GeriUğur VARDAN Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz

Sam Raimi imzalı serinin ilk adımının 2002 tarihli olduğu düşünülürse 15 yılda üçüncü seri ve altıncı ‘Örümcek Adam’ filmiyle karşı karşıyayız. Bu kez, ‘Iron Man’in kanatları altından kurtulup ‘kendi ağları’yla uçmaya çalışan 15 yaşındaki Peter Parker’ın mücadelesini izliyoruz. Öykünün kötüsü ‘Akbaba’yı ise eski ‘Batman’ ve ‘Birdman’ Michael Keaton canlandırıyor.

Pardon da her kuşağın bir kahramanı yok muydu? Peki öyleyse Sam Raimi’nin serisinin ilk filmi baz alındığında, 2002’den bu yana izlediğimiz altıncı ‘Örümcek Adam’ filmine ve üçüncü seriye ne demeli? 15 yıl ve dön dolaş aynı dert: Peter Parker denilen Queens’li genç, nasıl oldu da ‘ağ işi’ne girdi?

Evet, Stan Lee’nin, Steve Ditko’yla birlikte 1962’de yarattığı karakter Raimi’nin üç, daha sonra da Marc Webb’in iki (pardon onunki farklıydı, ‘İnanılmaz Örümcek Adam’dı!) filmlik serilerinin ardından şimdi ‘2017 model’ versiyonuyla huzurlarımızda. Bu kez kamera arkasına kimi TV dizilerini yönetmiş, uzun metrajda da ‘Clown’ ve ‘Cop Car’ adlı iki filme imza atmış Jon Watts geçmiş.

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz

‘Örümcek Adam: Eve Dönüş’ (‘Spider-Man: Homecoming’) adını taşıyan bu son hamlede Peter Parker’ın bir ‘ergen’ olarak yaşadıklarını izliyoruz. Watts’ın filmi aynı zamanda ‘Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’ndaki (‘Captain America: Civil War’) bir parantezin açılımı sanki. ‘Marvel şürekâsı’nın kutuplaşmasını ve eski dostların düşmana dönüşmesini anlatan yapımda ‘Örümcek Adam’ genç bir yetenek olarak şöyle bir görünüyor ama (o zaman da yazmıştım) ergen esprileri bir noktadan sonra sıkıyordu. ‘Eve Dönüş’, işte o genç delikanlının ev ve okul yaşantısından kesitler eşliğinde nasıl bir hayatı olduğuna ve küçük çaplı işlerden şehri kurtaran kahraman vasfına hangi hamlelerle yükseldiğine, en önemlisi de arkasındaki gücün (yani ‘Iron Man’) kanatları altından kurtulup ‘kendi ağları’yla uçmayı öğrendiğine odaklanıyor.

133 dakikalık süreyi böyle özetlemek mümkün. Biraz daha açarsak ‘Eve Dönüş’te sınıfın zeki öğrencisi Parker’ın, yer aldığı ‘Akademik Dekatlon’ ekibinden Liz’e duyduğu aşka, okuldaki en yakın arkadaşı Ned’in ‘Örümcek Adam’ sırrına vâkıf oluşunu, Tony Stark, namıdiğer ‘Iron Man’in ondaki cevheri işleme çabalarına, hamisi konumundaki Happy Hogan’la atışmalarına ve de en önemlisi öykünün kötü karakteri Adrian Toomes’la (ya da ‘iş hayatı’ndaki adıyla ‘Vulture’/‘Akbaba’) mücadelesine tanıklık ediyoruz.

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruzFilmin ‘kötü adam’ında Michael Keaton’ı izliyoruz.

Peki Ben Amca ve ‘Büyük güç’ nerde?

Film tüm bu ara güzergâhlarda turunu tamamladıktan sonra ‘Dünyanın en yüksek dikilitaşı’ (169.35 m) unvanlı Washington Anıtı’ndaki kurtarma sahnesi ve Stark Şirketi’nin nakil uçağındaki aksiyon en akılda kalıcı bölümler olarak göze (ve zihne) çarpıyor (filmdeki bir başka aksiyon cephesi olan feribot sahnelerinden pek etkilendiğimi söyleyemem).

Performanslara gelince: Tom Holland, Tobey Maguire ve Andrew Garfield’ın ardından ‘Örümcek Adam’lar sınıfına dahil olurken sırıtmıyor. Eski ‘Batman’ ve ‘Birdman’ Michael Keaton, kötü adam ‘Akbaba’da aslında ‘Birdman’liğe devam ediyor gibi. Keaton’ın karakteri laf arasında sınıfsal dokundurmalara soyunsa ve meseleyi nerdeyse ‘Marksist bir perspektif’le doğru noktalardan ele alsa da gücün karanlık tarafında kalmayı sürdürüyor. (Yoksa film ‘emekçi’leri kötü gösteriyordu da biz mi farkına varamadık!) Zendaya’nın canlandırdığı, sınıfın ‘arıza’sı Michelle de geleceğin ‘Mary Jane’i olacak gibi... Marisa Tomei ise Rosemary Harris ve Sally Field’ın ardından bayrağı devralırken ‘En genç May Hala’ unvanıyla da buluşuyor. Stark/Iron Man’de Robert Downey Jr. klasik, gösterişli performansını sürdürüyor.

Sonuç? Marvel bulmuş tarlayı, yok ‘Yenilmezler’ (‘The Avengers’), yok ayrı ayrı; defalarca sürecek elbet. Lakin ‘Örümcek Adam’ın amcası Ben’i ve kendisine bıraktığı en büyük miras olan “Büyük güç, büyük sorumluluklar getirir” mottosunu bile anmadığı bu filmin, genel klasmandaki yerinin ön sıralar olmadığını söyleyebilirim.

ÖRÜMCEK ADAM: EVE DÖNÜŞ (5 üzerinden 2,5 yıldız)
Yönetmen: Jon Watts
Oyuncular: Tom Holland, Michael Keaton, Robert Downey Jr., Jacop Batalon, Jon Favreau, Marisa Tomei, Laura Harrier, Zendaya, Donald Glover-
ABD yapımı

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz

Siyah gölge...

Kuşkusuz sinema tarihinde miladı başka yerlerde bulmak mümkündür ama bu topraklar için, sorunlu öğrenciler ve onlara doğru yolu, ayakta durabilme gücünü ve dayanışma ruhunu aşılayan öğretmen motifi hep aynı adresi gösterir: ‘Beyaz Gölge’ (‘The White Shadow’). Carver Lisesi’ne gelen bir koçun problemli öğrencilerden bir basketbol takımı kurmasını ve hayata tutunmalarını anlatan bu dizi, 70’lerde TRT Televizyonu’nda gösterildi ve sadece çok sevilmedi, basketbolun ülke sathına yayılmasına da yardımcı oldu. Sonrasında benzer sularda yüzen filmlere rastladığımızda da (‘Dangerous Minds’, ‘Les choristes’, ‘Entre Les Murs’ gibi) aklımıza hep Koç Reeves ve öğrencileri geldi.

Bu haftanın yenilerinden ‘Heliopolis: Keman Öğretmeni’ (‘Tudo Que Aprendemos Juntos’), meseleye Brezilya dolaylarından dahil oluyor. Bir yanıyla Meryl Streep’li ‘Music of the Heart’ı hatırlatan yapım, Sao Paulo Senfoni Orkestrası’nda çalmayı hayal eden ama bu düşünü ertelemek zorunda kalan genç bir kemancının, Laerte’nin geçici olarak bir lisede müzik öğretmenliği yapmasını anlatıyor. Ne var ki lisenin, şiddet yüklü hayatların hüküm sürdüğü gecekondu mahallesi Heliopolis’te olması işin rengini değiştiriyor.

Sergio Machado imzalı film, derdini sakince aktarırken meselenin sınıfsal yanına doğru bakışlarla vurgu yapıyor. Gençlerin silahlarla müzik aletleri arasındaki seçimleri, ailelerin durumları, sistemin kendilerine biçtiği roller, polis şiddeti vs. derken ‘Heliopolis: Müzik Öğretmeni’, istediği etkiyi
sağlayan bir yapım olmuş.

HELIOPOLIS: KEMAN ÖĞRETMENİ
Yönetmen: Sergio Machado
Oyuncular: Lazaro Ramos, Kaique de Jesus, Elzio Vieira, Sandra Corveloni
Brezilya yapımı

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz

Süperlik’ başa bela...

‘Süper kahramanlar’ haftasındayız. Bir tarafta ‘Örümcek Adam’, öte tarafta ‘İlk Kürt süper kahraman Gênco’... Ali Kemal Çınar’ın yazıp yönettiği ve başrolünde karşımıza çıktığı ‘Gênco’, kendisine ‘Bağzı güçler’ bahşedilmiş, Diyarbakır’ın tek vejetaryen kafesinin ortaklarından 35 yaşındaki bir karakteri anlatıyor. Gittikçe daha da kötüleşen bir dünyayı kurtarma niyetinde olan Gênco, güçlerinin sınırları olmasından mustariptir. Bir gece ona bu imkânları sağlayan kişiyle yüzleşir ve hayatında yeni bir sayfa açılır. Ne var ki yapılan bir hata, işleri sarpa sarar. Güç, onun yerine apartmanın kapıcısına geçmiştir ve Gênco, ikna yoluyla dengeleri yerine oturtmak zorundadır.

Ali Kemal Çınar’ın hınzır, sinik mizahı ‘Gênco’da bir kez daha karşımıza çıkıyor. Gündelik hayatın ayrıntıları ve çelişkileri üzerinden yürüyen ve sağlam bir bakış açısı içeren bu mizah, yönetmenin sakin anlatımı ve üslubuyla kıvamını buluyor. Emekli olunca evden dışarı çıkmayan baba, her şeyi 180 derece ters gören bir genç kız, elde ettiği güçle ne yapacağını bilmeyen kapıcı derken ‘Süper’lik, sıradan hayatların taşımakta zorlandığı felsefi bir meseleye dönüşüyor.
Diyalogların Kürtçe olduğu yapım, sinema için paradan ziyade yaratıcılığın ne kadar önemli olduğunun kanıtı. Bence haftanın en kayda değer seçeneği; mutlaka izleyin derim. Not: ‘Gênco’, bu yıl ‘Ankara Film Festivali’nde ‘En iyi Film Ödülü’nü almıştı...

GÊNCO (5 üzerinden 3,5 yıldız)
Yönetmen: Ali Kemal Çınar
Oyuncular: Ali Kemal Çınar, Salih Demir, İhsan Şakar, Teymur Evdike
Türkiye yapımı

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz

Mayınlı çölde dış politika!

‘Sniper: Duvar’ın ardından yeniden Ortadoğu cangılında boy gösteren Amerikan askerlerine göz atıyoruz. ‘Mine’, kendilerine verilen suikast görevini ‘duygusalca’ davranarak gerçekleştirmeyen ama buna mukabil varlıklarını karşı tarafa belli eden iki askerin makûs talihini anlatıyor. Mike ve Tommy, çölde kaçarken kara mayınlarının yoğun olduğu bir bölgeye giriyor. Uyarılara aldırış etmeden ilerleyen Tommy hayatını kaybederken Mike da bir mayına bastığını fark ediyor. Bağlı bulunduğu birlikten destek isterken karşı taraftan hava koşulları yüzünden kendisine ancak 52 saat sonra ulaşılabileceği bilgisi geliyor.
‘Mine’, yanlış bir hareketle havaya uçacak bir askerin çöl sıcağı ve özel koşulları altındaki insanüstü bir çabayla vereceği dayanma mücadelesine odaklanıyor. Atmosfer ve yöreye ilişkin kültürel kodlar üzerinden geliştirilen bakış açısından film, nerdeyse ‘Sniper: Duvar’la aynı sularda yüzüyor.

Öte yandan Mike’ın ayakta (ve hayatta) kalma çabası bakımından da akla ‘127 Hours’, ‘Gravity’, hatta ‘Cast Away’ geliyor. Çöl güneşi altında serap mı gerçek mi olduğu belli olmayan kişiler ve gelişmeler de (bu arada Mike’ın çocukluğu ve bilinçaltı da devreye giriyor) filmin gerilim dozuna yön veriyor.

‘Adaş’ iki İtalyan yönetmenin (Fabio Resinaro ve Fabio Guaglione) imzasını taşıyan yapım, klişe ve istediği etkiyi yaratmaktan uzak. Tıpkı ‘Sniper: Duvar’da olduğu gibi artık karşı tarafa bakma ve az biraz empatiye soyunma, kulak kabartma ise derinlikten ve samimiyetten uzak bir çaba geliyor bana.

MAYIN (5 üzerinden 2 yıldız)
Yönetmen: Fabio Resinaro-Fabio Guaglione
Oyuncular: Armie Hammer, Tom Cullen, Annabelle Wallis, Clint Dyer, Geoff Bell
ABD-İspanya-İtalya ortak yapımı

Ve ağlarla bir kez daha buluşuyoruz

Diğer seçenekler

Haftanın yenilerinden ‘Üç Nesil’in (‘3 Generations’) başrollerinde Naomi Watts, Elle Fanning, Susan Sarandon, Linda Emond, Andrew Polk ve Tessa Albertson gibi oyuncular yer alıyor, kamera arkasındaki isimse Gaby Dellal. Yerli animasyon ‘Doru’yu Can Soysal yönetmiş, seslendirenler Esra Erol, Murat Dalkılıç, Bensu Soral ve Ahmet Taşar. Yabancı animasyon ‘Spark: Bir Uzay Macerası’ (‘Spark: A Space Tail’) ise Aaron Woodley imzasını taşıyor. ‘The Bye Bye Man’in kadrosunda Douglas Smith, Lucien Laviscount, Cressida Bonas, Doug Jones , Faye Dunaway, Erica Tremblay, Keelin Woodell ve Carrie-Anne Moss var, yönetmen Stacy Title.

X

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

Bu festivalin 40 yıl hatırı var...

Sinemaseverler için bir ‘okul’ görevi gördü hep. İlham verdiği onlarca kişi bugün hayatını yönetmen, senarist, eleştirmen olarak sürdürüyor. Bilet kuyruğunda pek çok defa sabahladığımız, sinema sanatının ölümsüz yaratıcılarını ve oyuncularını dünya gözüyle görmemizi sağlayan İstanbul Film Festivali bu yıl 40’ıncı yaşına basıyor. Bu vesileyle etkinliğin geçmiş yıllarında nostaljik bir geziye çıkalım ve kentin belleğinde, kültür haritasında bıraktığı izleri takip edelim...

Dile kolay, tam 40 yıl... Bir kentin ve o kentin sinemaya gönül vermiş insanlarının kalbinde ve ruhunda geçen upuzun bir süre. Şimdiki adıyla İstanbul Film Festivali ilk kez 1982 yazında İstanbul Festivali olarak ‘Sanatlar ve Sinema’ temalı altı filmin gösterildiği bir ‘film haftası’ olarak demir aldı. Ertesi yıl Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bir ay boyunca 36 yabancı film gösterildi. Takvimler 1984’ü gösterdiğinde şehre baharla birlikte gelen bir etkinlikti artık ve adı da Sinema Günleri’ydi.

Festival, 1982’den bugüne şehir kültürünün önemli bir parçası.Fotoğraf: Muhsin Akgün/MAStüdyo

Klasik salonlardan biri...

Benim için hikâyenin başlangıcı da burasıydı. Çünkü üniversite öğrencisi olarak yazları düzenlenen festivalde memleketimdeydim (Bursa) ama faaliyet bahara alınınca o büyük coşkunun çok sayıdaki paylaşanından biri olmuştum. Bilet kuyruğunda sabahladığımı dün gibi hatırlıyorum. Üstelik öyle çok da param yoktu, dört-beş film için sıraya girmiştim ve bu bana yetmişti.

Aslında paraya gerek olmadığını zaman gösterecekti çünkü orada bir yer vardı ve elimizden yitip gittiğinde bizim ‘Cinema Paradiso’muz olduğunu anlamıştık. Emek Sineması’ydı bu yer, yani şehrin sinemasal kalbi... Eskilerin geniş koltuklu, çok sayıda seyirciyi buyur eden klasik salonlarından biri. Malum, birkaç yıl önce modernizm ve kapitalizm el ele verip elimizden aldı orayı. Alışveriş merkezine dönüştürülen arazi üzerinde yeni bir mimari kütle yükseldi, dördüncü kata da Emek’in imitasyonu yerleştirildi. Oysa eski salon, film çıkışı hemen sokağa karıştığınız bir mekândı.

Kalburüstü yapıtlar

Sadece mimarisi değildi onu farklı kılan. Çünkü işletmecisi İsmet Bey (Kurtuluş), müdürü Hikmet Bey (Dikmen), yer göstericileri Murat, Hayri, Ahmet, Aykut, gişede Naciye Hanım ve isimlerini hatırlayamadığım diğer çalışanlarıyla bugünden bakıldığında çok farklı bir inceliğin temsilcisiydiler. Bazen bilet bulunmazdı, bazen de bilet almak için para... Ama önemli değildi; geçen nisanda kaybettiğimiz çok kıymetli Hikmet Bey kapının önüne çıkar, (öğrenci olduğumuz o kadar belliydi ki) “Çocuklar ışıklar sönsün, sizi içeri alacağım” derdi.

Yazının Devamını Oku

Bakakalırım çekilen filmlerin ardından...

Yarın Dünya Şiir Günü. Biz de bu vesileyle karakterlerini gerçek ya da kurgusal şairlerden seçen, dizelerin ardındaki ruh ve bedenlerde dolaşan, lirik, hüzünlü, trajik ve şairane öyküler barındıran filmleri derledik. İşte dizelerin izini süren ve zihinlerde yer etmiş yabancı ve yerli yapımlar...

1. PATERSONYola dizilmiş mısralar…

Vizyona çıktığında bu filmle ilgili şunları yazmıştım: “Ana karakteri; şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un yapıtı bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sakin hayatından pasajlar aktarıyor.” Son dönemin yükselen yıldızı Adam Driver’ın şoförü canlandırdığı film şairlere layık bir yapıt… 

2. POSTACI / IL POSTINOBak ‘postacı’ âşık oluyor

İtalya’da sürgünde olan Şilili şair Pablo Neruda’yla bir postacının dostluğu... Bu birliktelik, Neruda’nın kimi tüyolarıyla postacının içindeki şairin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Michael Radford’un imzasını taşıyan ve Neruda’yı Philippe Noiret’nin canlandırdığı çalışmada ‘postacı Mario’ rolündeki Massimo Troisi’nin filmin gösterime çıktığı yıl (1994) hayatını kaybetmesi, o dönemin en trajik olaylarındandı. 

3. CYRANO DE BERGERAC‘Burun farkı’yla yazılan dizeler

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Aha şuraya yazıyorum... Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak

Onun kariyer yolculuğu ‘Canım Kardeşim’ filminin setinde çektiği bu ünlü fotoğrafla başladı. Yönetmen Ertem Eğilmez bu kareyi görünce “Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum” dedi

"Askerden döndükten sonra sadece afiş ve lobi fotoğrafçısı olarak Arzu Film’de çalıştım. ‘Canım Kardeşim’ yeni çekilmişti. Şirketin dördüncü katında karanlık oda vardı. Basına dağıtılacak olan siyah-beyaz fotoların mutlaka yıkanıp basılmasını ve sabah erkenden Ertem Eğilmez’in masasına bırakılmasını istiyorlardı. Yıllarca her gece bu işi yaptım. Hatta geç saatlerde yaptığım için karanlık odada uyuyakalır, sabah oradan işe giderdim. ‘Canım Kardeşim’in setinde sürekli fotoğraflar çekiyor, sonrasında da Ertem Eğilmez’in odasına bırakıyordum. Çok zor beğenen biriydi. Fotoğraflara baktı baktı, sonrasında da ofisindeki sinemacı dostlarına ‘Gelin şu fotolara bir de siz bakın’ dedi. Yaşım 23’tü. Eğilmez devam etti: ‘Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum.’ O gece eve gittiğimde heyecandan uyuyamadım.”



İşte böyle naklediyor birkaç gün önce kaybettiğimiz Aytekin Çakmakçı mesleğin kapısını gerçek anlamda aralama hikâyesini.

‘O FİLM SONU OLUYORDU’

‘Canım Kardeşim’

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku

Bu filmler servise hazır!

Başta baharat olmak üzere birçok hoş kokunun yükseldiği özel bir yer... Ama öte yandan da kimi yükselişlerin ve alçalışların yaşandığı bir iktidar alanı... Evet, mutfaklardan bahsediyoruz: Mutfaklar ve oraların sakinlerinden. Bu hafta odağımıza ‘şef’leri alıyoruz. İşlerine ruhlarını ve yeteneklerini katan tutkulu insanları yani. İşte size ‘şef’leri anlatan ve arka planda ilginç mutfak öyküleri sunan filmlerden bir derleme...

AŞÇI, HIRSIZ, KARISI VE ÂŞIĞI / THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE & HER LOVERAh şu doymak bilmeyenler…

Koca bir mutfağı ve salonu bulunan lüks bir Fransız lokantası, işinin ehli bir şef, mekânın sahibi bir kabadayı ve ona her gece eşlik eden karısı… Kadın, lokantanın bir köşesinde kitaplarını okuyan bir adama ilgi duyar ve onunla yasak ilişki yaşamaya başlar. Peter Greenaway’in en sarih filmlerinden biri. Birçok İngiliz eleştirmene göre öykü, çekildiği dönemin dinamiklerine göndermelerde bulunuyordu. Aşçı halkı; hırsız Thatcher politikalarını, arsızlığı ve küstahlığı, karısı İngiltere’yi, âşık da solcu entelektüelleri temsil ediyordu.  Yemek kokuları arasında özellikle seksi ön plana çıkaran bu yapımda Michael Nyman’ın enfes müziği ve Jean Paul Gaultier’nin kostüm tasarımları da dikkat çekiciydi. 

ŞEF / CHEFEn ‘baba’ şef

Kariyeri, bir yemek eleştirmeninin yazdığı yazıyla bitme noktasına gelen Carl Casper adlı şef, bir yandan oğluyla olan ilişkisinde güven tazelemeye, öte yandan da işinde yeni bir rotada ilerlemeye çabalayacaktır. Jon Favreau’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde öykü, sıcak ve özellikle mutfak kanadında ilgi çekici yanlar içerse de baba-oğul meselesinde fazla didaktik kalıyor. Bu arada film Twitter’ın hayatlarımıza yeni girdiği dönemlerde geçiyor ve bu konuda yaşanan acemiliklere de vurgu yapıyor.  

AŞK TARİFİ / THE HUNDRED-FOOT JOURNEYMutfaklar savaşı!

Yazının Devamını Oku

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku

Karlar düşer, düşer düşer izlerim

Genel çizgileriyle kurak bir kış geçiriyoruz. Yağmur geçen hafta kendisini hatırlattı, meteorolojiye göre yağmaya başlayan kar da nihayet bir süre İstanbul’da konaklayacak. Sonuç ne olur bilemiyoruz ama biz bu konuda da sinemaya başvurduk. Yedinci sanatın, içinde bol bol kar olan, hafızamızda yeri güçlü yapımlarını derledik.

1) DR. JIVAGO / DOCTOR ZHIVAGODevrimin ayak sesleri arasında

Rusya’da 1917’deki devrim döneminde (başı ve sonrası itibariyle), aynı zamanda bir şair olan doktor Yuri Jivago’nun uzun bir sürece yayılan ve iki kadın arasında gidip gelen, açmazlarla dolu hayatı... Boris Pasternak’ın romanından David Lean’in uyarladığı bu muhteşem film, hem öyküsü hem oyunculukları (Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin) hem de doğayı kullanma becerisiyle yıllara yenilmemiş ve muhtemelen de sonsuza dek yenilmeyecek olağanüstü bir klasiktir… 

2) FARGOKara ve ‘soğuk’ bir komedi!

Minnesota’da araba satıcılığı yapan ve borç batağı içinde yüzen Jerry Lundegaard, kurtuluş stratejisini şu plan üzerine kurar: Karısını kaçırmak ve zengin kayınpederinden fidye istemek… Bunun için de iki suçluyu kiralar lakin işler düşündüğü gibi gitmez ve rayından çıkar. Coen Kardeşler’in bu enfes kara komedisi, zemini karlarla örtülü en iyi kış filmlerinden.

3) DİRİLİŞ / THE REVENANTKarlı kayın ormanında…

Yazının Devamını Oku

Çok erken bir veda...

Sinema, malum bütün insanlık hallerini içeren bir sanattır. Acıyı, sevinci, umudu, yoksulluğu, zenginliği, geleceği, geçmişi, tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi; her şeyi ama her şeyi kapsar ve her bir şeyle de ilgilenir. Sevgili Sevim, bu sanatın hayat coşkusuna, tutkusuna, neşesine, inandırıcılığı kadar insanlığı hayal âlemine taşımasına vurgun bir yapıya sahipti.

Daha doğrusu, kendi yapısıyla sinemanın yapısını birleştirmişti. Şöyle bir tanımda bulunabilirim sanırım: Disiplinli kişiliğiyle çeşitli kanallarda yaptığı sinema programlarında hem sağlam bir iz sürücü olmuş hem de o programların farklı atmosferleri, görselliği ve sunumlarıyla dinamik, çarpıcı, etkileyici bir tarzın ifadesini ekranlara taşımıştı.

Kendisini, sadece bir meslektaş olmanın ötesinde yakından tanıma fırsatı da bulan, arkadaşı olma şansına erişenlerden biriydim. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir lanet bir hastalığın pençesine düşmüştü. Umutluydu, umutluyduk ama nihayetinde ne yazık ki çok erken bir yaşta (48) aramızdan ayrıldı. Bu süreye kendine özgü etkileyici ses tonunun eşlik ettiği onca sinema programını, kaleme aldığı kitaplarını, neşesini, sevincini, samimiliğini, yazıyı, çiziyi sığdırdı. Etkilediği onca insan, onca sinemasever de cabası... Bıraktığı izler derindi özetle...

Dün, artık toplumsal hayatımızın gerçek ölçümü olma niteliği kazanan ‘Sosyal medya’ya baktım; ne kadar çok seveni varmış ki, hakkında yazılanlarda sağlam bir ‘vefa’ duygusunun yansımasını gördüm. Demek ki anlattıkları, aktardıkları, programları, söyleşileri, görüşleri birçok insana değmiş, etkilemiş ve zihinlerde yer etmiş...

Şairin dediğini biraz bozayım: ‘Her veda erken vedadır.” Onunki gerçekten çok erkendi... Son bir not: Çok sevdiği kızı Arwen’i (sempatik bir kurt köpeği) Ağustos 2018’de kaybetmişti. Umarım gökyüzünde bir yerlerde buluşmuşlardır.

 

Yazının Devamını Oku

Elbet bir gün buluşacağız!

Yeni yılda seyirci, salonlara dönecek mi? Malum, COVID-19 önlemleri kapsamında beyazperde de ‘mola’ verdi ve yapılan son resmi açıklamayla salonların 1 Mart’ta açılacağı duyuruldu. Buluşma vakti geldiğinde menüde neler var, vizyon tarihleri kesin olmasa da hangi filmler izleyicisini bekliyor? Öne çıkan yapımları paylaşalım dedik...

Wonder Woman 1984‘SÜPER’LERİ ÖZLEYENLERE

Normalde Ekim 2020’de salonlarımızda ağırlayacaktık kendisini ama kısmet değilmiş. ‘Wonder Woman 1984’, DC’nin ‘Süper’ kahramanlarından ‘Wonder Woman’ın beyazperdedeki ikinci solo çalışması. Başrolde, ilk adımda olduğu gibi Gal Gadot’u izleyeceğimiz Patty Jenkins imzalı yapımda Cheetah’ya karşı verilen mücadelenin izlerini süreceğiz. 

UndineMİTOLOJİK ‘SULAR’

Berlin’de rehberlik yapan ve erkek arkadaşı tarafından terk edilen genç bir kadının, hayatındaki yeni bir seçenekle birlikte açıldığı farklı sular… Alman yönetmen Christian Petzold, mitolojik bir karakteri günümüze taşımış ve yine ilgiye değer bir filme imza atmış. 

The King's Man:  BaşlangıçKÖTÜLÜK KOL GEZİYOR

Yazının Devamını Oku

Derin iz bırakan filmler

2020, her sektör gibi sinema sektörü için de zorlu ve ekonomik açıdan sorunlu geçti. Salonlar, COVID-19 tedbirleri kapsamında iki kez kapandı; nisan, mayıs, haziran ve aralık aylarında vizyona film girmedi. Biz de bu tablo içinde gösterim şansı elde eden yapımlar arasında bir sıralamaya gittik. İşte yılın vizyon görmüş yabancı ve yerli yapımları.

1) Avustralya tarihinin en ilginç figürlerindenKELLY ÇETESİ’NİN GERÇEK HİKÂYESİ / TRUE HISTORY OF THE KELLY GANG

Kimilerine göre bir halk kahramanı, kimilerine göre azılı bir katildi. Justin Kurzel’in filmi Avustralya tarihinin en ilginç figürlerinden İrlanda kökenli yasadışı karakter Ned Kelly’nin kısa sürmüş hayatını etkileyici bir atmosferde anlatıyordu.

2) Yıkılmadım, ayaktayım...BOYALI KUŞ / THE PAINTED BIRD

İkinci Dünya Savaşı ortamında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesi. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanını Vaclav Marhoul, çarpıcı, sarsıcı anlar ve siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye taşımış.

3. Tercümanın vicdanıRESMİ SIRLAR / OFFICIAL SECRETS

Yazının Devamını Oku