GeriUğur YILMAZ Isınan küreyi neyle tutacağız?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Isınan küreyi neyle tutacağız?

 Pandemi, insan denilen canlıya büyük korku salmış durumda. Yaz nispeten idare ettik ama kış geliyor (Dizideki gibi oldu ama öyle). Görünen yakıcı gerçekten kaçamıyoruz.

İnsan sağlığını, derinden etkileyen Covid-19 salgının seyrini, yaşayanlarımız görecek elbette ancak uzun zamandır, hiç de ağır olmayan bir şekilde hayatımızı etkileyen küresel ısınmanın çok yakınımızda olan ayak sesleri de, bir o kadar can sıkıcı olabiliyor.
İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, Eylül 2020’deki sıcaklıklara dikkat çekerek bazı önerilerde bulunmuş. Mayıs ve Eylül ayının da artık Türkiye için yaz aylarına katılması gerektiğini, eğitim ve turizmin de buna göre düzenlenmesini önermiş.
Bakın Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerinde nasılmış durum:
“2020 yılı Eylül ayında ortalama sıcaklıklar yurdumuzun genelinde mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşmiştir. Uzun yıllar Eylül ayı ortalama sıcaklığı 20.5°C iken, 2020 Eylül ayı 23.9°C olarak gerçekleşmiştir. Eylül ayında en düşük sıcaklık 2.3ºC ile Sarıkamış’ta, en yüksek sıcaklık ise 47.1°C ile Kozan’da tespit edilmiştir”

*
Son yılların en kurak yılını yaşıyoruz. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, bir görüşmede, son 30 yılın en kurak yılını geçirdiklerini ifade etmiş ve kış aylarında daha önce çalıştırmadıkları kuyuları bu kış çalıştırdıklarını söylemişti. Gittiğim tüm sulama göletleri ya kurumuş ya da çok düşük seviyede su ile idare ediyordu.

*
Eski Çevre Mühendisleri Odası Başkanı, Bursa Uludağ Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Efsun Dündar ise, bir makalesinde, “artık iklimin değiştiğini ve bizlerin uyum planları yaparak bu değişikliğe hazırlanmamız gerektiği ortaya çıkmaktadır” demişti.
Yani artık küresel iklim değişikliği geliyor demenin bir anlamı yok. Gelen çoktan geldi. Artık bu duruma nasıl uyum sağlayacağız?
Bir yazımda, güney illerimizdeki tarımsal faaliyetlerin artık ekvator iklimindekine yaklaştığını ifade etmiştim. Bu işlere biraz kafa yoran bir büyüğüm, tekstilde kalın kumaşın artık değer kaybetmeye başladığını ifade etmişti. Ayrıca güneyden ev almama konusunda da ısrarcı.
Danimarka vatandaşı dostlarımla sohbet ederken Danimarka’ya bağlı Grönland’ın uzak olmayan bir dönemde tarım deposu olabileceğini ifade etmişlerdi. İronik bir şey olarak Grönland yeşil ülke demek, ama buzlarla kaplı. Yakında ismini hak eder mi acaba?
Yani bir yandan küresel ısınmayı azaltmanın yollarını araştırırken, diğer yandan da kaçınılmaz gerçeğe göre tarımsal üretimden tutun da tekstil ve inşaata kadar tüm alanlarda üretimlerimizi yeniden şekillendirmenin zamanı geliyor da geçiyor bile. Yani tıpkı sıcak bir şeyi çıplak elle tutmamak gibi, ısınan küremizi de en azından soğutana kadar yeni tedbirler bulmamız gerekiyor.
Bu durum da en az pandemi kadar önemli.
Kalın sağlıcakla.

X

E-ticaretin hedefi Avrupa

Malumunuz pandemi alışkanlıklarımızı değiştirdi. Bazı şeylerin de daha kalıcı olmasını sağladı. Bunlardan biri de e-ticaret oldu.

Pandemi öncesi toplam ticaretin yüzde 6-7’lerine ulaşan e-ticaret bu yıl yüzde 19.7’yi gördü. E-ticaret yapan şirket sayısı da 70 binden 350 bine çıktı, 2 yıl bile olmadan...

Geçen hafta düzenlenen, BUSİAD Yenilikçilik ve Yaratıcılık Uzmanlık Grubu’nun 11. Yenilikçilik ve Yaratıcılık Sempozyumu’nun konusu “E Ticaretin bugünü ve Yarını” başlığını taşıyordu. Sektörün önemli isimleri pandemi ile birlikte beklentilerin de üzerinde hızlanan e-ticareti konuştular. Katılamayanlara kısa bir özet geçmekte fayda var. Sektörün en önemli sorunlarının başında yazılım yapan, teknoloji cephesinde işler yapan mühendislerini yabancılara kaptırması gösterildi. Tüm sektörlerin önemli sorunları arasında olan bu mesele, evden çalışmayla birlikte artış. Çünkü mühendis artık ülkesini bile değiştirmeden başka bir şirkete daha yüksek üv,cretlere geçiyormuş. Bizim de bu konuda kapasitemizin sınırları belli olunca iş düşündüğümüzden daha vahim bir hale geliyor.

Konuşmacılar e-ticaretin sadece bir kanal olduğunu ve müşteri ile satıcının yüz yüze geldiği geleneksel ticaret ile kol kola yürüyeceği konusunda da hem fikir. Hatta e-ticaretin zaten var olan ticaretin yanında devam ettiğini de söylüyorlar. Örnek olarak Ardahan’daki bir satıcının ürününü İstanbul’da satmasını verirken, aslında bu satıcı kendi dükkanın yanı sıra elektronik ticaretin yapıldığı pazar yerlerinde de dükkan açarak birden çok dükkanın sahibi haline geliyorlar diye de belirtiyorlar.

Sektör büyümeye başlamış. Hatta artık e-ihracat bile konuşulur olmuş. Gözünü Avrupa pazarlarına diken var. Ayrıca Azerbaycan’dan Türkiye’deki sitelerden ürün alanlar varmış. Onlar için İstanbul’da bir adres gösteren ve ürünleri Azerbaycan’a taşıyan bir de şirket varmış. Ona rağmen Türkiye tercih ediliyormuş. Ama amaç bunu Avrupa pazarlarına da ulaştırmak.

Dinlediklerim bu ticaret şeklinin geleceğinin parlak olduğuna beni inandırdı. Konuşanlar işlerini çok iyi biliyorlar ve dünya gelişmelerine de hakimler. Pandemi onlar için önemli bir deneyim alanı olmuş görünüyor.
Ben bile geçen yılki gecikmeleri bu yıl görmediğimi fark ettim. Binlerce insan çalıştırarak çıkan sorunlara çözüm üretiyorlar.
Z kuşağı zaten bu yönteme çok alışık. Geleceği yakalayan bir ekonomi anlayışımız olur umarım.

Yazının Devamını Oku

Ekonomiyle yatıp kalkıyoruz

Epeydir gündemimiz ekonomi. Ancak geçen hafta tarihi bir noktaya geldik. Artık farklı bir ekonomi anlayışına sahip olacağımızı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ifade etti.

 

“Yüksek faiz-düşük kur kısır döngüsü yerine, yatırım, üretim, istihdam, ihracat odaklı ekonomi politikamızla ülkemiz için en doğru olanı yapmakta kararlıyız. Çalışanlarımızı fiyat artışlarına karşı koruma politikamızı asgari ücrette de sürdüreceğiz” diyen Erdoğan, bunu “Ekonomik kurtuluş savaşı” olarak tanımladı.
Ancak, benzine gelecek zam haberi üzerine, istasyonlarda oluşan kuyruklar, bazı marketlerde sınırlı miktarlı satışlar alışık olmadığımız bir noktaya getirdi bizi.
Dolar 13 lirayı geçince, hepimizde ışık tutulmuş tavşan refleksi oluştu. Neyse ki biraz gevşeme oldu ancak durum pek de parlak değil. Konut ve araç satışlarının durduğu kaydediliyor. Matbaalarda kağıt sorunu yaşanıyor. Şeker aldı başını gitti. Yağ kayganlıkta sınır tanımıyor. Halkı oluşturan çoğunluk giderek fakirleşiyor.
Belki de en büyük sorunlardan biri, psikolojik ve sosyolojik olarak sıkıntılı dönemlere alışık olmamız. Uzun zamandır, Türkiye’de var olmayan bir zenginlik hali yaşanıyor. Herkesin altındaki araba, elindeki cep telefonu, aslında kazançlarıyla karşılayamayacakları noktadaydı. O nedenle uzun vadeli borçlanmalar yaşandı. Şimdi gelen krizin nasıl aşılacağı konuşulur oldu.
*
En büyük sorun, bu krizin sosyolojik olarak yönetilememesiyle gelecek sanırım. Uzun zamandır söylerim yazarım. Değerlerini yitirmiş bir toplum olmaya başladık. Bunda sahip olmadığımız ekonomik düzeyde yaşamak da vardı. Şimdi tam bir altüst oluş yaşanabilir. Umarım bu durumu çok da ciddi kaoslar yaşamadan geçiştirebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Çalışmak istemeyen gençlere dikkat

Karamsar bir hava var. Döviz aldı başını gidiyor. Enflasyon hem içerde hem dışarda yükselmeye başladı. Lojistik sorunlu. Üretim talebe yetişemiyor. Ülkemiz dünyadaki sorunların yanında ekstradan negatif yönde ayrışıyor.

Ama bunlardan daha yakıcı ve belki de gelecekte sıkıntıları artıracak bir sorunumuz var; çalışma yaşındaki genç nüfusumuz. Gençlerimiz çalışmak istemiyor ya da üretim işlerine yönelmiyorlar.

TÜİK verilerimne göre, temmuz-eylül ayları arasını kapsayan üçüncü çeyrekte, ne eğitimde ne istihdamda olan, 15-24 yaş grubundaki genç nüfusun oranı, yüzde 26 oldu. Rakam ise tam 3 milyon 115 bin kişi. Ayrıca uzun süreli işsiz oranı da yüzde 31.7. Bunlar da 1 milyon 240 bin kişiyi buluyor.
İkinci çeyrekte ise ne eğitimde ne istihdamda olan 15-24 yaş grubundaki genç nüfusun oranı, yüzde 23,5’miş. Sayısı ise 2 milyon 805 bin kişi. Yani 310 bin kişilik bir artış. İşsiz rakamımız da malum 3 milyon 700 binler civarında. Ancak çalışmak istemeyen gençlere bir çözüm bulmak zorundayız.
Sanayi bırakın nitelikli elemanı, niteliksiz ya da yetiştirilmek için bile eleman bulamamaktan yakınıyor.

İşçi bulabilen tek sektör sanırım hizmet sektörü. Burada gençler çalışmaya daha hevesli. Ancak o da bir yere kadar. Motokurye, tezgahtar, garson, güvenlik görevlisi ihtiyacı ne kadar ve ne zamana kadar bu işleri yapabilecek genç nüfus. Bizler de zengin batılı ülkelere özenmeye başladık sanki. Gelir durumumuz ortada. Son döviz yükselişi ile daha da kötü duruma gerilerken, üretimin peşinde olmamız gerekirken, tersine aylaklıkla meşgulüz.

Bir an önce toplumda genel kabul gören değerlerin gençlere öğretilmesi gerekir. Tembelliğin, üretmeden tüketmenin, çevreye duyarlı olmamanın, başkalarını da düşünmek gerektiğinin gençlere anlatılmasının yolları bulunmalı. Sadece gençlere de değil üstelik. X ve Y kuşakları da tekrar bu konularda düşünmeli.
Emek yoksa yemek de yok. Ama son 40 yıldır toplumsal yapımız, topçu, popçu, kolay yoldan kazanç peşinde olmayı özendirdi. Silkinip kendimize gelmezsek, bu ekonomik sorunları çözecek gücü de bulamayacağız.

Yazının Devamını Oku

Turizmde gülen yüzler üretimde asılıyor

Pandemiden en çok etkilenen sektör, hiç kuşkusuz ki insanlarla direkt temastaki hizmet sektörü oldu. Başta da turizm ve ulaşım.

Bu sektörlerde yavaş yavaş düzelmeler görülüyor. Önce ondan bahsedelim. 9 ayda turizmimiz hızını kazanmaya başladı. Ciğerlerimizi yakan yangınlara rağmen 2020 yılındaki kayıpları telafi ettik.
Ancak...
Evet bir ancak var. 2019 yılının çok ama çok uzağındayız. Elbette olumsuz koşulları düşünerek ‘buna da şükür’ diyoruz. 9 ayda 21 milyon 507 bin turist ülkemizi ziyaret etti. Geçen yıl aynı dönem için bu rakam 15 milyon 971 binmiş. 2019’da ise 41 milyon 564 bin.

*
Geçen yılın toplamında 12 milyar dolar olan turizm geliri ilk 9 ayda 17 milyar dolara dayandı bile. Yıl sonuna kadar 20 milyar doları biraz geçmesi beklenen turizm geliri, pandemi öncesine göre ise düşük elbette. 2019’da 34 milyar 500 milyon dolar gelir elde edilmişti. Bir sevindirici durum var; o da kişi başına düşen harcama miktarı 830 dolara ulaşmış durumda.
Yani 2020 yılını çok büyük sıkıntılarla kapatan sektör 2021’de sadece yara sarabildi. Gelecek yıl neler olur bilinmez ancak diğer sektörlerde işler çok da iyi gitmiyor. Çip krizi tüm alanları etkiledi. Otomobil üreticilerinin sesi çok çıkıyor ama asıl sorunu elektronikçiler yaşıyor. Bir yıl önceden sipariş geçen elektronik üreticileri teslim tarihi alamadıklarından ve fiyatların 4-5 katına çıkmasından rahatsız. Hiç böyle bir dönem yaşamadıklarını söylüyorlar. Yalın üretim stratejilerinin talep birikmesine neden olduğunu ve bunun da aniden taleplerin açılmasıyla arzın uyum sağlayamamasına bağlıyorlar. Düzelmenin de 1 yılı bulabileceğini ifade ediyorlar.

*

Yazının Devamını Oku

En alttakiler

Çocukluk yaşlarımda okumuştum Günter Wallraff’ın En Alttakiler kitabını. O zaman da çok etkilenmiştim. Daha 14-15 yaşlarındaydım.

O zamanki Federal Almanya’ya işçi olarak giden Türklerin karşılaştığı sorunları bir araştırmacı gazeteci olarak kaleme almıştı Wallraff. Ancak öyle uzaktan bir gözlemle değil, bizzat Türk kılığına girerek ve Levent Ali Sigirlioğlu takma adını kullanarak yaşadıklarını kaleme almıştı.
Türklere yapılan kötü muameleyi bizzat yaşamış hatta sağlığından bile olmuştu. En Alttakiler de böyle ortaya çıkmıştı. Önsözünde Wallraff şöyle diyordu: “Ben hala, bir yabancının, günlük aşağılamalarla, düşmanlıklarla ve kinle nasıl başettiğini bilmiyorum. Ama şimdi, neler çektiğini ve bu ülkede insanları aşağılamanın nereye kadar gittiğini biliyorum.”
*
Aradan yıllar geçti Almanya’da artık 3. ve 4. nesil Türkler yaşıyor. Alman Parlamentosu’na Avrupa Parlamentosu’na seçilen Türkler var. İş dünyasında çok önemli yerlere gelen, sanatta isim yapan Türkler var. Almanya’da artık önemli bir kesim, Türklerin kendilerini zenginleştirdiğinin farkında. Büyük acılar ve katliama varan saldırılar olsa da Almanya Türklerin kendisine getirdiği farklı bakış açısının ve kültürel zenginleşmenin meyvelerini yiyor. En son Özlem Türeci ve Uğur Şahin’in Biontech firmasının covid-19’a bulduğu aşıyla bunu net bir şekilde yaşadık.
Ülkede Türk kökenlilerin sayısının 3-3.5 milyonu bulduğu belirtiliyor. Almanya bizim için oldukça güzel bir örnek.
*
Bizdeki Suriyelilerin sayısının da 4 milyonun biraz altında olduğu biliniyor. Ancak, her gün aslında kendisi de göçer bir millet olan Türkiye’de Suriyeliler hakkında ırkçı söylemler yer alıyor. Bu ırkçı söylemde olanlara Almanya’da 1960-1980’li yıllar arasında Türk işçilerin yaşadıklarına bakmalarını öneririm. Yapmayın. Devletinizin politikasını eleştirebilirsiniz, Suriyeliler içinde yanlış yapanları da aynı şekilde. Hatta onların topluma uyumlu yaşamasını istemek de en doğal hakkınız. Ancak burada kullanılan dilin ırkçı olmaması çok önemli.

Yazının Devamını Oku

Akılcılık kazansın

Homo Sapiens. Cinsinin yaşayan son türü. “Akıllı Adam” ya da “Modern İnsan” olarak da dilimize çevriliyor.

Kelimelerin ironisini göstermek için yazıyorum anlamlarını. Akıllı ya da modernmişiz. Öyle mi gerçekten?
Rasyonel olmamız, akılla iş yapmamız çağımızın gereklerine göre yaşamamız beklenir. Ancak insan tarih öncesi çağlardan daha mı akıllı ve rasyonel?. Sanırım değil. 4 farklı isimden 4 kez dinleme şansına sahip Göbeklitepe ve bölgedeki neolitik çağdaki yaşamı. Eldeki bilgiler, aslında 10 bin yl önceki insandan daha akıllı olmadığımızı düşündürüyor. Yenilik anlamında olan modernliği çabuk kapıyoruz. Teknolojinin elinde, biz birer araç haline dönüyoruz. Ancak, çevresiyle barışık, rasyonel kararlar vererek, daha yaşanır bir hayat oluşturmak anlamındaki modernitenin neresindeyiz? Kıyısında bile değiliz belki de.

*
Aydınlanma döneminin kazanımlarını yiyip bitiriyoruz. Orta çağ hayranlığımız sinemadan okuduğumuz kitaplara, izlediğimiz dizilere kadar kendini ele veriyor. Akılcılık yerini, idealizme bırakıyor. Hal böyle olunca çevresini kirleten, dünyayı kirleten ve kendi sonunu hazırlayan bir tür olmaktan öteye geçemiyoruz. Ancak, tarihin geri doğru işlemediğini, bu zamanların da geçip gideceğine inanan birisi olarak, yeniden aydınlanmanın kendisini çevreden, sanata kadar göstermesini umuyorum. Aksi halde zihinsel dönüşümü gerçekleştirmedikçe, ormanlık alanlara atılan çöp yığınlarını, maske takılmadan gerçekleştirilen kapalı salon toplantılarını, bireyin çıkar hırsına teslim olan toplumsal yapıları ve orta çağdan öteye geçemeyen sanatsal bakışımızı daha uzun zaman görmeye devam edeceğiz.
Sonra da çıkıp bizden adam olmaz demeye devam edeceğiz. Akılcılığını kaybetmiş bir dünyanın, akılcılığını kaybetmiş ülkesinde yaşıyoruz. Ülkemizde ve dünyada akılcılığın tekrar hakim olmasıyla pek çok sorunumuzun da ortadan kalkacağı muhakkak.

*
Aklın olmadığı yere itaat, hurafe, cehalet, pespaye zevkler, çabuk tüketilen sanat anlayışı girer. Önce, pandemide, ardından çevresel ve ekonomik sorunlarda akılcı yaklaşımlara acil ihtiyaç olduğu ortada. Aklın yerini duygular, inançlar alınca varacağımız yer bugünkü karmaşa ortamından da öte olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Sistemin yeni çözümleri

2020 pandemiyle birlikte tüm dünya için zorlu bir yıl oldu. 2021 ise aşıyla birlikte artık pandemiyle yaşamayı öğrendiğimiz bir yıla döndü. Ancak hala işler rayında değil. İnsanların covid sonrası yaşadığı rahatsızlıkların benzerini ekonomiler de yaşamaya başladı.

Pandeminin etkilerinden kurtulmak için basılan paralar, pandemi sonrası artan talebe arzın yetişememesi de eklenince, enflasyon olarak karşımıza çıktı. Sadece Türkiye’de değil üstelik, tüm dünyada. Ayrıca enerji ve tedarik krizleri de ekonomileri zor duruma soktu. Herkes bu işlere çözüm ararken bir yandan da küresel ısınma ve iklim değişikliği nedeniyle daha az tüketelim anlayışı öne çıkmaya başladı. Hal böyle olunca işler daha karışık bir hal aldı.
Tüketip ekonomileri canlandırmak mı gerekli? Yoksa daha az tüketip Dünya’yı kurtarmak mı?

*
Zor bir ikilem ve kapitalist sistemde çözümü çok da kolay değil. Ancak sistem kendince bir yol buluyor gibi. “Yeşil Ekonomi” ile yeni bir büyüme perspektifi çiziyor sistem kendine. Kömürün yerine güneş ve rüzgarı, içten yanmalı araçların yerine elektriklileri, kullan atların yerine çok seferlik ürünleri özendiriyor. Haliyle bu da sisteme yeni bir dinamizm veriyor. Eski ekonomik sistem yıkılırken haliyle sancılar da oluyor. Yeni süreçlere göre doğru kararlar alan, ayakta kalıyor. Ya da sisli bir denizde gemisini karaya ulaştıran en iyi kaptan oluyor.
Hiç de kolay değil. Bir yandan giderek ısınan Dünya’nın ateşini düşürürken, diğer yandan da para kazanmaya ve bunun dağıtımını da doğru yapmaya çalışacaksınız.

*
İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, BUSİAD Yeşil Bursa Çalışma Grubu çevrim içi toplantısında, “Dünya’nın mikrop kaptığını bu mikrobun da insan olduğunu ifade ederek, insanın çevresine nasıl zarar verdiğine dikkat çekiyor. Peki ama ne yapacağız. Kadıoğlu, yeni koşullara göre hayatın planlanmasını öneriyor. Küresel ısınmaya göre tüketimin, mesleklerin, kentlerin, tarımsal politikaların, kısaca her şeyin yeniden planlanması gerektiğini söylüyor.

Yazının Devamını Oku

Sanayiciden ses birliği

Türkiye’de sanayinin öncüsü Bursa’dır. Tekstilden, otomotive kadar pek çok sanayi alanında ilklerin kentidir Bursa. Türkiye’de Organize Sanayi Bölgesi’nin de temeli bundan 60 yıl önce Bursa’da atılır ve 55 yıl önce de faaliyete geçer.

Bursa’nın güçlü tarım, dokuma, ipek ve karoseri birikimine, ulaşım imkanları da eklenince OSB için Bursa’dan uygunu bulunamaz ve 8 ili geride bırakarak öne çıkar. Eskiler bilir Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nin ismi halk arasında Pilot Sanayi olarak bilinirdi. Pilot uygulama olarak başlamış OSB macerası öyle tutmuştur ki, 325 OSB ve 23 de endüstri bölgesi vardır bugün. Ve halen yeni OSB’ler için yer aranır.

*
Bursa’da 17 OSB faaliyet gösteririr ve yenileri sırada bekler. Yalakçayırı’nda 1 milyon 800 bin metrekare arazide kurulan Bursa Organize Sanayi Bölgesi bugün 7 milyon metrekare alanı geçmiştir. Yanındaki Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi de 250 hektara yakın bir alanı kaplamaktadır.
Yani sanayinin pilotu Bursa olmuştur. Olumlu yönleriyle de olumsuz yönleriyle de. OSB’ler; sanayinin disipline edilmesi, şehrin planlı gelişmesine katkıda bulunulması, birbirini tamamlayıcı ve birbirinin yan ürününü teşvik eden sanayicilerin bir arada ve bir program dahilinde üretim yapmalarıyla, üretimde verimliliğin ve kar artışının sağlanması, sanayinin az gelişmiş bölgelerde yaygınlaştırılması, tarım alanlarının sanayide kullanılmasının disipline edilmesi, sağlıklı, ucuz, güvenilir bir altyapı ve ortak sosyal tesisler kurulması, müşterek arıtma tesisleri ile çevre kirliliğinin önlenmesi, bölgelerin devlet gözetiminde, kendi organlarınca yönetiminin sağlanması gibi amaçlarla kurulmaktadır (En azından Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın internet sitesinde öyle yazıyor).

*
Organize olunması amacıyla iyi niyetle başlayan uygulama elimizde sanırım biraz kolaycılığa dönüşmüş. Artık bu kadar sanayi ve sanayi bölgesi bu kente yeter noktasına getirmiştir bir grubu. Haksız da değiller. Bakanlıktaki OSB amaçlarında yer alan sanayinin az gelişmiş bölgelerde yaygınlaştırılması, tarım alanlarının sanayide kullanılmasının disipline edilmesi, sanayinin disipline edilmesi, şehrin planlı gelişmesine katkıda bulunulması, gibi maddelerin hayata geçtiğini söylemek gerçekçi olmayacaktır.

*

Yazının Devamını Oku

Değişim kendisini dayatıyor

2020 yılının ilk ve ikinci çeyreğinde dünya ekonomileri pandemi nedeniyle havası sönmüş balona döndüler malum.

Hal böyle olunca tüketim düştü, üretim durdu ve enerji ihtiyacı azaldı. Temel tüketim ihtiyaçları için hane halklarına ve işletmelere devletler destek yaptı ve bunu da para basarak gerçekleştirdi. Şimdi bu destekler enflasyon olarak dönüyor karşımıza.

Üretimdeki daralmanın ardından hızlı toparlanmada, başta enerji ve hammaddelerde arz sıkıntısı yaşanıyor Bu da mamül ürün fiyatlarının artışına neden oluyor. Yani enflasyonu tetikliyor. Fiyatlar arttıkça tüketim isteği de azalıyor. Hal böyle olunca durgunluğun ayak sesleri de geliyor. Hatta durgunlukta enflasyonun da devam edeceği, yani stagflasyonun yaşanacağı da dile getirilmeye başladı.
Geçen yıl nisan ayında 20 dolar seviyesine inen ham petrol fiyatları, bugün 80 dolarlara dayandı. Tüketim düştüğü için enerji fiyatları düşmüştü. Tüketim artmaya başladıkça, enerji fiyatları da çıkışa geçti.

Çin’de enerji krizi konuşuluyor. Dünyada enerji tüketiminde dağılım şu şekilde; petrol (%33), kömür (%30) ve doğal gaz (%23). Bunların hepsi yenilenemez enerji kaynakları. Yenilenebilir enerji kaynaklarına acil ihtiyacı var dünyanın. Belki bu gidiş bir yandan bedava olan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesini sağlar dünyamızın. Böyle olması halinde küresel ısınma da, ekonomik gerekçelerle yavaşlatılmış olur. Pahalı olan, karbon salımı yüksek enerji kaynakları yerine, hammaddesi bedava olan su, rüzgar ve güneşe yönelerek, hem dünyamızı kurtarmış oluruz, hem de ekonomik sorunlarımıza çözüm üretmiş oluruz.
Avrupa’da enerji sıkıntısı nedeniyle fabrikaların durma noktasına geleceği yazılıyor. Çin’de ciddi elektrik kesintileri olacağı ifade ediliyor.

Elektriğin önemli bir kısmını termik santrallerden sağlayan Çin, dünya piyasasından da kömür çekiyor. Hal böyle olunca başta kömür ve doğalgaz zamlanıyor. Kömürün tonu geçen yıla göre neredeyse yüzde 80 artmış durumda.
Hep beraber göreceğiz. Yeşil ekonomi bugün ve yarının temel konusu olacak. Değişim belki de kaçınılmaz olarak yakında hayatımızın ayrılmaz parçası olacak. Özellikle batarya teknolojileri. Bu durumda daha da mobil hale gelebileceğiz ve belki hayallerimizin de ötesinde bir dünyaya doğru gideceğiz.

Yazının Devamını Oku

Arz ve talep

Arz, sunmak, piyasaya mal veya hizmet sürmek anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir. Talep de, Arapça kökenli olan ve istek anlamına gelen bir kelimedir.

Bu iki kelime içinde bulunduğumuz kapitalist ekonominin de temellerini oluşturur. Bazen yapay talepler oluşturulsa da genellikle arz, gerçek taleplerin giderilmesi için hizmet sunar. Hoş günümüzde insanların maddi ihtiyaçları yerine, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını körükleyen ve gerçek bir ihtiyaçların ötesine ulaşan talepler oluştuğu da aşikar.
Ancak konumuz bu değil. Gerçekten arz ve talep dengesi fiyatları nasıl etkiliyor, biraz buna bakalım. Özellikle de okulların açılacağının ortaya çıkmasıyla birlikte, giderek artan ev kiraları ve ev fiyatları konusuna gelelim.
Konut talebini etkileyen ağırlıklı faktörler, konut fiyatları, kredi faiz oranları, ekonomik beklenti, demografik durum, gelir durumu ve beklentisi. Konut arzı için de yine konut fiyatı, faiz oranları, maliyet artışları (enflasyon), ekonomik beklenti, siyasi politikalar da önemlidir. Konut talebi için belki de bir eklenti de tüketim amaçlı ve yatırım amaçlı konut talebi olarak ele alınabilir.

*
Önce arz tarafına bir bakalım. Faizler yükseldi. İnşaat maliyetleri için alınan kredinin faiz maliyeti, doğal olarak tüketici fiyatına yansıdı. Döviz kurundaki oynaklık, enerji maliyetlerinin artışı gibi nedenlerle konut üretim maliyeti, TÜİK verilerine göre, bir yılda yüzde 44.76 artmış durumda. Yani geçen yıl 400 bin liraya mal olan bir ev bugün 576 bin liraya mal oluyor. Enflasyon beklentisi. Enflasyonun düşeceğine inanç azalınca konut fiyatları da daha yukarı çıkıyor. Pandemi de buna eklenince konut üretimi durmasa da istenilen oranda artış sağlanamıyor.

*
Talep cephesinde ise durum şöyle; tüketim amaçlı konut almak isteyenler, kendi gelirleri artan konut fiyatlarının altında kalıyor. Artan kredi maliyetini karşılamak mümkün görünmüyor. Enflasyon beklentisi burada da önemli ancak fiyatların artacağı beklentisine rağmen ev almaya güç yetmiyor. Yatırım amaçlı ev alanların sayısı burada biraz daha artıyor galiba. Konutun diğer yatırım araçlarından daha çok getireceği beklentisi elinde para olanları konuta yönlendiriyor. Zaten istenen seviyeye ulaşamayan konut üretimi, artan maliyet ve kredilerin yüksek olması nedeniyle konut satışını değil kiralamayı özendiriyor. Buna bir de üniversitelerdeki öğrencilerin barınmaları dahil olunca özellikle büyük şehirlerde ev fiyatları doğal olarak yükseliyor.

Yazının Devamını Oku

Bursa siyahı

Bursa malum bir sanayi kenti olduğu kadar tarım kentidir de. Özellikle meyvecilik çok gelişmiştir Bursa’da. Armut, şeftali, kiraz, zeytin, elma, ahududu, böğürtlende önemli bir yere sahiptir kent.

Türkiye’de üretilen meyvenin yüzde 3.5’i, sebzenin de yüzde 7’si bu topraklarda yetişir. Hele bir “Bursa Siyahı” var ki başka yerde bulamazsınız.
Mevsimidir. Buldukça alın yiyin. Tabi iyisini bulabilirsiniz. Malum iyileri ihracata gidiyor. Ufakları da bize düşüyor. Geçen yıl 22 liradan açılan Bursa siyah inciri piyasası, bu yıl da ihracat için 30 liradan açılmış. Bakınca yüzde 40’a yakın bir zam. Ama işin rengi öyle olmamış. Tüccarlar birden bire fiyatı 12 liraya kadar indirmiş. Çiftçi isyanda. Zaten istenilen verimi bu yıl alamadıklarını, rekoltenin düşük olduğunu söylüyorlar. Az olan ürünün de ucuza gitmesine gönülleri razı değil. Valla bizim de gönlümüz razı değil. Bu kadar güzel bir meyveyi en ucuz 20, en pahalı 30 liraya almış birisi olarak, bu fiyatlara iç piyasaya sürseniz kapış kapış gider derim.
*
Bursa incir üretiminde de Aydın ve İzmir’in ardından üçüncü sırada. Bursa’da üretilen incir Aydın ve İzmir’e göre farklı. Bursa inciri yaş olarak tüketilirken, Aydın ve İzmir’deki incirler ağırlıklı olarak kuru olarak piyasaya sürülüyor. Dünyada da bu konuda birinci sırada yer alıyoruz.
Dünya lideri olduğumuz inciri daha da ileri götürmek işten bile değil. Burada kooperatifleşmek çok önemli. Kooperatifleşmeyi devlet olarak gerçek anlamda özendirmeliyiz. Sadece incirde değil tüm tarımsal üretimde kooperatif üreticinin daha öngörülü bir üretim yapmasını sağlayacaktır.
*
Bursa Siyahı, Deveci Armudu, Çağrışan Karası Üzümü, Gemlik Zeytini, Trilye Zeytini, Bursa Şeftalisi, Bursa Kestanesi. Bu arada menşei bu bölge olmasa da tarihte kavun ve karpuzda sarayın ihtiyacını Karacabey ve Mustafakemalpaşa’nın karşıladığını da hatırlatayım. Dondurmada kullanılan hırsız almaz kavunu, kasa kavunu ve karpuzda bu iki ilçe oldukça iddialı. Ayrıca, İnegöl ve Keles civarında yaban mersini üretimi artıyor. Kivi üretimini de sevdi Bursalılar.

Yazının Devamını Oku

İçimiz dışımız internet

Artık her yerde, kafası önde telefonuna bakan, odasından çıkmadan oyun oynayan ya da ekran karşısında hayatını sürdüren, teknoloji bağımlısı gençleri görüyor ve konuşuyoruz.

Sadece gençler mi bizler de artık akıllı telefon, tablet ve bilgisayar olmadan yaşayamıyoruz. Durum gerçekten bu mu?
Gelin birlikte, TÜİK’in yayınladığı “Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması” sonuçlarına bakalım.
2021 yılında hanelerin yüzde 92’si, evden internete erişebiliyor. Bu oran geçen yıl yüzde 90,7 imiş. Pandemiyle birlikte evden eğitim ve evden çalışmanın da bunda etkisi olmuştıur. Ama rakam gerçekten çok yüksek. İnternet kullanım oranı da, 16-74 yaş grubundaki bireylerde, yüzde 82,6 olmuş. Bu oran, bir önceki yıl yüzde 79 çıkmış. Erkekler 87,7, kadınlar ise yüzde 77,5 oranında internet kullanıyormuş.
İnternetin neredeyse tüm evlere girmesi, girdiği evlerde de çok yaşlılar dışında, yine neredeyse herkesin kullanması, internetle yapılan işlerin de artmasına neden olmuş.

Bunların başında e-devlet hizmetlerinin kullanımı geliyor. E-devlet hizmetlerini kullanma oranı son bir yılda 58,9 olarak gerçekleşmiş. Daha önce bu rakam, yüzde 51.5 olmuş.

Elbette ekonomi için en önemli veri ticaret boyutu. İnternet üzerinden mal veya hizmet siparişi verme ya da satın alma oranı yüzde 44,3’e çıkmış. Bu oran geçen yıl yüzde 36.5’teymiş. İşin ilginç yanı benim ve belki bir çoğumuzun sandığının aksine internetten alışveriş yapanların çoğu erkek. Erkekler yüzde 48,3, kadınlar yüzde 40,3 oranında internetten alışveriş yapmış. En çok 70.7 ile giyim, ayakkabı ve aksesuar satın alınmış. Bunu yüzde 40,8 ile yemek siparişi takip etmiş.

Abone olunan dijital içeriklerde film ve dizi izlenme oranı yüzde 30.6.

Yazının Devamını Oku

Baş döndüren gündem

İlginç bir ülkeyiz vesselam. Baş döndürücü bir gündemle yaşıyoruz. Bırakın aylar ve günleri, saatler içinde bile gündem değişiveriyor.

Son aya bakın, Doğu Akdeniz krizi tatile girerken, Afganistan masamıza önce Kabil Havaalanının Türkiye tarafından kontrol edilmesiyle gündeme geldi. Ardından düzensiz Afgan göçü ve nihayetinde, Taliban’ın Afganistan’da iktidarı ele geçirmesiyle devam eden bir süreç.
*
Mısır, Suriye, Yunanistan, Ermenistan, Kuzey Irak ve son günlerin ilginç gelişmesi Birleşik Arap Emirlikleri ile gerilimin yumuşama sinyali de dış politika alanında yaşanan gelişmeler. Her biri aylarca konuşulabilir ama bizim öyle bir vaktimiz hiç olmuyor.
Ardından orman yangınları. Ciğerimiz yanıyor derken, daha acımızı yaşayamadan bu kez sel felaketleri. Kastamonu, Bartın ve Sinop’ta onlarca cana mal olan insan hatasının sonucu büyük yıkım. Enflasyonda giderek artan rakam. Küresel ısınma, iklim değişikliği ve pandemi. Yazarken yoruldum.
*
Bir de bunlara kişisel gündem eklenince, başa çıkmak gerçekten zor bir hal alıyor.
Türkiye gerçekten büyük bir ülke, elbette çok gündemi olacak ve konunun muhatapları bunları bu ülke halkının çıkarına yönetecek. Ama bizim en büyük gündemimiz, kısa dönem içinde pandemi ve ekonomi olarak önümüzde duracak gibi. Afganistan’la ilgilensek de sel ve yangınlar konusunda üzülüp yardıma koşsak da, onlar geride kalacak (kaldı bile) ama ekonomi ve pandemi tüm yakıcılığı ile karşımızda olacak. *

Yazının Devamını Oku

Kıpkırmızı bir pazartesi

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını yaşıyoruz sanki. Marquez, kitabın daha başında kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceğini anlatır ancak herkes bilmesine rağmen bir şey yapmaz.

İşte tam da böyle bir durumu yaşıyoruz. Herkes küresel ısınma ve iklim değişikliğinin, insan varlığını tehdit edeceğini öngörüyor ancak kimse net bir şey yapmıyor, yapamıyor.
2015 Paris Anlaşması’yla, küresel sıcaklık artışının, 1.5-2 santigrat derecede tutulması öngörülüyor. Görünen o ki bu hedef artık çok zor. Birbiri ardına açıklanan raporlar durumun parlak olmadığını bize gösteriyor.
*
Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edilirken, bunun sorumlusunun da insan olduğu açıkça ifade edildi.
Raporda katı bir çözüm bulunamazsa, 2030’a kadar 1.5 derecelik artışın gerçekleşeceği de kaydediliyor.
*
Son derece net olarak kırmızı alarm veren raporda, küresel ısınmayla sıcak hava dalgalarının artacağı, sıcak mevsimlerin uzun, soğuk mevsimlerin ise kısa olacağı da dile getiriliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu memleket bizim

Pandemi ardından gelen açılmayla biraz ferhalamayı düşünmüştük oysa. Son gelen rakamlar çok rahatsız edici olsa da kapanmaların öcünü alırcasına sahillere, ormanlara, düğünlere derneklere koştuk.

Neşe dolmuş, neşe dağıtır olmuştuk, tüm sıkıntılarımıza rağmen. Hayat pahalıymış, “Sonra bakarız” dedik. Pandemi, “e alıştık” artık. Ama ormanlar yanmaya başlayınca kimsede ne neşe kaldı ne huzur.

Yanan ağaçları, yiten canları ölen insanları gördükçe, duydukça herkes bir telden çalmaya başladı. Tam bir kakofoni yaşıyoruz. Bir millet olmanın değerleri, yanan ağaçlar gibi yok olup gidiyor sanki. Son yıllarda milletçe karşı durmamız gereken tüm büyük olaylarda, kamplaşmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Umudunu yitiren topluluk görmeye başladım. Bir tarafta her söylenene inananlar, diğer tarafta tüm söylenenlere kulak tıkayanlar.
Ormanların yanmasıyla birlikte kutuplaşmamız da kendisini yanıcı bir şekilde ortaya koydu. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Kimisi haklı eleştiriler yaparken topa tutuluyor, kimisi görev yaparken haksızlığa uğruyor. Şu yangını söndürelim ardından da eleştirilerimizi sıralarız diyen olmadığı gibi, biz de yanlışlar yaptık ve gereğini yaparız diyen de yok. Hal böyle olunca yanan sadece ormanlar olmuyor, birlik ve beraberlik de yanıyor. Her iki kutup da aslında ülkeye ne kadar büyük bir kötülük yaptığının ya farkında değil ya da buradan bir sonuç bekleniyor. Kutuplaşan bir ülkede doğruyu bulmak, güzele ulaşmak çok da imkanlı görünmüyor.

Burada elbette en büyük görev 20 yıla yakın ülke yönetiminde söz sahibi olan iktidara düşüyor. Ortamın acilen soğutulması gerekiyor. Bir yolunu bulmak zorundalar. Muhalefetten de en azından hayati konularda nasıl ortak tutum takınılacağı konusunda daha sağduyulu bir yaklaşım şart.
Aksi halde orman yangınlarını aratacak günler sandığımıdan daha yakın. Ayrışmış bir milletin ateşini söndürecek mekanizmaları bulmak hiç de kolay olmayacak.
Karşıtlık ve korku üzerine inşaa edilen yapıdan kimsye fayda gelmiyor. Kendi tarihimiz incelemek bile bunun için gözlerimizi açmaya yeter. Bu ülke bizim. Ormanıyla, kurduyla kuşuyla, sağdan soldan tüm akımlarıyla bizim bu ülke. Hadi gelin büyük ustanın sözlerine bakalım birlikte.

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Yazının Devamını Oku

Bütçenize dikkat edin!

Merhaba. Uzun bir tatilin ardından tekrar kelimelerle bir araya geldik. Tatil boyunca, gerek düşüncelerimde gerekse eş dostla muhabbetlerde tartışma konusu, fakirleşme, hayat pahalılığı ve “Kim alıyor bunları?” sorusuna aranan yanıtlar oldu.

Gördüm ki, mülteciler, pandemi, aşı olmayanların yanı sıra fakirleşme de en önemli konuların içinde. Hem de öyle böyle değil, aniden ortaya çıkmış bir fakirleşme duygusundan bahsediyorum. Birden bire artan ev fiyatları, dışarda yemek yemenin artık bir zenginlik göstergesi olması, tatilin sadece cepleri değil, cebe girmemiş olan gelirleri de tutuşturduğu konuşuluyor.
Ancak ona rağmen iğne atsan yere düşmeyen tatil kalabalıkları, restoranlarda ödenen korkunç faturalara rağmen doluluğun düşmemesi, bir hafta 4 kişi için ödenen 200 bin liraları aşan otel faturaları da yok değil.
Yani bir taraftan fakirleşmekten bahsederken, diğer taraftan frene de basamıyor ve tüketmeye de devam ediyoruz. Burada bizi zor pandemi koşullarının ardından gelen açılma duygusu güdülüyor belki. Belki de gelecekte her şeyin daha da zor ve pahalı olma ihtimaline karşı şimdiden yatırım ve harcama yapma anlayışı. Bunların bile bir mantığı var ancak asıl sorun, ya hiç düşünmüyorsak hareket ederken. İşte o zaman gelecekte yaşanacak bireysel krizleri beraber göreceğiz. Ve bu bireysel krizler toplumsal krize dönme potansiyeline sahip hiç kuşku yok ki.

*

Konut fiyatları aldı başını gidiyor. Sıfır konut bulmak zorlaşıyor. Krediler yükseldiği için ipotekli satışlar düşmüş durumda. Rakamlar daha açıklayıcı olacak. TÜİK verilerine göre geçen yıl haziran ayında 190 bin konut satıldı. Bu yıl haziranda yaklaşık 135 bin. Geçen yıl 190 binin neredeyse 59 bini sıfır konutken, bu haziranda 40 bin sıfır konut üretilebildi. Geçen yıl ipotekli satış miktarı 101 bin 500 iken bu yıl sadece 28 bin 878’de kaldı. Yani cebinde parası olan konutu aldı. Konut fiyatları sadece Türk lirası olarak değil dolar olarak da artıyor. Geçen yaz 80 bin dolar olan bir konut bu yıl 100 bin dolar (Kişisel gözlemime dayanarak veriyorum bu fiyatı).
Sadece bu cephede değil otomobil piyasalarında da işler bir garip. Ocak-Haziran döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre trafiğe kaydı yapılan taşıt sayısı yüzde 56,5 artarak 607 bin 289 oldu. Bunun da 343 bin 190 adedi otomobil. Yani ayran ve tahtırevan ikilemini burada da yaşıyoruz sanırım.

*

Kişi başına düşen milli gelirimiz 8 bin dolarlar civarında yani bu rakam elimizde olsa bile ev, eşya, otomobil alıp, yiyip içip, tatil yapmak ve çocuğumuzu okutmak çok da mümkün değil. Zaten bu rakama ulaşanların sayısı da ülkenin sanırım yarısını bulmuyordur.

Yazının Devamını Oku

Konutta faiz beklentisi

Türkiye ekonomisinin önemli dinamiklerinden birisi, uzun yıllardır inşaat sektörü olarak görülür. İnşaatta özellikle konut piyasası, büyüme, istihdam ve ekonomi çarklarının dönmesi için önemli bulunur. Konut piyasası, adeta sistemin çarklarının yağlanması görevini görür.

Ancak konut piyasasında yine bir durgunluk hakim. Geçen yıl Mayıs ayına göre bir parça yukarıda olsa da, konut satışında ocak-mayıs arası düşüş gözleniyor. Ocak-Mayıs döneminde konut satışları bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,8 azalışla, 418 bin 79 olarak gerçekleşirken, ipotekli konut satışı yüzde 54,3 azalışla 75 bin 290, diğer satış türleri ise yüzde 27,0 artışla 342 bin 789 oldu. Bu dönemde ilk defa satılan konutlar yüzde 8,2 azalışla 127 bin 786, ikinci el konut satışları yüzde 1,8 azalışla 290 bin 293 olarak gerçekleşmiş durumda.
Bu rakamlara bakınca, yüksek faizin konut satışlarını olumsuz etkilediği açıkça görülüyor. İpotekli satışlardaki bunun bariz habercisi. Bu durum sıfır konut satışını da olumsuz etkilemiş durumda.
Hal böyle olunca çarkların yeniden yağlanması için piyasada konut satışında faiz indirimine gidilmesi de gündeme gelmiş durumda. Geçen yıl da, ciddi bir faizi indirimi olmuş ve rekorlar kırılmıştı. Benzer beklentiye giren emlakçılar şimdiden ev fiyatlarını yukarı çekmiş durumda. Elbetteki tek neden faiz düşüş ihtimali değildir. Fiyatlar inanılmaz artıyor. Günlük hayatımızda pahalılığı yaşayarak görüyoruz. Bu durum konut fiyatlarında diğer ürünlerde olduğu gibi yansıyor.
Konut satışlarının hızlanmasını çözüm olarak görmek ne kadar doğru bilemiyorum. Ancak, çarkların acil yağlamaya ihtiyacı olduğu da açık. Artık muhabbetlerimizin önemli bir kısmını fakirleşme oluşturuyor. Faizler düşse bile konut satışları nasıl etkilenir bu kez bilemiyorum. Çekilecek kredilerin geri ödemeleri de can yakıcı boyutlarda artık. Yeni gelir getirecek alanlar bulmalı ve bunu dışarı satarak döviz girdisi elde etmek zorundayız. Aksi fakirleşme devam eder.
Yine TÜİK’in verilerine bakarak söyleyelim, zengin daha zengin fakir daha fakir hale geliyor. Toplumun en fakir yüzde 20’sinin gelirden aldığı pay 2020 araştırmasına göre yüzde 6.2’den yüzde 5.9’a düşmüş durumda. En zengin yüzde 20 ise, sıkı durun, gelirin tam yüzde 47.5’inin sahibi. Anlayacağınız, geçici süreyle çarkları yağlamak değil daha dengeli gelir dağılımının olduğu bir ülke yaratmak önemli. Aksi halde her yıl aynı sorunu yaşar ve aynı çözümleri üretiriz.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Entübeden yoğun bakıma

Pandemi ile yatıp pandemi ile kalkıyoruz. Ancak bazı sektörleri görünce, üzüntüm artıyor. Büyük sıkıntı içindeler. Bunların başında hiç kuşku yok ki turizm geliyor. Ulaşımdan konaklamaya, yeme içmeden eğlenceye kadar sektör, zaman zaman tamamen kapanmış, zaman zaman da yüzde 30 kapasite ile çalışabilmiş durumda.

Geçen hafta Güney Marmara Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Yazıcı ile konuşma şansım oldu. Yazıcı pandeminin sektörü nasıl vurduğunu rakamlarla gayet net açıkladı. Durumu özetleyen kelimeler de pandemi gerçeğine uyar nitelikteydi. Yazıcı, “Sektörün entübe olduğunu, şimdi yoğun bakıma geçtiklerini” dile getirdi. Bursa’da, çok sayıda 5 yıldızlı otelin kapılarını kapadığını da ifade eden Yazıcı, deneyimli personellerinin de, en az yüzde 40’ının evlerinde oturduğunu söyledi. Yazıcı, bu personelin kısa sürede görev başına döneceğinden de emin değil. Ayrıca otellerin el değiştirdiğine ilişkin duyumlarımızı da doğruladı Yazıcı.

*
Devletten SSK, stopaj, KDV ve Türkiye Tanıtım ve Geliştirma Ajansı paylarının bir yıl süreyle faizsiz erelenmesi talepleri olduğunu da ifade eden Yazıcı, 2019 sonundaki rakamlara ancak 4-5 yılda ulaşabileceklerini de ifade etti.
Ancak Yazıcı hiç de karamsar değil. Kültür ve Turizm Bakanı’nın sektörden gelmesinin avantajlarından bahseden Yazıcı, “Turizm Bakanımızla her zaman görüşebiliyoruz. Hem acenta, hem otel tarafını biliyor. Bir şey söyleyince bizi anlıyor” diyor.
Yazıcı, Bursa’da Büyükşehir Belediyesi’nin doğru işler yaptığını da kaydederek, “Endonezya, Malezya, Pakistan ve Hindistan gibi büyük pazarlarda fark yarattılar. Pandemi sonrası göreceğiz. Bu yıl Rusya ve Ukrayna’dan da Bursa’yla ilgeliniyorlar. Rusya’dan Bursa’da otel bakanlar yüzde 6. Bu yeni bir şey” dedi.

*
Yazıcı 2021 sonbaharında V çıkışı da bekliyor sektörde. Aşılamayla birlikte büyük bir sıçrama öngörüyor. Elbette yaşanan durumdan ders alınıp yeni bir anlayışla işe koyulmak gerektiğini de belirtiyor. Çok umutlu, ülkeler çeşitlendikçe Bursa’da ortalama oda ücretinin artacağını, yeni otoyolla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya kısa süreli ziyaretlerin de çoğalacağını yakın gelecekte göreceğimizden hiç kuşkusu yok.

Yazının Devamını Oku

Entübeden yoğun bakıma

Pandemi ile yatıp pandemi ile kalkıyoruz. Ancak bazı sektörleri görünce, üzüntüm artıyor.

Büyük sıkıntı içindeler. Bunların başında hiç kuşku yok ki turizm geliyor. Ulaşımdan konaklamaya, yeme içmeden eğlenceye kadar sektör, zaman zaman tamamen kapanmış, zaman zaman da yüzde 30 kapasite ile çalışabilmiş durumda.
Geçen hafta Güney Marmara Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Yazıcı ile konuşma şansım oldu. Yazıcı pandeminin sektörü nasıl vurduğunu rakamlarla gayet net açıkladı. Durumu özetleyen kelimeler de pandemi gerçeğine uyar nitelikteydi. Yazıcı, “Sektörün entübe olduğunu, şimdi yoğun bakıma geçtiklerini” dile getirdi. Bursa’da, çok sayıda 5 yıldızlı otelin kapılarını kapadığını da ifade eden Yazıcı, deneyimli personellerinin de, en az yüzde 40’ının evlerinde oturduğunu söyledi. Yazıcı, bu personelin kısa sürede görev başına döneceğinden de emin değil. Ayrıca otellerin el değiştirdiğine ilişkin duyumlarımızı da doğruladı Yazıcı.

Devletten SSK, stopaj, KDV ve Türkiye Tanıtım ve Geliştirma Ajansı paylarının bir yıl süreyle faizsiz erelenmesi talepleri olduğunu da ifade eden Yazıcı, 2019 sonundaki rakamlara ancak 4-5 yılda ulaşabileceklerini de ifade etti.
Ancak Yazıcı hiç de karamsar değil. Kültür ve Turizm Bakanı’nın sektörden gelmesinin avantajlarından bahseden Yazıcı, “Turizm Bakanımızla her zaman görüşebiliyoruz. Hem acenta, hem otel tarafını biliyor. Bir şey söyleyince bizi anlıyor” diyor.

Yazıcı, Bursa’da Büyükşehir Belediyesi’nin doğru işler yaptığını da kaydederek, “Endonezya, Malezya, Pakistan ve Hindistan gibi büyük pazarlarda fark yarattılar. Pandemi sonrası göreceğiz. Bu yıl Rusya ve Ukrayna’dan da Bursa’yla ilgeliniyorlar. Rusya’dan Bursa’da otel bakanlar yüzde 6. Bu yeni bir şey” dedi.
Yazıcı 2021 sonbaharında V çıkışı da bekliyor sektörde. Aşılamayla birlikte büyük bir sıçrama öngörüyor. Elbette yaşanan durumdan ders alınıp yeni bir anlayışla işe koyulmak gerektiğini de belirtiyor. Çok umutlu, ülkeler çeşitlendikçe Bursa’da ortalama oda ücretinin artacağını, yeni otoyolla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya kısa süreli ziyaretlerin de çoğalacağını yakın gelecekte göreceğimizden hiç kuşkusu yok.

Turizmin bölgedeki en yetkin isimlerinden olan Yazıcı’nın saptamaları ve umudu Bursa’da turizmin geleceğine inanan birisi olarak beni mutlu etti.

Yazının Devamını Oku

Tarım kalkınırsa Türkiye kalkınır

Huyumuzdur, birileri bir şeyler söyler ve bizler de bunu araştırmadan doğru kabul eder; buradan başlarız sözlerimize. Türkiye’nin kalkınmasının sanayi, hatta katma değeri yüksek sanayiden geçtiği söylenir. Doğrudur. Ancak söyleniş biçimi, sanki başka hiçbir alanın önemi yokmuşçasınadır. Oysa ki dünyada kalkınma, önce tarımsal modernizasyon ve verimlilikle gelmiştir.

Dünya ticaretinin bir numaralı aktörü ABD’nin, aslında aynı zamanda dünyanın en önemli tarım ülkelerinden biri olduğunu düşünemeyiz bile. ABD ile Çin arasındaki Trump döneminde yaşanan ticaret savaşının önemli nedenlerinden birinin, ABD’li soya üreticileri olduğunu bilmeyiz ya da düşünmeyiz. ABD’nin GSMH’sı içinde yüzde 1 gibi bir yer tutmasına rağmen tarımsal üretimin değeri 180 milyar dolarlara yakındır (Bizim toplam ihracatımız kadar neredeyse). Bunun da çok büyük bir kısmını ihraç eder. Elbette ithalatı da çok yüksektir ama yine de tarımda, artı da kalmayı başarmıştır. ABD’den katbekat küçük olan Hollanda, tarımsal ihracatta dünya 2.’sidir. 17 milyon nüfus ve 41 bin km2 yüzölçümü ile bir başarı hikayesidir, Hollanda’nın gerçekleştirdiği. Hollanda 100 milyar dolar civarında tarımsal ihracata sahiptir.

*
Gelelim 4 mevsimi yaşayan cennet ülkemize. Bitkisel ve hayvansal toplam tarımsal üretimimiz 549 milyar lira düzeyindedir. Bugünkü kurla 64 milyar dolar civarında. Bunun da 17-18 milyar dolarını ihraç edebiliyoruz.
Yani olması gerekenin çok ama çok altında. Tarımdaki verim artışının hem Türkiye’yi zenginleştireceği hem gerek bilgi birikimi, gerek kültürel dönüşüm gerekse sermaye birikimi ile zenginleşmeyi katlayacak bir çarpan etkisi yaratacağına kuşku yok.
Hatta bu konuda çok iddialı öngörüleri olan isimler de var. Bunlardan biri de Feyz Çiftliği Sahibi Sencer Solakoğlu. Solakoğlu, geçen hafta online düzenlenen 18. Kalite ve Başarı Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin sadece yaş sebze ve meyvede 200 milyar dolarlık üretim yapabilecek potansiyeli olduğunu ifade etti. Solakoğlu, tarımı bir memleket meselesi olarak gördüğünü net bir şekilde dile getiriken, tarımsal kalkınmanın sanayiye yansımasını da şu sözlerle dile getirdi:
“Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde metrekare fiyatı 1000 dolar civarında. 30 dönüm için 30 milyon dolar toprağa para yatırmanız gerekiyor. Bunun en büyük nedeni ise işgücünün şehirlerde bulunması. Başka ülkelerde sanayici toprağa para vermiyor. Türkiye’nin kalkınabilmesi için paranın toprağa değil argeye aktarılabilmesi gerekir. Dağ eteklerine verimsiz araziye fabrika kurulduğunda, burada çalışacak işgücü bulunabilmesi için önce tarımın kalkınması gerekir.

*

Yazının Devamını Oku