Zeynep Bilgehan

Zeynep Bilgehan

zbilgehan@hurriyet.com.tr

Sanat Tarihçisi Yenişehirlioğlu: Osmanlı’yı anlamak için dizileri unutun

8 Mart 2026
Osmanlı sanatı tam olarak nedir? Neden Mimar Sinan’dan başka meşhur mimar yok? Gündelik hayatta Osmanlı sanatı ve mimarisinden izleri nerede görebiliriz? Ankara, Cumhuriyet’ten önce gerçekten bir ‘köy’ müydü? Vehbi Koç Ankara Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi (VEKAM) Direktörü ünlü sanat tarihçisi Prof. Filiz Çalışlar Yenişehirlioğlu ile hem eski albümleri karıştırdık hem bu soruların yanıtlarını konuştuk…

1- CUMHURİYET’in başkenti Ankara’da 1928’den kalma bir binadayız: Büyük Apartman… Vehbi Koç tarafından satın alınıp bir han olarak yaptırılan bina, uzun bir restorasyon sürecinden sonra geçen ay Vehbi Koç Ankara Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi’nin (VEKAM) yeni merkezi olarak açıldı. Karşımızda mekânın ev sahibi, VEKAM Direktörü Prof. Filiz Yenişehirlioğlu var… Osmanlı sanatı üzerine Türkiye’nin duayen hocalarından Prof. Yenişehirlioğlu, Ankara üzerine araştırmalar yapan kurumun 2013’ten beri direktörü. İlk soru; 600 yıllık tarihi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun sanatı üzerine çalışıp, ‘Bir köy’den Cumhuriyet’in başkentine dönüşen Ankara’da çalışmak zor mu? Gülerek, “Böyle deniyor ama Ankara 19. yüzyıldan sonra bütün Orta Anadolu’nun bağlı olduğu vilayettir. Yıllarca bütün ülkeye hizmet etmiş, kendini unutmuş. Ankara’yı Ankaralılara hatırlatıyoruz” diye yanıtlıyor…

Prof. Filiz Çalışlar Yenişehirlioğlu - Zeynep Bilgehan

SÖZ KONUSU OSMANLI TARİHİ OLUNCA…

Kendi hikâyesi de hem Osmanlı hem Ankara’dan izler taşıyor. Anne tarafı kökleri Yanya’ya dayanıyor; Birinci Dünya Savaşı döneminde İstanbul’a yerleşmişler. Dedesi Beylerbeyi Sarayı’nda ‘Surre Emini’ymiş; padişah adına hacca gidermiş… Baba tarafı İstanbullu; büyük amcası Kurtuluş Savaşı komutanlarından İzzeddin Çalışlar. Filiz Hoca gülerek, “Söz konusu Osmanlı tarihi olunca işin içinden çıkması zor oluyor!” diyor. Kendi, 1949 yılında Ankara’da doğuyor. Makine mühendisi babasının görevi sebebiyle çocukluğu farklı şehirlerde geçiyor; Artvin, İstanbul, Batman... Yenişehirlioğlu, “Çocukluğum sokaklarda geçti” diyor: “Murgul’da Kafkas gelenekleriyle, Batman’da acı lahmacunla tanıştık. Erken sanayi yerleşmesinde örnek olabilecek ‘işletme’lerde kalırdık. Sineması, havuzu olan çok canlı bir ortam olurdu.”

“Murgul’daki ilkokulda şiir okurken...”

2- 19. YÜZYIL VİKTORYENİ ANNEANNEM

İlkokulu bitirdikten sonra Arnavutköy Kız Koleji (bugünkü Robert Kolej) sınavını kazanarak İstanbul’a geliyor. Anneannesi ve dedesinin Arnavutköy’de ‘büyük aile’ hayatı yaşadıkları yalısına yerleşiyor. Yenişehirlioğlu, “Bir nevi 19. yüzyıl Viktoryeni olan anneannem benim gibi sokaktan gelmiş kızı disipline etmek için epey uğraştı!” diye gülerek anlatıyor: “İlk birkaç yıl bocaladım. Sosyal hayat daha ziyade lisede başladı. İki yıl yatılı okudum. Sinematek kurulmuştu, sinemalara giderdik. Okul gazetesinin önce yazarı, sonra editörü, sonra yayın yönetmeni oldum. Bu çok hoş bir işti çünkü baskı için Karaköy’deki hanlara giderdim; matbaalarda dizilirdi.”

“Annem ve babamla (Ruhsar-Suat Ata Çalışlar)”

Yazının Devamını Oku

Kayseri’nin duayen Başkanı Memduh Büyükkılıç: Çocukken şımarmaya vaktimiz olmadı

22 Şubat 2026
Kayseri’deyiz… Erciyes Dağı bu kış, sezonun açıldığı 18 Aralık’tan beri 3 milyon ziyaretçiyi ağırlayarak bir rekora imza attı. Bu vesileyle Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç’ın kapısını çaldık; hayata bir köy çocuğu olarak başlayıp nöroloji doktoru olmasına ve 30 yılı aşan siyaset tecrübesine, hikâyesini dinledik…

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç siyasette, özellikle de yerel yönetim konusunda Türkiye’nin ‘duayen’ isimlerinden biri… 1995 seçimlerinde Kayseri milletvekili olarak başladığı siyaset maratonunda, 1999-2019 arası dört dönem Melikgazi Belediye Başkanlığı yaptıktan sonra 2019’dan beri Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini yürütüyor… 30 yılı aşkın süredir siyasette; hem bir ‘ağabey’ konumunda hem de enerjisiyle ‘Atom karınca’ lakabıyla anılıyor. Büyükkılıç, “Siyasetin genci yaşlısı olmaz, deneyimlisi olur” diye başlıyor söze: “Deneyim gençler için bedavaya alınan bir değerdir. Yaş, pozisyon, kıyafetin güzelliği... Bunların hepsi geçicidir. Önemli olan kişiliktir. Kendini genç hisseden bir başkan olarak gençlere önerilerim bunlar.” Peki kendisi hangi yollardan geçmiş?

Memduh Büyükkılıç, 1953 yılında Kayseri’nin Develi ilçesine bağlı Şıhlı Köyü’nde doğuyor: “Bir köy çocuğu olarak doğmuşuz. Altı ağabeyim, iki ablam var. En şirinleri, en küçükleri benim (gülüyor)… Benden önce yokluktan vefat etmiş dört kardeş var. Rahmetli babam esnaftı. Toptan bakkaliyeyle uğraşırdı. Köy şartlarında yeri geldi tarlada çalıştık, yük indirdik kaldırdık… Şimdi ‘seyyar yasak’ diyoruz ama Develi’de seyyar satıcılığım bile vardır, sebze satardım.”

Küçük yaşta çalışınca hayatı erken yaşta öğrenmiş: “Kazanarak harcamanın kıymetini biliyorsunuz; savurgan olmuyorsunuz, tasarruflu oluyorsunuz… Bu ‘cimrilik’ değil. Kayserimizle ilgili bazen olumsuz, yanlış paylaşımda bulunuyorlar. Kayserili helalinden kazanır, helalinden harcar. Gereksiz yere para harcamayı sevmez. Hayırseverliğiyle ön plana çıkar; yeri geldiğinde yüzlerce milyon harcayarak okul, sağlık ocağı yaptırır… Kolay bulan kolay harcar, kolay kaybeder. Halbuki zor bulan kadir kıymet bilir.”

‘BELEDİYECİLİĞİN PROFESÖRÜ’

Çevresi, ‘Belediyeciliğin profesörü’ diye takılıyormuş. Tıpta kalsaydı bu zamana profesör olurdu. Büyükkılıç: “Akademiyi önemsedim ama mülakatlarda siyasi duruşumuzdan bizi kabullenmediler. Bunun istismar edilmesinden hoşlanan insanlar değiliz. Devleti yönetenlerin hatalarını devlete mal edemeyiz. Kişisel hatalardır... Şimdiye bakıp kıymet bilmeliyiz.”

Yazının Devamını Oku

Şef Sinem Özler anlattı: İçli köfteyle lahmacunla Michelin’i nasıl aldı

15 Şubat 2026
Genel müdür olarak başladığı restoranda kendini bir anda mutfakta yemek yaparken buluyor. Topuklu ayakkabılarını çıkarıp zorlu mutfak koşullarına uyum sağlıyor. Anadolu mutfağının unutulmaya yüz tutmuş tariflerini canlandırarak şehir merkezinden uzaktaki Mahmutbey’de restoran Seraf’ı gastronomi meraklılarının gözdesi haline getiriyor… 2023’te Michelin rehberine girdi, 2025’te dünyanın prestijli gastronomi etkinliklerinden The Best Chef Awards 2025’te ‘En Yenilikçi Şef’ kategorisinde ödül aldı. Yarışmanın tarihinde ilk kez bir Türk kadın şef olarak bu unvana layık görülen Sinem Özler ile beraberiz…

1-Geniş, açık mutfakta sakin ama hummalı bir çalışma var… Tencereler hazırlanıyor, hamurlar açılıyor. Az sonra bu mutfak en az 400 kişiye servis yapacak. Şef Sinem Özler bir yandan mutfağı bir yandan ekibi hazırlıyor, bir yanda gelen rezervasyonları alıyor… Dünyanın en çok emek isteyip en az takdir edilen işlerinden biri yemek yapmak… Özler, “Aynı standartta iş yapmak kolay değil. Başarının sırrı yaptığınız her şeyde özenli olmak” diyor. Bu özen, şefi olduğu restoran Seraf’ı 2023 yılında Michelin rehberine soktu. Bundan sekiz yıl önce kurumsal genel müdür olarak çalışmaya başladığı restoranda biraz da zoraki olarak mutfağa girip Michelin’li bir şef olarak çıkacağını tahmin eder miydi? Hikâyeyi en başa saralım…

EVDE İYİ BİR STAJ YAPMIŞIM

Sinem Özler, 1980 yılında beş kuşaktır İstanbullu olan bir ailenin dört çocuğundan üçüncüsü olarak Kocamustafapaşa’da dünyaya geliyor. Özler, “Kalabalık bir çocukluk geçirdim. Annem insan ağırlamayı çok severdi. Misafirperverlik tarafı annemden gelmiş olmalı. Bilmeden evde iyi bir staj tamamlamışım” diye başlıyor anlatmaya: “Babam işçiydi. Elle ayakkabı yapardı. Gedikpaşa dediğimiz eski el işleri yapılan yerde çalışırdı. Bizi okutup hayata kazandırana kadar çalıştı. Evde kendimi hep mutfakta hatırlıyorum. Özel günlerde sofralar kurulurdu. Ben işin tedarik kısmından itibaren her aşamasında yardım ederdim. Pazardan alınan canlı balıklar evde saatlerce ayıklanırdı. Halam yeni şeyler denemeye meraklıydı. O zamanlar videolu tarifler yoktu. Tek kaynak kupon biriktirerek alınan yemek dergileri, kitaplarıydı. AR-GE kısmını halamla çalışmışım!”

SENE 1982 - Annesi Ümit Özler ile

2-KURUMSAL HAYATI ÖĞRENDİM

Özler, 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Reklam Bölümü’ne giriyor. Birinci sınıftan itibaren haftanın iki günü okula giderken üç günü de ailesine destek olmak için bir reklam ajansında çalışıyor. Özler, “Reklamcılık sektörü yeni başlamıştı” diye anlatıyor: “Ajans Nişantaşı’ndaydı. İstanbul’da doğup büyümüştüm ama daha izole çeperden gelip şehrin merkezinde başka kültürden insanlarla tanışmak beni çok geliştirdi. Çay da getirdim, toplantı notu da tuttum… Yapay zekânın olmadığı çağda herkesin yeteneklerini kullanarak deneyim kazandığı bir dönemde… Kurumsal ciddiyeti, disiplini öğrendim ve bu deneyimi sonraya da aktarma şansına sahip oldum.”

Yazının Devamını Oku

İstanbul Devlet Opera ve Balesi Başkoreografı Savaşkurt biletleri 45 saniyede tükenen Fındıkkıran’ın sırrını anlattı

8 Şubat 2026
Yılın Fındıkkıran Balesi sezonundayız! Çaykovksi’nin ölümsüz eseri Fındıkkıran, Devlet Opera ve Balesi tarafından her kış bu zamanlarda sahneye konuyor. Bakan Ersoy’un verdiği bilgiye göre de bu yıl biletleri 45 saniyede tükendi. Peki bir eser nasıl olur da 135 yıl boyunca eskimez? Hem bu sorunun cevabını almak hem de kendi hikâyesini dinlemek için İstanbul Devlet Opera ve Balesi Başkoreografı, ünlü balerinimiz Ayşem Sunal Savaşkurt ile beraberiz…

BU kış, biletleri çıktığı anda tükenen etkinlikleri konuştuk. Türkiye’de Tarkan konseri, yurtdışında da yeniden bir araya gelen veya jübile yapan sanatçı konserleri, ödüllü tiyatro oyunlarıyla kültür sanatın yeniden zirve yaptığı bir dönem oldu. Ancak bir eser var ki yalnız bu sezon değil neredeyse 135 yıldır biletleri satışa çıktığı gün tükeniyor, popülaritesini hiç kaybetmiyor; İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin de şubat boyunca sahneleyeceği Çaykovksi’nin ölümsüz eseri, bir kış masalı Fındıkkıran Balesi… Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy da bu eserin tüm temsillerinde biletlerin satışa çıkar çıkmaz tam 45 saniye içinde satıldığını açıkladı ve “Biletini gişeden almak isteyenler gece 3-4 gibi sıraya girdi” dedi. Bir yılbaşı gecesi kendisine hediye gelen fındıkkıran ile büyülü bir dünyanın içine giren Clara’nın hikâyesi neden bu kadar çok seviliyor? Bu sorunun cevabını almak için kendisi de defalarca Clara rolünde dans etmiş, ünlü balerinimiz ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Başkoreografı Ayşem Sunal Savaşkurt ile beraberiz…


Fotoğraf: Murat ŞAKA

SANATÇI BİR AİLE

Onunla Atatürk Kültür Merkezi’nde bir temsil öncesi sahne arkasında buluştuk. Kulisler Ayşem Hanım için çocukluktan itibaren tanıdık bir yer… Ayşem Sunal, Türkiye’nin ilk kuşak meşhur bale sanatçıları Evinç ve Hüsnü Sunal’ın iki kızından küçüğü olarak Ankara’da dünyaya geliyor. Kelimenin tam anlamıyla sanatçı bir ailenin içinde, sanatçılarla birlikte büyüyor. Önce aile hikâyesini dinlemeliyiz, Ayşem Hanım anlatıyor: “Annemin babası olan dedem opera sanatçısıydı. Annem de onun etkisiyle balerin olarak yetişiyor. Babam Hüsnü Sunal’ın hikâyesi biraz daha farklı; İstanbul’da, o dönem balenin meşhur isimlerinden Lydia Krassa Arzumanova tarafından keşfediliyor. Babaannem, Madam Arzumanova’nın arkadaşı. Tesadüfen babamı görüyor. Fiziği dikkatini çekiyor ve babaanneme ‘Bu çocuğun fiziği baleye çok müsait, mutlaka bale yapsın’ diyor. Babam o sırada dokuz  yaşında. Madam Arzumanova’nın kurduğu bale sınıfı, Türkiye’nin ilk bale sanatçılarının çıktığı sınıf oluyor; sene 1947… Daha sonra 1948 yılında kurulan Yeşilköy Bale Okulu 1950’de başkente taşınarak Ankara Devlet Konservatuvarı’nın bir bölümü olmuştur. Babam tam zamanlı yatılı, yani hem haftaiçi hem haftasonu orada. Bu sırada annesini kaybedince onu bütün konservatuvar büyütüyor; talebeler, Müşfik Kenter gibi tiyatrocular… Hem çok yetenekli hem de kimsesi yok… Babam konservatuvardan mezun olan ilk erkek Türk bale sanatçısı.”


“Dedem AKM’nin ilk açılışında 12 Nisan 1969’da AIDA eserinde Mısır Kralı rolünde”

KULİSTE BÜYÜDÜM

Yazının Devamını Oku

Prof. Dr. Haluk Oral: Maziyi deşen bir edebiyat arkeoloğu

1 Şubat 2026
İhsan Yılmaz, onu ‘Dağılmış arşivlerin kahramanı’ diye tanımlıyor. Bir diğer lakabı ‘edebiyat arkeoloğu…’ Kütüphanesinin rafları sizi zaman yolculuğuna çıkarıyor; Nazım Hikmet’in mektupları, Orhan Veli imzalı kitapları, çizimleri… Prof. Dr. Haluk Oral ile buluştuk; çok yönlü kimliğine yakışır şekilde hem kendi hikâyesini hem koleksiyonunu hem kitaplarını hem de 30 yılını verdiği mesleği matematik bilimini konuştuk.

Prof. Dr. Haluk Oral’ın kapısını, en güncel işi, Everest Yayınları tarafından geçen kasım ayında yayınlanan, Çanakkale Savaşı kahramanlarından Şefik Aker’in hikâyesini anlatan son kitabı ‘Miralay’ vesilesiyle çaldım. Vesilem güncel bir iş ama aslında Prof. Oral’ın uzmanlık alanı güncel değil, mazi… Ona ‘edebiyat arkeoloğu’ diyorlar; evinin her yerini kaplayan kütüphanesinde sayısı on bini bulan imzalı kitaplar, tarihi belgeler, mektuplar, objeler var. Neler mi? Mesela Nazım Hikmet’in mektupları, imzalı Orhan Veli, Ahmed Arif, Oğuz Atay kitapları…

HURDACIDAN ÇIKAN BELGELER

Son kitabı ‘Miralay’ın yazım süreci 30 yıllık bir ‘koleksiyonerlik emeği’ne dayanıyor. Oral, “20-25 yıl önce Çanakkale Muharebeleri hakkında belge toplamaya başladığımda sahaflarda Şefik Bey’le ilgili pek çok malzeme buldum. Bir esnaf, hurdacıdan aldığı evrakı değişik sahaflara parça parça satmıştı. Bu belgelerin bir kısmından 2007’de yayımladığım Arıburnu 1915: Çanakkale Savaşı’ndan Belgesel Öyküler adlı kitabım çıktı. Şefik Bey, Çanakkale Kara Savaşları başladığı gün çıkarma kuvvetlerine ilk karşı koyan 27. Alay’ın kumandanıydı; onun anıları ve arşivinden çıkan belgeler mükemmel kaynaklar oldu. Sonra da İzmir, Ankara ve İstanbul’da farklı sahaflarda Şefik Bey belgeleri zuhur etmeye devam etti” diye anlatıyor. Son 15 yıldır tam zamanlı olarak yaptığı yazarlık ve koleksiyonerlik öncesindeyse Prof. Oral’ın asıl alanı matematikti… 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli olana kadar çalışma alanları Kodlar Teorisi, Şifreleme ve Kombinatorik. Oradan, buralara nasıl gelinmiş? Eski albümleri açıyoruz.

KARARGÂHTA KURŞUNLANAN HARİTA

Geçmişi geri getiremiyoruz ama geçmişten gelen bir objeye dokunmak insana zaman yolculuğu yaptırabiliyor... Bunun bir örneğini Haluk Bey’in gösterdiği bir harita ile yaşadık. ‘Miralay’ kitabında kullandığı belgelerden biri üzerinde bir delik ve imza olan bir harita... Oral anlatıyor: “Şefik Bey el yazısıyla üzerine not düşmüş: ‘İşbu delik ikamet ettiğim odanın önünde infilak eden bir İngiliz obüs mermisinin mezkûr odadan içeri girip duvarda asılı bulunan haritanın burasına çarptı.’” Bu bilgiyi öğrenince harita sizi adeta Şefik Bey’in oturduğu karargâha götürüyor... Oral: “Bir daha hiç dokunamayacağınız, tanışamayacağınız insanlardan bir iz, onlarla sohbet etmek gibi... Dünyevi zevklerin en güzeli bu tarihi belgelere dokunmak...”

Yazının Devamını Oku

Gönüllü caz elçisi

25 Ocak 2026
Onun için bir ‘Caz elçisi’ desek yeridir; 16 yaşından beri kulüplerde çalıyor, TRT Caz Orkestrası’ndan Kenan Doğulu, Sezen Aksu gibi isimlerin albümlerine, Kerem Görsev ve Fazıl Say ile konserlerden Cem Yılmaz’ın filmlerine kadar pek çok yerde karşımıza çıkıyor… Caz müziğinin bugün Türkiye’deki en üretken, enerjik, güler yüzlü ve sevilen isimlerinden Ferit Odman ile buluştuk; hem kendi hikâyesini dinledik hem de caz tarihinde bir yolculuğa çıktık…

1- Önce kendi hikâyesiyle başlayalım… Ferit Odman, 1982 yılında Bursa’da, Bursa’nın eski ailelerinden birinin üç çocuğundan en küçüğü olarak doğuyor. Adını taşıdığı baba tarafından dedesi, Kükürtlü Kaplıcaları’nın sahibi Ferit Odman. Anne tarafından dedesi ise “Aynalı Doktor” diye tanınan, kentin önde gelenlerinden Dr. Tahir Alyanak. Babası Giray Odman, 1960’lı yıllarda yüksek lisans için Amerika’ya gidiyor. Donald Trump’ın da mezun olduğu Wharton School’da MBA yapıyor. Oda arkadaşı ekonomist Ege Cansen’le kentin caz kulüplerine gidiyorlar, sonrasında bavulunda caz plaklarıyla Türkiye’ye dönüyor. Bu sırada dede Odman vefat edince Giray Odman kaplıca işlerinin başına geçiyor. Genç Ferit Odman’ın çocukluğu varlıklı bir evde geçiyor. Ancak zamanla babasının işleri bozuluyor.

VARLIKTAN YOKLUĞA

Aile, Odman 12 yaşındayken eski varlıklı düzenini kaybediyor. Odman, ortaokul için Robert Koleji kazanıyor ancak o dönemde ailenin maddi imkânları elvermediğinden Bursa Anadolu Lisesi’ne kaydoluyor. 16 yaşındayken ani bir kalp kriziyle babasını kaybediyor. Zor günlerde onu ayakta tutan çocukluğundan beri evde dinlediği, âşık olduğu caz plakları ve ritim tutkusu oluyor… Odman, “Kendimi bildim bileli elim ayağım hiç durmadı; davul çalmak için doğmuşum” diye anlatıyor: “10 yaşında başladım. İlkokuldan itibaren okul bandolarındaydım. Ailem beni hep bir dünya insanı olmak için yetiştirdi. Lisede AFS değişim programıyla bir yılımı İsveç’te geçirdim. Burada ‘Türk çocuk’ olarak hem okul orkestralarında hem de hocalarımın caz gruplarında çalıyordum. Beni oradan ‘Müzik kariyerinde başarılar!’ diyerek uğurladılar. 13 yaşından itibaren ne olacağımı biliyordum…”

Ferit Odman - Zeynep Bilgehan

16 YAŞINDAN BERİ ÇALIŞIYORUM

Lise yıllarını sınıftan çok orkestralarda geçiriyor; Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda çok sayıda birincilik alıyorlar. Ders notlarının da iyi olması sayesinde burslu olarak Bilgi Üniversitesi Caz Performans Bölümü’ne giriyor. Sene 2001… Odman, “O dönem Bilgi Üniversitesi’nde Aydın Esen, Can Kozlu gibi Türkiye’de caz alanındaki en iyi isimler; Ricky Ford, Donovan Mixon gibi Amerikalı çok değerli hocalar vardı. Amerika’da okumuş gibi Amerikan müziğini öğrendim” diyor: “Ancak İstanbul’da hayat zordu… Çocukluk arkadaşımla paylaştığımız bir öğrenci evinde idareli bir hayat yaşıyorduk. Çalışmam lazımdı. Bursa’daki kulüplerde, 16 yaşımdan beri süregelen bir çalışma hayatım vardı.”

“Çocukluktan gelen plak sevgisi”

2- İSTANBUL’UN CAZ HAYATI

Yazının Devamını Oku

Çok izlenen oyunların yönetmeni Işıl Kasapoğlu: Tiyatro için otomobilimi, TV’mi sattım

18 Ocak 2026
Sezonun popüler oyunlarında hep onun imzası var; Don Kişot, Amadeus, Bulaşıkçılar, Aşk Biter Mi… Lise yıllarından itibaren sahne arkasında. Biletleri tükenen oyunlarından hiçbirini de seyretmemiş! Kariyerinde 50. yılını geride bırakan tiyatromuzun usta yönetmen-rejisörü Işıl Kasapoğlu ile hem eski albümleri karıştırdık hem tiyatronun dününü bugününü konuştuk...

 

1- IŞIL Kasapoğlu’nun en zor cevapladığı ilk soru oluyor; şu anda kaç şehirde, hangi yapımların altında imzanız var? Başlıyor saymaya: “Bu sezon başlayan Don Kişot, yedinci sezonunda olan Amadeus, Bulaşıkçılar, Aşk Biter Mi, Hamlet var, Barda oynadı ve durdu, Semaver Kumpanya’da Nasreddin Hoca oynuyor, Bursa’da çocuk oyunum var, Ankara’da Cimri vardı; biletleri sürekli tükenerek oynadı. Şu an sanırım yedi sekiz oyunum birden oynuyor.” Bu nasıl olabilir? Hepsine nasıl yetişiyor? Kasapoğlu gülerek, “Hayatımda hiçbir oyunumu seyretmedim” diye yanıtlıyor: “En son genel provada seyrediyorum. Prömiyeri bile seyretmiyorum. Sürekli ayağa fırlayıp ‘Hayır, o öyle değildi!’ diye burnumu soktuğumu fark edince vazgeçtim (gülüyor). Seyirciye teslim ediyorum; onlar büyütüyor…”

 “ANLATACAĞIM ŞEYLER OLMALI”

Kasapoğlu’nun bu yıl meslek hayatındaki 50. yılı. Yıllarca Şehir Tiyatroları’na, Devlet Tiyatroları’na katkı verdi; Semaver Kumpanya, İzmit Tiyatrosu, İşsanat Çocuk Tiyatrosu ve Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nu kurdu. Afife Ödülleri’nden İKSV Onur Ödülü’ne sayısız ödülün sahibi… Bütün oyunlarının biletleri tükeniyor. Bu ilginin sebebi nedir? Işıl Bey, “Meselelerimizi tiyatroyla o kadar güzel anlatabiliyoruz ki” diye yanıtlıyor: “Ancak tiyatroyu ikiye ayırmalıyız: eğlendiren ticari tiyatro ve bir şeyler anlatmak için yapılan kamusal tiyatro. Ben hep ‘Anlatacağım bir şeyler olmalı’ dedim. Tüm oyunlarımda günümüz meselelerinden bahseden tiyatro yapmaya çalışıyorum. Dünyanın değişmesine ufak da olsa katkıda bulunmak için uğraşıyorum. Tiyatronun kendisi zaten bir muhalefettir ama ille sağa, sola veya bir yere değil, yürümeyen her şeye muhalefettir. Bugüne kadar 170 oyun yapmışım. Hâlâ da bir şeyler anlatabilmek için uğraşıyorum.”

2- DAİMİ YATILI ÖĞRENCİLİK

Her şey nasıl başlamış? Sahneyi başa alalım! Işıl Kasapoğlu, 1954 yılında İzmir’de ticaretle uğraşan bir baba ile gazeteci bir annenin üç çocuğundan ilki olarak dünyaya geliyor. Kitaplar, öyküler yazan, dergiler çıkaran annesi Türkan Kasapoğlu’nun teşvikiyle ilkokuldan itibaren Balzac, Dostoyevski, Tolstoy gibi klasikleri okuyor. Her hafta annesiyle Devlet Tiyatrosu’na oyun izlemeye gidiyor. Ortaokula Saint-Joseph Lisesi’nde başladıktan sonra yedinci sınıftan sonra daimi yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne geliyor.

Yazının Devamını Oku

Heykelleri Paris’te sergilenen Cem Sağbil: Sanat artık Doğu’dan yükseliyor

11 Ocak 2026
Sanat başkentlerinden Paris, kamusal alanlarında binden fazla esere ev sahipliği yapıyor. Sokaklarında üç bin yıllık dikilitaştan 1614 yılında dikilen ilk bronz heykele çeşit çeşit eserle karşılaşabilirsiniz. Bir Türk sanatçının, Cem Sağbil’in iki heykeli de kalıcı olarak Paris’te bir parkta sergilenmeye başlandı… Sağbil ile hem kendi hikâyesini hem de güncel sanatı konuştuk.

 

 1- Eğer yolunuz Paris’e düşerse, 10. Bölge’deki Alban Satrange Meydanı’nda iki heykel sizde bir tanıdıklık duygusu uyandırabilir… Bronzdan yapılmış, biri elinde güneş diğeri ay tutan, uzun boylu, ‘Hemera’ ve ‘Ay Tutan Adam’ isimli iki figür bir Türk heykel sanatçısının eseri: Cem Sağbil… İlk defa 2009 yılında Fransa’da Türkiye Mevsimi etkinliği kapsamında 10. Bölge Belediyesi’nin fuayesinde sergilenen heykeller daha sonra Alban Satrange Meydanı’ndaki parkta sergilenmeye başlandı. Üç yıllık kiralama sürecinin ardından heykeller halk tarafından çok sevilince Paris 10. Bölge Belediyesi tarafından kalıcı olarak kente kazandırılmak üzere satın alındı. Bu sırada park, iki eserin yeniden yerleşim sürecinin parçası olarak kapsamlı bir çevre düzenlemesi ve restorasyon sürecine girdi. Bu sürecin sonunda kalıcı birer kamusal yapıt haline gelen ‘Ay Tutan Adam’ ve ‘Hemera’ heykelleri geçen ay başında kalıcı olarak yerlerine yerleştirildi.

Zeynep Bilgehan – Cem Sağbil

DOĞU VE BATI ARASINDA

Sanatın başkentlerinden Paris’te bir Türk heykel sanatçısının heykellerinin kalıcı olarak sergilenmesi vesileyle Sağbil’in İstanbul’daki atölyesinin kapısını çaldık. Sağbil, artık Parisli olan ‘Hemera’ ve ‘Ay Tutan Adam’ heykellerinin anlamını ve Paris’te neden sevildiklerini anlatarak başlıyor: “Ben güncel sanatın içinde değilim. Bu da bana daha felsefi işler üretme şansı getiriyor. Eserlerimde figüratif çalışıyor ve mitolojiden etkileniyorum. Bir tarafta Doğu’nun gücünü simgeleyen ay var; duyguları, aşkı, inançları, efsaneleri anlatıyor. Diğer yanda Batı’yı anlatan Apollon’un güneşi; bilgi, akıl, devamlılık, mantık… Heykeller, Paris’in yabancıların çok yaşadığı kozmopolit bir bölgesinde sergileniyor. Ben de uzun süre Almanya’da yaşadıktan sonra uzun yıllardır Türkiye’deyim. Bu ikilik duygusunu çok iyi biliyorum…”

2- SANAT HEP AKLIMDAYDI

Yazının Devamını Oku