GeriZeynep BİLGEHAN Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdiler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdiler

Size de Erdal Özyağcılar tiyatroda, sinemada, dizilerde, hangi rolü oynarsa oynasın hayatınızdaki tanıdık birini andırıyor mu? Bu bir tesadüf değil… Sanat hayatında 50 yılı geride bırakan usta oyuncu, başarısının sırrını ‘halkın filesine girmek’ olarak veriyor: “Halkın bir beyaz filesi vardır; içinde yarım kilo kıyma, bir kalıp peynir, dört domates, yarım kilo patates… Ben o fileye bir ‘Erdal Özyağcılar’ olarak girmeye çalıştım ve başarılı oldum…”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdiler

Tam 50 küsur yıldır sahnede! Kah biz onun tiyatro salonlarına konuk olduk kah o filmlerle, sinema salonlarıyla seyirciye geldi, bizi ekranlara bağlayan dizilerle evimize konuk oldu. Her jenerasyondan izleyicinin en sevdiği oyunculardan biri Erdal Özyağcılar. Bu sevginin sırrı nedir? Özyağcılar, “Bu sevgi karşılıklı…” diyerek başlıyor yanıtlamaya: “Mesleğimi severek yapıyorum. Bu meslek insanı ilgilendirdiği için insan ve canlı sevgim de çok fazla… Bu sevgi daha çocukluğumdan başlamış. Babam bana iki küçük kardeşim de doğduğunda ne kadar mutlu olduğumu anlatırdı. Onları hiç kıskanmamışım. Evde günler olduğunda gelen misafirlerin çocukları da hep benim odama gelirlerdi, onlarla ilgilenirdim…” Özyağcıların hikayesi Konya’da başlıyor. Türkmen kökenli aile daha sonra Bursa’ya yerleşiyor. Önce Mudanya’daki zeytin bahçelerinde, soyadlarını da aldıklarını zeytinyağı üretimi yapıyorlar. Daha sonra deri işine giriyorlar. Dede işini Erdal Bey’in babası devam ettiriyor. Erdal Özyağcılar da ailenin Uludağ’ın yamaçlarına bakan geniş bahçeli bir Rum evinde 1948’de dünyaya geliyor. Onu biri kız diğeri erkek iki kardeş izliyor; Ender ve Mustafa.

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerAnne ve babasıyla...

SAKİNLEŞSİN DİYE ÜFÜRÜKÇÜYE...

Erdal Bey’in çocukluğu, evde kalabalık aile, geniş bahçede ağaçlar arasında koşturarak geçiyor. Çocukluğunu şöyle anlatıyor: “Çevremdeki insanlar annem, babam, babaannem de keyifliydi.

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 1950'ler

Bahçede bir manolya ağacımız vardı. Manolya koklanmaz, koklanınca sararır…

Tıpkı Zeki Müren’in ‘Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam’ dediği şarkısı gibi… Komşumuz bir hastaneydi. Bizden sürekli manolya isterlerdi. Ben de ağaca tırmanıp manolya koparır, verirken de ‘Ama bunu koklamayın, e mi?’ derdim. Babaannemin odasında kalırdım. Onunla aramızda büyük bir aşk vardı. Çok yaramaz bir çocuktum. Biraz da hiperaktivitem vardı. Babaannem sakinleşeyim diye beni üfürükçüye götürürdü.”

‘ÇANTAMLA KARDA KIZAK KAYARDIM’

Özyağcılar, önce ‘Özel Yeni Okul’a yazdırıldı. Oradan Çelebi Mehmet Ortaokulu’na devam etti. Anlatıyor: “Babamın verdiği bir deri çantam vardı. O çantayı kışın dönüş yolunda kızağım olarak kullanırdım! Bursa Erkek Lisesi’nden mezun oldum. Sinema ve tiyatro merakım o dönem başladı. Bursa’da Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu açıldı. Özel tiyatrolar da gelirlerdi, onları takip ederdik. Oyun kitapçıklarında ‘cast’lar olurdu. En sevdiğim karakterin karşısındaki ismi silip üzerine kendi adımı yazardım!” Kim tahmin ederdi ki bundan birkaç yıl sonra İstanbul’da, Kenter Tiyatrosu oyunlarında ismi yalnızca kitapçıkta yer almayacak, salon fuayesine fotoğrafıyla birlikte asılacaktı!

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 1982: Kaldırım Serçesi oyununda...

‘TİYATRONUN ALTIN ÇAĞINDA ÖĞRENCİYDİM’

Üniversite seçimini, akrabaları, Anayasa Profesörü Selçuk Özçelik’in girişimiyle İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden yana yaptı. Ancak daha ilk günden bu iş yaştı! Erdal Bey devam ediyor: “Okulun amfisine bir girdim; bin 100 kişi! ‘Ben burada nasıl okuyacağım!’ dedim. Yan taraftaki Konservatuvar’a girip çıkmaya başlamıştım. Sonunda kararımı verdim; Konservatuvar’a geçecektim. Bu arada o meşhur ‘İlhan Ogan’ olayı oldu; arkadaşım İlhan’ın belgeleriyle İstanbul Belediye Konservatuvarı’na girdim. Bir yıl o şekilde devam ettikten sonra yeniden sınava girdim. Yıldız Hoca bana sınıf atlattırdı. Ülkelerin tarihlerinde bazı altın dönemler oluyor; sanatta, edebiyatta, romanda çok ünlü insanlar ortaya çıkıyor... Benim dönemim de tiyatronun altın çağı gibiydi. Yıldız Kenter gibi bir hocamız vardı. Onun dışındaki hocalarımız da halen edebiyat dünyasında eserleri yayınlanan önemli isimlerdi; Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, Ahmet Kutsi Tecel…”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 1984: Carmen’de Nükhet Duru ile...

‘YILDIZ HOCA’NIN BANA ÖĞÜDÜ…’

Özyağcılar, tiyatronun ‘Altın Çağı’nda öğrenci olmanın büyük bir şans olduğunu söylüyor… Peki aklında kalan anılar neler? Erdal Bey, anlatıyor: “Devamlı tiyatrodaydık. Sabah okul, akşam tiyatro… Hiç boş zamanımız olmadı. Yıldız Kenter’le ilk defa Konservatuvar imtihanında karşılaşmıştık. Ona ‘Uçağa bindim, Sultanahmet’te köfte yedim, bir soda içip gelsem…’ demiştim. Daha orada benim hakkımda ‘Bu çocuk pek normal değil galiba...’ demiş! Yıldız Hoca bana hayatı boyunca hep soru işaretiyle baktı. Ben hep çok doğrudandım. Bir de çocuk yanım vardı. Bana, “Senin çok güzel bir çocuk yanın var. Bunu sakın bozma, hayatın boyunca büyüme! İyi bir oyuncu olacaksın ama en güzel, en yalansız duygularını bu çocuk tarafında bulacaksın’ dedi. Bu tavsiyeye uydum, içimdeki çocuk duruyor!”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 2016

‘İLK SAHNEYE ÇIKIŞIM…’

Yıldız Kenter, bu oyuncu adayına yalnızca öğüt vermekle kalmadı. Onu Kenter Tiyatrosu’nda yanına oyuncu olarak da aldı. Özyağcılar, profesyonel olarak sahneye ilk defa 1966 yılında ‘Karakolda’ oyunuyla çıktı. Sanki dün gibi anlatıyor: “Onun provalarına girmek rüya gibiydi..Karşınızda Erol Günaydın var, Müşfik Kenter var, Şükran Güngör, Pekcan Koşar… ‘Avukat Simms’ isimli küçük bir rolüm vardı. Çocukluğumdaki hayal gerçek olmuştu; ‘cast’a ismim yazıldı. Hayatımız böyle geçiyordu; varsa tiyatro yoksa tiyatro! Sonra eşim Güzin (Koçak) ile tanıştık. Yurtdışına gittik, geldik, nişanlandık, profesyonel hayat başladı. Oyunlar turneler. Sonra ilk çocuğumuz Emrah ve ardından kızımız Zeynep doğdu. Biz hiçbir şeyin farkında olamadık, çalış Allah çalış!”

‘ELVEDA RUMELİ’YE VEDA ETMEK ZORDU’

Mecraları ayırmıyor, peki ya oynadığı karakterler? Özyağcılar anlatıyor: “Elveda Rumeli, Türkiye dışında da reyting rekorları kırmış bir diziydi. Ben ‘Sütçü Ramiz’ karakterini canlandırmıştım. Son bölümü çekip, seti bitirdikten sonra eve döndüm. Gece rüyamda Sütçü Ramiz’i gördüm… Makave köyünde bir taşın üzerinde oturmuş, ufku seyrediyor ve beni bekliyordu… Sanki ‘Hop’ diye yeniden onun içine gireceğim ve ona can vereceğim gibi…”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 2009

EKRANDA DA BÜYÜLÜ DÖNEM…

Erdal Özyağcılar’ın öğrencilik yıllarından sonra adım attığı sinema da büyülü bir döneme rastlıyor… Özyağcılar anlatıyor: “Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ‘Rant Film’ diye bir şirket kurdular. İlk filmleri ‘Pembe Kadın’dı. İkinci film olarak ellerinde Yaşar Kemal’ın ‘Ölüm Tarlası’ senaryosu vardı. Yönetmen Atıf Yılmaz bizim tiyatroya çok gelir giderdi. ‘Bunu çekelim’ dedi ve orada bana da rol verdiler. İlk film öyle başladı… Baktık Atıf Abi bizi oynatıyor, sinemaya bulaştık! Sonra Ertem (Eğilmez) Ağabey ile tanıştım. Onunla daha da çok sinemaya el attık. O klasik Türk sinema yapısını bozmuştu, sosyal içerikli komediler çekiyordu; Kemal Sunallı, Şener Şen, Şevket Altuğ, Ayşen Gruda ekibi… Onunla da epey film yaptık…” Peki hem tiyatroda hem ekranlarda başarılı projeleri seçmesi bir tesadüf mü? Özyağcılar yanıtlıyor: “Sahnedeki veya kamera önünde seyircimle olan samimiyetimi hiç bozmadım. Gerçekten oynamakla rol kesmek arasında ince bir çizgi vardır. İşte samimiyet dediğim o… Halkın bir beyaz filesi vardır; içinde yarım kilo kıyma, bir kalıp beyaz peynir, dört domates, yarım kilo patates… Ben o fileye bir ‘Erdal Özyağcılar’ olarak girmeye çalıştım ve bunda başarılı olduğumu şimdi, 50 sene sonra görüyorum…”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 1978: Candan Sabuncu ile...

İŞİME DE EŞİME DE AŞIĞIM

Peki özel hayatında Erdal Özyağcılar nasıl biridir? Yanıtı: “Ben aslında kaygılı bir karakterimdir… Bu ruh halimi bana hayatın anlamını hissettiren yaşam mutluluğuma bağ olan insanı, hayvanı, doğayı yürekten severek yok etmeye çalışıyorum. Bana göre insan sevdiği işi yapmalı hatta aşık olmalı… Ben aşığım. Ayrıca aileme çok düşkünüm. Tam bir ev insanıyım, evimin içinde çok mutlu oluyorum.” Erdal Bey, 1972 yılından beri oyuncu Güzin Özyağcılar ile evli. Çiftin, Emrah ve Zeynep isimli iki çocuğu var.

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 1970'ler

SON PATRONUM: KIZIM!

Peki bugünlerde nerelerde Özyağcılar? Cevabı; kızının yanında! Diyor ki: “Kızım Zeynep, 2014’te ‘Tiyatro Martı’yı kurdu. Adını Nazım Hikmet’in şu sözünden aldı: ‘İnsan, denizin olmadığı yerde, umut adına, martı olmalı.’ Willam Mastrosimone’un ‘Uçlar’, Donald Churchill’in ‘Hoş geldin Boyacı’ ve Ionescu’nun ‘Kral’ oyunlarını sergiledi. Bu oyunlarda ben de oynuyorum! Halen provaları devam eden, Zeynep’in yazdığı ve oynayacağı ‘En güzel parçam’ adlı oyun da 13 Kasım’da Zorlu Gösteri Merkezi’nde prömiyerini yapacak.”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 1980'ler

‘ÖNEMLİ OLAN İYİ SENARYO’

Sanat hayatında 50 yılı geride bırakan Özyağcılar, bu zaman içinde karşısına çıktığı izleyicileri nasıl buluyor? Biz, onu izleyenler de değiştik mi? Erdal Bey, “Benim başladığım dönemlerde, televizyon da olmadığından insanlar tiyatro ve sinemaya çok daha meraklıydı. Tiyatroya gitmek bir ayrıcalıktı, bir topluma tutunma, bir eğitim yeri gibiydi. İstanbul’a gelen talebeler özellikle çok açtılar bu kültürel etkinliklere. Tiyatroda ortaya iyi oyun konduğunda izleyici yine geliyor ama…” diyerek yanıtlıyor: “Dizilerde bu böyle değil. Dizide, başarının sırrı senaristlerde. Bu nedenle oyuncunun eğitimli olması, usta-çırak ilişkisiyle eğitim görmesi veya tiyatro okullarından gelmiş olması pek kayda değer olmuyor. Hatta olmaması daha makbul görülüyor…

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerSene 2014

Bazı yapımcılar eğitimli oyuncuların gerek senaryo gerek rolle ilgili yönetmenlerle konuşmalarını sevmiyor. Benim şu an bariz 3.5-4 reytingim var... Böylece bu dertlerden yırtıyorum (gülüyor)! Allah eğitimli, dizilerde başarılı olmak isteyen oyuncuların yolunu açık etsin! Ancak herkes bilsin ki izleyici iyi eğitimli oyuncuyla diğerleri arasındaki farkı hemen anlıyor. Hani pazar bulmacalarında yan yana iki resim vardır birbirinin aynı gibi görünür. Altında şöyle bir yazı vardır: ‘Bu iki resim arasında yedi farkı bulun, onun gibi.”

Erdal Özyağcılar: Halkın filesine girdim, beni çok sevdilerZeynep Bilgehan - Erdal Özyağcılar

X

‘Ben bir oyun çocuğuyum!’

İstanbul’un kültür sanat hayatının kalbi Beyoğlu’na komşu, tiyatro dekoru gibi bir mahallede doğuyor. Sahne tozunu hem izleyici hem oyuncu olarak daha çok küçük yaşta yutuyor. Şehir Tiyatrosu’nun sanatçı kadrosuna gir-diğinde henüz 16 yaşında! Bugün sahnede 45’inci yılını geride bırakmasına, 100’e yakın farklı oyunda rol almasına rağmen ‘tiyatro’ dendiğinde halen heyecanlanan Cem Davran ile eski albümleri karıştırdık…

Sahne hayatında 45’inci yılını geride bırakan Cem Davran, “Ben bir oyun çocuğuydum. Allah beni tiyatro geleneğinin ortasına atmış!” diye başlıyor… 3 Mart 1964 tarihinde Kasımpaşa’da Mehmet ve Naciye Davran çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Işıltılı Beyoğlu’nun hemen komşu ilçesindeler. Kültür-sanat da bir aile işi… Babası Mehmet Bey, Şehir Tiyatroları’nın aksesuar şefi. Davran, “Babam çok küçük yaşta Yeşilçam’da çalışmaya başlamış. Lakabı ‘Altınkafa Mehmet… Kasımpaşa’da kendinden büyüklerin bile akıl danıştığı, öngörüsü, zekâsı dikkat çeken bir genç. Dönemin en büyük film şirketi sahibi, yönetmen Nevzat Pesen’in yanında başlıyor. İlk işi Türk sinemasının 1950’li yıllardaki efsane filmleri Samanyolu, Bulunmaz Uşak, Küçük Hanımefendi gibi filmlerin yapım amirliği… Sonra 1962’de Muhsin Ertuğrul ve Behzat Budak, babamı Darülbedayi’ye yani Şehir Tiyatrosu’na ‘aksesuar şefi’ olarak transfer ediyor. Dedem Emek Sineması’nın bekçisi. Amcam var, o da Yeni Melek Sineması’nın makinisti…” diye anlatıyor. 

6 YAŞINDA TECRÜBELİ BİR TİYATRO İZLEYİCİSİ

Davran da Kasımpaşa-Tepebaşı arasında, Şehir Tiyatrosu’nun önemli oyuncularının da komşuları olduğu, çok kültürlü Aynalıçeşme Mahallesi’nde büyüyor. Kendi anlatımıyla ‘adeta bir tiyatro setinin içinde’: “Cumbalı evlerin, Rumların, Ermenilerin, Türklerin, mükemmel komşuluk ilişkilerinin olduğu bir yerdi. Tam dibinde Darülbedayi’nin en önemli sahnesi Dram Tiyatrosu vardı. Çok beğenilen ‘Kulüp’ gibi bir ortam… Zaten o hikayenin sahibi benim çocukluk arkadaşım, menajerim Rana Denizer… Bu büyülü atmosferden etkilenmeme ihtimaliniz yoktu.” Aklı fikri tiyatroda… Gece gözlerini kapıyor; rüyasında dönemin ünlü oyuncuları Suna Pekuysal’ı, Agah Hün’ü, Feridun Karakaya’yı görüyor. Babasıyla İstiklal Caddesi’nde yürürken gözü hep afişlerde… ‘Yeni Komedi Tiyatrosu’nda oynanan ‘Hacıyatmaz’ı izlemek istiyor. Beşinci defa! Babası, ‘Matematikten pekiyi almak’ şartıyla onu tiyatronun arka kapısından sokup teknisyenlere emanet ediyor. Salondaki koltuklarda bir yandan oyunu seyrediyor bir yandan da kendini sahnede hayal ediyor. Henüz altı yaşında…

Ortaokul yılları... Takdirname belgesi alırken...

‘İLK KAZANCIM 75 KURUŞU ANNEME VERDİM’

İlk sahne tecrübesi ilkokul dördüncü sınıfta; ablasının mezuniyet müsameresinde, gelmeyen bir öğrencinin rolünü alıyor. Ondan sonra okul piyeslerinin aranılan ismi oluyor! 12 yaşında, Şehir Tiyatroları’nın Çocuk Eğitim Birimi’ne giriyor ve yevmiyeli oyuncu olarak çalışmaya başlıyor. Oyun başına kazancı; 75 kuruş. Davran, “Bu parayı anneme verirdim” diye ekliyor... Oyunculuğu öğrenirken, aksesuar şefi babası sayesinde bir yandan da sahne arkasında çalışıyor. Davran anlatıyor: “Kasımpaşa’da Şehir Tiyatroları’nın yüz binlerce aksesuarının durduğu bir deposu vardır. Yaz aylarında babamla oranın düzenlenmesine yardım ederdim. 30 küsur yıllık eşyaların envanter numaralarını metal üzerine kırmızı yağlı boyayla ben yazmıştım! Bu tecrübe sayesinde bugün herkes gitse, ben kendi dekorumu kurabilirim.” 13 yaşında turnelere gitmeye başlıyor. 1980’de 16 yaşındayken ‘stajyer sanatçı’ olarak devlet memuru kadrosuna alınıyor. Henüz reşit olmadığından, kendisi için ‘özel yetenek maddesi’ işletiliyor ve aylık maaşa bağlanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Andican’dan Akşehir’e, fabrika işçiliğinden devlet bakanlığına... Bir azim hikâyesi

Doktor, akademisyen, yazar, siyasetçi… İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ahat Andican ile buluştuk. Bizi, iki sezonluk bir diziye konu olabilecek kadar çok ve çeşitli maceralarla dolu hayatında bir yolculuğa çıkardı! Andican, “Zorluklarına karşın hayat, senaryosunu kendi çabalarımızla yazabileceğimiz bir mucizedir. Onu dolu dolu yaşayıp yaşamamaksa bizim seçeneğimiz…” diyor.

Sene 1910... Rus İmparatorluğu’nun, bugün Özbekistan sınırları içinde yer alan Andican şehrindeyiz. Bölgenin ileri gelenlerinden ‘Hacı Galip’ küçük oğlu Yoldaş’ı da alarak hacca gidecek. Mekke ve Medine’den önceki durak, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ‘Halife şehri’ İstanbul… Bu ziyaret vesilesiyle 8-9 yaşlardaki oğlunun ismi ‘Hacı Yoldaş’ oluyor. Hacı Yoldaş, İstanbul’dan büyülenerek memleketine dönüyor. Andican’daki güzel hayatları 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne kadar sürüyor. Rus İmparatorluğu, Sovyetler Birliği’ne dönüşürken bölgedeki çiftlik sahiplerinin malları ellerinden alınıyor. Hacı Galip hayatını kaybediyor. Oğlu Hacı Yoldaş ise 1928’de başlatılan kolhozlaştırma (kolektivizasyon) uygulaması sonucunda ‘kulak’ yani ‘halk düşmanı’ ilan ediliyor. Çalışma kampına gönderilmekten kıl payı kurtuluyor ama Emir Timur döneminden bu yana ailesinin yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Yolda eşini kaybeden Hacı Yoldaş iki çocuğuyla komşu ülkeye, ‘Afgan Türkistan’ındaki Kunduz Bölgesi’ne yerleşiyor.

KUNDUZ’DAN TÜRKİYE’YE GEMİ GÜVERTESİNDE GÖÇ…

Burada kalmaya niyeti yok; aklı henüz küçük bir çocukken gördüğü İstanbul’da… Fakat İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor ve sınırlar kapatılıyor. Dolayısıyla Türkiye hayali bir süre beklemek zorunda kalıyor… Şeker ve sabun imalatı işine giren Hacı Yoldaş burada iyi bir hayat kuruyor. Oğlu ve kızını evlendiriyor. Kendisi de yeniden evleniyor. 1951 yılında oğlu ‘Ahat’ dünyaya geliyor. Derken, Türkiye’de iktidar değişiyor ve Adnan Menderes hükümeti sınırları açıyor! Hacı Yoldaş, yeni eşi ve küçük çocuğuyla yeniden yollara düşüyor; bir yük gemisiyle Pakistan’dan Basra’ya, Bağdat’tan sonra da trenle Adana’ya ulaşıyorlar. Bir süre Seyhan Nehri’nin kenarında çadırlarda konakladıktan sonra ‘iskânlı göç’ politikasıyla Konya’nın Akşehir ilçesine yerleşiyorlar. Hacı Yoldaş burada kendine ikinci kez ‘yeni bir hayat’ kuruyor. Kunduz’dan getirdiği üç balya Türkmen halısını sermaye yapıyor. Kendilerine verilen arazilerle ailesine iyi bir hayat sunuyor.



Yazının Devamını Oku

‘Unkapanı’nda bir Batılı kemancı’

Sene 1980. İstanbul’da, AKM’deyiz. 12 yaşlarında konservatuvar öğrencisi iki arkadaş ellerinde notalar, gözlerinde dürbün balkondan aşağıdaki konseri izliyordu; solist hangi parmakları kullanıyor, tellere nasıl basıyor… Arkadaşlardan biri dört yıl sonra kendini bu sahnede ‘solist’ olarak bulacaktı. Bu genç, dünyaca ünlü keman virtüözümüz Cihat Aşkın’dan başkası değildi! Aşkın ile kendi müzik tarihinde bir yolculuğa çıktık, AKM’den Unkapanı’na pek çok durağa uğradık…

Türkiye’nin kültür-sanat gündeminin son iki haftadır en çok konuşulan olayı, 13 yıllık bir aranın ardından yeniden kapılarını açan Atatürk Kültür Merkezi oldu… Açılış haftasında ilk senfonik konserin solist sanatçısı da dünyaca ünlü keman virtüözümüz Cihat Aşkın’dı. En sonuncusu geçen ay İKSV’den aldığı ‘Onur Ödülü’ olmak üzere sayısız ödülü olan Aşkın, bugüne kadar dört kıtada verdiği üç binden fazla konserler, resitaller, seminerler, dersler ve yayınların yanı sıra İTÜ İleri Müzik Araştırmaları Merkezi (MİAM) ve Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda dersler veriyor; Türk bestecilerinin eserlerini tanıtarak ilk seslendirme, arşiv ve yayın faaliyetleri yürütüyor. Onu iki konser arası MİAM’daki ofisinde yakaladım. 

İLK DERS: DO, RE, Mİ; GERİSİNİ SEN ÇÖZ

Cihat Aşkın, hafız bir baba ile ev hanımı bir annenin üç çocuğundan en küçüğü olarak 1968 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor. İki katlı bir evin içinde, huzurlu bir aile ortamında büyüyor. Çok küçük yaştan itibaren merakı belli ve tek: müzik! Radyodan çıkan ahenkli sesleri dinlerken kendinden geçiyor. Sokakta top oynamayı ‘çocukluk’ olarak gördüğü için sevmiyor. Onun yerine televizyonda halk dansları izlemeyi tercih ediyor; ezgileri ve sonrasında atılan adımları takip edip çözdüğü koreografiyi Dikilitaş İlkokulu’ndaki arkadaşlarına öğretiyor. Besteler yapıyor, koro kurup yönetiyor. Henüz sekiz yaşında! Ailesi de bu muazzam ilginin farkında. Okuldan eve geldiği bir gün onu bir sürpriz karşılıyor; bir mandolin! Aşkın, “Sevinçten havalara uçtum!” diye anlatıyor: “Hemen telleriyle oynamaya, çalmaya başladım. İlkokul öğretmenim Gülnigar Gündem bana üç nota öğretti; ‘Do, re, mi… Gerisini sen çözersin’ dedi. Bu yolla keşfetmeyi öğrendim. Telleri kendime göre akort edip melodiler çıkarmaya çalıştım. Sesler zaten kulağımdaydı…”

SENE 1981: Babası Sami ve annesi Remziye Aşkın ile...

HAFIZ BABANIN VİRTÜÖZ OĞLU...

Ailesinde müzisyen yoktu. Ancak müziğe karşı özveri ve algı vardı. Aşkın, “Hafız olan babam Sadettin Kaynak gibi büyük ustalardan eğitim almıştı ve nota okumasa da makamların hepsini çok iyi bilirdi. Annemin de sesi güzeldi” diye devam ediyor: “Yetenekli olduğumu gören anne ve babam beni ilkokul dördüncü sınıfta TRT Çocuk Korosu imtihanlarına soktu. Sınavda benden çocuk şarkısı söylememi istediler ama ben daha olgun şeylerden hoşlanıyordum. Onlara televizyonda dinlediğim yabancı ezgilere bir kitapta gördüğüm şiiri uydurup yaptığım besteyi anlatınca bana ‘Sen koroya hiç girme, konservatuvar sınavına gel ve bizi bul’ dediler.” Konservatuvardan önce Aşkın’ın bir durağı daha olacaktı… Babası onu ‘Beşiktaş Turizm ve Güzelleştirme Derneği’nin korosuna yazdırdı.

SENE 1983: AKM izleyicisi, geleceğin müzisyenleri Cihat Aşkın ve Hakan Şensoy“Keman benim için bir aşk... Bir tutku. Bir şeyi sevdiğiniz zaman nasıl peşinden giderseniz ben de 10 yaşındayken o sesi duyup onun peşinden gittim. İnsanın hayattaki yolunda karşısına bir sürü güçlük çıkabiliyor. Bu güçlükleri yenebildikleri takdirde daha olgunlaşmış, daha üstün seviyelere taşınıyorlar. Ama her şey o ilk aşkla, elektrikle başlıyor. Sevgi olmadan yürümek imkansız.”

Yazının Devamını Oku

Çocukken de yerimde duramazdım

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ile çocukluk ve gençlik günlerine yolculuk yaptık… Bugün TBMM’nin en hareketli isimlerinden olan Ağbaba eskiden de bir türlü yerinde duramazmış. Öyle ki, sürekli kolunu kırdığından köyün kırık çıkıkçısının müdavimi olmuşlar! Ağbaba, “Artık tecrübeli milletvekili oldum ama Genel Kurul’da da halen hiç yerimde duramam, herkese laf atarım” diyor.

Malatya’ya bağlı Yazıhan ilçesinin Karaca Köyü’ndeyiz… Sene 1968. Aylardan, köy takvimine göre ‘koç salımı’ dönemi. Veli Ağbaba, kerpiç bir evin salonunda Hüseyin-Elif Ağbaba çiftinin beşinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Baba Hüseyin Bey çiftçilikle uğraşıyor; çift sürüyor, koyunları, inekleri var. Aileleri de bir hayli geniş; dayılar, amcalar... Ancak 1970 yılında köyün erkeklerine gurbet yolu görünüyor. Diğerleriyle birlikte Hüseyin Bey de ailesini geride bırakarak ‘gurbete’ gidiyor. Veli Ağbaba, çocukluk günlerini “Babamı çok özlediğimi hatırlıyorum” diye anlatmaya başlıyor: “Yılda bir kez geldiğinde hediyeler getirirdi. Beni en mutlu eden hediye bisikletti. Bizim köye beş kilometre uzaklıkta Kuruçay diye bir yer vardı; günde dört kez gidip gelirdim! Çok yaramaz bir çocuktum. Sürekli kollarım kırılırdı. Köydeki kırık çıkıkçı Ali Dayı bana hemen çubuk yapardı. O yüzden iki kolum da düz değildir!”




ANNEMLE DAMDA UYURDUK
Hasret uzun sürmüyor. Veli Ağbaba, annesi Elif Hanım ile beraber 1973 yılında Almanya’ya gidiyor. Stuttgart’a yakın bir kasabada, bir çiçek üreticisinde işçi olarak çalışan babalarının yanına yerleşiyorlar. Küçük Ağbaba burada da sürekli hareket halinde; hızlıca Almanca öğreniyor. Annesi ve diğer akrabalarına tercümanlık yapıyor. Sekiz aylık Almanya macerasından sonra aile çocuklarını okula yazdırmak üzere yeniden Türkiye’ye götürüyor. Götürüyor ve geri Almanya’ya dönüyorlar… Ağbaba, evde büyük abla ve ağabeyleri Cemile, İsmail, Zehra ve Hür’e emanet ediliyor. Yine hasret günleri başlıyor… Ağbaba, “Özellikle annemi çok özlerdim çünkü yazları onunla damda beraber uyurduk” diye anlatıyor: “Karaca Köyü İlkokulu’na yazdırıldım. Her öğlen eve koşar tarhana çorbası içerdim. Bizde köyün çerezi tarhanadır. Kışın sobanın üzerine koyar, ısıtır, yeriz… Okulu da arkadaşlarımı da çok seviyordum. Yaramazlıklarım da devam ediyordu. Traktörden atlar başımı yarar, dana gütmeye gidip danalarla kavga edip dönerdim. Yazları anneannemle bahçede kalırdık. Babaannem beni ‘kara danam’ diye severdi…”

Yazının Devamını Oku

Ayda 500 bin takım elbise satan Abdullah Kiğılı: Düğmem kopsa dikemem!

Bir zamanlar Pera’da… Takım elbise ve şapkasız dolaşılmayan yıllarda… Takım elbiseler ‘hazır’ satılmaz, kumaş alınır terziye gidilirdi. Kapalıçarşı’da bir genç adam, bir kumaş dükkanında “Ne yapabilirim?” diye dört dönüyordu… Tecrübesi azdı ama girişken ve çalışkandı. Aradan 55 sene geçti… Bugün 70 ilde, 200’den fazla mağazasıyla ayda 500 bin takım elbise satan Türkiye’nin duayen perakendecilerinden Abdullah Kiğılı, “Bana ‘Al şu gömleğin düğmesini dik’ desen dikemem ama ‘Fabrikasını idare et dersen’ en iyisini yaparım!” diyor...

Sohbete büyük ünlü uyumuna uymadığı için söylemekte zorlandığımız soyadıyla başlıyoruz! Abdullah Bey, “İnsanlar artık yavaş yavaş alıştı ama Türkçe’de ‘i’, ‘ğ’ ve ‘ı’ harflerinin yan yana geldiği pek fazla kelime yok. Kiğı böyle bir yer! Benim aile kökenim de orada” diye gülümseyerek açıklıyor. Kiğı, ünlü uyumuna başkaldırdığı gibi bir türlü bir vilayete de bağlanamıyor. Erzincan’dan alınıyor, Elazığ’a veriliyor. Oradan alınıyor, Bingöl’e geçiyor. Bugün beş bin kişinin yaşadığı bir ilçe ama dede Ahmet Kiğılı, 1936 yılında, soyadını aldığı ilçeden ümidi kesiyor ve ailesini Malatya’ya taşıyor. Abdullah Bey, Süleyman-Kifaye Kiğılı çiftinin üç çocuğundan en küçüğü olarak 1943 yılında Malatya’da dünyaya geliyor. Ancak burada da fazla kalmıyorlar ve 1952’de İstanbul’a göç ediyorlar. Aile kumaş işi yapıyor. Baba Süleyman Bey’in Ermeni bir ortakla 1938’de açtığı ‘Kiğılı’ isimli ufak dükkân da İstanbul’da kumaş ticaretinin kalbi olan Kapalıçarşı civarındaki Sultanhamam’a taşınıyor.

‘ÇEKOSLOVAK MENDİL BEYİM SOLMAZ BUNLAR!’

Abdullah Kiğılı, 1950’lerin İstanbul’unda, Beyazıt semtinde sıcak komşu ilişkileriyle mutlu çocukluk geçiriyor. En büyük zevki futbol oynamak. İleri uçta iyi bir santrafor oyuncusu! Dersleri pek parlak değil… Her sene bir, iki dersten ikmale kalıyor ama sonunda sınıfı geçmeyi başarıyor. İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oluyor. Edebiyata meraklı. Bu alanda eğitim düşünüyor. Ancak bir talihsizlik sonucu baba Süleyman Bey hastalanıyor. Dükkan üç çocuktan birine emanet edilecek ama kime? Kiğılı, “Benden altı yaş büyük ağabeyim Zeki, eczacılık fakültesi öğrencisiydi, ‘Dükkanın kapısından girmem!’ dedi. Ablam da olamazdı. İş başa düştü, çaresiz başladım” diye anlatıyor. Tecrübesiz değildi. Babası onu yaz tatillerinde bir manto dükkanına ‘staj’a yolluyordu: “Hanın girişinde çığırtkanlık yapardım; kadın müşterileri ‘Mantoya bak bayan!’ diye içeri alıyordum. Bir yaz kazandığım parayı sermaye yaptım. O dönem solmayan, buruşmayan Çekoslovak yapımı erkek mendilleri vardı. Bayramlardan önce tezgahı yere serer ve bağırarak satardım: ‘Çekoslovak beyim Çekoslavak, solmaz beyim solmaz!’”

SENE 1940: Malatya’da baba Kiğılı Süleyman Bey’in ilk dükkan açtığı Şirket Hanı.

‘BABAM İÇİN MASRAF İSRAF DEMEKTİ’

Ancak kendi işini yapmakla babanın dükkanı arasında fark vardı... Abdullah Bey, “Babam muhafazakar biriydi. Dükkanı da öyle işletirdi” diye devam ediyor: “Mevcutla iktifa eder, haline şükrederdi. Gelişmek gibi bir düşüncesi yoktu. Masrafı, ‘israf’ olarak görürdü. Bizim işimiz erkek kumaşıydı; takım elbiselik, pantolonluk, ceketlik... Babam kumaşları üç, beş toptancıdan alırdı. Yeni renkler bizde olmazdı çünkü ‘satılmaz’ diye bakılırdı. Sene 1964. Müşterilerimiz orta halli insanlardı; memurlar, öğretmenler… Aldıkları kumaşları mahalle aralarındaki terzilere götürür, elbise diktirirlerdi. Hazır giyim diye bir şey yoktu. İlk iş, anacığıma rica ettim, babamı akraba ziyareti diye 15 günlüğüne Malatya’ya gönderdim. O arada dükkanı yeniledim, mağazayı çiçek gibi yaptım! Dönüşte babam, ‘Eyvah gitti paralar!’ diye sitem etti…”

Yazının Devamını Oku

'Yemeklerimi bir tek annem beğenmez!'

Yemek hazırlamak, onun için yalnızca karın doyurmak için yapılan bir eylem değil... Sorunca, “Hayatımdaki en büyük tutkum” diyor. ‘MasterChef Türkiye’nin jüri üyelerinden Somer Sivrioğlu ile buluştuk... Bize büyüdüğü Kadıköy sokaklarını, kimsenin bilmediği hobi ve meraklarını, anneannesinin mutfağını, en sert jürisi olan annesinin restoranlarını ve Avustralya günlerini anlattı. Ayrıca iyi restoran seçimi ve lezzet sırlarından küçük tüyolar verdi.

Hikâyesi 1971’de Kadıköy’de başlıyor... Baba tarafı Eskişehir kökenli ama yıllar önce İstanbul’un Kadıköy ilçesine yerleşiyorlar. Somer Sivrioğlu, “Kadıköy’de, tam olarak Rexx Sineması’nın karşısına” diye detaylandırıyor çünkü bu detayın hayatında önemli bir yeri olacak! Annesi de Kadıköylü... Çift çok geçmeden boşanıyor. Somer Şef de Kadıköy sınırları içinde biraz anne, biraz baba evinde ama daha da çok sokaklarda büyüyor. Hem yemekle hem de hayatla ilgili ilk hatıralarının Rexx Sineması’nın karşısındaki aile apartmanında olduğunu söyleyerek başlıyor: “Apartmanda kapılar hiç kapanmazdı. Yemeği o sırada nerede oynuyorsak o evde yerdik. Anneannem Balkan göçmeniydi. Onunla çok zaman geçirirdim. Çok iyi börek ve karnıyarık yapardı. Halen en sevdiğim yemek karnı yarıktır. Çok güzel Balkan yemekleri yapardı. ‘Şekerpare yaptım, gelin’ diye çağrı yapar, bütün aile onun evinde toplanırdı. Yemeğin birleştirici gücünü ilk kez orada gördüm.”



‘EVİMİZİN ÜNLÜ MİSAFİRLERİ’

Somer Şef’in anneannesiyle bir başka ortak keyfi daha vardı; Rexx Sineması’nda film seyretmek... Öğreniyoruz ki ilk aşkı da aslında yemek değil sinemaymış! Anlatıyor: “Sinemaya çocukluğumdan beri düşkünüm. Anneannemle haftada bir mutlaka Yeşilçam filmlerine giderdik. Bir Cüneyt Arkın hastasıydım. Halen Hollywood ve Yeşilçam filmleri üzerine çok bilgim vardır. Yarışmaya girsem iyi derece alırım! Liseden itibaren okulun kültür-edebiyat kolu başkanıydım. Piyeslerde oynardım. Annem üçüncü kez evlendiğinde bana başka bir kapı açıldı. Annemin eşi Altın (Pınar) ağabeyin arkadaşları sanatçılardı. Savaş Dinçel, Müjdat Gezen, rahmetli Tuncel Kurtiz, Ferhan Şensoy hep bizim evdeydi. Onlardan çok etkilendim.”

'ANNEM HERKESİ KOVUNCA...'

Yazının Devamını Oku

‘Kırık kalpler’in usta tamircisi... “Türkiye’de yaratıcılığı, Amerika’da fırsatı buldum”

Sene 1960’lar… Amerika Birleşik Devletleri’nin Delaware eyaletinde bir erkek çocuğu söylene söylene bahçedeki çimleri biçiyor. Babası, kendi memleketi Türkiye’de alışık olduğu üzere oğlunun da bahçeyle ilgilenmesini istiyor. Onunsa aklı fikri harekette! Öyle tutkulu bir spor aşığı ki sürekli vücudun nasıl çalıştığını kurcalıyor; acaba ne yaparsa daha kuvvetli kaslara sahip olup daha hızlı koşabilir, dizi incinirse bunu nasıl tamir edebilir? Bu merak sonunda onu dünyanın en ünlü doktorlarından biri yapıyor… Prof. Dr. Mehmet Öz ile beraberiz!

Onu New York’taki stüdyosunda, ofisinde yakalıyorum. Tıpkı yaşadığı şehir gibi kendisi de çok hızlı! Sevimli bir aksanla konuştuğu mükemmel Türkçesi, beyninin çalışma hızına yetişmekte adeta zorlanıyor. İnternetteki biyografileri ‘Babasının görevi nedeniyle 1960’ta Cleveland’da doğdu’ diye başlıyor. Ancak biz filmi daha geriye saracağız… Prof. Dr. Öz, “Babam Mustafa Öz Konya’nın Bozkır ilçesindendi. 1925’te doğmuş ve orada büyümüş” diye başlıyor: “Annem Suna Öz’ün ailesiyse saray kökenli. Çerkez olan anneannemin anneannesi haremdeymiş. Anneannemin annesi haremde doğmuş. Onları alan Abdülmecit Efendi 1861’te ölünce haremden ayrılmışlar ama hep İstanbul’da kalmışlar. Babam ile annem, İstanbul’da terzilik yapan halam sayesinde tanışmış. Babam devlet bursuyla tahsil için Amerika’ya gidecekmiş. Annemin elbiselerini diken halam, anneme babamdan bahsetmiş. Robert Koleji mezunu olup Amerika’yı hep çok merak eden annemin ilgisini çekmiş. Yaz aylarında babamla tanışmışlar. Kısa müddet sonra nişanlanıp evlenmişler ve 1955’te Amerika’nın yolunu tutmuşlar.”

SENE 1961: Atlanta

‘ÇOCUKLUĞUM İKİ ÜLKE ARASINDA GEÇTİ’

Çiftin üç çocukları oluyor. Mehmet Öz, 1960’ta Cleveland’da doğuyor. Bir yıl sonra kız kardeşi Seval Atlanta’da doğuyor. Aslında ailenin niyeti bundan sonra Türkiye’ye dönmek ama… Prof. Öz anlatmaya devam ediyor: “Babam verem üzerine çalışmalar yapıyordu. Türkiye’de o dönemler imkanlar çok kısıtlıydı ve babam gördü ki orada pek istikbal yok. Maaş da daha iyi olduğundan biz Delaware’de kaldık. Diğer kız kardeşimiz Nazlım da burada doğdu. Benim çocukluğum kış aylarında Delaware’in Philadelphia kentinde, yaz aylarındaysa hiç kaçırmadan, her sene üç aylığına, imtihanlar biter bitmez soluğu aldığımız Türkiye’de geçti. Yaz sonu da okullar açıldıktan ancak bir hafta sonra gelirdik çünkü annem hiç dönmek istemezdi. Yazları ilk seneler annemin ailesiyle Erenköy’deydik ama sonra babam hem Türkçe’yi ilerletmem hem de Türkiye’yi daha iyi anlayabilmem için kendi akrabalarının yanında vakit geçirmemi istedi; Ankara, Bozkır, Konya, Küçükçekmece…”

Yaş 2

‘ABD’DE İLERLEME, TÜRKİYE’DE KÜLTÜR VARDI’

İki ülke arasında büyümek Prof. Dr. Mehmet Öz’ü nasıl etkilemiş acaba? Beni, “İkisi bambaşka dünyalardı” diyerek yanıtlıyor: “Amerika çalışmak içindi… Başarılı olmak için ders çalışırdım, iyi bir öğrenciydim, spor takımlarında oynardım. Türkiye’ye döndüğümdeyse bambaşka bir yerdi… İstanbul zaten çok özel, dünyada ona benzeyen şehir yok. Philadelphia ise Amerika’nın kalbinde, endüstrinin merkeziydi. Fabrikalar var ama Beyoğlu yok, Boğaz yok… Bunları gördüğümde hem çok sevdim hem de Türklüğümü hissetmeye başladım ama bir ayağımı Amerika’da tutmakta menfaat gördüm. 1960’larda Amerika bir numaralı ülkeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletiydi. Avrupa fakirdi, savaş yüzünden çok kayıp olmuştu. Amerika toprakları üzerinde savaş olmadığından inanılmaz bir ilerleme vardı ama bu ilerlemenin içinde Türkiye’nin kültürel zenginliği yoktu. İkisini birden anlamak benim için çok faydalı oldu. Dünyayı hem Batı’dan hem de Doğu’dan gördüm. Amerika’da istikbalimiz açıktı. Türkiye’de kültürel zenginliği benimserken fırsatlar çok daha azdı. Para yoktu, yatırım azdı.” Bu iki farklı tarzın Öz’e ne bakımdan katkı sağladığını biraz sonra dinleyeceğiz…

Yazının Devamını Oku

Londra ‘ben’ İstanbul ‘biz’ demek

Yazar Elif Şafak üç yıldır Londra’da yaşıyor. Peki Avrupa’nın bu en kozmopolit şehrinde nasıl vakit geçiriyor, nerelere gidiyor, neler yapıyor? Yağmurlu havalar onu nasıl etkiliyor? İşte Elif Şafak’ın Londra’sı

Yılın ne kadarı Londra’dasınız?
- Mümkün olduğunca bir denge bulmaya çalışıyoruz İstanbul ve Londra arasında. Ne sürekli oradayım, ne sürekli burada. Göçmenlikle göçebelik farklı haller. Çocukluğumdan beri hep göçebe oldum. Evlenince değişirim zannetti herkes. Ama değişmedi.
Bu göçebelik hali için herhangi bir yer olabilir miydi yoksa Londra’nın sizin için ayrı bir önemi mi var?
- Bu şehri seviyorum. Kozmopolit yapısını, çokkültürlülüğünü, hem geçmişe önem verip hem modern olabilmesini... Bir de gri havasını kendime yakın buluyorum. Dil de benim için önemli. Romanlarımı hem İngilizce hem Türkçe yazıyorum. 12 seneyi aşkın bir zamandır bunu yapıyorum. Daha evvel Amerika’daydım. Arizona-İstanbul arasında gidip geldik Eyüp’le (Can) beraber. 26 saat sürüyordu yol. Perişan oluyorduk. 
Londra’daki hayatın hızı Türkiye’yle karşılaştırıldığında nasıl?
- Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da hayat çok hızlı. Bu bir yanıyla güzel çünkü hiçbir şey durağan değil. Öte yandan yorucu. Kendimize bir ‘öte diyar’ bulmamız lazım. Çünkü bu şehir ruhumuzu kuşatıyor. Bunu söylerken illa herkes yurtdışına çıksın anlamında söylemiyorum. Herhangi bir kasaba da olabilir mesela. Enerjisi iyi gelen bir yer. Kimi doğduğu köye döner aralarda. Kimi Ege’de bir yere çekilir.

HER YAZ BUNALIMA GİRERİM

Yazının Devamını Oku

Şarap Türk hayat tarzının bir parçası olarak pazarlanabilir

Intelligent Life dergisinin ödüllü şarap yazarı Tim Atkin, Masters of Wine Weekend etkinliği için geçen hafta İstanbul’daydı. Beş gün boyunca 320 Türk şarabını tattı, en iyileri seçti.

Master of Wine olmak için ne yapmak gerekiyor?

- Sınavlara giriyorsunuz. Üç ay boyunca tek işim sınavlara hazırlanmaktı. Her gün gözüm kapalı 12 şişe şarap tattım.

Peki en başa dönelim... Şaraba ilginiz nasıl başladı?   

- Aslında gazeteci olmak istiyordum. İlk işim bir şarap dergisindeydi. O zamana kadar şarapla pek ilgilenmiyordum. Çeşitli eğitimler aldım ama şarabı öğrenmenin en güzel yolu bolca tatmak. Yanınızda sizden daha fazlasını bilen ve anlatan birileri varsa daha da iyi! Bu konuda çok şanslıydım. 2001’de de Master of Wine oldum.

Ayda kaç şişe şarap içiyorsunuz?

- Bin şişe! Gayet keyifli oluyor ama bazı kurallarım var. Örneğin evde tek başımayken veya gündüzleri içmiyorum. Limitim yok ama nerede durmam gerektiğini biliyorum.

Şaraptan sıkılmaktan korktuğunuz oluyor mu?

- Hayır çünkü şarabın içinde tarih, jeoloji, iklim bilimi ve coğrafya var. Bağları olan çok ünlü insanlarla tanışıyorum, seyahat ediyorum. Örneğin geçen yıl Boğazkere bağlarına bakmaya Diyarbakır’a gittim. Oradaki bağlar dünyanın en eski bağlarından.

Yazının Devamını Oku

Yelkenler fora mamma mia!

Havalı şeylerin memleketi İtalya’da, deniz ve yemeği birleştiren geleneksel Cooking Cup’ın (Yemek Kupası) 12.’si yapıldı. Venedik’teki yelken yarışını kazanan, tekne dalgalarla boğuşurken en güzel yemeği hazırlayan şefin takımı oluyor.

Cooking Cup, her yıl İtalyan su markası Sanpellegrino’nun ev sahipliğinde Venedik’te yapılıyor. Yarışmanın iki ayağı var. İlki etkinliğin konuklarının da katılımıyla yapılıyor. Farklı ülkeleri temsil eden on şef özel yemekleri sunarak ‘Halkın Seçimi’ unvanını kazanmaya çalışıyor. İkinci etaptaysa şefler mürettebatla yelkenliye biniyor.
Tekneler, Lido ve San Giorgio Adası arasındaki muhteşem lagününün arasındaki 12 mili hızla geçmeye çalışırken şefler de daracık mutfakta en güzel yemeklerini yapmak için çalışıyor. Jüri, ünlü tasarımcı Vittoria Missoni’nin efsanevi teknesi Timoteo’da bekliyor. Limana en hızlı varan teknenin şefi, jüriye yemeğini veriyor. Yarışa katılabilmek için üç şart var: 30 yaşından genç olmak, bir restoranda çalışmak ve profesyonel olarak aşçılıkla uğraşmak.

KADINLAR SAYESİNDE ŞEF OLANLAR

Bu yılki yarışmaya katılmaya hak kazanan 10 şef İtalya, Çin, İsveç, Avustralya, Rusya, Hollanda, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Belçika ve Lüksemburg’un en ünlü restoranlarından geliyordu. Ne yazık ki aralarında kadın yoktu ama hepsinin yemek yapmaya başlama sebebi bir kadındı. Bir kısmı anneleri çalıştığı için kendi kendilerine yemek yapmayı öğrenmiş; diğerleriyse evde anneleriyle mutfakta vakit geçirerek yemeğe merak sarmış.
Isınma turu, etkinliğin konukları için yapıldı. Yemekler tadımlık porsiyonlarda ve birbirinden lezzetli olsa da bir saat içinde 10 farklı yemeği tatmak hayli zor oldu; karidesli domates, füme somon yüzgeci, kuşkonmaz suyunda midye... Dolu midelerle sonunda en beğendiğimiz şef için Sanpellegrino şişelerinin kapaklarıyla oy verdik. ‘Halkın Seçimi’ ödülünü kazanan, istiridye sirkeli kurutulmuş langustin balığıyla İsrailli şef David Frenkel oldu.

PAZARDA MALZEME AVI

Asıl heyecansa ertesi gündü. İlk durak Venedik’in tarihi Rialto Pazarı’ydı. Çünkü bu yıl, yarışa ilk defa yeni bir kural kondu; şefler tariflerinde belli malzemeleri kullanmak zorundaydı. 100 Euro bütçeyle 50 dakikaları vardı. ‘Süpermarket’ yarışmasındaki gibi hızla pazara dağıldılar. Alışverişin ardından teknelerinin yolunu tuttular. Malzemeler yüklendi. Şefler alışık oldukları geniş çalışma alanlarından sonra teknenin daracık mutfağını önce yadırgadı. Çoğu daha önce hiç yelkenliye bile binmemişti. Binenler de küçücük mutfağında yemek yapmamıştı...

Yazının Devamını Oku

Denizin dişleri geri döndü

Tatil sezonunda keyfinizi kaçırmak istemem ama... Eski bir canavar geri döndü! 1975’de çekilen ‘Jaws’ filmiyle en gözde günlerini yaşayan köpekbalıkları yine gündemde. Köpekbalığı saldırılarında büyük bir artış var

Geçen hafta bir İtalyan, bir Avustralyalı, bir Güney Afrikalı ve iki Türk’le bir yemek masasında buluştuk. Biz Türkler, İtalyanla güzel yemekleri, hava ve suyu konuşurken Avustralyalı ve Güney Afrikalı’nın gündeminde daha ciddi bir konu vardı. “Sizde durum nedir?” diye sordu Avustralyalı; “Geçen hafta yine korkunç bir saldırı oldu” diye cevapladı Güney Afrikalı: “Yalnızca 20 yaşındaydı. O kadar kötü durumdaydı ki kurtaramadılar.” Bahsettikleri kurban bir sörfçü; saldırgansa, denizlerin en korkunç katili büyük beyaz köpekbalığıydı...

TADINA BAKIP BIRAKIYORLAR

Köpekbalıkları bu ara okyanus kıyısındaki ülkelerin en çok konuşulan gündem konusu. Zira saldırılarda büyük bir artış var. Geçen yıl gerçekleşen saldırı sayısı 75. Kurbanların 13’ü hayatını kaybetti. Diğerleriyse yaşamlarına kimi uzuvları eksik devam etmek zorunda kaldı.
1993’ten beri ilk defa kurban sayısı bu kadar yüksek. Uluslararası Köpekbalığı Saldırıları Dosyası’na göre 1990’larda ortalama ölüm sayısı yılda 8.2’yken, bu rakam 2000’lerde 16.1’e çıktı. Kurbanların yüzde 60’ı sörfçü. Köpekbalıkları, sörf tahtası üzerinde yüzen insanları favori yemekleri foklarla karıştırıyor. Çoğu zaman bir ısırık aldıktan sonra yaptığı yanlışı anlayıp bırakıyor.

SEBEBİ ARTAN TURİZM

Aslında köpekbalığı saldırısına uğrama olasılığı ölçülemeyecek kadar küçük. Peki bu artışın sebebi ne? Uzmanlara göre cevap; artan turizm faaliyetleri. Geçen yılki saldırıların çoğu, tarih boyunca köpekbalığı-insan karşılaşmalarının çok az olduğu Kosta Rika, Kenya ve Şeyseller gibi ülkelerde gerçekleşti. Turizme açılan ‘el değmemiş’ kıyılar, köpekbalıklarının doğal yaşam alanları. Turistler, köpekbalıklarının restoranı olan sulara girince saldırılar da kaçınılmaz oluyor. Örneğin Brezilya’daki Recife’de saldırılarıdaki artışın sebebi, tatil köylerinin boğa köpekbalıklarının üreme alanına kurulmasıydı...

İNSANLAR DAHA TEHLİKELİ

Saldırıların artmasındaki bir diğer sebep de köpekbalıklarının davet edilmesi! Yeni ekstrem turizm aktivitelerinden biri köpekbalığı beslemek. Verilen yiyeceklerle, köpekbalıkları kıyılara yaklaşmaya alışıyor. Keşif gemileri de köpekbalıklarını davet etme konusunda sorumlu. Araştırmacıların attığı yemlerle köpekbalıkları doğal yiyecek bulma rotalarından sapıyor. Ancak belirtmeliyim ki köpekbalıkları denizin en yırtıcı hayvanı olsa da insanlardan daha tehlikeli değil. Köpekbalıkları yılda ortalama 12 can alırken, tüm dünyada her yıl insanlar tarafından avlanan köpekbalığı sayısı 30-70 milyon.

Yazının Devamını Oku

Gelecek, analog!

10 yıl önce ilk dijital fotoğraf makinemi aldığımda çok heyecanlanmıştım. İtiraf etmeliyim ki o eski tip makineleri de hiç özlemedim. Ta ki iki ay önce İstanbul’un Galata semtinde açılan Türkiye’nin ilk Lomography Galeri Mağazası’nı ziyaret edene kadar.

Lomography’nin hikâyesi 30 yıl önceye gidiyor; 1991’de bir grup Viyanalı öğrenci Çek Cumhuriyeti’nde eski Rus mercek fabrikası Lomo tarafından üretilen bir Lomo Kompakt Auto fotoğraf makinesi keşfediyor. Çektikleri fotoğrafların canlı renkleri ve hafif bulanık tarzı çok hoşlarına gidiyor ve ortaya Lomography ve Uluslararası Lomografi Topluluğu (ULT) çıkıyor.
Lomocuların ‘10 Altın Kural’ı yazılıyor; yeni ürünler, filmler ve aksesuvarlar geliştiriliyor. Sloganları: ‘Gelecek Analog!’... Dijital hiçbir ürünleri yok. ULT’nin şu an dünya çapında yarım milyonu aşkın üyesi var. Konseptleri; interaktif, canlı, flu ve çılgın bir yaşam tarzı. Tokyo, Hong Kong, Paris, Şanghay, Seul, Londra ve New York, Rio ve Berlin’de dükkanları var.

HEM MAĞAZA HEM GALERİ

İstanbul’daki ilk dükkânlarıysa da iki ay önce Nural İdrisoğlu tarafından açıldı. Mağazada rengarenk analog fotoğraf makineleri, lensler, aksesuarlar, kitaplar, çantalar, kırtasiye ve moda ürünleri var. Makinelerinin fiyatları 89 liradan başlıyor, 1200 liraya kadar çıkıyor. ‘Stop-motion’ filmler çekebileceğiniz küçük LomoKino kameraları şahane. Ayrıca dünyanın her yerinden lomocuların çektiği 3 bin 500 İstanbul fotoğrafından oluşan bir LomoDuvarı var. Bu arada mağazada workshoplar da yapılıyor. Ayda dört defa analog fotoğrafçılık anlatılıyor. Ardından hep beraber fotoğraf çekmeye gidiyorlar. Katılım ücreti yetişkinlere 30, öğrencilere 20 lira. Kendi makineniz yoksa mağazadan ödünç alabiliyorsunuz. Aktivite ve workshoplar hakkında daha fazla bilgi www.lomography.com.tr adresinde.

DİJİTAL SIKICI GELİYOR

Mağazanın tatlı müdürü Sophie Sevil Bayraktar analog trendinin Türkiye’de de yaygınlaştığını anlatıyor: “Birçok insan analoga geri dönüyor. Şu an 3 bin takipçimiz var. Dijitalin güzel yanı çok ama o kadar mükemmel ki fotoğraf çekmenin zevki kalmıyor.” Benim gibi dijital kolaylığına alışmışları da rahatlatmayı ihmal etmiyor: “Öğrenmesi çok kolay. Alıştıktan sonra dijital çok sıkıcı geliyor.” Haftaya deneme yaptıktan sonra bunun doğru olup olmadığını öğreneceğim!

LOMOGRAFİNİN 10 KURALI

1. Gittiğiniz her yere kameranı da götür. Nerede neyle karşılacağını bilemezsin.

Yazının Devamını Oku

Düşünmüyorum o sayede iyiyim

Kritik bir anda, uzun uzun analiz etmek yeni bir düşünce zayıflığına sebep oluyor: Boğulma sendromu. Çözümüyse basit: Az düşünmek! Tenisçi Novak Djokovic bu trendden en fazla faydalanan isim. Zaten atalarımız da demiş: Düşün düşün, nereye kadar.

Önce biraz geriye gidelim... Geçen yılki ABD Açık’ın yarı-finallerindeyiz. Dört saatlik mücadelenin sonunda İsviçreli Roger Federer’in, Novak Djokovic’e üstün gelmesine az kalmış. Federer servisi atıyor, Djokovic kaderini kabullenmiş şekilde karşılık veriyor. Ancak o da ne! Djokovic’in adeta sallayarak vurduğu top müthiş bir dönüş yapıyor. Djokovic, kazandığı sayı sonrasında toparlanıyor ve kazanıyor! Maçtan sonra Federer kızgın: “Bazı oyuncular, kaybederken topa öylesine vurmaya başlıyorlar. Onların şanslı vuruşları yüzünden kaybetmeyi kabullenmek zor.” Şanslı vuruşunu Djokovic’e sorduklarında gülerek karşılık veriyor; “Evet, bazen bunu yapıyorum. Arada işe yarıyor!”

TESADÜF DEĞİL

Djokovic’in boşvererek yenmesi aslında bir şans eseri değil. Bu konudaki rekortmen Federer’in son iki yıldır grand slam turnuvası kazanamamasının sebebi de artık yaşlanması değil. Geçen hafta Roland Garros’ta yine Djokovic’e yenilen Federer, zor zamanlarda ortaya çıkan yeni bir düşünce zayıflığından mustarip. Adı, spor jargonunda ‘boğulma sendromu’ olarak geçiyor. Örnekleri futbolda da var. Oyuncular çok fazla ‘kendine odaklanmış’ olmaktan penaltı kaçırıyor. Djokovic de bir zamanların yenilmez oyuncusunu sadece ‘çok fazla düşünmeyerek’ yeniyor.

YARATICILIĞA ENGEL

Çok fazla düşündüğünüzde başarılı olmak için gereken akıcılığı kaybediyorsunuz. Kafanızdaki sesler yetenekleri ve sahip olduğunuz sağduyuyu bastırıyor. Yapılması gereken, çok kritik bir anda, biraz kendinizi bırakarak yıllarca öğrendiklerinizi uygulamak. Çok fazla düşünmek sadece fiziksel performansa değil yaratıcılığa da engel oluyor. Nitekim ‘çok düşünmeme’ yöntemini kullananlar sadece sporcular değil, en iyi işlerinin bir trans halindeyken çıktığını söyleyen çok sayıda oyuncu ve müzisyen var. Mesela Bob Dylan, gençliğinde yazdığı en güzel şarkılarının hiç uğraşmadan ortaya çıktığını söylüyor.

CAHİLLİKLE KARIŞMAMALI

Peki düşünmemeyi nasıl öğreniriz? Bob Dylan’ın yaratıcı fikirler için formülü kendinizi analiz etmeyi kesmek: “Yaşlandıkça akıllılaşırsınız ve bu da size hep bir engel olur. Beyninizi fazla düşünmemek üzerine programlamalısınız” diyor. Her şeyin altında bir şey aramamak gerekiyor. Tabii buradaki kritik nokta düşünmemekle cahilliği karıştırmamak. Daha önce konu üstüne hiç düşünmediyseniz, o zaman hiç düşünmeme taktiğini uygulayamıyorsunuz. Djokovic’in şanslı vuruşlarının işe yaramasının sebebi bundan önce hem maçlarda hem antrenmanlarda aslında milyonlarca defa o vuruşu yapmış olması.

HAKEM BEDRİ BAYKAM

Yazının Devamını Oku

Kont Drakula out Afganistan in

Uzaya bile turist olarak gidebildiğimiz şu günlerde geleneksel tatil rotaları heyecan yaratmıyor tabii... Hal böyle olunca maceraseverler ekstrem turizme yöneldi. Ama İskoçya’nın perili köşkleri kimseyi korkutmadığı için yeni gözde duraklar Irak, Libya, Kuzey Kore ve Afganistan

Aslında ekstrem turizm yeni bir konsept değil. Romanya’da Kont Drakula’nın Şatosu’na veya İskoçya’nın Perili Köşkleri’ne ziyaretler öteden beri yapılıyordu. Daha ‘hardcore’ bir şey arayanların listesinin başındaysa Ukrayna’da Çernobil faciasından sonra terk edilen Pripyat kasabası geliyor. 250 dolar karşılığında rehber eşliğinde Pripyat’a gidip, patlamanın olduğu, daha sonra üstü betonla kapatılan 4 numaralı reaktörü görebiliyorsunuz. Hollywood da konuya el attı. Ay sonunda gösterime girecek korku filmi ‘Çernobil Günlükleri’nde Çernobil’e giden ekstrem turistlerin macerası anlatılıyor. Gençler, tümüyle terk edilmiş Pripyat’ta yalnız olmadıklarını öğreniyorlar ve olaylar gelişiyor...

YEREL HALK DENEYİMİ 
Ama hâlâ aksiyonun devam ettiği yerler varken bazılarına Çernobil bile yetmiyor; Couchsurfers, kendini turist olarak görmeyen seyahatseverlerin kurduğu bir website. 251 ülkeden 4 milyon üyesi var. Amacı, üyelerin gittikleri yerde otel yerine orada yaşayan birinin evinde kalmasını sağlamak. Gitmek istediğiniz şehirde sizi ağırlayacak gönüllüleri buluyorsunuz ve daha gerçek bir yaşam deneyimine sahip oluyorsunuz. Couchsurferların yeni gözde durağı Libya, Özbekistan, Irak, Suriye, Kuzey Kore ve Kolombiya’dan sonra Afganistan... Afganistan’da yerel gibi yaşama deneyimi için şu an 381 kişi sıra bekliyor. Peki insan sadece geçen yıl 3 bin 21 sivilin öldüğü Afganistan’a neden gitmek ister? Couchsurferlar ülkenin Hindukuş Dağları Band-e Amir Gölü gibi doğal güzelliklerini ve yıkılmış Buda heykellerinin kalıntılarını görmek istiyor. Haberlerde duyduklarını kendi gözleriyle görmek veya cesaretini sınamak isteyenler de var. “Taliban niye benim için bir kurşun harcasın ki?” diye düşünen Couchsurferlar kaçırılmaktan veya serseri kurşuna kurban gitmekten korkmuyor.

Başkanla yemek

ABD’de seçim zamanı yaklaştıkça başkan adayları da kampanyaları için fon toplama çalışmalarını hızlandırdı. Bu kapsamda Başkan Barack Obama da Hollywood’daki popülerliğinden faydalanıyor! Geçen ay oyuncu George Clooney, Obama’ya destek için Los Angeles’da özel bir akşam yemeği düzenlemişti. Başkan’ı görmek isteyen 150 davetli, kişi başı 40’ar bin dolar ödemişti. Ayrıca yapılan bir çekilişle en az 3 dolar bağışlayan iki kişi de yemeğe katılma hakkı kazanmıştı. Bu hafta davet sırası ‘Sex and the City’ dizisinin yıldızı Sarah Jessica Parker’da... Oyuncu, haftaya New York’taki evinde bir yemek veriyor. Sistem aynı; en az 3 dolarlık bağış yapanlar arasında yapılacak çekilişin iki talihlisi yemeğe katılabilecek. Başkan Obama’yla aynı masaya oturacak diğer isimlerin ne kadar ödeyeceğiyse şu an için bilinmiyor...

FETİŞ

Babalara özel!

Yazının Devamını Oku

İmece usülü girişimciler

Geçen hafta Facebook halka arz edildi; Mark Zuckerberg dünyanın en zenginlerinden biri oldu. Eğer siz de, “Bu fikir benim de aklıma gelmişti ama destekçim yoktu!” diye dert yananlardansanız kalabalıklardan para toplama anlamına gelen crowd-funding’le tanışın

İmece usülü girişimciler modelinin fikir babası Perry Chen. Müziğe meraklı Chen bir konser organize etmeye çalışırken canına tak etti: “Bütçe toplamak bu kadar zor olmamalı!” diyerek internet üzerinden destek aramaya başladı ve ortaya, ‘kalabalıklardan para toplama’ olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz crowd-sourcing modeli çıktı. Chen, yanına Charles Adler ve Yancey Syrickler’i de alarak 2009’da İngilizce ‘marşa bastıran’ anlamına gelen ‘Kicstarter’ adlı siteyi kurdu.

HAYIR İŞİ YASAK

Sitenin amacı genç sanatçı, müzisyen, mucit ve girişimcilerin projelerini gerçekleştirmelerini sağlamak. Sistem şöyle çalışıyor: Yapmak istediğinizi kısa bir videoyla anlatıp kickstarter.com’a gönderiyorsunuz. Proje içerikleriyle ilgili bir sınır yok. İcat ettiğiniz bir cihazın üretimi için de, açmak istediğiniz bir sergi için de para toplayabiliyorsunuz. Gereken para miktarını ve zaman hedefinizi belirliyorsunuz. Destekçilerinize cazip ödüller teklif ediyorsunuz. Örneğin fotoğraf sergisi açmak istiyorsanız; 10 liralık destek karşılığında sergiye indirimli giriş, 20 liralık destek karşılığında imzalı fotoğraf sahibi olabilme imkanı tanıyorsunuz. Projelerin içeriğiyle ilgili tek şart; sosyal projeler yararına veya bağış amaçlı olmaması. Elde edilen geliri kendi yararınıza kullanmalısınız!

YATIRIMCIYA ZIRNIK YOK

Belirlenen zaman içinde hedeflediğiniz desteğe ulaşırsanız Kickstarter, elde edilen paradan yüzde 5 komisyon aldıktan sonra kalanı size veriyor; ödüller de destekçilere dağıtılıyor. İstenilen miktara ulaşılamazsa hiçbir kesinti olmadan paralar destekçilere iade ediliyor.
Kickstarter sayesinde küçük girişimciler iyi fikirlerini, büyük yatırımcılara hisse vermek zorunda kalmadan gerçekleştirebiliyor. Kickstarter destekli filmler festivallere katılıyor, restoranlar açılıyor, sanat eserleri ünlü bienallerde sergileniyor. Bugüne kadar finansman arayan 50 bin projenin neredeyse yarısı başarılı oldu. Toplamda 200 milyon dolardan fazla para toplandı.

İKİ SAATTE FONLANDILAR

Kickstarter’ın en büyük kazananlarından biri mühendis Eric Migicovksy. Migicovksy, akıllı telefonundaki bilgi ve uygulamaları kol saatinde görebileceği Pebble adlı bir ürün yarattı. Finansman isteyeceği yatırımcılardan randevu alamayınca projesini Kickstarter’a koydu. Amacı, bir Pebble karşılığında herkesten 99 dolar alarak 100 bin dolara ulaşmaktı. Ürün öyle ilgi gördü ki hedeflenen miktar iki saat içinde toplandı. Haftaya cuma bitecek teklif için şu an 63 bin 979 kişinin desteğiyle 10 milyon dolara yakın gelir toplandı. Üstelik iş büyüdü, imkânlar arttı; 10 bin dolar destek karşılığında Pebble’ın distribütörü bile olabiliyorsunuz!

Yazının Devamını Oku

Güne bir disko molası

Sabah güne enerjik başlamak için neye ihtiyacınız var? Kahve? Spor? Peki üç dakikalık bir doz disko seansına ne dersiniz? Hatta akşamüstü disko keyfi de fena olmazdı hani

Saat 09.30’da bir ‘basın kahvaltısı’ için Le Meridien Oteli’ndeyim. Ancak giriş katında hiç de otel lobisine benzemeyen bir ortam var. Daha ziyade şık bir gece kulübünün girişine benziyor. Kırmızı şık bir kapı, kordonlar, kapıda görevliler, etrafta içeri girmeyi bekleyen kalabalık... En çok kahveye ihtiyacım olan saatte neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Kapısında ‘adamlar’ bekleyen gece kulüplerinden hiç hoşlanmadığım için tedirginlikle etrafta bakınırken görevli hostes “Haydi içeri” diye beni davet ediyor.

ÜÇ KAHVE GÜCÜNDE ORTAM

Gündüz kıyafetlerimle butik bir diskonun içindeyim! Karanlık ortam, yanıp sönen ışıklar, yüksek müzikle parti kıyafetleriyle dans eden kızlar-erkekler... Hızlı tempoyla aniden silkindim. Sabah sabah içinde olmayı hiç beklemediğim bu ortamı bir süre kenardan izledim. “Gece dans ederken biz de böyle görünüyoruz demek, hiç fena değil!” diye düşünüp eğlenceyi kıskandım. Tam içimdeki dans etme isteğine daha fazla karşı koyamaz hale gelmiştim ki bir anda herkes dondu. Işıklar kapandı, müzik durdu. Kibarca bizi mini diskodan dışarı çıkarıp gerçek hayatın devam ettiği lobiye aldılar... Üç dakika süren performans bende üç bardak kahve etkisi yarattı. “Evet, haydi gün başlasın!” diye hayata döndüm!

KEPÇE KULAĞA SANATÇI ELİ

Bu ilginç deneyimin vesilesi, Le Méridien ve illycaffè’nin ortaklığında, Yasemin Baydar ve Birol Demir’den oluşan :mentalKLİNİK’in tasarladığı ‘Sanat Koleksiyonu Fincanı’nın tanıtımıydı. Ünlü İtalyan espresso markası illy’nin kepçe kulaklı sempatik fincanlarını bilirsiniz... Marka, 1992’den beri çağdaş sanatçılarla işbirliği yaparak bu fincanlara tasarım eli değdiriyor. Bugüne kadar işbirliği yapılan sanatçılar arasında Pedro Almadovar, Anish Kapoor, Michelangelo Pistoletto and Marina Abramovic, Jeff Koons ve Bob Rauschenberg, James Rosenquist ve Julian Schnabel var. 60’ı aşkın işbirliği sonucunda imzalı ve sınırlı sayıda üretlien ürünler dünya çapında satışa çıkıyor ancak fincanlar tükendikten sonra bir daha üretilmiyor.

PARLAK, İHTİŞAMLI VE OYUNCU

Ve illy, ilk defa bu yıl Türk sanatçılarla çalıştı. :mentalKLİNİK’in tasarladığı fincanlar, sanatçıların tüketim ve üretim alışkanlıklarına odaklanıyor. Zarif fincanlarda estetik anlayışlarındaki minimalistliği hemen fark ediyorsunuz. Beyaz porselen fincan ve tabağı, ışık ve kırılmanın etkisiyle farklı desenlerin de ortaya çıktığı son derece sade geometrik şekillerden oluşuyor. Ancak parlak ve yaldızlı rengi da hareket katıyor. Yasemin Baydar, bardakları kısaca “Parlak, ihtişamlı ve oyuncu” diye tanımlıyor.

Yazının Devamını Oku

Derbi sonrası stres bozukluğu

Geçen haftanın gündemi malum derbiydi. Maç da, sonrasında çıkan olaylar da çok konuşuldu. Sonuç olarak Süper Lig bitti ama benim kâbuslarım bitmedi. İlk Galatasaray-Fenerbahçe derbisi deneyimimden çıkardığım ders, huzur için Türkiye’de futbol trendlerinden uzak durmak gerek.

Hayatımda gittiğim üçüncü maçtı. İlki uzun zaman önce Ankara’da bir Galatasaray-Gençlerbirliği karşılaşmasıydı. Sakin başladı, sakin bitti. İkincisi, üç yıl önce İnönü Stadyumu’nda oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçıydı. Tribündeki ortam beni yepyeni bir dünyayla tanıştırmıştı; taraftar ruhu, heyecan, sevinç ve küfür... Maç berabere sonlanmıştı diye hatırlıyorum. Stattan iyi hislerle ayrılıp hayatıma yine maça gitmek için özel bir isteğim olmadan mutlu bir insan olarak devam ediyordum ki...

FELAKET FİLMİ SAHNESİ

Geçen haftaki derbi öncesi, Hürriyet Dünyası için Kadıköy’deki havayı anlatmak üzere kendimi Şükrü Saracoğlu Stadı’nın önünde buldum. Etraftan gelen, “Bu herhangi bir maç değil, yüzyılın maçı!” yorumlarıyla havaya da girdim. Spor muhabirleri İsmail Er ve Ahmet Ercanlar’la taraftarın arasına karıştık. Heyecana ortak oldum. O kadar ortak oldum ki, maçın başlamasına iki saat kala gerçekleşen ilk olayları heyecanlı taraftarların coşkusu zannettim. “Neler oluyor, orada bir hareketlenme var!” diye bakınırken beni Şeref Tribünü Locaları’nın girişine soktular. İçeri girdikten iki dakika sonra ortalık savaş alanına döndü. Taş ve şişeler havada uçuştu. Havayı biber gazı kapladı. Genç taraftarlarla çoğunluğu yine genç olan polisler çarpıştı; ortalık fena gerildi. Gördüğüm manzara bir felaket filmiydi; uçan şişeler ve biber gazından kurtulmak için kapalı alana sığınmaya çalışan çocuklu aileler kepenkleri kapanan VIP girişinin kapılarını zorluyordu...

ETRAF MAÇTAN HEYECANLIYDI

Şiddet dalgası başladığı gibi ansızın sona erdi. Kızgın kalabalık etrafı yerle bir etmiş olarak dağıldı. Ancak bu sefer maç başladı ve başka bir şiddete maruz kaldık; psikolojik! Gerginlik zaten had safhada. Benim ilgim maçtan ziyade etrafta olduğundan 90 dakika şunları izledim: Bulunduğum basın tribününün dört yanında en az sekiz kavga, hakeme kızıp kendini tribünlerden aşağı atmak isteyen arkadaşlarını zorlukla zapteden bir grup, meşalelerden çıkan bir yangın ve durmaksızın değil ama sıklıkla küfürlü tezahürat...
Maç ortamlarının yabancısı olduğumdan bunlar belki olağan sahnelerdir. Ancak maç sonucunda sahada çıkan meydan savaşı ve basın odasına sığınan gaz mağdurları karşısında şoke oldum. Orada uzun süre mahsur kaldığımızdan balkondan stat dışındaki olayları da canlı izledim: Stat önündeki polis ordusuna karşı mevzilenmiş kızgın taraftarlar... Bir taraf yanan meşaleler atıp insanları yakıyor; diğeri yoldan sadece geçmekte olanlar dahil herkesi boğan biber gazını fışkırtıyor... Kendimi Suriye muhabiri gibi hissettim; “Vay, ne maceraydı!” diye eve döndüm.  

ÇİZGİ FİLM TERAPİSİ

Fakat tanıklık ettiklerimden sonra bir nevi derbi sonrası stres bozukluğu yaşıyorum; bir haftadır hayattan soğudum. Tedirgin bir ruh hali içindeyim. Haberlerden uzak durmak, eve kapanıp saatlerce çizgi film seyretmek istiyorum. Ben çok geçmeden normale dönerim ama merak ediyorum; böyle bir ‘maç’ deneyimi yaşamış, genç yaşta biber gazını deneyimlemiş çocuklar acaba ne hissediyor? Evet, televizyonlarda şiddet var; vurdulu kırdılı filmleri izliyorlar. Ama ailece maç seyretmeye gelip bir nevi iç savaşa bizzat tanıklık ettikten sonra psikolojileri ne durumda?

Yazının Devamını Oku

Evli, mutlu, eşcinsel

Eşcinsellerin ekranda yalnızca bir mizah öğesi olarak kullanıldığı günler geride kaldı. Henüz bizde değil tabi ama ABD televizyonlarında bu sezon hiç olmadığı kadar fazla evli, mutlu ve stereotiplerden uzak eşcinsel karakter var.

Televizyon ekranı eşcinsel hakları devriminin en geç gerçekleştiği mecra. Biz ne yazık ki o aşamaya hâlâ çok uzağız ama ABD şu aralar bu konuda altın çağını yaşıyor. Amerikalı izleyiciler, televizyon ekranlarında eşcinselleri önce yalnızca hikâyeye ‘komiklik katan figür’ olarak gördüler. O halleriyle fazla karışıklık yaratmadılar. 1990’ların ortalarındaysa ekrandaki eşcinseller tartışma konusu oldu. Meşhur televizyon yıldızı Ellen DeGeneres, 1997’de cinsel kimliğini açıkladığında kriz olmuş; 1998’den 2006’ya kadar yayınlanan Will & Grace dizisiyse izleyenleri eşcinselliğe özendirdiği gerekçesiyle çok eleştirilmişti.

STEREOTİPLER YIKILDI

O günler artık çok gerilerde kaldı... Bu sezon, Glee dizisinde (Bizde çok da uzun ömürlü olmayan MUCK dizisinin ilham kaynağıydı) transeksüel bir karakter yer alacak. Türkiye’de de gösterilen ve tabii ‘Doktorlar’ adlı yerel versiyonu da bulunan Grey’s Anatomy’nin lezbiyen doktorları Arizona ve Callie geçen yıl evlendi. Bu sezon evlilik hayatına adapte olmalarını izliyoruz. Geçen sonbaharda ikinci Emmy ödülünü alan Modern Family’deki gay çift Cameron ve Mitchell ikinci çocuklarını evlat edinmek için uğraşıyor. Happy Ending adlı diziyse ‘efemine, sürekli güzellik ve bakımdan bahseden, ilişkileri en fazla bir gece süren’ eşcinsel stereotipini yıkan karakteriyle beğeni topluyor. Gelen şikayetlerse yok denecek kadar az.

MUHAFAZAKÂR HAYRAN

Yapımcılar dizilerdeki eşcinsel karakterlerin çok sevildiği ve daha fazlalarının olması için baskı olduğunu belirtiyor. ABD’nin muhafazakâr başkan adayı Mitt Romney’nin bile Modern Family hayranı olduğu biliniyor. ABD Başkan Yardımcısı Demokrat partili Joseph R. Biden’ın eşcinsel evliliğini desteklediğini açıklamasından sonra alevlenen tartışmalar çerçevesinde de dizilerin etkisi çok konuşuldu. Biden, dizilerdeki eşcinsel karakterlerin, izleyicilerin gay, lezbiyen ve transeksüellerle ilgili önyargıların kırılmasında oynadığı büyük rolü, “1998’den 2006’ya kadar yayınlanan Will & Grace, Amerikan toplumunu herkesten daha fazla eğitti” diye ifade ediyor. Biliyorsunuz son olarak Başkan Obama da eşcinsel evlilikten yana tavır koydu.

FETİŞ

Kanallar arasında kaybolmadan,“Hangi kumada nerede?” derdine son.

Yazının Devamını Oku

Doğu’dan havalı şeyler

Cazibe merkezlerinin Batı’dan Doğu’ya kaymasından en çok faydalanan ülke, çölü ve petrolüyle meşhur Birleşik Arap Emirlikleri. Çünkü bu nimetleri avantaja çevirerek Arap Yarımadası’nın en turistik bölgesi oldu. Dubai zaten aldı başını yürüdü; Abu Dabi de ona yetişiyor. Emirlikler’den havalı şeylere buyrun.

MERDİVENALTINDA TASARIM ABAYALARDünyanın en büyük alışveriş merkezi Dubai Mall’a göz attım. Gerçekten yok yok; en lüks mücevher markaları, en trendy giyim-kuşam dükkanları... Bu varlık içinde sadece, kadın nüfusunun yüzde 70’inin giydiği yöresel kıyafet ‘abaya’ları bir türlü bulamadım; beni alışveriş merkezinin bodrum katında, tüm şaşaadan uzak, izbe bir yere gönderdiler. Ama yanlış fikir edinmemek gerekiyormuş; etiketlerdeki rakamlar Gucci elbiseyle aynı.

ÇÖLDEN KAÇIŞ YOKAbu Dabi, bir nevi Ankara. Sessiz, sakin. Bu şehirde ultra-modern gökdelenler yükseliyor ama bir yandan geleneksel, Arap mimarisi taşıyan yapılar da var.
Dubai’yse popülaritesini, çölün ortasına inşa ettiği fütüristik binalara borçlu. Aralarında en popüleri 2010’da açılan ve ‘Dünyanın en yüksek kulesi’ ünvanını taşıyan Burç Halife. 828 metre yüksekliğindeki binanın ‘En Üst’ diye anılan tepesine çıkmak için haftalar öncesinden randevu almak gerekiyor.
Yüksek bina cazibesinin içimizdeki maymundan kalan bir sevda olduğunu düşünmeme rağmen karşı koyamadım ve ‘En Tepe’ye çıktım; 126 katta sizi yine çöl manzarası karşılıyor...
Bu arada Dubaililerin ‘aşk nefret ilişkisi’ yaşadıkları çöl, turistler arasında gözde etkinliklerden biri. Özellikle havalar daha da ısınmadan, tam şu aralar çöl safarisinin tam zamanı!

FETİŞ

İftar sofrasındakileri unutun.

Yazının Devamını Oku