BU kış, biletleri çıktığı anda tükenen etkinlikleri konuştuk. Türkiye’de Tarkan konseri, yurtdışında da yeniden bir araya gelen veya jübile yapan sanatçı konserleri, ödüllü tiyatro oyunlarıyla kültür sanatın yeniden zirve yaptığı bir dönem oldu. Ancak bir eser var ki yalnız bu sezon değil neredeyse 135 yıldır biletleri satışa çıktığı gün tükeniyor, popülaritesini hiç kaybetmiyor; İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin de şubat boyunca sahneleyeceği Çaykovksi’nin ölümsüz eseri, bir kış masalı Fındıkkıran Balesi… Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy da bu eserin tüm temsillerinde biletlerin satışa çıkar çıkmaz tam 45 saniye içinde satıldığını açıkladı ve “Biletini gişeden almak isteyenler gece 3-4 gibi sıraya girdi” dedi. Bir yılbaşı gecesi kendisine hediye gelen fındıkkıran ile büyülü bir dünyanın içine giren Clara’nın hikâyesi neden bu kadar çok seviliyor? Bu sorunun cevabını almak için kendisi de defalarca Clara rolünde dans etmiş, ünlü balerinimiz ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Başkoreografı Ayşem Sunal Savaşkurt ile beraberiz…
Fotoğraf: Murat ŞAKA
SANATÇI BİR AİLE
Onunla Atatürk Kültür Merkezi’nde bir temsil öncesi sahne arkasında buluştuk. Kulisler Ayşem Hanım için çocukluktan itibaren tanıdık bir yer… Ayşem Sunal, Türkiye’nin ilk kuşak meşhur bale sanatçıları Evinç ve Hüsnü Sunal’ın iki kızından küçüğü olarak Ankara’da dünyaya geliyor. Kelimenin tam anlamıyla sanatçı bir ailenin içinde, sanatçılarla birlikte büyüyor. Önce aile hikâyesini dinlemeliyiz, Ayşem Hanım anlatıyor: “Annemin babası olan dedem opera sanatçısıydı. Annem de onun etkisiyle balerin olarak yetişiyor. Babam Hüsnü Sunal’ın hikâyesi biraz daha farklı; İstanbul’da, o dönem balenin meşhur isimlerinden Lydia Krassa Arzumanova tarafından keşfediliyor. Babaannem, Madam Arzumanova’nın arkadaşı. Tesadüfen babamı görüyor. Fiziği dikkatini çekiyor ve babaanneme ‘Bu çocuğun fiziği baleye çok müsait, mutlaka bale yapsın’ diyor. Babam o sırada dokuz yaşında. Madam Arzumanova’nın kurduğu bale sınıfı, Türkiye’nin ilk bale sanatçılarının çıktığı sınıf oluyor; sene 1947… Daha sonra 1948 yılında kurulan Yeşilköy Bale Okulu 1950’de başkente taşınarak Ankara Devlet Konservatuvarı’nın bir bölümü olmuştur. Babam tam zamanlı yatılı, yani hem haftaiçi hem haftasonu orada. Bu sırada annesini kaybedince onu bütün konservatuvar büyütüyor; talebeler, Müşfik Kenter gibi tiyatrocular… Hem çok yetenekli hem de kimsesi yok… Babam konservatuvardan mezun olan ilk erkek Türk bale sanatçısı.”
“Dedem AKM’nin ilk açılışında 12 Nisan 1969’da AIDA eserinde Mısır Kralı rolünde”
KULİSTE BÜYÜDÜM
Prof. Dr. Haluk Oral’ın kapısını, en güncel işi, Everest Yayınları tarafından geçen kasım ayında yayınlanan, Çanakkale Savaşı kahramanlarından Şefik Aker’in hikâyesini anlatan son kitabı ‘Miralay’ vesilesiyle çaldım. Vesilem güncel bir iş ama aslında Prof. Oral’ın uzmanlık alanı güncel değil, mazi… Ona ‘edebiyat arkeoloğu’ diyorlar; evinin her yerini kaplayan kütüphanesinde sayısı on bini bulan imzalı kitaplar, tarihi belgeler, mektuplar, objeler var. Neler mi? Mesela Nazım Hikmet’in mektupları, imzalı Orhan Veli, Ahmed Arif, Oğuz Atay kitapları…
HURDACIDAN ÇIKAN BELGELER
Son kitabı ‘Miralay’ın yazım süreci 30 yıllık bir ‘koleksiyonerlik emeği’ne dayanıyor. Oral, “20-25 yıl önce Çanakkale Muharebeleri hakkında belge toplamaya başladığımda sahaflarda Şefik Bey’le ilgili pek çok malzeme buldum. Bir esnaf, hurdacıdan aldığı evrakı değişik sahaflara parça parça satmıştı. Bu belgelerin bir kısmından 2007’de yayımladığım Arıburnu 1915: Çanakkale Savaşı’ndan Belgesel Öyküler adlı kitabım çıktı. Şefik Bey, Çanakkale Kara Savaşları başladığı gün çıkarma kuvvetlerine ilk karşı koyan 27. Alay’ın kumandanıydı; onun anıları ve arşivinden çıkan belgeler mükemmel kaynaklar oldu. Sonra da İzmir, Ankara ve İstanbul’da farklı sahaflarda Şefik Bey belgeleri zuhur etmeye devam etti” diye anlatıyor. Son 15 yıldır tam zamanlı olarak yaptığı yazarlık ve koleksiyonerlik öncesindeyse Prof. Oral’ın asıl alanı matematikti… 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli olana kadar çalışma alanları Kodlar Teorisi, Şifreleme ve Kombinatorik. Oradan, buralara nasıl gelinmiş? Eski albümleri açıyoruz.
KARARGÂHTA KURŞUNLANAN HARİTA
Geçmişi geri getiremiyoruz ama geçmişten gelen bir objeye dokunmak insana zaman yolculuğu yaptırabiliyor... Bunun bir örneğini Haluk Bey’in gösterdiği bir harita ile yaşadık. ‘Miralay’ kitabında kullandığı belgelerden biri üzerinde bir delik ve imza olan bir harita... Oral anlatıyor: “Şefik Bey el yazısıyla üzerine not düşmüş: ‘İşbu delik ikamet ettiğim odanın önünde infilak eden bir İngiliz obüs mermisinin mezkûr odadan içeri girip duvarda asılı bulunan haritanın burasına çarptı.’” Bu bilgiyi öğrenince harita sizi adeta Şefik Bey’in oturduğu karargâha götürüyor... Oral: “Bir daha hiç dokunamayacağınız, tanışamayacağınız insanlardan bir iz, onlarla sohbet etmek gibi... Dünyevi zevklerin en güzeli bu tarihi belgelere dokunmak...”
1- Önce kendi hikâyesiyle başlayalım… Ferit Odman, 1982 yılında Bursa’da, Bursa’nın eski ailelerinden birinin üç çocuğundan en küçüğü olarak doğuyor. Adını taşıdığı baba tarafından dedesi, Kükürtlü Kaplıcaları’nın sahibi Ferit Odman. Anne tarafından dedesi ise “Aynalı Doktor” diye tanınan, kentin önde gelenlerinden Dr. Tahir Alyanak. Babası Giray Odman, 1960’lı yıllarda yüksek lisans için Amerika’ya gidiyor. Donald Trump’ın da mezun olduğu Wharton School’da MBA yapıyor. Oda arkadaşı ekonomist Ege Cansen’le kentin caz kulüplerine gidiyorlar, sonrasında bavulunda caz plaklarıyla Türkiye’ye dönüyor. Bu sırada dede Odman vefat edince Giray Odman kaplıca işlerinin başına geçiyor. Genç Ferit Odman’ın çocukluğu varlıklı bir evde geçiyor. Ancak zamanla babasının işleri bozuluyor.
VARLIKTAN YOKLUĞA
Aile, Odman 12 yaşındayken eski varlıklı düzenini kaybediyor. Odman, ortaokul için Robert Koleji kazanıyor ancak o dönemde ailenin maddi imkânları elvermediğinden Bursa Anadolu Lisesi’ne kaydoluyor. 16 yaşındayken ani bir kalp kriziyle babasını kaybediyor. Zor günlerde onu ayakta tutan çocukluğundan beri evde dinlediği, âşık olduğu caz plakları ve ritim tutkusu oluyor… Odman, “Kendimi bildim bileli elim ayağım hiç durmadı; davul çalmak için doğmuşum” diye anlatıyor: “10 yaşında başladım. İlkokuldan itibaren okul bandolarındaydım. Ailem beni hep bir dünya insanı olmak için yetiştirdi. Lisede AFS değişim programıyla bir yılımı İsveç’te geçirdim. Burada ‘Türk çocuk’ olarak hem okul orkestralarında hem de hocalarımın caz gruplarında çalıyordum. Beni oradan ‘Müzik kariyerinde başarılar!’ diyerek uğurladılar. 13 yaşından itibaren ne olacağımı biliyordum…”
Ferit Odman - Zeynep Bilgehan
16 YAŞINDAN BERİ ÇALIŞIYORUM
Lise yıllarını sınıftan çok orkestralarda geçiriyor; Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda çok sayıda birincilik alıyorlar. Ders notlarının da iyi olması sayesinde burslu olarak Bilgi Üniversitesi Caz Performans Bölümü’ne giriyor. Sene 2001… Odman, “O dönem Bilgi Üniversitesi’nde Aydın Esen, Can Kozlu gibi Türkiye’de caz alanındaki en iyi isimler; Ricky Ford, Donovan Mixon gibi Amerikalı çok değerli hocalar vardı. Amerika’da okumuş gibi Amerikan müziğini öğrendim” diyor: “Ancak İstanbul’da hayat zordu… Çocukluk arkadaşımla paylaştığımız bir öğrenci evinde idareli bir hayat yaşıyorduk. Çalışmam lazımdı. Bursa’daki kulüplerde, 16 yaşımdan beri süregelen bir çalışma hayatım vardı.”
“Çocukluktan gelen plak sevgisi”
2- İSTANBUL’UN CAZ HAYATI
1- IŞIL Kasapoğlu’nun en zor cevapladığı ilk soru oluyor; şu anda kaç şehirde, hangi yapımların altında imzanız var? Başlıyor saymaya: “Bu sezon başlayan Don Kişot, yedinci sezonunda olan Amadeus, Bulaşıkçılar, Aşk Biter Mi, Hamlet var, Barda oynadı ve durdu, Semaver Kumpanya’da Nasreddin Hoca oynuyor, Bursa’da çocuk oyunum var, Ankara’da Cimri vardı; biletleri sürekli tükenerek oynadı. Şu an sanırım yedi sekiz oyunum birden oynuyor.” Bu nasıl olabilir? Hepsine nasıl yetişiyor? Kasapoğlu gülerek, “Hayatımda hiçbir oyunumu seyretmedim” diye yanıtlıyor: “En son genel provada seyrediyorum. Prömiyeri bile seyretmiyorum. Sürekli ayağa fırlayıp ‘Hayır, o öyle değildi!’ diye burnumu soktuğumu fark edince vazgeçtim (gülüyor). Seyirciye teslim ediyorum; onlar büyütüyor…”
“ANLATACAĞIM ŞEYLER OLMALI”
Kasapoğlu’nun bu yıl meslek hayatındaki 50. yılı. Yıllarca Şehir Tiyatroları’na, Devlet Tiyatroları’na katkı verdi; Semaver Kumpanya, İzmit Tiyatrosu, İşsanat Çocuk Tiyatrosu ve Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nu kurdu. Afife Ödülleri’nden İKSV Onur Ödülü’ne sayısız ödülün sahibi… Bütün oyunlarının biletleri tükeniyor. Bu ilginin sebebi nedir? Işıl Bey, “Meselelerimizi tiyatroyla o kadar güzel anlatabiliyoruz ki” diye yanıtlıyor: “Ancak tiyatroyu ikiye ayırmalıyız: eğlendiren ticari tiyatro ve bir şeyler anlatmak için yapılan kamusal tiyatro. Ben hep ‘Anlatacağım bir şeyler olmalı’ dedim. Tüm oyunlarımda günümüz meselelerinden bahseden tiyatro yapmaya çalışıyorum. Dünyanın değişmesine ufak da olsa katkıda bulunmak için uğraşıyorum. Tiyatronun kendisi zaten bir muhalefettir ama ille sağa, sola veya bir yere değil, yürümeyen her şeye muhalefettir. Bugüne kadar 170 oyun yapmışım. Hâlâ da bir şeyler anlatabilmek için uğraşıyorum.”
2- DAİMİ YATILI ÖĞRENCİLİK
Her şey nasıl başlamış? Sahneyi başa alalım! Işıl Kasapoğlu, 1954 yılında İzmir’de ticaretle uğraşan bir baba ile gazeteci bir annenin üç çocuğundan ilki olarak dünyaya geliyor. Kitaplar, öyküler yazan, dergiler çıkaran annesi Türkan Kasapoğlu’nun teşvikiyle ilkokuldan itibaren Balzac, Dostoyevski, Tolstoy gibi klasikleri okuyor. Her hafta annesiyle Devlet Tiyatrosu’na oyun izlemeye gidiyor. Ortaokula Saint-Joseph Lisesi’nde başladıktan sonra yedinci sınıftan sonra daimi yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne geliyor.
1- Eğer yolunuz Paris’e düşerse, 10. Bölge’deki Alban Satrange Meydanı’nda iki heykel sizde bir tanıdıklık duygusu uyandırabilir… Bronzdan yapılmış, biri elinde güneş diğeri ay tutan, uzun boylu, ‘Hemera’ ve ‘Ay Tutan Adam’ isimli iki figür bir Türk heykel sanatçısının eseri: Cem Sağbil… İlk defa 2009 yılında Fransa’da Türkiye Mevsimi etkinliği kapsamında 10. Bölge Belediyesi’nin fuayesinde sergilenen heykeller daha sonra Alban Satrange Meydanı’ndaki parkta sergilenmeye başlandı. Üç yıllık kiralama sürecinin ardından heykeller halk tarafından çok sevilince Paris 10. Bölge Belediyesi tarafından kalıcı olarak kente kazandırılmak üzere satın alındı. Bu sırada park, iki eserin yeniden yerleşim sürecinin parçası olarak kapsamlı bir çevre düzenlemesi ve restorasyon sürecine girdi. Bu sürecin sonunda kalıcı birer kamusal yapıt haline gelen ‘Ay Tutan Adam’ ve ‘Hemera’ heykelleri geçen ay başında kalıcı olarak yerlerine yerleştirildi.
Zeynep Bilgehan – Cem Sağbil
DOĞU VE BATI ARASINDA
Sanatın başkentlerinden Paris’te bir Türk heykel sanatçısının heykellerinin kalıcı olarak sergilenmesi vesileyle Sağbil’in İstanbul’daki atölyesinin kapısını çaldık. Sağbil, artık Parisli olan ‘Hemera’ ve ‘Ay Tutan Adam’ heykellerinin anlamını ve Paris’te neden sevildiklerini anlatarak başlıyor: “Ben güncel sanatın içinde değilim. Bu da bana daha felsefi işler üretme şansı getiriyor. Eserlerimde figüratif çalışıyor ve mitolojiden etkileniyorum. Bir tarafta Doğu’nun gücünü simgeleyen ay var; duyguları, aşkı, inançları, efsaneleri anlatıyor. Diğer yanda Batı’yı anlatan Apollon’un güneşi; bilgi, akıl, devamlılık, mantık… Heykeller, Paris’in yabancıların çok yaşadığı kozmopolit bir bölgesinde sergileniyor. Ben de uzun süre Almanya’da yaşadıktan sonra uzun yıllardır Türkiye’deyim. Bu ikilik duygusunu çok iyi biliyorum…”
2- SANAT HEP AKLIMDAYDI
1)-KONUSUNUN meraklıları aslında onu iyi tanır; nöroloji uzmanı Prof. Derya Uludüz uzun yıllardır beyin ve beyin hastalıkları alanında yayınlara çıkıyor, kamuoyunu bilgilendirmek için çalışıyor. İstanbul Üniversitesi Nöroloji Anabilim Bölümü’nden 2020 yılında emekli olup çalışmalarını kendi kliniğinde devam ettiren Derya Hoca söze, “Nöroloji ‘aristokrat’ bir branştır ve biz hep ‘bilimi yaparız ama anlatmayız’ diye yetiştirildik. Oysa halkı bilinçlendirmek, anlatmak gerekiyor” diye başlıyor: “Bunları bilimsel insanlar anlatmazsa her şey bir pazarlama taktiğine dönüşüyor. Bunun için hocalarımdan ‘ya bilim ya popülarite’ diye zılgıt yeme pahasına bildiklerimi anlatıyorum.”
TRABZON’DA GEÇEN ÇOCUKLUK
Önce kendi hikâyesini dinleyelim… Derya Uludüz, 1973 yılında Trabzon’da Karadenizli bir ailenin dört çocuğundan ilki olarak dünyaya geliyor. Babası felsefe ve din kültürü öğretmeni, annesi sanat okulunda dikiş nakış öğretmeni. Uludüz, “Annem beni doğurduğunda 18 yaşındaymış. Bir Hıdırellez gününde, aslında pikniğe gidilecekken annemin sancılarının tutması üzerine hastaneye gidiliyor (gülüyor)” diye anlatıyor. Mutlu güzel bir çocukluk geçiriyor. Çok çalışkan bir çocuk. Öyle ki bir gün annesi “Yeter bu kadar çalışmak” diyerek kitaplarını balkondan aşağı atıyor! Sınıf öğretmeniyse bu çalışma temposunu takdir ederek küçük Derya Uludüz’ü Anadolu Lisesi sınavlarına girmeye teşvik ediyor: “Dindar bir aileydik ve babam eğitime imam hatip lisesinde devam etmemi istiyordu. Öğretmenimin gizlice beni ders çalıştırmasıyla hazırlanıp sınavı kazandım. Babamı anneannem ikna etti.”
Sene 1975 - “Sevgi ve saygıyı ailemin bana anlattığı hayat hikâyelerinden öğrendim.”
ÇOK YÖNLÜLÜĞÜN FAYDASI
1)- PEK çok şapkası var; spor adamı, yönetici, girişimci, yapımcı… 2000’lerden itibaren başta İstanbul olmak üzere şehir hayatının kültür ve sosyal alanlarında imzası bulunan bir isimle, Nulook Yönetim Kurulu Başkanı Muzaffer Yıldırım ile beraberiz. Onu MARS sinemalarının kurucusu olarak tanıdık, yarattığı MAC spor salonları Türkiye’nin her yerine ‘gym’ kültürünü yaygınlaştırdı. Bugünlerdeki baş meşgaleleriyse yine kurucusu olduğu konsept oteller grubu The Stay ve 2014 yılından beri kendini adeta adadığı film yapımcılığı… Altında imzası olan yapımlardan bazıları; Lohusa, Çok Aşk, Eltilerin Savaşı… En son vizyona giren ‘Yan Yana’ filmiyse üç milyona yakın izleyici sayısıyla son altı haftadır gişe rekorları kırıyor. Peki kimdir Muzaffer Yıldırım? Elini attığı her işte başarılı olmanın sırrı nedir? Hiç mi zor zaman yaşamamış? Bu zamanlarda nasıl ayakta kalmış?
BOŞNAK BİR AİLENİN FATİH’TE DOĞAN ÇOCUĞU
Muzaffer Yıldırım, Boşnak bir ailenin çocuğu olarak 1962 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor. Anne ve babası dönemin Yugoslavya’sında doğmuş. Babası, İkinci Dünya Savaşı boyunca ‘partizan gerilla’ olarak Sırplara ve Almanlara karşı savaşmış. 1950’lerden sonra üç çocuklarıyla Saraybosna’dan ayrılıp Türkiye’ye geliyor ve Fatih’e yerleşiyorlar. ‘Haniç’ olan soyadlarını ‘Yıldırım’ olarak değiştiriyorlar. Muzaffer Bey, ailenin Türkiye’de doktorların iknası sayesinde ‘kazayla doğan’ çocuğu oluyor… Baba, İETT’de memur olarak çalışıyor. Anne hiç Türkçe bilmediğinden evde Boşnakça konuşuluyor. Öyle ki Muzaffer Bey okuldaki ilk yıllarında aksanlı Türkçe konuşuyor.
BABAMA BENİ ÇALIŞTIRIYOR DİYE KIZARDIM
Anarşi yıllarına denk gelen çocukluğu sokaklarda futbol ve basketbol oynayarak geçiyor. Bu sayede politik gerginlikten uzak kalmayı başarıyor. Aslında pek boş vakti de olmuyor zira babası 12 yaşından itibaren onu çalıştırıyor… Yıldırım, “Ekonomik olarak orta halliden daha aşağıydık. Babam hiçbir şeyin eksikliğini yaşatmadı ama ona kızardım çünkü 12 yaşımda beni çırak olarak işe verdi. Fatih’te erkek takım elbiseleri satan bir dükkânda çay getirip, yerleri siliyordum. 15-16 yaşıma geldiğimde cankurtaran yardımcısı olarak çalıştım. Babama çok kızardım çünkü hafta sonları ve ara tatillerde tüm arkadaşlarım sokakta oyun oynarken ben çalışmak zorundaydım. Yıllar geçtikten sonra şimdi onu minnetle anıyorum çünkü bu bana erken yaşta hayatın ve para kazanmanın ne kadar zor olduğunu öğretti. Beni kavanoz içinde büyütmedi. Hiç durmadan çalışmak genetiğimin parçası oldu.”
1)-Nişantaşı’nda, manolya ağaçları arasında 1800’lü yıllarda yapılmış klasik bir İstanbul konağındayız. Bu güzel evin sakinleri her odaya özenle dizilmiş askılarda renk renk birbirinden romantik bine yakın elbise, ceket, pantolon, gelinlik… Evin sahibesi bu haftaki konuğumuz moda tasarımcısı Özlem Süer, “O askılarda hep benim için yaşayan kadınlar var” diye başlıyor söze: “O yüzden askılara, reyonlara sert davrananlar o kadınları itiyor gibi bir duyguya kapılırım ve bunu beni çok incitir. Onlar aslında birer ruhtur.”
Özlem Süer - Zeynep Bilgehan
BÜYÜKLERİN OYUNU: SANAT
Özlem Süer, 1968 yılında İstanbul’da doğup büyümüş bir anne babanın iki çocuğundan küçüğü olarak dünyaya geliyor. Uzun yıllar sonra aileye gelen ilk kız çocuğu olduğu için adı ‘Özlem’ oluyor. Romantik ve bohem bir prenses masalında büyüyor: “Çocukluğum Kadıköy’de geçti; yeşillikler içinde sokakta oyun oynayan son nesilden oldum. Oyun yaratıcılığın odağıdır, diye düşünüyorum. Büyüdüğümüzde de sanat yaşamın bir oyunu gibi oluyor.” Evdeki oyun alanıysa Olgunlaştırma Enstitüsü mezunu annesinin yanı... Küçük yaştan itibaren kumaşlara ilgi duyuyor; öyle ki geceleri oyuncak bebeklerle değil ipek, kadife, saten gibi yumuşak kumaşlarla uyumayı seviyor. Süer: “Elimde ‘lüp’ denen büyüteçle bütün kumaşları inceler, analiz ederdim.”
EĞİTİM Mİ ANNE TEKNİĞİ Mİ
Yaşı biraz büyüdükten sonra annesine kumaş alışverişinde eşlik ediyor. Süer, “Tezgâhlarda kumaş toplarının kokularını her zaman çok lezzetli buldum. Bunca yıl eğitim aldım ama kumaş seçimi ve dikiminde hep annemin tekniğinden faydalandım” diyor. Çok şık giyinen babasından da etkileniyor. Bir diğer ilham kaynağı da kitaplar oluyor: “Çok okurdum, karakterlerin nasıl giyindiğini, mesela hangi mendili kullandığını hayal ederdim. Kitaplarımın yanında hep küçük eskizler vardır. Kendimi bildim bileli ellerimle yaşadım. Hep bir şeyler yapar, diker, örerdim. Kısıtlı imkânın yaratıcılığı çok artırdığını düşünüyorum. Sanata hep merakım vardı; çok sergi gezerdim, sinemaya giderdim.”