Uğur Meleke

Topla şahane, topsuz sıradanlar

29 Kasım 2020
İki ezeli rakip de topu rakibe verdikleri an savunmada ciddi hatalar yapıyor.

Fenerbahçe, geçen hafta Gençlerbirliği deplasmanında genellikle merkezden kısa paslar ve verkaçlarla rakibini abandone etti. Ama top onlarda olmadığında takım 5+5 gibi ikiye bölündü ve merkezde ciddi boşluklar oluştu. Beşiktaş, topa sahip olduğunda caydırıcı bir ekip ama topsuz oyunda sıradan bir takıma dönüyor. İlk yarısında mükemmel oynadığı Başakşehir maçının 45 ile 70. dakikaları arasında rakibe tam 8 şut fırsatı verdi.

Beşiktaş, Başakşehir önünde oyunu tamamen domine ettiği ilk 45 dakikayı Bayern Münih gibi bitirdi. Ama topun kontrolünü rakibine bıraktığı 45-70 arası tam 8 şut fırsatı verdi. Fenerbahçe Ankara’da mükemmel verkaçlarla rakibini abandone etti ama top onlarda olmadığında takım 5+5 gibi ikiye bölündü. Merkezde ciddi boşluklar oluştu. Topla Dr. Jekyll, topsuz Mr. Hyde oluyor her iki takım da... Kim bu akşamki heyecan verici 90 dakikanın daha uzun bölümünde Dr. Jekyll olabilirse, o kazanacak gibi...

FENERBAHÇE:

ÜSTÜNLÜK: İKİ OYUNLU REPERTUVAR

G.Birliği maçına dek genellikle kanat hücumları ve duran toplarla gole giden F.Bahçe, o karşılaşmada merkezden de skor yapabileceğini gösterdi. Bulut, Gustavo’nun önünde sürekli yer değiştiren bir dörtlü kullandı, bu dörtlü de pozisyonları genelde merkezden kısa paslar ve verkaçlarla yarattı. Dolayısıyla Fenerbahçe derbiye hem Gökhan-Caner liderliğindeki kenar oyunu, hem de Pelkas-Mert-Sosa-Perotti tandanslı verkaç oyunu seçenekleriyle giriyor.

ZAYIFLIK: 5+5 KOPMALAR

G.Birliği ligin mütevazı ekiplerinden. Ancak kazandıkları toplarla hızlı çıkmayı becerebiliyorlar. F.Bahçe’nin kaliteli ön grubundan özellikle 3-1’den sonra zaman zaman kritik toplar kazandılar ve sarı lacivertlilerin geri dönüşlerde sıkıntı yaşayabileceğini gösterdiler. O anlarda F.Bahçe adeta 5+5 gibi; Gustavo dahil geri beşlinin karşıladığı, onun önündeki beşlininse izlediği bir görüntüye büründü. Bulut’un derbiye merkezde Mert-Pelkas-Sosa-Perotti gibi bir dörtlüyle çıkacağını sanmıyorum; olur da çıkarsa böyle de bir handikap söz konusu.

FIRSAT: SON 25’TE BAŞKA BİR BEŞİKTAŞ

Yazının Devamını Oku

Futbolun kurtuluşu: 12 santimlik ofsayt çizgisi

28 Kasım 2020
Son dönemde öyle hassas ofsayt kararlarına şahit olduk ki, ne futbolun ruhuna ne de kamuoyunun vicdanına sığdı kalkan bayraklar.

Leeds United’lı Patrick Bamford’ın Crystal Palace maçında koşacağı yeri göstermek için ileriye açtığı kolunun ofsayt olarak değerlendirilmesi, başparmak farkıyla, omuz farkıyla iptal edilen goller, herkesin ağzında acı bir tat bırakıyor maalesef. Benim bu acı tadı biraz dindirebileceğini düşündüğüm bir önerim var: VAR odası tarafından çizilen ofsayt çizgilerinin kalınlığının 12 santim olması. Yani aynen saha çizgilerinin eni ve de kale direğinin çapı kadar. Esasında futbolun en küçük ölçü birimidir 12 santim (yani 5 inç). Eğer ofsaytta da 12 santimden küçük farkları “ihmal edilebilir” olarak değerlendirirsek, kamu vicdanını biraz daha rahatlatırız diye düşünüyorum ben.

Ofsayt, futbolun ölçümleme konusunda en sıkıntılı kurallarından bir tanesi. Belki de birincisi. Bu sütunda daha önce de dile getirmeye çalışmıştım: Şu anki çekim teknolojisiyle 25-30 santimden küçük tüm ofsaytlar şaibeli. Bugün üst düzey turnuvalarda kullanılan bir televizyon kamerası saniyede 75 kare çekim yapabiliyor. Bir futbolcu sprint halinde 36 km/sa hıza ulaşabiliyor, yani kabaca 1 saniyede 10 metre koşuyor. Bu da kameranın çektiği iki kare arasında sporcunun 13 santim hareket edebileceği anlamına geliyor. Ofsayt öyküsünün içindeki savunmacı ile hücumcu ters yöne koşu halindelerse bir karede 26 santim fark oluşması demek bu. Bugünkü teknolojiyle birçok ofsayt kararı, VAR masasındaki operatörün seçtiği kareye (frame’e) bağlı. Çünkü top genelde iki farklı frame’de de ayaktan çıkıyor görünüyor. Yani aslında 25-30 santimden küçük tüm ofsaytlar şaibeli şu anda.  

Esasında bu konuda Arsene Wenger’in bence hiç fena olmayan bir görüşü var. Futbolun Fransız akil adamı, FIFA teknik çalışma grubuna son derece basit ve akla yatkın bir öneri yaptı. Ancak ne hikmetse kabul görmedi. Wenger’in önerisine göre, bir futbolcunun ofsaytta kabul edilmesi için (topla oynayabilecek) tek bir uzvunun önde olması değil, tüm uzuvlarının tamamıyla önde olması gerekmeli dedi Wenger. Yani hücum oyuncusunun bir ayağı bile savunmacıyla hizadaysa bayrak kalkmamalı. Ancak hücumcu tüm vücuduyla savunmacının önündeyse bayrak kalkmalı.  

Bence Arsene Wenger’in bu fikri, futbolun ruhuna son derece uygun, gol sayısını ve eğlenceyi artıracak, kafa karışıklığını da ortadan kaldıracak muazzam bir öneri. Ancak maalesef IFAB’ın gelenekçi zihniyeti, Wenger’in modernist kafa yapısıyla uyuşmuyor. Eğer Wenger’in bu önerisini “fazla radikal” buluyorlarsa, benim daha basit, daha teknolojiye dair, daha hafif bir geçiş önerim var: Bilgisayarın çizdiği ofsayt çizgilerinin kalınlığını 12 santim yapmak. Eğer savunmacının çizgisiyle hücumcununki kesişiyorsa düdük çalmamak. Hepsi bu. Zaten bu oyunda saha çizgilerinin eni ve kale direklerinin çapı 12 santim. Üstelik bugünkü televizyon kamerası kalitesi de daha küçük marjları algılayabilir boyutta değil. 12 santimlik çizgi, bence futbolun en kısa yoldan kurtuluşu. Kurtuluşu olamazsa da, en azından bir nefes alışı anlamına gelebilir.

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJlRTM5NWRURCIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Misli.com'a üye ol, sanal oyun kuponu yap, 10 TL kazan! Sadece Misli'de, hemen üye ol...

Yazının Devamını Oku

Faroe Adaları'nı solladık

27 Kasım 2020
Sivasspor, Azeri rakibini 3 haftada iki kez Türkiye’de ağırladı. İtiraf etmeliyim ki bu 180 dakika sonunda Karabağ organizasyonundan etkilendim.

Kurbanov çok iyi bir santrfordu, iyi de bir antrenör olmuş. 12 senedir bu takımı çalıştırıyor, 7 yıldır üst üste şampiyon yapıyor. Neredeyse her sezona Devler Ligi birinci ön elemesinden başlayıp, çabalayıp Avrupa Ligi gruplarına düzenli olarak giriyorlar. Kurbanov, dün Karabağ’ın başında tam 111’inci Avrupa kupası maçına çıktı. İstikrarları takdire şayan.

ÇİFT SANTRFORA DÖNÜNCE...

İlk maçta geriden pasla çıkmayı denemişler, ancak Sivasspor’u üstlerine çekemeyip ikinci bölgede kayıplarla pozisyon vermişlerdi. Dün onlar önde baskı yaptılar, eksik temsilcimizi de bolca hataya zorladılar. Ancak Rıza Çalımbay oyunu iyi okudu, 55’te Kayode’yle çift santrfora döndü. Kone-Kayode ile stoperlerine baskı yapmaya başladık ve maçı çevirdik. CV’sinde Manchester City bulunan Kayode gerçekten bu sezonun flaş ismi. Keşke bonservisi de Shakthar’da olmasaydı...

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJVRVZxVG92eiIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

AZERİLER DE BİZİ GEÇEBİLİRDİ

Dünle ilgili bir başka enteresan not da, kazanılan bu galibiyetle bu sezonun UEFA ülkeler sıralamasında Faroe Adaları’nı nihayet geçebilmemiz... Zira bu sezon 5 galibiyet alan ada ülkesi uzun süredir üzerimizdeydi, hatta dün yenilseydik Azeriler de bizi geçeceklerdi. Bu galibiyetle bu yıl kazandığımız puanı 15 buçuğa çıkardık ve sezon sıralamasında 25’inci basamağa tırmandık. Bir zamanlar Rusya’yla-Belçika’yla-Hollanda’yla yarışan Türkiye’nin şu anda birlikte anıldığı ülkelere bakarak nasıl bir dip yaptığını daha iyi anlayabiliriz sanırım.

Yazının Devamını Oku

Benim çocukluğum dün bitti

26 Kasım 2020
Evet, belki biraz geç kaldı, yıllar önce bitmeliydi; ama ister inanın ister inanmayın, Maradona yaşadığı sürece çocukluğum da devam ediyordu sanki.

Dün akşam üzeri hastanede tomografi sonuçlarımı beklerken aldım Maradona’nın ölüm haberini. Oysa mahallede Maradona-Maradona diye bağırarak meşin yuvarlağın peşinden koştuğum günler, sanki dün gibiydi. Çocukluğumda en sevdiğim hikâye, Maradona’dan 10 yaş küçük kardeşinin lakabının “El Turco” olmasıydı ve hep kendimi özdeşleştiriyordum o ufak çocukla.

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJJbEtwUkROUSIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

ELLE ATILANI DEĞİL HEP 6 KİŞİYİ ÇALIMLADIĞI GOLÜ HATIRLARIM

TopMaradona’ya gelmişti. Zaten sadece top Maradona’ya geldiğinde heyecanlanıyorduk o sıralar. Sağ taraftan topu sürüyordu, Beardsley’yi geçti. Reid’i ve Butcher’ı çalımladı. Solunda Valdano’yu gördü, aslında ona pas atacaktı ama Fenwick yetişti arkadan. Fenwick, Maradona’ya yapıştı ve Valdano’yu görmesine imkân vermedi savunmasıyla. Maradona da driplingine devam edip Shilton’ı çalımlayıp atmak zorunda kaldı o golü... O gol, “Tanrı’nın eli”nden hemen sonraki goldü. Mehmet Arslan o golün Tanrı’nın değil bir sahtekarın eliyle atıldığı gerçeğini hatırlatır hep, İngiltere koçu Bobby Robson’la empati kurarak. Ben de zaten elle atılan o golü değil, dört dakika sonra 6 kişiyi çalımlayarak attığı diğer golü hatırlarım hep Maradona deyince

HAYATIN ONA VERDİKLERİNİ ÇEVRESİNE DAĞITMAYI BİLİYORDU

1986 Dünya Kupası çeyrek finalindeki o efsanevi maçı canlı seyrettim. O sırada 6 yaşındaydım. Henüz okula gitmiyordum ama eğitimli bir ailem vardı, okuma-yazma biliyordum. Diego ise muhtemelen o yaştayken benim kadar şanslı değildi. Villa Fiorito adında bir gecekondu kasabasında gelmişti zira Dünya’ya. Tam sekiz kardeşiyle tek bir odada büyümüştü. Yağmur yağdığında çatıları akıyordu ve onları yağmurdan koruyabilecek bir babaları yoktu başlarında. Çünkü baba Don Diego gece çalışıyordu, sabaha karşı 4’te işte olması gerekiyordu. Simon Kuper’ın aktardığına göre 4 ablasını ve 3 küçük kardeşini plaja ilk kez götüren kişi Diego imiş. Futboldan ilk para kazandığında da Disneyland’e götürmüş kardeşlerini. Kalabalık bir ailede büyüdüğü için hayatı boyunca hiç yalnız kalmadı. Hep kalabalıkların içinde yaşadı. Gittiği her kente, Barcelona’ya, Napoli’ye ya da Sevilla’ya yanında kardeşlerini, kuzenlerini, arkadaşlarını da götürdü. Bir ordu gibi dolaşıyorlardı her yerde! Hayatın ona verdiklerini çevresine dağıtmayı biliyordu hep Diego.

ANNESİ FUTBOLCU DEĞİL MUHASEBECİ OLMASINI İSTİYORDU

Diego'nun annesi Dona, Arjantin’de bir milli kahramandı, zira her zaman Diego’yu doğru yolda tutmaya çalıştı o. Diego 15 yaşında kulübünde, 16’sında milli takımda oynayabildiyse, 20 yaşından önce 100 resmi gole ulaştıysa, bunun sebebi biraz da kahraman annesiydi. Aslında içten içe Diego’nun futbolcu olmasını istemiyor, çocukları içinde en zekisi olarak gördüğü oğlunu bir muhasebeci olarak hayal ediyordu. Ancak idmanların başlamasına 5 dakika kala Diego’yu antrenman sahasına yetiştiren de hep oydu.

Yazının Devamını Oku

Futbolda iki artı iki bazen dört etmiyor!

24 Kasım 2020
Falcao’nun yaşını, Diagne’nin problemlerini, Babel’in istikrarsızlığını dikkate almanız gerekiyordu.

Yaklaşık 15 yıl önce, global bir markanın reklam kampanyasında kullanılan bir slogan vardı: Barcelona’yı “Ronaldinho +10” ya da Liverpool’u “Gerrard +10” diye tanımlarlardı o reklamda. Dünkü G.Saray’ı izleyince hafızam beni o günlere götürdü zira sahada öyle dominant bir ön libero var ki, bu takımı “Taylan + 10” olarak tanımlasanız kimse itiraz etmez. Zaten Taylan başta olmak üzere dünkü Galatasaray’ı oyun
üzerinden eleştirmek pek doğru olmaz. Kayseri’ye karşı hemen her şeyi denediler, 30’a yakın şut, 10 korner attılar. Sadece Feghouli’nin ilk devrede 6 şutu vardı. 45 dakika boyunca muhteşem bir Lung vardı, kafasıyla-ayağıyla mucizevi toplar çıkardı Rumen kaleci.

G.Saray’ın baskısı ikinci devrede de sürdü. Stoper Donk, hemen her hücuma zeka kattı; iki Emre ve Feghouli sürekli yer değiştirerek rakip savunmanın dengesini bozmaya çalıştı. Şutlar attılar, ortalar denediler ama skoru bulamadılar. Gol hariç hemen her şeyi doğru yaptığını söyleyebiliriz sarı kırmızılıların.

Ancak futbolda tabelaya topla oynama, pas sayısı, şut yazılmıyor. Sadece gol yazılıyor. O yüzden sezon başı kadro planlamanızı yaparken özellikle santrfor departmanınızı iyi kurgulamanız gerek.

ADEM NiYE GÖNDERiLDi?

Tamam belki ilk 11’de tek santrfor istihdamınız olabilir, ama siz Süper Lig’in bir konvansiyonel devi olarak bazı maçlarda çift santrfor kullanabileceğinizi de düşünmelisiniz. Dünkü gibi... Kadronuzda halen Falcao, Diagne, Babel var. Ek olarak Oğulcan ve Ali Yavuz da var. Ama futbolda her zaman ikiyle ikiyi topladığınızda dört etmiyor. Falcao’nun yaşını, Diagne’nin mental problemlerini, Babel’in istikrarsızlığını göz önüne alarak yapmalıydınız hesabınızı. Ve bir güvenilir santrfor daha bulundurmalıydınız kadronuzda. Böyle bir maçtan sonra benim aklıma ilk gelen isim Adem Büyük oluyor. Şu maçta kulübede adem olsun istemez miydi Terim? Sahi niye gönderildi ki Adem?

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJxS0NoV3dsWCIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Süper Lig’in en şanslı teknik adamı

22 Kasım 2020
Erol Bulut’un elinde derin ve çok yönlü bir kadro var.

Dün Erol Bulut maça 4-1-4-1 dizilişiyle başladı, devrede Sosa’yı Gustavo’nun yanına kaydırarak 4-2-3-1’e döndü. M. Hakan santrada sol iç rolündeydi, ilk yarının ortalarında sağ içe geçti, ikinci devreye sağ çizgide başladı. Maça sağ çizgide başlayan Pelkas’sa 46’da on numara rolünü aldı. Tüm bunların yapılabiliyor, uygulanabiliyor, hayata eksiksiz geçirilebiliyor olmasının sebebi şu: Bulut’un elinde gerçekten derin ve çok yönlü bir kadro var. Şu kadronun çok yönlülüğüne bakarak Bulut’un ligin en şanslı teknik adamı olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

ANLAYIŞ DEĞiŞiMi

G.Birliği, milli maç arasında teknik adam değişikliği yapan beş ekipten biri. Ancak dünkü maça bakarak söyleyebiliriz ki; yaptıkları sadece bir antrenör değişimi değil, aynı zamanda bir anlayış değişimi. Mustafa Kaplan, Nobre’nin aksine topa daha fazla sahip olan, örerek hücum etmeye çalışan bir takım yaratmak istiyor. Dün de bir devre bu anlayışı hiç fena olmayan şekilde sahaya yansıttılar ama ikinci yarıda peş peşe gelen gollerle dağıldılar tabii taktiksel olarak.

ORTA DEĞiL VERKAÇ

Bulut ise Konya maçına göre tam 6 oyuncu değişikliği, hatta bir miktar da oyun değişikliği yansıttı sahaya. Gökhan-Caner olmayınca daha az orta yapan bir Fenerbahçe vardı sahada. Sanırım bu sezon ilk kez F.Bahçe’nin rakibi, sarı lacivertlilerden daha fazla orta yaptı. Pelkas-Sosa-Mert-Perotti dörtlüsü sıkça yer değiştirdi ve Ankara ekibinin savunmasında da net bir kafa karışıklığı yarattılar. Ne Pelkas, ne Perotti, ne de ikinci devrede sağa geçen Mert, klasik kanat hücumcuları olmadıkları için ortalarla değil, verkaçlarla oynanan bir futbol vardı sahada. Böylece sanırım bu sezon ilk kez şunu gösterdi Fenerbahçe: Sadece duran toplarla ya da Caner’in kenar ortalarıyla değil, merkezden paslaşarak da gol atabilir bu takım. Dünün Fenerbahçe adına en büyük kazanımı bu.

PELKAS DAKiKASI

Pelkas, Fenerbahçe formasıyla ilk iki maçında 70’te oyundan çıkmıştı. Üç maçtır da 60’ta çıkıyor. Belli ki Erol Bulut’un kol saati 60’ta onu uyarıyor, Pelkas’ın dakikası geldi diye! Oysa Yunan futbolcu, Konya maçında da, dün de iyi oynarken oyundan alındı bence.

Dünün bir başka dikkat çekeni Perotti, şüphesiz ki çok klas bir oyuncu. Fenerbahçe’ye çok da gol katkısı yapacak. Ancak dün Perotti’nin bir başka önemli katkısını daha not etmek gerek: Çok koşarak değil, önsezileriyle doğru yerde olarak birkaç kritik pas arası yaptı Arjantinli oyuncu. Bence bu da altı muhakkak çizilmesi gereken bir detay.

Yazının Devamını Oku

Hükmen yenilgi son çare değil, 2 önerim var!

21 Kasım 2020
Almanlar, hafta içi Avrupa kupaları, hafta sonu da lig maçı olan yoğun haftalara “Englische Woche (İngiliz haftası)” derler.

2020-21 sezonu hem pandemi nedeniyle geç başlayıp, hem de sonunda Avrupa Şampiyonası yapılacağından erken biteceği için futbol tarihinin belki de en sıkışık takvimi olunca, çok güzel bir isim koymuşlar bu yıla: İngiliz sezonu... Üstelik bu sezona bu ismi koyan Almanlar’ın ligi yalnızca 34 hafta. Diğer büyük ligler gibi 38 yada bizim gibi 42 hafta değil yani!

İNGİLİZ SEZONUNU ÖNGÖREMEMEK!

Ancak bizim TFF, 2020-21’in bir “İngiliz sezonu” olacağını en baştan öngörememiş olmalı ki(!), ligi belki de en olmayacak sezonda 21 takıma çıkarma kararı aldı. Bu da daha Kasım ayında bir kaosun içine itti ülke futbolunu. Süper Lig’de halen 45 futbolcu Covid-19 ile savaşıyor, ertelenen maçlar var, önümüzde halen uzun da bir kış olduğu için daha kötü bir senaryo bizi bekliyor belki de. Bu senaryoya karşı TFF’nin öngördüğü çözüm de, aynen sezon başında olduğu gibi hastalık yokmuşçasına alınan bir karar: “Eğer bir takım 14 oyuncuyu sahaya çıkaramıyorsa, hükmen mağlubiyetten başka çaremiz yok. Zira takvimde erteleme maçı oynatacak yerimiz yok.”

ERTELEME MAÇI İÇİN TAKVİMDE YER VAR

Öncelikle “Takvimde erteleme maçı oynatacak yer yok” argümanının doğru olmadığını söylemem gerek. Zira Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi eleme turları haftalarını pekâlâ erteleme maçları için değerlendirebiliriz. Başakşehir ve Sivasspor’un gruplarından terfi etmeleri halinde elbette onların durumu farklı..

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJuNnlCWHFtViIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

4 ÇARŞAMBA BOŞ

Ancak kalan ekipler için halen 17 Şubat, 24 Şubat, 10 Mart ve 14 Nisan Çarşamba müsait görünüyor. Aslında 5 Mayıs Çarşamba da boş ama o tarihte ZTK finali oynatacaklarını zannediyorum.

Yazının Devamını Oku

Dibe vurmamızın 5 büyük nedeni

20 Kasım 2020
Milli aralarda 12 günde 3 maç yapmak bize göre değil, kaldıramıyoruz. Milli takımın kadro istikrarı bozuldu, ideal 11’in nasıl olduğunu kimse bilmiyor. Rakip analizi, antrenmanlar ve ciddiyet konusunda da sıkıntılar var.

Evet, Uluslar Ligi’nde küme düşmek dünyanın sonu değil. Zaten pandemi sürecinde UEFA’nın bu Uluslar Ligi’ni kutsal bir turnuvaymışçasına korumasını da anlamsız buluyorum. Ancak bizim meselemiz küme düşmek değil. Gerilemek... Hem oyun, hem mantalite, hem de sonuç anlamında geriye gitmek. Ve Dünya Kupası elemelerine beş, EURO 2020’ye sekiz ay kala çok kötü sinyaller veriyor olmamız.

1- Hazırlık maçları zarar verdi

Her milli maç arasında pazartesiden cumaya zaten kabaca 12 boş günü var futbolcuların. Ve enteresandır bu 12 güne herkes ısrarla 3 maç sığdırmaya çalışıyor. Almanya, İspanya, Fransa gibi ülkelerin gerçekten geniş bir oyuncu havuzları var ve bu üç müsabakalık fikstürü kaldırabilirler. Ancak biz kaldıramıyoruz. Almanya ve Hırvatistan maçlarından biz bir şey kazanmadık, aksine kaybettik. Zaten büyük baskılar altında oynadığı kulübünden ulusal takıma katılan sporcuyu çarşamba-pazar-çarşamba şeklinde 8 günde 3 maç yaptırmak bizim için doz aşırı. Zaten dikkat ederseniz bu 3 maçlık sürece genelde büyük umutlarla giriyoruz. İlk maç sonunda manşetler “Biz bitti demeden bitmez” filan tadında oluyor. İkinci müsabakalarda fena olmayan sonuçlar alıyoruz. Üçüncü müsabakalarda çakılıyoruz.

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiJ1SGNUcW1HayIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

2- Kadro istikrarsızlığı

Süper bir EURO 2020 eleme grubu süreci geçirdik. Sadece iki maçta gol yedik ve ciddi bir kadro istikrarı yakaladık. Ancak ne olduysa pandemiden sonra oldu ve tekrar eski alışkanlıklara döndük. Şu anda yine milli takımın ideal 11’ini ve ideal dizilişini tam olarak bilemediğimiz bir döneme giriyoruz üzülerek. Macaristan maçı esame listesi elimize ulaştığında bir saat boyunca dizilişimizin ne olduğunu bulmaya çalıştık: Acaba İrfan Can mı sol açık oynayacaktı? Çift santrfor mu çıkıyorduk? Hakan kanatta mı, merkezde miydi? Saat 22.45 oldu, maç başladı ve acı gerçekle karşılaştık. Milli takım daha önce hiç oynamadığı bir 4-1-2-1-2 ile (yani karo orta sahalı, kanatsız 4-4-2 ile) sahadaydı. Yılın en kritik maçına çıkıyorsun, bir galibiyetle bütün toz dumanı temizleme ve mükemmel bir ruh haline geçme fırsatın var. Ama sezonun en önemli müsabakasına daha önce hiç denemediğin, maceracı bir dizilişle çıkıyorsun. Akıl almaz...

3- Rakip analizi sağlıklı yapılmıyor

Uluslar Ligi B3 grubunun yüksek bütçeli iki devi Sırbistan ve Türkiye idi. Averajla kümede kalma savaşı verdiler. Düşük bütçeli iki mütevazı kadro Rusya ve Macaristan’sa taktik dersi okuttular bize! Rusya bize karşı ilk maçta Dzyuba’yı derinde oyun kurucu gibi kullandı. Çare bulamadık. Cherchesov’un elinde ikinci maçta Artem Dzyuba yoktu, bu kez savunmamıza önde baskı yaptı. Yine çaresiz kaldık! 11’e 11’ken bizi zor durumlara düşürdüler. 11’e 10’ken bile maçı çevirebilecek fırsatları yakaladılar. Altı maç boyunca oynadığımız her rakibi hayatımızda ilk kez izliyor gibiydik sanki!

Yazının Devamını Oku