Zeynep Bilgehan

‘Kırık kalpler’in usta tamircisi... “Türkiye’de yaratıcılığı, Amerika’da fırsatı buldum”

17 Ekim 2021
Sene 1960’lar… Amerika Birleşik Devletleri’nin Delaware eyaletinde bir erkek çocuğu söylene söylene bahçedeki çimleri biçiyor. Babası, kendi memleketi Türkiye’de alışık olduğu üzere oğlunun da bahçeyle ilgilenmesini istiyor. Onunsa aklı fikri harekette! Öyle tutkulu bir spor aşığı ki sürekli vücudun nasıl çalıştığını kurcalıyor; acaba ne yaparsa daha kuvvetli kaslara sahip olup daha hızlı koşabilir, dizi incinirse bunu nasıl tamir edebilir? Bu merak sonunda onu dünyanın en ünlü doktorlarından biri yapıyor… Prof. Dr. Mehmet Öz ile beraberiz!

Onu New York’taki stüdyosunda, ofisinde yakalıyorum. Tıpkı yaşadığı şehir gibi kendisi de çok hızlı! Sevimli bir aksanla konuştuğu mükemmel Türkçesi, beyninin çalışma hızına yetişmekte adeta zorlanıyor. İnternetteki biyografileri ‘Babasının görevi nedeniyle 1960’ta Cleveland’da doğdu’ diye başlıyor. Ancak biz filmi daha geriye saracağız… Prof. Dr. Öz, “Babam Mustafa Öz Konya’nın Bozkır ilçesindendi. 1925’te doğmuş ve orada büyümüş” diye başlıyor: “Annem Suna Öz’ün ailesiyse saray kökenli. Çerkez olan anneannemin anneannesi haremdeymiş. Anneannemin annesi haremde doğmuş. Onları alan Abdülmecit Efendi 1861’te ölünce haremden ayrılmışlar ama hep İstanbul’da kalmışlar. Babam ile annem, İstanbul’da terzilik yapan halam sayesinde tanışmış. Babam devlet bursuyla tahsil için Amerika’ya gidecekmiş. Annemin elbiselerini diken halam, anneme babamdan bahsetmiş. Robert Koleji mezunu olup Amerika’yı hep çok merak eden annemin ilgisini çekmiş. Yaz aylarında babamla tanışmışlar. Kısa müddet sonra nişanlanıp evlenmişler ve 1955’te Amerika’nın yolunu tutmuşlar.”

SENE 1961: Atlanta

‘ÇOCUKLUĞUM İKİ ÜLKE ARASINDA GEÇTİ’

Çiftin üç çocukları oluyor. Mehmet Öz, 1960’ta Cleveland’da doğuyor. Bir yıl sonra kız kardeşi Seval Atlanta’da doğuyor. Aslında ailenin niyeti bundan sonra Türkiye’ye dönmek ama… Prof. Öz anlatmaya devam ediyor: “Babam verem üzerine çalışmalar yapıyordu. Türkiye’de o dönemler imkanlar çok kısıtlıydı ve babam gördü ki orada pek istikbal yok. Maaş da daha iyi olduğundan biz Delaware’de kaldık. Diğer kız kardeşimiz Nazlım da burada doğdu. Benim çocukluğum kış aylarında Delaware’in Philadelphia kentinde, yaz aylarındaysa hiç kaçırmadan, her sene üç aylığına, imtihanlar biter bitmez soluğu aldığımız Türkiye’de geçti. Yaz sonu da okullar açıldıktan ancak bir hafta sonra gelirdik çünkü annem hiç dönmek istemezdi. Yazları ilk seneler annemin ailesiyle Erenköy’deydik ama sonra babam hem Türkçe’yi ilerletmem hem de Türkiye’yi daha iyi anlayabilmem için kendi akrabalarının yanında vakit geçirmemi istedi; Ankara, Bozkır, Konya, Küçükçekmece…”

Yaş 2

‘ABD’DE İLERLEME, TÜRKİYE’DE KÜLTÜR VARDI’

İki ülke arasında büyümek Prof. Dr. Mehmet Öz’ü nasıl etkilemiş acaba? Beni, “İkisi bambaşka dünyalardı” diyerek yanıtlıyor: “Amerika çalışmak içindi… Başarılı olmak için ders çalışırdım, iyi bir öğrenciydim, spor takımlarında oynardım. Türkiye’ye döndüğümdeyse bambaşka bir yerdi… İstanbul zaten çok özel, dünyada ona benzeyen şehir yok. Philadelphia ise Amerika’nın kalbinde, endüstrinin merkeziydi. Fabrikalar var ama Beyoğlu yok, Boğaz yok… Bunları gördüğümde hem çok sevdim hem de Türklüğümü hissetmeye başladım ama bir ayağımı Amerika’da tutmakta menfaat gördüm. 1960’larda Amerika bir numaralı ülkeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletiydi. Avrupa fakirdi, savaş yüzünden çok kayıp olmuştu. Amerika toprakları üzerinde savaş olmadığından inanılmaz bir ilerleme vardı ama bu ilerlemenin içinde Türkiye’nin kültürel zenginliği yoktu. İkisini birden anlamak benim için çok faydalı oldu. Dünyayı hem Batı’dan hem de Doğu’dan gördüm. Amerika’da istikbalimiz açıktı. Türkiye’de kültürel zenginliği benimserken fırsatlar çok daha azdı. Para yoktu, yatırım azdı.” Bu iki farklı tarzın Öz’e ne bakımdan katkı sağladığını biraz sonra dinleyeceğiz…

Yazının Devamını Oku

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdiler

10 Ekim 2021
Size de Erdal Özyağcılar tiyatroda, sinemada, dizilerde, hangi rolü oynarsa oynasın hayatınızdaki tanıdık birini andırıyor mu? Bu bir tesadüf değil… Sanat hayatında 50 yılı geride bırakan usta oyuncu, başarısının sırrını ‘halkın filesine girmek’ olarak veriyor: “Halkın bir beyaz filesi vardır; içinde yarım kilo kıyma, bir kalıp peynir, dört domates, yarım kilo patates… Ben o fileye bir ‘Erdal Özyağcılar’ olarak girmeye çalıştım ve başarılı oldum…”

Tam 50 küsur yıldır sahnede! Kah biz onun tiyatro salonlarına konuk olduk kah o filmlerle, sinema salonlarıyla seyirciye geldi, bizi ekranlara bağlayan dizilerle evimize konuk oldu. Her jenerasyondan izleyicinin en sevdiği oyunculardan biri Erdal Özyağcılar. Bu sevginin sırrı nedir? Özyağcılar, “Bu sevgi karşılıklı…” diyerek başlıyor yanıtlamaya: “Mesleğimi severek yapıyorum. Bu meslek insanı ilgilendirdiği için insan ve canlı sevgim de çok fazla… Bu sevgi daha çocukluğumdan başlamış. Babam bana iki küçük kardeşim de doğduğunda ne kadar mutlu olduğumu anlatırdı. Onları hiç kıskanmamışım. Evde günler olduğunda gelen misafirlerin çocukları da hep benim odama gelirlerdi, onlarla ilgilenirdim…” Özyağcıların hikayesi Konya’da başlıyor. Türkmen kökenli aile daha sonra Bursa’ya yerleşiyor. Önce Mudanya’daki zeytin bahçelerinde, soyadlarını da aldıklarını zeytinyağı üretimi yapıyorlar. Daha sonra deri işine giriyorlar. Dede işini Erdal Bey’in babası devam ettiriyor. Erdal Özyağcılar da ailenin Uludağ’ın yamaçlarına bakan geniş bahçeli bir Rum evinde 1948’de dünyaya geliyor. Onu biri kız diğeri erkek iki kardeş izliyor; Ender ve Mustafa.

Anne ve babasıyla...

SAKİNLEŞSİN DİYE ÜFÜRÜKÇÜYE...

Erdal Bey’in çocukluğu, evde kalabalık aile, geniş bahçede ağaçlar arasında koşturarak geçiyor. Çocukluğunu şöyle anlatıyor: “Çevremdeki insanlar annem, babam, babaannem de keyifliydi.

Sene 1950'ler

Bahçede bir manolya ağacımız vardı. Manolya koklanmaz, koklanınca sararır…

Tıpkı Zeki Müren’in ‘Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam’ dediği şarkısı gibi… Komşumuz bir hastaneydi. Bizden sürekli manolya isterlerdi. Ben de ağaca tırmanıp manolya koparır, verirken de ‘Ama bunu koklamayın, e mi?’ derdim. Babaannemin odasında kalırdım. Onunla aramızda büyük bir aşk vardı. Çok yaramaz bir çocuktum. Biraz da hiperaktivitem vardı. Babaannem sakinleşeyim diye beni üfürükçüye götürürdü.”

Yazının Devamını Oku

Londra ‘ben’ İstanbul ‘biz’ demek

12 Mayıs 2013
Yazar Elif Şafak üç yıldır Londra’da yaşıyor. Peki Avrupa’nın bu en kozmopolit şehrinde nasıl vakit geçiriyor, nerelere gidiyor, neler yapıyor? Yağmurlu havalar onu nasıl etkiliyor? İşte Elif Şafak’ın Londra’sı

Yılın ne kadarı Londra’dasınız?
- Mümkün olduğunca bir denge bulmaya çalışıyoruz İstanbul ve Londra arasında. Ne sürekli oradayım, ne sürekli burada. Göçmenlikle göçebelik farklı haller. Çocukluğumdan beri hep göçebe oldum. Evlenince değişirim zannetti herkes. Ama değişmedi.
Bu göçebelik hali için herhangi bir yer olabilir miydi yoksa Londra’nın sizin için ayrı bir önemi mi var?
- Bu şehri seviyorum. Kozmopolit yapısını, çokkültürlülüğünü, hem geçmişe önem verip hem modern olabilmesini... Bir de gri havasını kendime yakın buluyorum. Dil de benim için önemli. Romanlarımı hem İngilizce hem Türkçe yazıyorum. 12 seneyi aşkın bir zamandır bunu yapıyorum. Daha evvel Amerika’daydım. Arizona-İstanbul arasında gidip geldik Eyüp’le (Can) beraber. 26 saat sürüyordu yol. Perişan oluyorduk. 
Londra’daki hayatın hızı Türkiye’yle karşılaştırıldığında nasıl?
- Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da hayat çok hızlı. Bu bir yanıyla güzel çünkü hiçbir şey durağan değil. Öte yandan yorucu. Kendimize bir ‘öte diyar’ bulmamız lazım. Çünkü bu şehir ruhumuzu kuşatıyor. Bunu söylerken illa herkes yurtdışına çıksın anlamında söylemiyorum. Herhangi bir kasaba da olabilir mesela. Enerjisi iyi gelen bir yer. Kimi doğduğu köye döner aralarda. Kimi Ege’de bir yere çekilir.

HER YAZ BUNALIMA GİRERİM

Yazının Devamını Oku

Şarap Türk hayat tarzının bir parçası olarak pazarlanabilir

11 Mayıs 2013
Intelligent Life dergisinin ödüllü şarap yazarı Tim Atkin, Masters of Wine Weekend etkinliği için geçen hafta İstanbul’daydı. Beş gün boyunca 320 Türk şarabını tattı, en iyileri seçti.

Master of Wine olmak için ne yapmak gerekiyor?

- Sınavlara giriyorsunuz. Üç ay boyunca tek işim sınavlara hazırlanmaktı. Her gün gözüm kapalı 12 şişe şarap tattım.

Peki en başa dönelim... Şaraba ilginiz nasıl başladı?   

- Aslında gazeteci olmak istiyordum. İlk işim bir şarap dergisindeydi. O zamana kadar şarapla pek ilgilenmiyordum. Çeşitli eğitimler aldım ama şarabı öğrenmenin en güzel yolu bolca tatmak. Yanınızda sizden daha fazlasını bilen ve anlatan birileri varsa daha da iyi! Bu konuda çok şanslıydım. 2001’de de Master of Wine oldum.

Ayda kaç şişe şarap içiyorsunuz?

- Bin şişe! Gayet keyifli oluyor ama bazı kurallarım var. Örneğin evde tek başımayken veya gündüzleri içmiyorum. Limitim yok ama nerede durmam gerektiğini biliyorum.

Şaraptan sıkılmaktan korktuğunuz oluyor mu?

- Hayır çünkü şarabın içinde tarih, jeoloji, iklim bilimi ve coğrafya var. Bağları olan çok ünlü insanlarla tanışıyorum, seyahat ediyorum. Örneğin geçen yıl Boğazkere bağlarına bakmaya Diyarbakır’a gittim. Oradaki bağlar dünyanın en eski bağlarından.

Yazının Devamını Oku

Yelkenler fora mamma mia!

7 Temmuz 2012
Havalı şeylerin memleketi İtalya’da, deniz ve yemeği birleştiren geleneksel Cooking Cup’ın (Yemek Kupası) 12.’si yapıldı. Venedik’teki yelken yarışını kazanan, tekne dalgalarla boğuşurken en güzel yemeği hazırlayan şefin takımı oluyor.

Cooking Cup, her yıl İtalyan su markası Sanpellegrino’nun ev sahipliğinde Venedik’te yapılıyor. Yarışmanın iki ayağı var. İlki etkinliğin konuklarının da katılımıyla yapılıyor. Farklı ülkeleri temsil eden on şef özel yemekleri sunarak ‘Halkın Seçimi’ unvanını kazanmaya çalışıyor. İkinci etaptaysa şefler mürettebatla yelkenliye biniyor.
Tekneler, Lido ve San Giorgio Adası arasındaki muhteşem lagününün arasındaki 12 mili hızla geçmeye çalışırken şefler de daracık mutfakta en güzel yemeklerini yapmak için çalışıyor. Jüri, ünlü tasarımcı Vittoria Missoni’nin efsanevi teknesi Timoteo’da bekliyor. Limana en hızlı varan teknenin şefi, jüriye yemeğini veriyor. Yarışa katılabilmek için üç şart var: 30 yaşından genç olmak, bir restoranda çalışmak ve profesyonel olarak aşçılıkla uğraşmak.

KADINLAR SAYESİNDE ŞEF OLANLAR

Bu yılki yarışmaya katılmaya hak kazanan 10 şef İtalya, Çin, İsveç, Avustralya, Rusya, Hollanda, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Belçika ve Lüksemburg’un en ünlü restoranlarından geliyordu. Ne yazık ki aralarında kadın yoktu ama hepsinin yemek yapmaya başlama sebebi bir kadındı. Bir kısmı anneleri çalıştığı için kendi kendilerine yemek yapmayı öğrenmiş; diğerleriyse evde anneleriyle mutfakta vakit geçirerek yemeğe merak sarmış.
Isınma turu, etkinliğin konukları için yapıldı. Yemekler tadımlık porsiyonlarda ve birbirinden lezzetli olsa da bir saat içinde 10 farklı yemeği tatmak hayli zor oldu; karidesli domates, füme somon yüzgeci, kuşkonmaz suyunda midye... Dolu midelerle sonunda en beğendiğimiz şef için Sanpellegrino şişelerinin kapaklarıyla oy verdik. ‘Halkın Seçimi’ ödülünü kazanan, istiridye sirkeli kurutulmuş langustin balığıyla İsrailli şef David Frenkel oldu.

PAZARDA MALZEME AVI

Asıl heyecansa ertesi gündü. İlk durak Venedik’in tarihi Rialto Pazarı’ydı. Çünkü bu yıl, yarışa ilk defa yeni bir kural kondu; şefler tariflerinde belli malzemeleri kullanmak zorundaydı. 100 Euro bütçeyle 50 dakikaları vardı. ‘Süpermarket’ yarışmasındaki gibi hızla pazara dağıldılar. Alışverişin ardından teknelerinin yolunu tuttular. Malzemeler yüklendi. Şefler alışık oldukları geniş çalışma alanlarından sonra teknenin daracık mutfağını önce yadırgadı. Çoğu daha önce hiç yelkenliye bile binmemişti. Binenler de küçücük mutfağında yemek yapmamıştı...

Yazının Devamını Oku

Denizin dişleri geri döndü

30 Haziran 2012
Tatil sezonunda keyfinizi kaçırmak istemem ama... Eski bir canavar geri döndü! 1975’de çekilen ‘Jaws’ filmiyle en gözde günlerini yaşayan köpekbalıkları yine gündemde. Köpekbalığı saldırılarında büyük bir artış var

Geçen hafta bir İtalyan, bir Avustralyalı, bir Güney Afrikalı ve iki Türk’le bir yemek masasında buluştuk. Biz Türkler, İtalyanla güzel yemekleri, hava ve suyu konuşurken Avustralyalı ve Güney Afrikalı’nın gündeminde daha ciddi bir konu vardı. “Sizde durum nedir?” diye sordu Avustralyalı; “Geçen hafta yine korkunç bir saldırı oldu” diye cevapladı Güney Afrikalı: “Yalnızca 20 yaşındaydı. O kadar kötü durumdaydı ki kurtaramadılar.” Bahsettikleri kurban bir sörfçü; saldırgansa, denizlerin en korkunç katili büyük beyaz köpekbalığıydı...

TADINA BAKIP BIRAKIYORLAR

Köpekbalıkları bu ara okyanus kıyısındaki ülkelerin en çok konuşulan gündem konusu. Zira saldırılarda büyük bir artış var. Geçen yıl gerçekleşen saldırı sayısı 75. Kurbanların 13’ü hayatını kaybetti. Diğerleriyse yaşamlarına kimi uzuvları eksik devam etmek zorunda kaldı.
1993’ten beri ilk defa kurban sayısı bu kadar yüksek. Uluslararası Köpekbalığı Saldırıları Dosyası’na göre 1990’larda ortalama ölüm sayısı yılda 8.2’yken, bu rakam 2000’lerde 16.1’e çıktı. Kurbanların yüzde 60’ı sörfçü. Köpekbalıkları, sörf tahtası üzerinde yüzen insanları favori yemekleri foklarla karıştırıyor. Çoğu zaman bir ısırık aldıktan sonra yaptığı yanlışı anlayıp bırakıyor.

SEBEBİ ARTAN TURİZM

Aslında köpekbalığı saldırısına uğrama olasılığı ölçülemeyecek kadar küçük. Peki bu artışın sebebi ne? Uzmanlara göre cevap; artan turizm faaliyetleri. Geçen yılki saldırıların çoğu, tarih boyunca köpekbalığı-insan karşılaşmalarının çok az olduğu Kosta Rika, Kenya ve Şeyseller gibi ülkelerde gerçekleşti. Turizme açılan ‘el değmemiş’ kıyılar, köpekbalıklarının doğal yaşam alanları. Turistler, köpekbalıklarının restoranı olan sulara girince saldırılar da kaçınılmaz oluyor. Örneğin Brezilya’daki Recife’de saldırılarıdaki artışın sebebi, tatil köylerinin boğa köpekbalıklarının üreme alanına kurulmasıydı...

İNSANLAR DAHA TEHLİKELİ

Saldırıların artmasındaki bir diğer sebep de köpekbalıklarının davet edilmesi! Yeni ekstrem turizm aktivitelerinden biri köpekbalığı beslemek. Verilen yiyeceklerle, köpekbalıkları kıyılara yaklaşmaya alışıyor. Keşif gemileri de köpekbalıklarını davet etme konusunda sorumlu. Araştırmacıların attığı yemlerle köpekbalıkları doğal yiyecek bulma rotalarından sapıyor. Ancak belirtmeliyim ki köpekbalıkları denizin en yırtıcı hayvanı olsa da insanlardan daha tehlikeli değil. Köpekbalıkları yılda ortalama 12 can alırken, tüm dünyada her yıl insanlar tarafından avlanan köpekbalığı sayısı 30-70 milyon.

Yazının Devamını Oku

Gelecek, analog!

23 Haziran 2012
10 yıl önce ilk dijital fotoğraf makinemi aldığımda çok heyecanlanmıştım. İtiraf etmeliyim ki o eski tip makineleri de hiç özlemedim. Ta ki iki ay önce İstanbul’un Galata semtinde açılan Türkiye’nin ilk Lomography Galeri Mağazası’nı ziyaret edene kadar.

Lomography’nin hikâyesi 30 yıl önceye gidiyor; 1991’de bir grup Viyanalı öğrenci Çek Cumhuriyeti’nde eski Rus mercek fabrikası Lomo tarafından üretilen bir Lomo Kompakt Auto fotoğraf makinesi keşfediyor. Çektikleri fotoğrafların canlı renkleri ve hafif bulanık tarzı çok hoşlarına gidiyor ve ortaya Lomography ve Uluslararası Lomografi Topluluğu (ULT) çıkıyor.
Lomocuların ‘10 Altın Kural’ı yazılıyor; yeni ürünler, filmler ve aksesuvarlar geliştiriliyor. Sloganları: ‘Gelecek Analog!’... Dijital hiçbir ürünleri yok. ULT’nin şu an dünya çapında yarım milyonu aşkın üyesi var. Konseptleri; interaktif, canlı, flu ve çılgın bir yaşam tarzı. Tokyo, Hong Kong, Paris, Şanghay, Seul, Londra ve New York, Rio ve Berlin’de dükkanları var.

HEM MAĞAZA HEM GALERİ

İstanbul’daki ilk dükkânlarıysa da iki ay önce Nural İdrisoğlu tarafından açıldı. Mağazada rengarenk analog fotoğraf makineleri, lensler, aksesuarlar, kitaplar, çantalar, kırtasiye ve moda ürünleri var. Makinelerinin fiyatları 89 liradan başlıyor, 1200 liraya kadar çıkıyor. ‘Stop-motion’ filmler çekebileceğiniz küçük LomoKino kameraları şahane. Ayrıca dünyanın her yerinden lomocuların çektiği 3 bin 500 İstanbul fotoğrafından oluşan bir LomoDuvarı var. Bu arada mağazada workshoplar da yapılıyor. Ayda dört defa analog fotoğrafçılık anlatılıyor. Ardından hep beraber fotoğraf çekmeye gidiyorlar. Katılım ücreti yetişkinlere 30, öğrencilere 20 lira. Kendi makineniz yoksa mağazadan ödünç alabiliyorsunuz. Aktivite ve workshoplar hakkında daha fazla bilgi www.lomography.com.tr adresinde.

DİJİTAL SIKICI GELİYOR

Mağazanın tatlı müdürü Sophie Sevil Bayraktar analog trendinin Türkiye’de de yaygınlaştığını anlatıyor: “Birçok insan analoga geri dönüyor. Şu an 3 bin takipçimiz var. Dijitalin güzel yanı çok ama o kadar mükemmel ki fotoğraf çekmenin zevki kalmıyor.” Benim gibi dijital kolaylığına alışmışları da rahatlatmayı ihmal etmiyor: “Öğrenmesi çok kolay. Alıştıktan sonra dijital çok sıkıcı geliyor.” Haftaya deneme yaptıktan sonra bunun doğru olup olmadığını öğreneceğim!

LOMOGRAFİNİN 10 KURALI

1. Gittiğiniz her yere kameranı da götür. Nerede neyle karşılacağını bilemezsin.

Yazının Devamını Oku

Düşünmüyorum o sayede iyiyim

16 Haziran 2012
Kritik bir anda, uzun uzun analiz etmek yeni bir düşünce zayıflığına sebep oluyor: Boğulma sendromu. Çözümüyse basit: Az düşünmek! Tenisçi Novak Djokovic bu trendden en fazla faydalanan isim. Zaten atalarımız da demiş: Düşün düşün, nereye kadar.

Önce biraz geriye gidelim... Geçen yılki ABD Açık’ın yarı-finallerindeyiz. Dört saatlik mücadelenin sonunda İsviçreli Roger Federer’in, Novak Djokovic’e üstün gelmesine az kalmış. Federer servisi atıyor, Djokovic kaderini kabullenmiş şekilde karşılık veriyor. Ancak o da ne! Djokovic’in adeta sallayarak vurduğu top müthiş bir dönüş yapıyor. Djokovic, kazandığı sayı sonrasında toparlanıyor ve kazanıyor! Maçtan sonra Federer kızgın: “Bazı oyuncular, kaybederken topa öylesine vurmaya başlıyorlar. Onların şanslı vuruşları yüzünden kaybetmeyi kabullenmek zor.” Şanslı vuruşunu Djokovic’e sorduklarında gülerek karşılık veriyor; “Evet, bazen bunu yapıyorum. Arada işe yarıyor!”

TESADÜF DEĞİL

Djokovic’in boşvererek yenmesi aslında bir şans eseri değil. Bu konudaki rekortmen Federer’in son iki yıldır grand slam turnuvası kazanamamasının sebebi de artık yaşlanması değil. Geçen hafta Roland Garros’ta yine Djokovic’e yenilen Federer, zor zamanlarda ortaya çıkan yeni bir düşünce zayıflığından mustarip. Adı, spor jargonunda ‘boğulma sendromu’ olarak geçiyor. Örnekleri futbolda da var. Oyuncular çok fazla ‘kendine odaklanmış’ olmaktan penaltı kaçırıyor. Djokovic de bir zamanların yenilmez oyuncusunu sadece ‘çok fazla düşünmeyerek’ yeniyor.

YARATICILIĞA ENGEL

Çok fazla düşündüğünüzde başarılı olmak için gereken akıcılığı kaybediyorsunuz. Kafanızdaki sesler yetenekleri ve sahip olduğunuz sağduyuyu bastırıyor. Yapılması gereken, çok kritik bir anda, biraz kendinizi bırakarak yıllarca öğrendiklerinizi uygulamak. Çok fazla düşünmek sadece fiziksel performansa değil yaratıcılığa da engel oluyor. Nitekim ‘çok düşünmeme’ yöntemini kullananlar sadece sporcular değil, en iyi işlerinin bir trans halindeyken çıktığını söyleyen çok sayıda oyuncu ve müzisyen var. Mesela Bob Dylan, gençliğinde yazdığı en güzel şarkılarının hiç uğraşmadan ortaya çıktığını söylüyor.

CAHİLLİKLE KARIŞMAMALI

Peki düşünmemeyi nasıl öğreniriz? Bob Dylan’ın yaratıcı fikirler için formülü kendinizi analiz etmeyi kesmek: “Yaşlandıkça akıllılaşırsınız ve bu da size hep bir engel olur. Beyninizi fazla düşünmemek üzerine programlamalısınız” diyor. Her şeyin altında bir şey aramamak gerekiyor. Tabii buradaki kritik nokta düşünmemekle cahilliği karıştırmamak. Daha önce konu üstüne hiç düşünmediyseniz, o zaman hiç düşünmeme taktiğini uygulayamıyorsunuz. Djokovic’in şanslı vuruşlarının işe yaramasının sebebi bundan önce hem maçlarda hem antrenmanlarda aslında milyonlarca defa o vuruşu yapmış olması.

HAKEM BEDRİ BAYKAM

Yazının Devamını Oku