1)- YENİ yasama yılı geçen hafta itibarıyla başladı. Milletvekilleri Ankara’ya döndü, Genel Kurul tartışmalarından komisyon toplantılarına hareketli bir gündem var. Faal çalışmasıyla dikkat çeken isimlerden biri CHP Grup Başkanvekili, Ankara Milletvekili Murat Emir… Onu Genel Kurul’da ya da grup toplantısında olmadığı bir zaman diliminde, bir basın toplantısı çıkışında yakalamayı başardık. Artık kıdemli isimlerden; 10 yıldır milletvekili olarak TBMM’de bulunuyor. Ancak siyasete olan ilgisi aslında çok daha gerilere gidiyor: “1977 seçimleri sonrası ailece Bülent Ecevit’i havaalanında karşılamaya gittiğimizi hatırlıyorum. Ecevit’in o geçişi, mavi gömleği, otobüsten el sallayışı, Karaoğlan hali gözümün önünde…” Hikâyeyi başa saralım; eski albümleri açalım.
CUMHURİYET AYDINLANMASI
Murat Emir, 1969 yılında, öğretmen bir baba ile ev hanımı bir annenin üç çocuğundan en küçüğü olarak Malatya’da dünyaya geliyor. Emir, “Arguvan-Hekimhan karışımıyım” diye başlıyor anlatmaya: “Cumhuriyet aydınlanmasının gerçek anlamda hissedildiği bir evde doğdum ve büyüdüm. Dar olanaklarla yaşama tutunup hayatlarını çocuklarını büyütmeye ve okutmaya adamış anne ve babanın evladıyım. Sevgi dolu bir evde büyüdüm. Çocukluğumun Malatya’sı, Doğu Anadolu Bölgesi’nin batısında, modernleşmeye yatkın, nispeten İsmet Paşa’nın Malatya’sıydı. İlkokulu Malatya’da bitirdim.”
SENE 1970’ler
KUTUPLAŞMA ARTTI HUZUR BOZULDU
Huzurlu ortam 1970’lerin sonunda dağılmaya başlıyor: “İlk çocukluk yıllarım Türkiye’de terörün zirve yaptığı, bazı illerde katliamların yapılmaya başlandığı, herkesin mahallelere sıkıştığı bir döneme denk geldi. Özellikle Alevi öğretmenlere yönelik saldırılar artmıştı. Siyasetle tanışmam biraz da bu dönem oldu; bütün bu politik çalkantıları da çocuk gözüyle görerek siyasete merak duyuyordum. O kutuplaşmayı büyüklerinizle bizzat yaşadığınızda, evde konuşulduğunda, televizyon açıksa haberleri aldığınızda siyasetin sizin de ilginizi çekmemesi mümkün değildi. Sadece ben değil, etrafımdaki her çocuk ve genç, o politik iklimden derinden etkileniyordu. 10-15 yaş büyüklerim daha çok sosyalist hareket içindelerdi. Çoğunun yaşamı ortasından kırıldı, çok mağdur oldular.”
1- İbrahim Yazıcı, 1970 yılında Ankara’da hukukçu bir baba ile ev hanımı bir annenin dört çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geliyor.
SENE 1974
Söze, “Çoğu meslektaşımın aksine içinde müzisyen olmayan bir ailede dünyaya geldim” diye başlıyor: “Ama evde çok müzik dinlenirdi. Her çeşit müzik dinlenirdi; Klasik Türk müziği, pop müzik… Dayım Klasik Türk musikisi severdi. Kucağındaki radyosunda Meral Uğurlu, Aleaddin Yavaşça ekolünü dinlerdi. İlk hayran olduğum şarkıcı Emel Sayın’dı. Henüz iki yaşlarımda pikapın kapağı açıldığında çıkan sesi duyunca müzik başlayacak diye heyecandan titrerdim. ”
DİNLEMEK YETMEDİ YÖNETMEK İSTEDİM
Yazıcı, ilkokuldan sonra sınavı kazanarak Atatürk Anadolu Lisesi’ne giriyor. Bu sırada ilgisi de belli bir müzik üzerine yoğunlaşıyor; klasik Batı müziği. Bu nasıl oluyor? Yazıcı, “Sekiz yaşından itibaren ablamla Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) konserlerine gitmeye başladım” diye yanıtlıyor: “Anormal şekilde klasik müzik dinlemeye başladım. Başka hiçbir müzik bana aynı tadı vermiyordu. Orta birinci sınıfta Mahler senfonilerini ezbere bilirdim. Konserde dinleyip sevdiğim eserlerin plaklarını alır, büyük orkestra şeflerinin isimlerini öğrenirdim ama bu bana yetmemeye başladı. Bunları bir şekilde seslendirmek istiyordum. Küçükken gittiğimiz konserlerde hep yaşlı şefler görürdüm. Bir gün genç bir şefle karşılaştım; Rengim Gökmen. Demek ki genç birisi de şef olabiliyordu! Operada solist olan bir kuzenim ‘Kulağı çok iyi, tam şef olacak kumaş var’ diye beni motive edince şefliği kafama koydum.”
SENE 1974
BENİ DURDURMAK NE MÜMKÜN
İşe, harçlıklarıyla aldığı bir Beethoven Üçüncü Senfoni’yi kendi kendine yönetmeye çalışarak başlıyor. Okuldaki müzik hocası da ona yardımcı oluyor ama yalnızca seçmeli müzik dersiyle, blok flüt çalarak olmazdı ki… İşte burada kader ona yardım ediyor, konservatuvarda ilk defa yarı zamanlı bölümü açılıyor. Devamı: “Babama orkestra şefi olma niyetimi söyleyince ‘15 yaşına kadar müzik eğitimi almamış biri nasıl orkestra şefi olabilir’ dedi ama beni durdurmak ne mümkün! Sınava girdim ve kazandım. Anadolu Lisesi’nden çıkıp akşamları konservatuvara gidiyordum.”
Hayata gelişi dramatik bir hikâye barındırıyor... Cengiz Köksal, 1968 yılında Afyon’da dört çocuklu bir çiftin en küçüğü olarak doğuyor. Bu kolay bir doğum olmuyor zira annesinin bir kalp rahatsızlığı var; mitral kapak hastası. Ateşli romatizmaya bağlı olarak gelişen bu hastalık o dönem Anadolu’da oldukça yaygın. Annesi Neriman Hanım, üçüncü çocuğunu doğururken bu rahatsızlıktan mustarip olduğunu öğreniyor. Doktorlar, hem anne hem bebeğin hayati riski olduğunu söyleyerek anneyi dördüncü doğumdan vazgeçirmeye çalışıyor. Ancak o ısrar ediyor; ‘Bu çocuğu doğuracağım, doktor olacak, bu hastalığa tedavi bulacak.’ Bebek sağlıklı dünyaya geliyor, anne de hayatta kalıyor. Ancak kaderin kötü bir oyunu; baba, bebek henüz iki yaşındayken ani bir şekilde hayata veda ediyor. Köksal, “Tam sebebini bilmiyoruz ama kalp krizi olduğunu tahmin ediyoruz” diyor.
SIK SIK DOKTORA GİDERDİK
Anne Neriman Hanım, doğumu sağlıklı atlatsa da sonra bir kalp ameliyatı olmak zorunda kalıyor. Dört çocuğunu tekel müdürü eşinden kalan emekli maaşıyla büyütüyor. Köksal, “Yirmi metrekare odada dört kardeş ve annem soba etrafında ısınmaya çalışırdık. Ekonomik olarak sıfırın da altında bir durumdaydık. Buna rağmen güzel bir çocukluk geçirdim. Uyanıp pencereyi açtığım zaman Afyon Kalesi’ni görüp keyiflenirdim. Zayıf bir çocuk olduğumdan sık sık doktora giderdik. Annemin mitral kapak hastalığından dolayı anne karnında gelişimim çok iyi olmamış. Geleceğimle ilgili de hiçbir fikrim yoktu. Herhangi özel bir merakım yoktu.”
Zeynep Bilgehan - Prof. Dr. Cengiz Köksal
DARÜŞŞAFAKA SAYESİNDE
Ancak ilkokuldaki öğretmenleri onun geleceğini düşünüyor: “Bir gün okul müdürünün beni ve annemi çağırdığını, ‘Bu çocuğu Darüşşafaka imtihanına sokalım. Yetim çocukları alıyor’ dediğini hatırlıyorum. Annem yaşım küçük diye itiraz ettiyse de müdür ısrar etti. Ağabeyimle İstanbul’a geldik. Ben dokuz, ağabeyim 14 yaşında. Bizim için İstanbul tıpkı Türk filmlerindeki gibi... Sınavı kazanınca annem yine itiraz etti ama sonunda kabul etti. Darüşşafaka’ya girdim. Başlarda bir kültür şoku yaşadım. 10 yaşında ailesinin yanından yatılı okula gelmiş bir çocuktum... Şefkatli bakımla sonra adapte oldum. Ortaokul öğrenciliğim vasat geçti. Lisede açıldım. Her yıl dönem birincisi oldum.”
1- Gerçek ismi Mehmet Baş ama herkes onu ‘Aksona Mehmet’ lakabıyla tanıyor; Bodrum’un hem altını hem üstünü en iyi bilenlerden… Son sünger avcılarından, duayen dalgıç… Konuşması, görünüşü, anlattıklarıyla tam bir deniz adamı! Ancak biz hikâyeye en baştan, karadan başlayacağız. Mehmet Baş, 1950 yılında bugün hâlâ Bodrum’un en güzel yerlerinden Yalıçiftlik’te bir çoban evinde dünyaya geliyor. Dedeleri Yalıçiftlik’in kurucularından. Aile, 200 yıldır Bodrum’da.
DAĞLARDAN KIYILARA
Çocukluğu Yalıçiftlik kıyılarında geçiyor: “Bizde biraz yörüklük de var. Bizim dedeler hep dağların zirvelerini kendilerine mekân tutmuşlar. Dağların eteklerini yaşam mekânı olarak bulmuşlar. Kartalların avının üstüne çöküşünü kendilerine figür almışlar, zeybek oyunlarına yansıtmışlar. Dedelerimiz gök kubbenin mavisini merak etmişler, zirvelere doğru çıkmışlar, beşinci, altıncı nesildeki torunları da derin mavinin gizemine kaptırmışlar kendilerini. Babamın dedesi ormancıymış; ormancı Deli Ağa dağlarda gezermiş. Sülalemde denizci yok ama çocukluğum deniz kenarında geçtiği için hep o derin mavinin gizemini merak etmişimdir.”
SENE 1982 - Sünger dalışından çıkarken, Can Pulak’ın objektifinden…
BİR DALDIM O DALIŞ...
İlkokulu köyde bitiriyor. Ortaokulu ancak ikinci sınıfa kadar okuyor. Ekonomik durumları daha fazlasına izin vermiyor: “Tarlada tütün rençberliği yaptım; ektik, biçtik ama bana ağır geldi. 13 yaşındaydım. Bir gün Karaburun mevkisindeki Sebük dediğimiz yere balık avına gittik. Büyüklerimiz maske almış, bir de su hortumundan şnorkelle yüzerek balık avlıyordu. Denemek için izin istedim. Maskeyi yüzüme taktım. Suyun içine dalınca o derin mavinin gizemine kendimi bir kaptırdım! O gün bugün iflah olmadım. Böyle akıp gidiyorum derin sularda. Bir ömür, bir hayat, 60 yıl burada geçti. İyi ki de geçti!”
AKSONA NE DEMEK
Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Uzay çalışmalarıyla evren hakkında sırlar aydınlanırken arkeologlar da yerin altından yeni bulgularla ‘insanlık ailemiz’in tarihçesini çıkarıyor. Nezih Başgelen, arkeolog olarak yaptığı çalışmaların yanında kurucusu olduğu Arekoloji ve Sanat dergisi, yayınevi ve yazdığı kitaplarla uzun yıllardır arkeolojinin toplumla buluşmasını da sağlayan bir isim… Onunla Galata’da, eşi Sema Hanım ile birlikte sahibi olduğu ArkeoPera Kitapçısı’nda buluştuk. Üç katlı binada, üç bin yıllık insanlık tarihinin her alanıyla ilgili kitap veya yayın bulmak mümkün. Önce onun kendi tarihçesini dinleyelim. Nezih Başgelen, 1958 yılında İstanbul’da, Balkan göçmeni baba tarafı ailesinin yerleştiği Cerrahpaşa-Vefa semtinde, iki katlı ahşap bir evde dünyaya geliyor. Babası, o dönem Marshall yardımıyla inşa edilmekte olan Yeşilköy Havalimanı’nın Elektronik Kısım Şefi.
‘İKİ DÜNYA ARASINDA YAŞADIM’
Başgelen’in çocukluğunun bir kısmı tarihi Vefa’da, diğeri ‘yeni’ Yeşilköy’de geçiyor: “İki dünya arasında yaşadım. İlkokula başladığım Yeşilköy eski Levantenlerle Osmanlı ve erken Cumhuriyet aydınlarının oturduğu bir yerdi. Tarihi Vefa civarı da ilgimi çok çekerdi. Trene atlayıp Yeşilyurt’a giderken surları, eski evleri görüp ‘Acaba buralarda kimler oturmuş?’ diye hep merak ederdim. Ayaklarım üstünde özgürce gezebilme imkânı bulduğum anda oraları gezmeye gidip sünnet düğünümde gelen fotoğraf makinesiyle fotoğraflar çekiyordum. Babam da tarihe meraklıydı. Eve giren tarih mecmualarını karıştırırdım. Her şeye meraklıydım.”
SENE 1968 - Fethiye’de arkeoloji merakının başladığı günlerde
LAHİTLERLE GELEN SORULAR
İşlerin ciddiye binmesi o henüz 10 yaşındayken oluyor. Yaz tatilini geçirmek üzere Fethiye’ye öğretmen teyzesinin yanına gidiyor. Burada gördüğü lahitler kafasındaki soruları artırıyor: “Her tarafta Likya lahitleri ve kabartmalar vardı. Kim yaşamış burada? Bu mezarları kim yapmış? Sorduğum sorulara cevap bulamıyordum. Daha sonraki yazlarda yine aile ziyareti için gittiğim Karadeniz, Kars ve Kapadokya’daki tarihi yerlerde de aynı sorunla karşılaştım. İstanbul’da bile anıtsal yerler hakkında bilgi bulmak zordu. Kars’ta halamlar tam kalenin yanında oturuyordu. Açılır açılmaz Kars Müzesi’ne koşuyordum. Evdeki kütüphanede sürekli okuyordum ama ne sorularımın cevapları vardı ne de arkeoloji konusunda yayın… O zaman arkeolog olmaya karar verdim.”
Ahmet Üzümcü, 1951 yılında İzmir’in Kemalpaşa ilçesine bağlı Armutlu Köyü’nde dünyaya geliyor. Aile, o iki yaşındayken İzmir’e taşınıyor. Çocukluğu bu sahil kentinde geçiyor. Babasının sanayi malzemeleri satan küçük bir ticarethanesi var. Mütevazı bir eğitim görmüş babanın dileği, oğlunun ileride kendisine yardım etmesi… Üzümcü anlatıyor: “İzmir Fransız Ortaokulu’nu bitirdikten sonra plan eğitimime Atatürk Lisesi’nde devam edip İzmir’de işletme okuyup babamla çalışmaktı, fakat insan hayatı tesadüflere bağlı… İzmir’de bir arkadaşıma rastladım. Onun teşvikiyle Galatasaray Lisesi sınavına girdim ve kazandım.”
ÇAVUŞESKU’YA MİHMANDARLIK
Lise son sınıfa geldiğinde artık aklında başka bir düşünce var: “Daha çok kitap okumaya başladım; seyahat etmek istiyor, dünyada ne olup bittiğini merak ediyordum. Bunun en iyi yolu Dışişleri mesleğiydi. Babam bu kararımdan pek memnun olmadı… 1971 yılında Mülkiye’yi kazandım. Mezuniyetten sonra da Dışişleri Bakanlığı’nın sınavına girdim. Babamın meslek seçimimle ilgili sorgulaması ben büyükelçi olana kadar devam etti (gülüyor). 1976’da, İhsan Sabri Çağlayangil’in Dışişleri Bakanlığı döneminde Protokol Dairesi’nde işe başladım. İlk görevlerden biri Türkiye ziyaretinde Romanya Başkanı’nın oğlu Nicu Çavuşesku’ya mihmandarlık yapmaktı.”
ASALA TEHDİDİ ALTINDAYDIK
Yurtdışı tecrübelerinin hepsinden ilginç anekdotları var. İlk görev yeri Viyana: “Vatandaşlarımızın çok sorunları vardı. Çok şey öğrendim. ASALA terör örgütünün de aktif olduğu yıllardı. Evin etrafında şüpheli şahıslar gördük. Avusturya polisine bildirdik. Polis, tehdidi ciddiye alarak evi gözetim altında tuttu. İşe polis eskortuyla gidip geliyordum. Ermeni arkadaşlarımız etrafımda koruma gibi dolaşıyordu. Bir yıl sonra tarif ettiklerimize benzer kişilerce çalışma ataşemizin arabasına bomba kondu; Erdoğan (Özen) Bey hayatını kaybetti.”
1) Radyo stüdyosuna ilk defa üç yaşında ayak basıyor, yedi yaşında bir dergiye kapak oluyor, 19 yaşında arşiv düzenlemek için girdiği TRT Radyo’dan müzik yapımcısı olarak çıkıyor… Yenilik neredeyse orada; ilk televizyon yayınları, özel kanallar, tematik programlar, bir döneme damgasını vuran klipler… Öz ile müzik tarihimize dair her şeyin arşivlendiği, adeta bir müze olan ofisinde buluştuk. 1968 yılında aldığı ilk Akai müzik teybini açıyor; tertemiz bir sesle Modern Folk Üçlüsü çalmaya başlıyor. Gözü bir çantaya takılıyor; içinden raporlar çıkıyor. Öz okuyor: “Başlık: TC Hükümeti… Yazan: Çağdaş Türk Sanat Müziği ve Çok Sesli Müzikler Şubesi Prodüktörü İzzet Öz. Konu: 1975 Eurovision Şarkı Yarışması raporu… Neler yapılmış, yarışmada başarılı olmak için ne tip eserler lazım…”
İzzet Öz, radyo ve televizyon dünyasında iz bırakan birçok programın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi: Diskovizyon, Metronom, Sihirli Lamba, Teleskop, Süpervizyon... Bu programlarla Türkiye’de farklı müzik türlerine alan açtı, görünürlük kazandırdı.
SENE 1950
‘5 GÜNLÜK DÜNYADA KİMSEYİ İNCİTME’
Onu DJ setinden, güçlükle uzaklaştırıp kendi hikâyesini anlatması için zorla oturtuyoruz. İzzet Öz, 1947 yılında Ankara’da veteriner Ahmet Bey ve Basın Yayın Kütüphane Müdürü Hikmet Hanım’ın tek çocuğu olarak doğuyor. Öz, “Annemle babam ayrıldıktan sonra ben daha çok annem, anneannem ve dedemle büyüdüm” diye başlıyor: “Annem radyoya, gazetelere yazılar yazardı. Ben altı yaşındayken bir gün kütüphanede, annemin yanında 60 yaşlarında bir amca vardı. Ona, ‘Bak Âşık bu da İzzet’ dedi. Bir el yanağıma dokunup ‘Dost İzzet, beş günlük dünyada kimsenin canını incitme, beni böyle hatırla’ dedi. Bu kişi Âşık Veysel’di.”
1- Stressiz bir gününüz geçiyor mu? Günümüz dünyasında bu soruya “Hayır” diye cevap vermek zor… Stresi nasıl yöneteceğiz? Nasıl mutlu olacağız? Huzur nerede? Kitapçılarda en çok satanlar listesinde ilham veren başarı öyküleri ve kişisel gelişim kitapları hep üst sıralarda… Psikolog Prof. Dr. Acar Baltaş, bu konulara 1980’li yıllardan itibaren kafa yormaya başlamış, seminerler vermiş, çalışmalar yapmış, psikolojinin günlük hayatımızdaki sorunların çözümü için kullanılmasında öncü olmuş isimlerden biri. Çok sayıda kitabı var; ilk baskısı 1990 yılında yapılan, Prof. Dr. Zuhal Baltaş ile yazdığı Stres ve Başa Çıkma Yolları, devamında Hayat En Çok İyileri Kırar, Hayatın Hakkını Vermek, Bir Yolculuk Olarak Liderlik, Akılsız Duyguların Cezasını Kararlar Çeker… Günümüz dertlerine eğilmeden onun kendi hikâyesini öğrenelim.
Prof. Dr. Acar Baltaş - Zeynep Bilgehan
HAREKETLİ BİR ÇOCUKTUM
‘Stres’in olmadığı yıllardayız… Prof. Dr. Acar Baltaş, üç kuşak İstanbullu bir ailenin iki çocuğundan ilki olarak 1947 yılında Arnavutköy’de bir yalıda dünyaya geliyor. Baltaş, “Annem ev hanımı, babam Türkiye’nin ilk tıbbi satış temsilcilerindendi” diye başlıyor anlatmaya: “Mutlu bir çocukluğum oldu; yüzerdim, balık tutardım, denizde vakit geçirirdik... Çok hareketliydim. Bugün olsa tıbbi teşhis alabilirdim (gülüyor)...” Arnavutköy İlkokulu’ndan sonra İstanbul Erkek Lisesi’ne giriyor. Okul disiplininde biraz zorlanıyor. Onu kurtaran okuma tutkusu oluyor: “Bazı hocalarımın şefkatiyle okulda tutuldum. Kafka, Sartre, Bertrand Russell okurduk. Spora meraklıydım; yüzme ve su topunda derecelerim vardı.”
SENE 1959
2- DÜNYAYA ÖNYARGISIZ BAKMAK
Okulda ilgisini çeken iki hoca var; biri Alman edebiyat hocası Rudolf Mayer, diğeri psikoloji hocası Nurettin Topçu. Baltaş: “Mayer bize kitapların alt metnini deşifre etmeyi, dünyaya kendi önyargılarımız dışında bakmayı, var olan görüşlerimizi sorgulamayı öğretti. Nurettin Hoca da fikir dünyası çok engin bir insandı. Psikoloji okumaya lise ikinci sınıfta karar vermiştim. Bunda okuduğum bir kitabın etkisi vardı: Siegfried Lenz’in yazdığı Türkçeye ‘Söylenti’ diye çevrilen ‘Stadtgesprach.’ Bir fiyord kasabası işgal ediliyor; işgalciler, kasaba sakinleri, işgale karşı gelenler… Baktığınız perspektife göre doğruların değişebilmesi, ona göre tarafları anlamaya çalışmak… 15 yaşında bir genç olarak bunlara kafa yormaya başladım. Fikir dünyamı etkileyen diğer iki isim İffet Ercem ve İbrahim Yücel oldu.”
“Sahip olduklarımızın değerinin farkında olmalıyız. Oyun bittiğinde tüm taşlar aynı kutuya giriyor. Firavunlar yeraltı sarayları yapmış. Bir bedenleriyle, bir de isimleri son kez anılınca ölüyorlar. Önemli olan isminizin iyi anılmasına imkân sağlayacak hayat yaşamak.”