Zeynep Bilgehan

Yeşilçam’ın ‘Altın Çocuğu’ Göksel Arsoy: Kadınlara  aşkı öğreten adam

2 Temmuz 2023
Türkiye’nin ilk altın çocuğu, Türk sinemasının büyük ismi Göksel Arsoy’la beraberiz. Sohbete, “Benim hayatım hep tesadüflerle dolu. Enteresan bir hayat yaşadım” diye başlıyor. Kayseri Hava Üssü’nde doğup pilot olmak hayaliyle büyüyen Arsoy belki kaptan koltuğunda oturamadı ama Yeşilçam’da kadınlara aşkı öğreten yıldız olarak göklerde yerini aldı. Onunla eski albümleri karıştırırken hayat tavsiyelerini de dinledik.

Söyleşi için tam randevulaştığımız saatte bizi Etiler’deki evinin kapısında karşılıyor. Daha uzaktan üzerindeki yıldız enerjisini hissediyorsunuz. Türkiye’nin ilk altın çocuğu, Türk sinemasının büyük ismi Göksel Arsoy’la beraberiz… Sohbete, “Benim hayatım hep tesadüflerle dolu! Enteresan bir hayat yaşadım” diye başlıyor. Doğum yeri Kayseri Tayyare Fabrikası! Yaşını hiç göstermediğinden paylaşmakta sakınca yok; 1936’da mühendis Remzi Bey ile Hesna Hanım’ın ilk çocuğu olarak dünyaya geliyor. Anne tarafı aslen Giritli. Babasının ailesiyse Drama’dan gelmiş. İki mübadil ailenin çocukları, Bakırköy’de tanışıp evlenmişler.

Peki Arsoy neden ve nasıl Kayseri Hava Üssü’nde doğmuş? Cevabı: “Kayseri’de tayyare fabrikası yapılırken dizel motorlarının montajı için bir dizel ustası mühendis arıyorlar, bulamıyorlar. O fabrikayı Almanlar yapıyormuş. Baş mühendis, ‘Almanya’da bir Türk bu dizel motorlarının uzmanı, onu getirtelim’ diyor. Devlet harekete geçiyor ve o sırada Almanya’da çalışan babamı vatan, millet diye Türkiye’ye getiriyorlar. Annemle beraber Kayseri’ye geliyorlar.”


Zeynep Bilgehan - Göksel Arsoy / Arsoy: “Bayramınızı muhabbetle kutlar, sağlık ve huzur içinde yaşamanızı dilerim.”

HEP PİLOT OLMAK İSTEDİM AMA…

İsminin bunda etkisi olmuş mu bilmiyoruz ama çocuk Göksel doğduğundan itibaren göklere, aralarında bulunduğu havacılara, pilotlara âşık oluyor. Arsoy, “Hep öyle büyüdüm, o hayalle yaşadım” diye anlatıyor: “Pilotlar beni çok sevdiklerinden, havacılık aşkımı da bildiklerinden beni sürekli uçuruyorlardı! Ben hep pilot olmak istedim. İlkokulun bir kısmını Bakırköy’de okuyup ortaokulu Kayseri’de tamamladıktan sonra leyli olarak Haydarpaşa Lisesi’ne geldim. Ancak sonrasında Hava Harp Okulu’na gitmek istediğimi söyleyince evde kıyamet koptu… Ailem beni bırakmayınca çok üzüldüm. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni kazandım.”


Yazının Devamını Oku

Gazi Kupası sahibinden önemli tüyolar... Kazanacak at yıldızıyla doğar

25 Haziran 2023
Cumhuriyet kurulduğundan beri kesintisiz devam eden, Türkiye’nin en önemli spor faaliyetlerinden Gazi Koşusu bugün Veliefendi Hipodromu’nda yapılıyor. Bu yıl 97. kez düzenlenecek ‘derbi’ öncesi at yetiştiricisi, TJK Asli Üyesi ve 2002 yılı Gazi Koşusu Kupası sahibi Selman Taşbek ile hem ‘dev derbi’nin tarihini konuştuk, hem şampiyon atların hikâyesini dinledik.

1) Sene 1927… 14 Haziran gününün Hakimiyet-i Milliye gazetesi, birinci sayfasından okurlara şu haberi veriyordu: “Cuma günü at yarışları daha parlak oldu… Bayramın birinci günü şehrimizde icra olunan at yarışları ikinci hafta koşularının, emsaline çok faik bir alaka ve rağbetle karşılandığını memnuniyetle kaydedebiliriz. Tribünler kâmilen dolmuştu. Koşular tam on beşte başlayacaktı. Saat on beşe beş kala Büyük Reisicumhurumuz Gazi Paşa Hazretleri koşu mahalline teşrif ettiler.” Cumhuriyet’in ilanından sonra bugünkü ‘Türkiye Jokey Kulübü’nün temellerini atan ‘Yarış ve Islah Encümeni’yle Batı’daki gibi bir ‘derbi’ koşusunun olması isteniyordu. 10 Haziran 1927’de Ankara’daki ‘Tayyare Meydanı’nda düzenlenen ilk Türk ‘derbi’sini Şekerci Ali Muhiddin Hacıbekir’in ‘Neriman’ isimli atı kazandı. Atatürk’ün, birçok spor dalına ilgi duymasına karşın kendi isminin verilmesini istediği ilk etkinlik bu oldu; Gazi Koşusu…


Fotoğraf: Murat ŞAKA

ATLARIN İÇİNE DOĞAN ÇOCUK

Cumhuriyet tarihinin en eski ve kesintisiz olarak sürdürülen spor etkinliklerinin başında gelen Gazi Koşusu, bugün 97. kez yapılıyor… Bu koşu neden önemli? Yarışı atlar mı kazanır, jokeyler mi? Favori atların özellikleri nelerdir? Bu soruların yanıtını almak için at yetiştiricisi, sahibi, Türkiye Jokey Kulübü Asli Üyesi ve 2002 yılı Gazi Kupası’nı havaya kaldırmış Selman Taşbek’le birlikteyiz. Önce onun hikâyesinden başlayalım… Taşbek, kendi deyimiyle, ‘Atçı bir ailenin çocuğu olarak atların içine’ doğuyor. Bu dünyaya ilk giren, Arnavut göçmeni olan babası Ali Taşbek. Selman Bey anlatıyor: “Babam 18 yaşındayken İstanbul’da at yarışına gidiyor. Sene 1950’ler… Oynadığı ikili tutuyor ve çok para kazanıyor. O zaman atlara ısınıyor ve ‘at antrenörlüğü’ yapmaya başlıyor. Hocası benim ‘Zeki Dede’ dediğim Türkiye’nin en eski amatör binicilerinden Zeki Sertol oluyor.”


Sene 1927/Atatürk ve İnönü, ilk Gazi Koşusu’nda...

SALINCAĞA DEĞİL ATA BİNERDİM

Yazının Devamını Oku

Yeşilçam’ın efsane yapımcısı Türker İnanoğlu anlattı: Bir yıldız nasıl doğar

18 Haziran 2023
Lakabı ‘Bay Sinema.’ Bugüne kadar 60’dan fazla filmin yönetmenliğini, sahibi olduğu Erler Film bünyesinde de yüzlercesinin yapımcılığını üstlendi. Türker İnanoğlu ile geçmişte yolculuğa çıktık; Yeşilçam’a ilk adım attığı günden onu en etkileyen olaylara, yıldızlaştırdığı ünlü isimlerden bugünün izleyici tercihlerine bir nevi Türkiye’nin seyir tarihine göz attık...

Önce kendi hikâyesiyle başlayalım… Türker İnanoğlu, 1936 senesinde Safranbolu’da Nazmiye Hanım ile tıp doktoru Hakkı Nevin Bey’in ilk çocuğu olarak dünyaya geliyor. Onu ikiz kardeşleri Sezer ile Berker izliyor. Ne yazık ki Sezer’i üç aylıkken kaybediyorlar. Çocukluğu ve ilk gençliği İstanbul-Safranbolu arasında mekik dokuyarak geçiyor. İnanoğlu, “İkinci Dünya Savaşı yılları…” diye anlatıyor: “Türkiye savaşa girmemişti ama savaşan ülkelerin kıyısındaydı. Öyle ki zaman zaman Alman uçakları semalarımızda uçar, İstanbul’u bombalar diye herkes endişelenirmiş. Özellikle de geceleri… Tüm İstanbul’da uçaklardan korunmak için karartma uygulanırmış. Babam tıp doktoruydu. İstanbul’da muayenehanesi vardı. Bizi güvende olmamız için Safranbolu’ya göndermiş. O hastalarını bırakamadığı için İstanbul’da kalmış. Biz bir süre Safranbolu’da kaldıktan sonra döndük; sahibi olduğumuz Kanlıca’daki yalımızda yaşamaya başladık. 88 yıllık ömrüm işte bu yalıda geçti.”

İLK FAVORİ FİLMİ: RÜZGÂR GİBİ GEÇTİ

En büyük merakı futbol ve sinema. Özellikle Amerikan filmlerini izlemeyi seviyor; Rüzgâr Gibi Geçti, İhtiras Tramvayı… Bu filmin ünlü yönetmeni Elia Kazan’la yıllar sonra sette karşılaşacaktı! Futbol hayatı 19 yaşında başına yediği bir tekmeyle son buluyor. Liseden sonra şimdi Marmara Üniversitesi olan Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü’ne giriyor. İnanoğlu, “Babam beni sık sık Taksim’e, İstiklal Caddesi’ndeki tiyatrolara, konserlere götürürdü. Gösterileri büyük bir zevkle izlerdim. Özellikle Ses Opereti, İstanbul Opereti binalarında sergilenen oyunlar bende unutulmaz izler bırakmıştır. Çocukluğumda da gençliğimde de güzel sanatların her dalına eğilimim vardı. Yükseköğrenim çağında en uygun seçim Tatbiki Güzel Sanatlar olacaktı” diye anlatıyor.


SENE 1936 Annesi Nazmiye Hanım’ın kucağında

‘YOSMANIN KIZI’NA ASİSTAN OLUR

Derken bir gün… Sene 1957… İnanoğlu üniversite ikinci sınıftayken telefon çalıyor. Arayan Kanlıca’daki komşu yalının sahibi Kadri Cenani Bey… Türker Bey’den dinleyelim: “Kadri Bey zaman zaman oturduğu yalıyı çekim için filmcilere tahsis ediyordu. Yine böyle bir ekiple randevusu vardı ama yetişemeyeceğini, benden kendileriyle ilgilenmemi rica etti. Gelenler Ozon Film’in sahibi Necil Ozon ve yönetmen Nişan Hançer’di. Bizim bahçede ağırladım. Laf lafı açarken bana bir teklifte bulundular; Nişan Hançer, Halk Film’in sahibi Fuat Rutkay’a ‘Yosmanın Kızı’ adıyla bir film çekiyormuş. Ona asistan olmak ister miydim? Aklım yatar gibi oldu…”

Yazının Devamını Oku

Bir psikolog-yazarın kâinata isyanı

11 Haziran 2023
Siyaset, gündemimizi meşgul etse de seçimler geride kaldı… Peki toplum olarak nasıl bir ruh halindeyiz? Önümüzdeki günlerde bizi ve dünyayı neler bekliyor? Hem bu sorulara yanıt almak hem de Everest Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı ‘Ressamın İsyanı’ vesilesiyle psikolog-yazar Gündüz Vassaf’ın kapısını çaldık… Önce hayatının psikolojiyle haşır neşir olan kısmına eğildik. Sonra perspektifi bugüne çevirdik...

1- Yeni çıkan son kitabının adı ‘Ressamın İsyanı.’ Kendi hayatı da çocukluğundan itibaren isyan içinde geçmiş! Gündüz Vassaf’ı kısa bir ziyaret sırasında İstanbul’da yakaladık. Sohbete, “Geçmiş hortlamaya/arz-ı endam etmeye hazır ve nazır” diye gülerek başlıyor ve 1930’lu yıllara gidiyoruz…

Zeynep Bilgehan - Gündüz Vassaf

Hikâyesi psikolog Belkıs Hanım ile eşi psikiyatri doktoru Ethem Vassaf’ın eğitim için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmesiyle başlıyor: “Annem İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitiriyor. Sonra, 1936 senesinde Harvard Üniversitesi’ne yüksek lisansa gidiyor. Psikoloji eğitimi alıyor. Yeni evlendiği babam da peşinden... Yola gereken parayı bulmak için bir ilaç icat ediyor. Onun lisansıyla ücreti karşılıyor. Amerika’da da çalışıyor. Birkaç yıl sonra tam memlekete döneceklerken 2. Dünya Savaşı çıkıyor. Deniz ulaşımı kesilince mecbur Amerika’da kalıyorlar. Gündüz de 1946 yılında Boston’da doğuyor.”

İLK İSYANIM ABD’YE OLDU

Aynı yıl Türkiye’ye dönüyorlar. Ancak yine tam bir yere yerleşemiyorlar. Vassaf anlatıyor: “İlkokulu bitirene kadar 10 okul değiştirdim. İlkokula Teşvikiye’de Işık Lisesi’nde başladım. Oradan Levent’e geçtik. Sonra babam çocukluk arkadaşı Adnan Menderes ile Demokrat Parti’den siyasete girerek milletvekili oldu ve Ankara’ya taşındık. Siyasette aradığını bulamayınca ben 11 yaşındayken ‘yeni bir sayfa’ için yeniden Amerika’ya döndük. Beşinci sınıfı Boston’da bitirdim. Babamın değişen işleriyle altıncı ve yedinci sınıfı da başka şehirlerde okuduktan sonra 14 yaşımda New Hampshire’da yatılı okula girdim. Ondan sonra bizimkiler taşınsa dahi ben kaldım. Yarım bursla okuduğum okul ABD’nin elit okullarından biriydi. Görünürde, hele o yıllarda  ‘Amerika’da sınıf ayrımı olmaz, hemen herkes kendini orta sınıf olarak göstermek ister, zengin de fakir de kot, tişört giyer, kimin kim olduğunu anlamazsınız’ derler. Bunun hiç öyle olmadığını gördüm. Okula adım attığım andan itibaren herkes birbirini Yahudi, İtalyan, vs… diye damgalıyor, aksanlarla, şivelerle alay ediyordu. İlk isyanım burada başladı ve kendimi ayrıştırıp, ‘Yabancı Öğrenciler Derneği’ne üye olarak ‘beyaz’ ayrıcalığından çıktım.”

VAPURLA ANAVATANA YAKLAŞIRKEN

Üç yılın sonunda “Yetti gari!” diyor ve lise son sınıfı Robert Kolej’de okumak için aslında ilkokuldan beri gönlünün kaldığı ülkesine dönüyor. Vassaf, yıllar sonra Türkiye’ye döndüğü anı dün gibi hatırladığını anlatıyor: “Tek başıma gemideydim. Beni yabancı zannedip, ‘Türkçe’yi ne güzel öğrenmişsiniz’ diyenler vardı. Sarayburnu’nu geçerken bir gencin elime buruşuk bir kâğıt verdiğini hatırlıyorum; bir Nâzım Hikmet şiiri. O an yasakların da olduğu bir ülkeye geldiğimi anladım. Buna çok şaşırmıştım.” Okula girdiğindeyse bambaşka bir ortam bulmuş: “Amerika’daki okuldan sonra Robert Kolej bir özgürlükler diyarıydı. Amerika’daki ayrımcılığın da esamisi okunmuyordu. Farklı dinlerden, farklı şehirlerden, sonradan burslu olduğunu öğrendiğimiz farklı gelir gruplarından öğrenciler vardı ve hiçbir ayrım yoktu. Kim kimdir farkında değildik, merak etmiyorduk, hepimiz ahbaptık. Cumhuriyet’in mayasının tuttuğunu orada gördüm. Boş zamanlarda Beyoğlu’na gidiyorduk. Şehir kültürüyle orada tanıştım. Sene 1963’tü.” 


Yazının Devamını Oku

Türk tiyatro ve sinemasının usta oyuncusu Zihni Göktay: Grundıg teybi gibi ezberim vardı

28 Mayıs 2023
Zihni Göktay’la beraberiz. Onu Tosun Paşa ve Atla Gel Şaban gibi kült filmlerle beraber Bizimkiler, Cennet Mahallesi gibi dizilerden de tanıyoruz. Ancak asıl evi; 49 yılını geçirdiği İstanbul Şehir Tiyatroları… Lüküs Hayat’ın 28 yıl boyunca hiç değişmeyen tek oyuncusu. “Bugüne kadar 76 oyunda, 30’dan fazla filmde oynadım, dünyanın senaryosunu okudum. İyi ezber yaptığımdan bana ‘Hafız Zihni’ derlerdi. O dönemin meşhur ‘Grundig TK176 teybi gibiydim” diyor...

1) Sene 1950’ler… İstanbul’un Fatih ilçesinde, iki katlı, sobayla ısınan, kâgir bir evdeyiz… Taş plaklı gramofondan müzik sesi yükseliyor; “Lüküs hayat, lüküs hayat. Bak keyfine yan gel de yat. Ne ömür şey, oh ne rahat. Yoktur eşin lüküs hayat” Ev ahalisi bir yandan günlük işleri yaparken bir yandan Cemal Reşit Rey’in 1933’te bestelediği operetin en meşhur şarkısını mırıldanıyor… Hayatlarının ‘lüküs’lükle pek ilgisi yok; orta halli bir aileler. Baba İbrahim Bey terzi. Anne Kübra Hanım ev hanımı. İki çocukları var, Gülnar ve Zihni… Küçük kardeşin çocukluğu bu melodiyi dinleye dinleye geçiyor… Tiyatroya meraklı babası onu genç yaşlardan itibaren bu tutkuya ortak ediyor. 17 yaşında Muammer Karaca’nın sahneye koyduğu oyunu bizzat izlerken hayal ediyor; “Ah keşke ben de bu müzikalde oynayabilsem…” Dileği, bundan 22 sene sonra ‘nasip’ oluyor. Hem de öyle bir nasip ki; müzikalin tam 28 sene değişmez oyuncusu oluyor! Tiyatromuzun usta oyuncusu Zihni Göktay ile beraberiz…


Fotoğraf: Levent KULU/Zihni Göktay ile eski albümleri karıştırdık.

KIRIM’DAN ROMANYA’YA ORADAN İSTANBUL’A

Göktay, “Efendim, biyolojik olarak 2 Aralık 1945’te, İstanbul’da Hoca Üveyiz Mahallesi, Kınalızade Sokak’ta, 29 numaralı evin zemin katında dünyaya gelmişim” diye başlıyor anlatmaya: “İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği yokluk yılları… Kömür karneyle veriliyor. Aile kış hakkı yarım ton kömürü almış. Ben doğunca yarım ton daha hakkımız oluyor. Bunu alabilmek için muhtar beni nüfusa 1 Ocak 1946 doğumlu diye kaydediyor. Ailem Kırım kökenli. 1883’teki Kırım Harbi’nden sonra Ruslardan kaçıp Romanya’ya yerleşiyorlar. Babam Paris’in meşhur terzilik akademisinin Bükreş şubesinde eğitim görüyor. Çok iyi bir terzi. Annemle evleniyorlar. Ablam orada dünyaya geliyor. Ancak 1939’da Hitler denen adam Polonya’ya doğru yürümeye başlayınca ‘Bize burada da rahat yok! İyisi mi anavatana gidelim’ diyorlar ve Köstence Limanı’ndan kalkan Transilvanya vapuruyla İstanbul’a geliyorlar. Önce bütün Kırım Türkleri’nin merkezi Şehremini’ye, sonradan Fatih’e yerleşiyorlar. Diğer akrabalar Eskişehir’e gidiyor ama babam mesleğini daha iyi icra edebileceği gerekçesiyle İstanbul’da kalıyor.”


Sene 1949-Zihni, 4.5 yaşında/Sene 1965-İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Tiyatrosu’nda

TİYATROYU SEÇMEM

Yazının Devamını Oku

Smokin sihirbazından cici beylere janti tüyolar

21 Mayıs 2023
Başta James Bond olmak üzere Hollywood yapımlarında kullanılan kıyafetlere eli değmiş, İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in ağırladığı 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün personeli için fraklar hazırlamış. Mağazasının girişindeyse en özel müşterileri Mustafa Kemal Atatürk’ün aileye hediye ettiği şapka sergileniyor. Dördüncü kuşak terzi, smokin sihirbazı Levon Kordonciyan’la buluştuk, şık olmak isteyen beyler için tüyolar aldık...

1- Onunla Harbiye’deki mütevazi dükkânında buluştuk. Yedi bine yakın smokinin olduğu bu mağazanın müşteri portföyü geniş; eski ABD Başkanı, Barack Obama, Orhan Pamuk, Hollywood ünlüleri Hugh Jackman, Brad Pitt, yerli ünlülerimiz Cem Yılmaz, Kenan Doğulu… Aile hikâyesi Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde başlıyor. Kordonciyan, “Biz aslında kuyumcu bir aileyiz” diye giriyor söze: “Büyük büyük dede İskender Bey, meşhur kuyumcu. Kordon, ‘zincir’ demek. Düğünlerde geline takılan kordonun boyu ihtişamı gösterirmiş. İskender Bey, 1900’lü yıllarda İstanbul’a geliyor. Kınalıada’ya yerleşiyor. Atölyesini de Çuhacıhan’da açıyor. On çocuğundan dokuzu kendi yanında çalışırken en küçüğü Levon’u ‘eli değsin’ diye Sultanhamamı’nda Rum bir terzi ustanın yanına veriyor.”



ERKEĞİN ‘ABİYE’Sİ...

Bu arada Cumhuriyet kuruluyor. Aile ‘Kordonciyan’ soyadını alıyor. Rum terzi ustaya yeni dönemin paşaları, milletvekilleri, devlet adamları gelmeye başlıyor. Müşterilerinden en özeli Cumhuriyet’in kurucusu, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk oluyor. Atatürk, genç çırak Kordonciyan’ın hayatını değiştiriyor; onu ‘erkeğin abiye’si frak, redingot ve jaketatay dikiminin inceliklerini öğrenmek üzere Paris’teki E. J. Malle Akademisi’ne yolluyor.

Yazının Devamını Oku

Türkülerin üstadı Hüsamettin Subaşı: Tarkan’dan önceki ilk ‘öpücük’ benimdi

14 Mayıs 2023
Bu hafta 1970’lere ışınlanıyoruz… Televizyonun tek kanal olduğu zamanlara… Bir kuşak onu çok iyi hatırlayacaktır; TRT’nin siyah beyaz ekranında, papyonu ve takım elbisesiyle, ‘Muha muha Can Hatice’ türküsünü söylerken Tarkan’dan yıllar önce ilk öpücüğü o atmıştı seyircilere... Dönemin sevilen türkülerini bugünün ‘video klip’ formatında seslendiren Türk halk müziği sanatçısı Hüsamettin Subaşı ile sanat hayatının 50. yılını kutlamak için çıkardığı ‘Vallahi O Yardır’ albümü vesileyle buluştuk. Hem kendi hikâyesini dinledik hem de repertuara kattığı türkülerinin sosyolojisini konuştuk.

1- TÜRK halk müziğinin özgün sesi Hüsamettin Subaşı ile beraberiz… Sanat hayatının 50. yılını kutlamak için çıkardığı ‘Vallahi O Yardır’ albümü üç bölümden oluşuyor; klasik türküler, unutulmuş türküler ve derleyerek meşhur ettiği türküler. Subaşı albümü, “Geleneksel olan ile teknolojinin birleşiminden, geçmişten geleceğe, benden sizlere bir anı olsun…” diye takdim ediyor. Bundan önceki albümünü 30 yıl önce çıkardığını düşünürsek ‘geçmişten geleceğe’ çok yerinde bir tanım! O halde ilk soru buradan; Türk halk müziğine ve türkülere ilgi 30 yıl önceyle kıyaslandığında nasıl?

TÜRKÜNÜN MODASI GEÇMEZ

Hüsamettin Bey, “Halk müziğine rağbet hiçbir zaman bitmiyor, bitmez de…” diye yanıtlıyor: “Devrinin geçmesi diye bir şey söz konusu olamaz çünkü bu müzik adı üstünde; halkın müziği… Halk oldukça halk müziğinin de ne modası geçer ne dinleyicisi azalır. Özellikle gençler daha ateşli tempo tutuyor, hep beraber söylüyorlar.” Subaşı, yorumcu kimliğinin yanında araştırmacı olarak Anadolu’nun farklı yörelerinde derlediği anonim eserleri Türk halk müziği repertuarına kazandırıp nesillere aktarımı için de çalışmalar yürütüyor. Ancak türkülerin hikâyesini dinlemeden kendi hikâyesini öğrenelim….

BENİ İLK ANAM KEŞFETTİ

Hüsamettin Subaşı, 1950 yılında aslen Bitlisli bir ailenin beş çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geliyor. Dedesi Abdurrahman Subaşı, Latin harflere geçildikten sonra Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinden birisi olarak Van’ın Erciş ilçesine tayin ediliyor. Hüsamettin Bey’in bütün kardeşleri Erciş doğumlu. Kendisiyse terzi olan babası, eşiyle geçici göreve gidince Tatvan doğumlu olmuş. Çocukluğu, Erciş’te geçiyor. Kışları okulda, yazlar kâh babasının terzi dükkanında çıraklık yaparak kâh göl kenarında oynayarak geçiyor. Müzik hayatıysa o henüz beş yaşındayken başlıyor. Subaşı, “Beni ilk anam keşfetti” diye gülerek başlıyor anlatmaya:

HÜSAM GELSİN, BİZE SÖYLESİN

“Bana bir Zonguldak türküsü öğretmişti; ‘Karadır kaşların, ferman yazdırır.’ İlkokula kayıt ettirmeye gittiğinde babam müdüre sesimin güzel olduğunu söylemiş. Başöğretmen olan büyükbabamı da tanıyan müdür çok ilgilendi. Beni odasındaki hasır sandalyeye çıkarttırıp türkü söyletti. Aile dışında ilk türkü söylemem o zamandı; çok utanmıştım. Sonra okulda temsillerin, müsamerelerin aranılan ismi oldum. Repertuarımı da genişlettim; anamdan veya okulda arkadaşlardan, öğretmenlerden Erciş türküleri öğrenirdim. Hevesim vardı. Artık kına gecelerinde, eve misafirler geldiğinde ‘Hüsam gelsin bize bir türkü söylesin’ derlerdi. Böyle diye diye ‘Hüsam’ ilk Erciş’te meşhur olmaya başladı.”

Yazının Devamını Oku

Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas: İncir ve üzüm için geldik 10 kuşaktır İzmir’deyiz

7 Mayıs 2023
İzmir’in Bornova ilçesinde, neredeyse 250 yıllık Mattheys Köşkü’nün bahçesindeyiz… Uzun bir restorasyon sürecinden sonra geçen hafta kapılarını bir ‘sanat merkezi’ olarak açan köşkün yeni sahibi, kendi aile tarihi köşkten de eski olan bir İzmir âşığı Lucien Arkas… Dedeleri 1700’lerde ta Marsilya’dan kalkıp incir ve üzüm ticareti için yerleşmiş İzmir’e. Ve geliş o geliş... Tam 10 jenerasyondur İzmir’de yaşayan Arkas’la hem aile albümlerini karıştırdık hem de çok yönlü kişiliğiyle el attığı işleri dinledik.

1- Önce bulunduğumuz mekânın tarihiyle başlayalım. 1780 yılında John Maltass adında bir İngiliz tarafından yazlık olarak inşa edilen Mattheys Köşkü’yle ilgili bilgileri, hayatı boyunca burada yaşamış Hortense Wood’un günlüğünden öğreniyoruz; kadın hakları savunucu, şair, yazar, ressam ve bir Atatürk hayranı olan Wood, Atatürk’ün Mattheys Köşkü’nü ziyaret ettiğini not alarak, ‘Mustafa Kemal evime geldi. Yanında İsmet Paşa ve diğer generallerle meşhur Türk kadını Halide Edip vardı’ diye anlatıyor. İşte bu meşhur köşk, bugün bir sanat ve deneyim merkezi olarak tüm İzmirlilere kapısını açtı. Mekânı, 2018 yılında satın alıp aslına uygun şekilde restore ettiren kişiyse çocukluğunda bizzat köşkün bahçesinde oynamış olan, İzmir’in en eski ailelerinden birine mensup, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas…



MARSİLYA’DAN EGE’YE...

Arkas’ın kendi aile hikâyesi köşkün tarihinden de çok eskilere gidiyor. Sene 1700’ler... Fransa Kralı 14. Louis, Akdeniz’le ticareti büyütmek için Marsilya’ya da bir ticaret odası kuruyor. Yörenin önde gelen ailesi Pagy’lerin bir mensubu bu fırsattan istifade ederek incir ve üzüm ticareti yapmak üzere 1711 senesinde İzmir’e geliyor. Lucien Bey, “İşte böyle bizim anne tarafı 1700’lerden beri İzmirlidir” diyor. Baba tarafı ise Adriatik kıyısındaki Ragusa/Dubrovnik’e dayanıyor. Aile daha sonra Korfu Adası’na yerleşiyor. 1797’de Venediklilerin elinde olan ada Fransa’ya bağlanıyor. Ancak Napolyon 1815 yılında Waterloo Savaşı’nı kaybedip Korfu Adası İngilizlerin eline geçince aile de 1825 yılında Fransızlarla araları çok iyi olan Osmanlı İmparatorluğu’na gelip İstanbul’a yerleşiyor.

 

Yazının Devamını Oku