Bu, içinde hem bir peri masalı hem trajedi ama sonunda da küllerinden doğma içeren bir hayat hikâyesi…Piyanistimiz Mehveş Emeç ile beraberiz. Emeç, akademik çalışmaları sebebiyle ara verdiği aktif konser hayatına bir süre önce geri döndü. Yazın sıcak günlerinden birinde buluştuk. Emeç, bir Mozart eseri gibi pozitif enerjisiyle insanı sarıp sarmalayan, uzaktan bile ‘yıldız ışığı’nı hissettiren insanlardan… Bu bir tesadüf değil, çünkü müzik sesinin hiç eksik olmadığı bir eve doğmuş, hayatı boyunca parmakları piyanoda, aklı müzikte yaşamış. Eski albümleri açalım.
FUTBOLLA HİÇ ALAKAM YOKTU
Emeç’in bestelediği, herkesin çok iyi bildiği bir eser var… Statlarda coşkuyla söylenen ‘Cimbom Galatasaray, Galatasaray şampiyon!’ diye başlayan meşhur Galatasaray marşı… Hikâyesini şöyle anlatıyor: “Galatasaraylı yöneticilerden 1996 yılında bir teklif aldım. Futbolla hiç alakam yoktu. Maçlara gitmem ama evde koyu Galatasaraylı babamla kardeşimin maç izlerkenki hallerini düşündüm. Gözlem ve hatıralarla marşı üç günde yazdım. Böylesine benimsenmesi, statlarda coşkuyla söylenmesi beni hâlâ çok duygulandırıyor. Kitleler beni Schubert yorumlarımla değil Galatasaray marşımla benimsedi (gülüyor).”
ARKADAŞLARI DEĞİL PİYANOYU TERCİH EDERDİM
Mehveş Emeç, gazeteci yazar Çetin Emeç ile Bilge Emeç’in iki çocuğundan ilki olarak İstanbul’da doğuyor. Annesi Bilge Hanım’ın yönlendirmesiyle parmakları piyanoya ilk kez o henüz üç buçuk yaşındayken değiyor. Emeç, “Arkadaşlarıyla vakit geçiren bir çocuk değildim” diye başlıyor anlatıyor: “Kalabalık ortamlarda yabancılık çekerdim. Herkes bahçede oynarken ben piyanomun başında olmayı tercih ederdim. Annem piyano çalardı, evde hayran hayran onu dinlerdim. Akşamları konserlere giderdik. Çocukluk hayalim bir orkestramın olmasıydı; ‘Keşke konserden sonra orkestramla eve gidip istediğim kadar müzik yapabilsem!’ derdim”
MEŞHUR HOCALARLA GEÇEN ÇOCUKLUK
Ailesi onun müziksiz kalmama dileğini yerine getiriyor, üç buçuk yaşından itibaren meşhur hocalardan ders alıyor; Rana Erksan, Ferdi Statzer, Ayşegül Sarıca… Dokuz yaşında ilk bestesini Moda’da denize girerken dalgalardan esinlenerek yapıyor. İlk resitaline 11 yaşında çıkıyor. İlk orkestra konserini 16 yaşında veriyor. Lise son sınıf öğrencisiyken Avusturya’da bir yaz kursunda hocası, “Çok yeteneklisin, eğitimine burada devam et” deyince aile meclisi toplanıyor. Emeç, Avusturya devlet bursuyla dünyanın en meşhur müzik okullarından Salzburg’taki Mozarteum Üniversitesi’ne kabul ediliyor.
1- Bir yanda piknik yapan aileler, bir yanda ahırlarında bize selam veren atlar, onlarla ilgilenen aprantiler, miskince uyuklayan kediler… Veliefendi Hipodromu yerleşkesindeyiz. Bu huzurlu ortam yarış günleri bir anda farklı bir renge bürünüyor. Gelen herkesin bir kahramanı var; kimi favori jokeyi kimi sevdiği atı izlemeye geliyor… Bugünse yılın en heyecanlı etkinliklerinden birine ev sahipliği yapacak; Gazi Koşusu... ‘Türk Derbisi’ olarak da adlandırılan ve Mustafa Kemal Atatürk adına yapılan Gazi Koşusu, bu yıl 99. kez gerçekleştiriliyor. Yanımızda sahaların en tecrübeli isimlerinden, iki kez Gazi Koşusu kupası kaldırmış, ‘Tempo Üstadı’ lakaplı Sadettin Boyraz var.
Fotoğraf: Levent KULU
İLK TEMAS HASTA BİR ATLA
Boyraz da yarışa katılacak isimlerden. Kaçıncı Gazi Koşusu hesaplamakta zorlanıyor; 30 civarı... Toplam 20 bin yarışa katılmış, üç binden fazla birinciliği var. Boyraz gülerek, “Çok şükür kazanmadığımız kupa kalmadı” diyor. Her şey nasıl başlamış? Sadettin Boyraz, 1972 yılında Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Aşağı Höyük Köyü’nde, Kafkas göçmeni çiftçi bir ailenin altı çocuğundan en büyüğü olarak dünyaya geliyor. Boyraz, “Köyler o zamanlar kalabalıktı” diye anlatıyor: “Doğayla iç içe çok mutlu bir çocukluk geçirdim.” Bir atla ilk teması amcalarının hasta bir yarış atını tedavi için köye getirmesiyle oluyor:
AYAKLARIM YERDEN KESİLDİ VE…
“O atla iki ay geçirdik. Küçük olmama rağmen hiç korkmadan daha ilk görüşte ata binmek istediğimi söyledim. Ayaklarımın yerden kesilmesiyle müthiş bir özgürlük duygusu hissettim. At yarışlarına ve jokeyliğe karşı kulak dolgunluğum vardı. Sene 1980’ler… Dönemin efsane jokeyleri Ekrem Kurtları, Kadir Altınözleri, Süleyman Akdıları takip ederdik. Tabii bugünkü gibi mecralar yoktu. Gazi Koşusu ancak radyodan dinlenebiliyordu. Televizyon ancak birkaç evde vardı.”
SENE 1992 - Cumhurbaşkanlığı Koşusu kazandığında Turgut Özal ile...
2- BİR İŞİ SEVMEK LAZIM
1- Okullar kapandı, öğrenciler karnelerini aldı… Birinci sınıfı bitiren çocuklar hayatlarına okuma-yazmayı öğrenmiş olarak devam edecek. İlk karnenizi aldığınızda neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz? Okuma yazma öğrenirken yol arkadaşlarınız kimlerdi? Türkiye’nin doğusundan batısına 1968’den bugüne okumayı öğrenen pek çok kişi için bu sorunun cevabı Cin Ali olacaktır.Kırmızı şapkasıyla çizgi karakter Cin Ali’nin 10 kitaplık maceraları binlerce çocuğa yol arkadaşı oldu. Bugün onun dünyasını daha iyi tanımak isteyenler için Ankara’da bir durak var; Cin Ali Müzesi. İçeri giriyorsunuz ve kendinizi bir anda yedi yaşınızda buluyorsunuz! Okul sıraları, siyah tahta, siyah önlükler, bir dönem okuma yazmayı öğrenmiş herkesi görür görmez sanki okuldaki ilk gününe döndüren okuma fişleri…
Zeynep Bilgehan - Nevin Kaygusuz - Nesrin Kaygusuz
CİN ALİ’NİN GERÇEK AİLESİ
Adı ‘müze’ ama aslında buraya Cin Ali’nin evi de diyebiliriz çünkü sizi karşılayanlar Cin Ali’nin gerçek ablaları, yazarı Rasim Kaygusuz’un kızları Dr. Nesrin Kaygusuz Kalaycıoğlu ve mimar Nevin Kaygusuz Apaydın. Albümleri açıyoruz…Cin Ali, resmi olarak 1968 yılında Ankara’nın Bahçelievler semtinde bir evde dünyaya geliyor. Babası, öğretmen Rasim Kaygusuz. Önce onu ve eşi öğretmen Remziye Hanım’ı tanıyalım. Sene 1926…
Rasim Kaygusuz, Ankara’ya bağlı Zirkayı Köyü’nde doğuyor. 1944 yılında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nden mezun olup köyüne öğretmen olarak dönüyor. Benzer bir hikâye Karadeniz’de bir orman köyünde yaşanıyor. Sene 1927… Babasını ve ağabeyini veremden kaybeden Remziye Hanım Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde başladığı eğitimini Kız Yüksek Öğretmen Okulu’nda tamamlayıp Zirkayı Köyü’ne atanıyor. İki köy çocuğu öğretmen Rasim Bey ile Remziye Hanım tanışıp evleniyorlar.
SENE 1968 - Cin Ali’nin babası Rasim, annesi Remziye ile ablaları Nesrin ve Nevin Kaygusuz…
ALİ ATA BAK, BAK ALİ BAK
1) Kadri Kalaycıoğlu, en az beş nesildir doğma büyüme Ankaralı olan bir ailenin üç çocuğundan biri olarak 1927 yılında Ankara’da dünyaya geliyor. Kadri Bey, “Cumhuriyet’ten önce dedelerim tüccarmış. Tüccar derken, bugünkü gibi odalara bağlı, kayıtlı tüccar değil, alaturka Anadolu tüccarı neyse Ankara tüccarı da o” diye başlıyor anlatmaya: “Ancak hükümet merkezi oluşuyla tüccarların hayatında da Ankara ayrıca özellik arz eder. Babam Maliye Bakanlığı’nda küçük bir memurdu. O zamanın şartlarında memur kalburüstü kişiydi. Ben de çevremde hep öyle insanları gördüm; ne yapıyorlar, ne, nasıl konuşuyorlar, nasıl giyiniyorlar?… Bunlar ister istemez insanları etkiliyor. Şimdi bakınca anlıyorum ki, beni de etkilemiş. Annem tam bir ev hanımı. Biz üç erkek kardeşiz. Aile hepimizin eğitimine önem verdi; ağabeyim doktor, ben mimar, küçük kardeşim de kimya mühendisi oldu.”
MÜTEVAZI İNSANLARIN YAŞADIĞI BİR KASABA
1930’ların Ankarası nasıl bir yerdi? Neler yapılırdı? Şöyle anlatıyor: “Yüzde 90’ı özbeöz Ankaralı olan ve genelde mütevazı insanların yaşadığı, kasaba görünümlü, 30-40 bin nüfuslu, o da Cumhuriyet’in hükümet merkezi olması dolayısıyla olan bir şehirdi. Biz, Samanpazarı’nda yani eski Ankara’da oturuyorduk. Ankara, Kale merkez olmak üzere iki kilometre yarıçapında daire içine sığardı. Ondan sonra Ankara diye bir şey yoktu. Ankara’nın yerlisi mayıs ayından eylüle kadar şehirdeki evini bırakır, üç beş eşyayı at arabasına yükler bağ evine giderdi. Yanına konfor almaz, birkaç tahta çatalla, kaşıkla Ankara bağlarının nefis havasını teneffüs eder, üzümünü, armudunu yetiştirir, pekmezini kaynatır, eriştesini keser, kış hazırlığını yapardı. Bunu da müşterek bağ komşularıyla imece usulü yapardı. Bugün sizin evin eriştesi kesilir, yarın komşununki… Bizim için mutluluk, kaynatılmış pekmezi tavanın dibinden kazıyarak yemekti.”
Sene 1942/Öğrencilik yılları...
2) BÜTÜN ÜLKE DAYANIŞMA İÇİNDEYDİ
Kalaycıoğlu, “Çocukluğumuzda aşırı isteklerde bulunmazdık, bulanamazdık. Bir şeyi talep edebilmek için o şeyi bilmeniz lazım! Her şeye malik olmak büyük mutluluk verirdi. O açıdan benim çocukluğum çok mutlu geçmiştir” diye devam ediyor: “İkinci Cihan Harbi döneminde paranız olsa da bazı şeyler yoktu. Ekmek karneyle verilince babaannem ekmeğini bize paylaştırırdı. Okulda ‘sarı defter’ler kullanırdık. O dönem doldurur, yazın siler, ikinci sınıfta tekrar kullanırdık. Boya kalemlerimizi müşterek kullanırdık. Bütün Türkiye zengini, fakiri bir dayanışma içindeydi. Zannederim şimdi böyle bir şey yok.”
Onunla ilk kez 26 Nisan tarihinde Manisa’da, ‘Mesir Festivali’ kapsamında karşılaşmıştık. Bu bir ‘tanışma buluşması’ydı ama yıllardır tanışıyormuşuz gibi gözleri sevgiyle bakarak, bütün samimiyetini hissettirerek elimi sıkmış, heyecanla sohbet etmiştik. Bu muamelesi sadece bana değildi; herkesle aynı sıcaklıkla konuşuyordu. Kaybının bu kadar geniş kesimde bu kadar üzüntü yaratması tesadüf değil. Hani tanıdığınız anda sevdiğiniz insanlar olur ya… Zeyrek onlardan biriydi. Güler yüzünden, pozitif enerjisinden etkilenmemek mümkün değildi.
SEVGİ DOLU, ZARİF, MİSAFİRPEVER
Manisa için yaptıklarını, yapacaklarını anlatırken gözleri parlıyordu. Manisa’yı ‘Varlarla yoklar şehri’ diye tanımlamıştı…Yokların ‘var’ olması için gösterdiği çabanın karşılığını şehirde görmek mümkündü… Elinin değdiği her şeydeki inceliği, zarafeti, sevgiyi hissediyordunuz. Mesir saçım töreninde gökyüzünden rengarenk macunlar yağarken Başkan dahil, herkesin çocuklar gibi şen olmasına şaşırmıştım. Böylesi ‘içten mutluluğu’ günlerce çevreme anlattım. Hemşerileri ve ekibi tarafından ne kadar çok sevildiğini gözle görebiliyordunuz. Programdan sonra bizi uzaktan görüp koşarak yanımıza gelecek kadar misafirperverdi.
"HİÇBİR ŞEYİ KIRGINLIKLA KARŞILAMADIM"
Bu ‘tanışma buluşması’ndan sonra onu daha yakından tanıyabileceğimiz bir söyleşi için talepte bulundum. Kendisini 16 Mayıs tarihinde, bir İstanbul programında yakaladım. Sanki daha dün berabermişiz gibi beni görür görmez ilk sorusu “Nasıl buldunuz Manisamızı?” oldu. Manisa’yı ‘yönettiği bir şehir’ değil, içten bir aidiyetle, başarılı olmasını çok istediği bir aile üyesi gibi görüyordu. Sevgisini, “Kendimi çok iyi bir ‘Manisa milliyetçisi’ olarak tanımlarım” diye ifade etmişti. Lise yıllarından itibaren hayali belediye başkanlığı: “Bir şehri yönetebilmek için mimar olmak gerektiğini düşünüyordum. Şehrin gelişmesi için yönetimi ehil ve meslek sahibi kişiler tarafından yapılması gerekiyordu.” Üniversiteden sonra arkadaşları gibi Bursa veya İstanbul’u tercih etmek yerine şehrine dönüyor. Siyasetteki zorluklar karşısındaki tavrını, “Hiçbir şeyi kırgınlıkla karşılamadım. Kaybettiğimiz seçimler bizi yıldırmadı. Mitinglerde su taşınması gerekiyorsa su taşıdık, örgütlenme yapmak gerekiyorsa örgütlenme yaptık” diye anlatmıştı.
Manisa ve Türkiye güzel bir insanı kaybetti… Ailesine, sevenlerine sabırlar diliyorum…
BETA BALIKLARINI BİLE UNUTMAMIŞTI
Kendi ailesini anlatırken de aynı sevgiyi, şefkati görmek mümkündü. Ev ahalisini, balıklarını bile eksik bırakmayarak anlatmıştı: “Evliyim, üç kız çocuk babasıyım. Büyük kızım 18 yaşında üniversiteye hazırlanıyor. Yedi yaşındaki ikizlerimiz alfabe öğreniyor. Bir yardımcımız var. Bir poodle köpeğimiz, iki de Beta balığımız var, muhtemelen onlar da dişi. Bizim eve erkek olarak giren tek kişi benim! (gülüyor)’ Evde şöyle bir düzen var; biri üniversiteye hazırlanıyor, biri alfabe öğreniyor, biri siyasette; hanım muhtemelen çıldırmak üzere!"Fotoğraf: Murat ŞAKA
1) İstanbul’un en güzel mekânlarından, İstiklal Caddesi’ndeki Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’ndeyiz… Cumhuriyet’in 100. yılında kapılarını açan müze hem özgün mimarisiyle hem de Türk sanat tarihinde adeta kim var kim yok herkesi görebileceğiniz zengin koleksiyonuyla ilgi görüyor. Aldığı ödüllere geçen hafta bir yenisi de eklendi; müze, dünyanın saygın organizasyonlarından Avrupa Müze Forumu (EMF) tarafından ‘özgün küratöryel yaklaşımı, ülkenin sanat tarihine kazandırdığı yeni perspektif ve tarihi unsurlarla harmanlanmış çağdaş mimarisi’yle Özel Takdir Ödülü’ne layık görüldü. Tam da bu mutluluğun yaşandığı günlerde müzenin kurucu küratörü, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Gül İrepoğlu ile buluştuk…
Fotoğraf: Murat ŞAKA
Hayata gözlerini tarihi Sultanahmet semtindeki tarihi bir apartmanda hukukçu bir baba ile öğretmen bir annenin evinde açıyor. Büyük dedesi tıp doktoru Ali Rıza Atasoy eğitime çok önem veriyor; apartmanı Sultanahmet’te yaptırmasının sebebi üniversiteye yakın olması… Her dairesinde bir aile ferdi oturuyor. Gül Hoca, “Kendimi hep çok şanslı buldum çünkü büyük ailenin ne kadar önemli olduğunu yaşayarak öğrendim” diyor: “Anneannemle dedemin sofrasına önceden kaç kişi oturacak bilinmezdi. Annem edebiyata, müziğe ve sanata çok meraklıydı. Yazlarımız Bostancı’daki iki katlı ahşap köşkte geçerdi. Muazzam bahçede salıncakta sallanır, plaja giderdik. Dolu dolu, neşeli neşeli bir çocukluk…”
Sene 1965/Nurhan Atasoy ile
Sultanahmet’teki aile apartmanının çatı katının tanıdık bir sakini var; teyzesi, meşhur sanat tarihçisi Prof. Nurhan Atasoy. İrepoğlu, Prof. Atasoy’un evinin daimi ziyaretçilerinden; büyüleyici kütüphanesinde vakit geçiriyor, eve gelen meşhur hocalarla arkadaşlık ediyor, partilerde arz-ı endam ediyor… Kimi zaman da beraber Topkapı Sarayı’na gidiyorlar. Atasoy çalışırken İrepoğlu evdeymiş gibi sarayın bahçesinde oyunlar oynuyor, salonları geziyor, en çok da mücevherleri merak ediyor. Gül Hoca, “Teyzem beni Avrupa’daki sanat tarihi kongrelerine götürürdü. 1970’lerin başında bir yazı bütün Avrupa şehirlerini ve müzelerini gezerek geçirmiştik. Seyahat sonunda ‘Yeter!’ diye isyan etmiştim” diye gülerek anlatıyor.
2) ‘KUZU KUZU TEYZEME GİTTİM’
İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’ne giriyor, çünkü: “Mimarlık hem fen hem sanat hem edebiyat, hepsini içinde barındıran bir alan.” Ancak teyzesinin elinden kurtulamıyor. Atasoy, yeğenine “Seni yetiştireceğim” diyor. Gül Hoca, “Bugünün gençleri farklı herhalde ama biz öyle yetiştirilmiştik, kuzu kuzu gittim!” diyor gülerek.
1- Manisa bir gelenekler şehri… Spil Dağı’nın eteklerinde, Lidya medeniyetine ev sahipliği yapmış, ardından 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’na çok sayıda şehzade yetiştirmiş... Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim burada yetişip padişah olan isimlerden birkaçı. Bugünlere miras tarihi yapılarla birlikte bir çok etkinlik kalmış; 566 yıllık Akhisar Çağlak Festivali, zeytin hasadı şenlikleri, bağbozumu şenlikleri… UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’nde yer alan ‘Mesir Macunu’ bu yıl 485. kez yapıldı, Sultan Camisi’nden sekiz ton mesir macunu saçıldı.
SENE 1978 - 1’inci yaşgünü
78 YILLIK KAZANAMAMA GELENEĞİNİ YIKTI
Bu etkinliklerin ev sahibi isimlerden biri Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek. ‘Bir gelenekler şehri’ dedik ama Zeyrek geçen yerel seçimde yüzde 57 oy oranıyla CHP’nin 78 yıllık Manisa’yı kazanamama geleneğini kırdı. Hikâyesini dinlemek için onu İstanbul’daki bir programı sırasında yakaladım… Kendisi oldukça aktif de bir belediye başkanı; etkinliklerde halkla iç içe olmayı seviyor ve bu özelliğiyle gurur duyuyor. Zeyrek, “Hayatım boyunca hep sosyal etkinliklerde ve herkesle beraber bir yapım oldu. Özellikle uğraştığım bir iş değil ama Tiktok’ta fenomen olmuşum” diyor gülerek.
SENE 1994 - Halk oyunları ekibi
SATRANÇ, FUTBOL, YELKEN, DALIŞ...
Eski albümleri açıyoruz. Zeyrek, 1977 yılında Manisa’da berber bir baba ile ev hanımı bir annenin iki çocuğundan ilki olarak dünyaya geliyor: “Babamı herkes ‘Tıraşçı Ahmet’ diye bilirdi. Manisa’nın yerlisi. Annemin ailesi Makedonya göçmeni. Annem üç yaşındayken Manisa’ya gelmişler. Babam, babasını çocukken kaybettiği için erken yaşta çalışmaya başlamış. Annemi de dedem okutmamış. O yüzden çocukluğum yüzme ve futboldan satranca çeşit çeşit kursta geçti. Annemle babam çocukluklarında yaşayamadıkları her şeyi bana yaşatmak için yoğun bir çaba içindelerdi. Lisanslı futbolcuydum. Futbol hayatım halı sahalarda devam ediyor. Yelken ve dalış en sevdiğim hobilerim. Başkan olduktan sonra yapamıyorum ama dağ bisiklet grubumuz vardı. Doğayı çok seviyorum.”
Zeynep Bilgehan - Ferdi Zeyrek
İstanbul’da bugünlerde opera ve bale rüzgârı esiyor… 10 Mayıs’ta başlayan ve 3 Haziran’a kadar devam edecek 16. Opera ve Bale Festivali’nde geçen hafta Ahmet Adnan Saygun’un 1964-1983 yılları arasında bestelediği, 42 yıl sonra tozlu raflardan inip sahneye konan Gılgamış eseri sahnelendi. Caner Akın’ın rejisörlüğünde teknolojiyle sanatı buluşturan ve 400 kişilik bir ekibin hazırladığı yapım uzun süre ayakta alkışlandı. Geçen sezon da opera ve bale açısından güzel haberlerle geçti; 2023-2024 sezonunda 44 yeni eser sahnelendi, 1009 temsilde 613 bin 276 sanatseverle buluşuldu. Bu güzel gelişmeleri vesile ederek İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) Müdürü ve Sanat Yönetmeni, opera sanatçısı Caner Akgün ile bir araya geldik…
ANNEMLE BABAM BİZİ MUTLU BÜYÜTTÜ
Bu sayfada konuk aldığımız sanatçıların hikâyelerinde genelde müziğin çok küçük yaştan itibaren hayatlarında olduğunu dinledik. Bugün tanınmış, ödüllü bir bariton olan Caner Akgün’ün bu dünyaya girişiyse daha farklı… Akgün, Bolulu memur bir ailenin iki çocuğundan ikincisi olarak 1981 yılında Zonguldak’ta dünyaya geliyor. Annesi ilkokul öğretmeni, babası Orman Bölge Müdürlüğü’nde makine mühendisi. Çocukluğu çeşitli yerlerde geçiyor; üç yaşına kadar doğduğu Zonguldak, 10 yaşına kadar Muğla, 16 yaşına kadar Bolu… Akgün, “Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Babamın orman müdürlüğündeki görevi sebebiyle lojmanlarda kalırdık. Bu sayede hep bağ, bahçe içinde büyüdüm. Devlet size fırsat verdiğinde insanlar kendilerini güvende hissediyor. Annemle babam mutlu insanlardı. Bize de mutluluk ve sevgi verdiler” diyor.
Caner Akgün - Zeynep Bilgehan
AŞÇILARI MEŞHUR MENGEN’DEN
Bunu neden söylediğinin cevabı aile hikâyesinde: “Bolu Mengenliyiz. Dedelerim Köy Enstitüleri’nden mezun oluyor. Mengen’in aşçıları meşhur. Ailemizde de çok aşçı var ama bizimkiler sağlık memuru ve öğretmen oluyor. Babam Gazi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü bitiriyor. Annem de 17 yaşında Öğretmen Okulu’nu bitiriyor. Üniversite yıllarında tanışıp evleniyorlar ve hikâyeleri Zonguldak’ta başlıyor. Devletin imkânlarıyla okuyup çeşitli kademelerde görevlendiriliyor ve iki çocuk yetiştirebildikleri olanaklara sahip olabiliyorlar.”