğümü hissetmeye başladım ama bir ayağımı Amerika’da tutmakta menfaat gördüm. 1960’larda Amerika bir numaralı ülkeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletiydi. Avrupa fakirdi, savaş yüzünden çok kayıp olmuştu. Amerika toprakları üzerinde savaş olmadığından inanılmaz bir ilerleme vardı ama bu ilerlemenin içinde Türkiye’nin kültürel zenginliği yoktu. İkisini birden anlamak benim için çok faydalı oldu. Dünyayı hem Batı’dan hem de Doğu’dan gördüm. Amerika’da istikbalimiz açıktı. Türkiye’de kültürel zenginliği benimserken fırsatlar çok daha azdı. Para yoktu, yatırım azdı.” Bu iki farklı tarzın Öz’e ne bakımdan katkı sağladığını biraz sonra dinleyeceğiz…

Yazının Devamını Oku

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdiler

Size de Erdal Özyağcılar tiyatroda, sinemada, dizilerde, hangi rolü oynarsa oynasın hayatınızdaki tanıdık birini andırıyor mu? Bu bir tesadüf değil… Sanat hayatında 50 yılı geride bırakan usta oyuncu, başarısının sırrını ‘halkın filesine girmek’ olarak veriyor: “Halkın bir beyaz filesi vardır; içinde yarım kilo kıyma, bir kalıp peynir, dört domates, yarım kilo patates… Ben o fileye bir ‘Erdal Özyağcılar’ olarak girmeye çalıştım ve başarılı oldum…”

Tam 50 küsur yıldır sahnede! Kah biz onun tiyatro salonlarına konuk olduk kah o filmlerle, sinema salonlarıyla seyirciye geldi, bizi ekranlara bağlayan dizilerle evimize konuk oldu. Her jenerasyondan izleyicinin en sevdiği oyunculardan biri Erdal Özyağcılar. Bu sevginin sırrı nedir? Özyağcılar, “Bu sevgi karşılıklı…” diyerek başlıyor yanıtlamaya: “Mesleğimi severek yapıyorum. Bu meslek insanı ilgilendirdiği için insan ve canlı sevgim de çok fazla… Bu sevgi daha çocukluğumdan başlamış. Babam bana iki küçük kardeşim de doğduğunda ne kadar mutlu olduğumu anlatırdı. Onları hiç kıskanmamışım. Evde günler olduğunda gelen misafirlerin çocukları da hep benim odama gelirlerdi, onlarla ilgilenirdim…” Özyağcıların hikayesi Konya’da başlıyor. Türkmen kökenli aile daha sonra Bursa’ya yerleşiyor. Önce Mudanya’daki zeytin bahçelerinde, soyadlarını da aldıklarını zeytinyağı üretimi yapıyorlar. Daha sonra deri işine giriyorlar. Dede işini Erdal Bey’in babası devam ettiriyor. Erdal Özyağcılar da ailenin Uludağ’ın yamaçlarına bakan geniş bahçeli bir Rum evinde 1948’de dünyaya geliyor. Onu biri kız diğeri erkek iki kardeş izliyor; Ender ve Mustafa.

Anne ve babasıyla...

SAKİNLEŞSİN DİYE ÜFÜRÜKÇÜYE...

Erdal Bey’in çocukluğu, evde kalabalık aile, geniş bahçede ağaçlar arasında koşturarak geçiyor. Çocukluğunu şöyle anlatıyor: “Çevremdeki insanlar annem, babam, babaannem de keyifliydi.

Sene 1950'ler

Bahçede bir manolya ağacımız vardı. Manolya koklanmaz, koklanınca sararır…

Tıpkı Zeki Müren’in ‘Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam’ dediği şarkısı gibi… Komşumuz bir hastaneydi. Bizden sürekli manolya isterlerdi. Ben de ağaca tırmanıp manolya koparır, verirken de ‘Ama bunu koklamayın, e mi?’ derdim. Babaannemin odasında kalırdım. Onunla aramızda büyük bir aşk vardı. Çok yaramaz bir çocuktum. Biraz da hiperaktivitem vardı. Babaannem sakinleşeyim diye beni üfürükçüye götürürdü.”

Yazının Devamını Oku

Londra ‘ben’ İstanbul ‘biz’ demek

Yazar Elif Şafak üç yıldır Londra’da yaşıyor. Peki Avrupa’nın bu en kozmopolit şehrinde nasıl vakit geçiriyor, nerelere gidiyor, neler yapıyor? Yağmurlu havalar onu nasıl etkiliyor? İşte Elif Şafak’ın Londra’sı

Yılın ne kadarı Londra’dasınız?
- Mümkün olduğunca bir denge bulmaya çalışıyoruz İstanbul ve Londra arasında. Ne sürekli oradayım, ne sürekli burada. Göçmenlikle göçebelik farklı haller. Çocukluğumdan beri hep göçebe oldum. Evlenince değişirim zannetti herkes. Ama değişmedi.
Bu göçebelik hali için herhangi bir yer olabilir miydi yoksa Londra’nın sizin için ayrı bir önemi mi var?
- Bu şehri seviyorum. Kozmopolit yapısını, çokkültürlülüğünü, hem geçmişe önem verip hem modern olabilmesini... Bir de gri havasını kendime yakın buluyorum. Dil de benim için önemli. Romanlarımı hem İngilizce hem Türkçe yazıyorum. 12 seneyi aşkın bir zamandır bunu yapıyorum. Daha evvel Amerika’daydım. Arizona-İstanbul arasında gidip geldik Eyüp’le (Can) beraber. 26 saat sürüyordu yol. Perişan oluyorduk. 
Londra’daki hayatın hızı Türkiye’yle karşılaştırıldığında nasıl?
- Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da hayat çok hızlı. Bu bir yanıyla güzel çünkü hiçbir şey durağan değil. Öte yandan yorucu. Kendimize bir ‘öte diyar’ bulmamız lazım. Çünkü bu şehir ruhumuzu kuşatıyor. Bunu söylerken illa herkes yurtdışına çıksın anlamında söylemiyorum. Herhangi bir kasaba da olabilir mesela. Enerjisi iyi gelen bir yer. Kimi doğduğu köye döner aralarda. Kimi Ege’de bir yere çekilir.

HER YAZ BUNALIMA GİRERİM

Yazının Devamını Oku

Şarap Türk hayat tarzının bir parçası olarak pazarlanabilir

Intelligent Life dergisinin ödüllü şarap yazarı Tim Atkin, Masters of Wine Weekend etkinliği için geçen hafta İstanbul’daydı. Beş gün boyunca 320 Türk şarabını tattı, en iyileri seçti.

Master of Wine olmak için ne yapmak gerekiyor?

- Sınavlara giriyorsunuz. Üç ay boyunca tek işim sınavlara hazırlanmaktı. Her gün gözüm kapalı 12 şişe şarap tattım.

Peki en başa dönelim... Şaraba ilginiz nasıl başladı?   

- Aslında gazeteci olmak istiyordum. İlk işim bir şarap dergisindeydi. O zamana kadar şarapla pek ilgilenmiyordum. Çeşitli eğitimler aldım ama şarabı öğrenmenin en güzel yolu bolca tatmak. Yanınızda sizden daha fazlasını bilen ve anlatan birileri varsa daha da iyi! Bu konuda çok şanslıydım. 2001’de de Master of Wine oldum.

Ayda kaç şişe şarap içiyorsunuz?

- Bin şişe! Gayet keyifli oluyor ama bazı kurallarım var. Örneğin evde tek başımayken veya gündüzleri içmiyorum. Limitim yok ama nerede durmam gerektiğini biliyorum.

Şaraptan sıkılmaktan korktuğunuz oluyor mu?

- Hayır çünkü şarabın içinde tarih, jeoloji, iklim bilimi ve coğrafya var. Bağları olan çok ünlü insanlarla tanışıyorum, seyahat ediyorum. Örneğin geçen yıl Boğazkere bağlarına bakmaya Diyarbakır’a gittim. Oradaki bağlar dünyanın en eski bağlarından.

Yazının Devamını Oku

Yelkenler fora mamma mia!

Havalı şeylerin memleketi İtalya’da, deniz ve yemeği birleştiren geleneksel Cooking Cup’ın (Yemek Kupası) 12.’si yapıldı. Venedik’teki yelken yarışını kazanan, tekne dalgalarla boğuşurken en güzel yemeği hazırlayan şefin takımı oluyor.

Cooking Cup, her yıl İtalyan su markası Sanpellegrino’nun ev sahipliğinde Venedik’te yapılıyor. Yarışmanın iki ayağı var. İlki etkinliğin konuklarının da katılımıyla yapılıyor. Farklı ülkeleri temsil eden on şef özel yemekleri sunarak ‘Halkın Seçimi’ unvanını kazanmaya çalışıyor. İkinci etaptaysa şefler mürettebatla yelkenliye biniyor.
Tekneler, Lido ve San Giorgio Adası arasındaki muhteşem lagününün arasındaki 12 mili hızla geçmeye çalışırken şefler de daracık mutfakta en güzel yemeklerini yapmak için çalışıyor. Jüri, ünlü tasarımcı Vittoria Missoni’nin efsanevi teknesi Timoteo’da bekliyor. Limana en hızlı varan teknenin şefi, jüriye yemeğini veriyor. Yarışa katılabilmek için üç şart var: 30 yaşından genç olmak, bir restoranda çalışmak ve profesyonel olarak aşçılıkla uğraşmak.

KADINLAR SAYESİNDE ŞEF OLANLAR

Bu yılki yarışmaya katılmaya hak kazanan 10 şef İtalya, Çin, İsveç, Avustralya, Rusya, Hollanda, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Belçika ve Lüksemburg’un en ünlü restoranlarından geliyordu. Ne yazık ki aralarında kadın yoktu ama hepsinin yemek yapmaya başlama sebebi bir kadındı. Bir kısmı anneleri çalıştığı için kendi kendilerine yemek yapmayı öğrenmiş; diğerleriyse evde anneleriyle mutfakta vakit geçirerek yemeğe merak sarmış.
Isınma turu, etkinliğin konukları için yapıldı. Yemekler tadımlık porsiyonlarda ve birbirinden lezzetli olsa da bir saat içinde 10 farklı yemeği tatmak hayli zor oldu; karidesli domates, füme somon yüzgeci, kuşkonmaz suyunda midye... Dolu midelerle sonunda en beğendiğimiz şef için Sanpellegrino şişelerinin kapaklarıyla oy verdik. ‘Halkın Seçimi’ ödülünü kazanan, istiridye sirkeli kurutulmuş langustin balığıyla İsrailli şef David Frenkel oldu.

PAZARDA MALZEME AVI

Asıl heyecansa ertesi gündü. İlk durak Venedik’in tarihi Rialto Pazarı’ydı. Çünkü bu yıl, yarışa ilk defa yeni bir kural kondu; şefler tariflerinde belli malzemeleri kullanmak zorundaydı. 100 Euro bütçeyle 50 dakikaları vardı. ‘Süpermarket’ yarışmasındaki gibi hızla pazara dağıldılar. Alışverişin ardından teknelerinin yolunu tuttular. Malzemeler yüklendi. Şefler alışık oldukları geniş çalışma alanlarından sonra teknenin daracık mutfağını önce yadırgadı. Çoğu daha önce hiç yelkenliye bile binmemişti. Binenler de küçücük mutfağında yemek yapmamıştı...

Yazının Devamını Oku

Denizin dişleri geri döndü

Tatil sezonunda keyfinizi kaçırmak istemem ama... Eski bir canavar geri döndü! 1975’de çekilen ‘Jaws’ filmiyle en gözde günlerini yaşayan köpekbalıkları yine gündemde. Köpekbalığı saldırılarında büyük bir artış var

Geçen hafta bir İtalyan, bir Avustralyalı, bir Güney Afrikalı ve iki Türk’le bir yemek masasında buluştuk. Biz Türkler, İtalyanla güzel yemekleri, hava ve suyu konuşurken Avustralyalı ve Güney Afrikalı’nın gündeminde daha ciddi bir konu vardı. “Sizde durum nedir?” diye sordu Avustralyalı; “Geçen hafta yine korkunç bir saldırı oldu” diye cevapladı Güney Afrikalı: “Yalnızca 20 yaşındaydı. O kadar kötü durumdaydı ki kurtaramadılar.” Bahsettikleri kurban bir sörfçü; saldırgansa, denizlerin en korkunç katili büyük beyaz köpekbalığıydı...

TADINA BAKIP BIRAKIYORLAR

Köpekbalıkları bu ara okyanus kıyısındaki ülkelerin en çok konuşulan gündem konusu. Zira saldırılarda büyük bir artış var. Geçen yıl gerçekleşen saldırı sayısı 75. Kurbanların 13’ü hayatını kaybetti. Diğerleriyse yaşamlarına kimi uzuvları eksik devam etmek zorunda kaldı.
1993’ten beri ilk defa kurban sayısı bu kadar yüksek. Uluslararası Köpekbalığı Saldırıları Dosyası’na göre 1990’larda ortalama ölüm sayısı yılda 8.2’yken, bu rakam 2000’lerde 16.1’e çıktı. Kurbanların yüzde 60’ı sörfçü. Köpekbalıkları, sörf tahtası üzerinde yüzen insanları favori yemekleri foklarla karıştırıyor. Çoğu zaman bir ısırık aldıktan sonra yaptığı yanlışı anlayıp bırakıyor.

SEBEBİ ARTAN TURİZM

Aslında köpekbalığı saldırısına uğrama olasılığı ölçülemeyecek kadar küçük. Peki bu artışın sebebi ne? Uzmanlara göre cevap; artan turizm faaliyetleri. Geçen yılki saldırıların çoğu, tarih boyunca köpekbalığı-insan karşılaşmalarının çok az olduğu Kosta Rika, Kenya ve Şeyseller gibi ülkelerde gerçekleşti. Turizme açılan ‘el değmemiş’ kıyılar, köpekbalıklarının doğal yaşam alanları. Turistler, köpekbalıklarının restoranı olan sulara girince saldırılar da kaçınılmaz oluyor. Örneğin Brezilya’daki Recife’de saldırılarıdaki artışın sebebi, tatil köylerinin boğa köpekbalıklarının üreme alanına kurulmasıydı...

İNSANLAR DAHA TEHLİKELİ

Saldırıların artmasındaki bir diğer sebep de köpekbalıklarının davet edilmesi! Yeni ekstrem turizm aktivitelerinden biri köpekbalığı beslemek. Verilen yiyeceklerle, köpekbalıkları kıyılara yaklaşmaya alışıyor. Keşif gemileri de köpekbalıklarını davet etme konusunda sorumlu. Araştırmacıların attığı yemlerle köpekbalıkları doğal yiyecek bulma rotalarından sapıyor. Ancak belirtmeliyim ki köpekbalıkları denizin en yırtıcı hayvanı olsa da insanlardan daha tehlikeli değil. Köpekbalıkları yılda ortalama 12 can alırken, tüm dünyada her yıl insanlar tarafından avlanan köpekbalığı sayısı 30-70 milyon.

Yazının Devamını Oku

Gelecek, analog!

10 yıl önce ilk dijital fotoğraf makinemi aldığımda çok heyecanlanmıştım. İtiraf etmeliyim ki o eski tip makineleri de hiç özlemedim. Ta ki iki ay önce İstanbul’un Galata semtinde açılan Türkiye’nin ilk Lomography Galeri Mağazası’nı ziyaret edene kadar.

Lomography’nin hikâyesi 30 yıl önceye gidiyor; 1991’de bir grup Viyanalı öğrenci Çek Cumhuriyeti’nde eski Rus mercek fabrikası Lomo tarafından üretilen bir Lomo Kompakt Auto fotoğraf makinesi keşfediyor. Çektikleri fotoğrafların canlı renkleri ve hafif bulanık tarzı çok hoşlarına gidiyor ve ortaya Lomography ve Uluslararası Lomografi Topluluğu (ULT) çıkıyor.
Lomocuların ‘10 Altın Kural’ı yazılıyor; yeni ürünler, filmler ve aksesuvarlar geliştiriliyor. Sloganları: ‘Gelecek Analog!’... Dijital hiçbir ürünleri yok. ULT’nin şu an dünya çapında yarım milyonu aşkın üyesi var. Konseptleri; interaktif, canlı, flu ve çılgın bir yaşam tarzı. Tokyo, Hong Kong, Paris, Şanghay, Seul, Londra ve New York, Rio ve Berlin’de dükkanları var.

HEM MAĞAZA HEM GALERİ

İstanbul’daki ilk dükkânlarıysa da iki ay önce Nural İdrisoğlu tarafından açıldı. Mağazada rengarenk analog fotoğraf makineleri, lensler, aksesuarlar, kitaplar, çantalar, kırtasiye ve moda ürünleri var. Makinelerinin fiyatları 89 liradan başlıyor, 1200 liraya kadar çıkıyor. ‘Stop-motion’ filmler çekebileceğiniz küçük LomoKino kameraları şahane. Ayrıca dünyanın her yerinden lomocuların çektiği 3 bin 500 İstanbul fotoğrafından oluşan bir LomoDuvarı var. Bu arada mağazada workshoplar da yapılıyor. Ayda dört defa analog fotoğrafçılık anlatılıyor. Ardından hep beraber fotoğraf çekmeye gidiyorlar. Katılım ücreti yetişkinlere 30, öğrencilere 20 lira. Kendi makineniz yoksa mağazadan ödünç alabiliyorsunuz. Aktivite ve workshoplar hakkında daha fazla bilgi www.lomography.com.tr adresinde.

DİJİTAL SIKICI GELİYOR

Mağazanın tatlı müdürü Sophie Sevil Bayraktar analog trendinin Türkiye’de de yaygınlaştığını anlatıyor: “Birçok insan analoga geri dönüyor. Şu an 3 bin takipçimiz var. Dijitalin güzel yanı çok ama o kadar mükemmel ki fotoğraf çekmenin zevki kalmıyor.” Benim gibi dijital kolaylığına alışmışları da rahatlatmayı ihmal etmiyor: “Öğrenmesi çok kolay. Alıştıktan sonra dijital çok sıkıcı geliyor.” Haftaya deneme yaptıktan sonra bunun doğru olup olmadığını öğreneceğim!

LOMOGRAFİNİN 10 KURALI

1. Gittiğiniz her yere kameranı da götür. Nerede neyle karşılacağını bilemezsin.

Yazının Devamını Oku