İYİ Parti: Demokrasi olmazsa kalkınma olmaz

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Durmuş Yılmaz dün İstanbul’da ekonomi gazetecileri ve yazarları ile bir araya gelerek ekonomide durum tespiti içeren bir sunum yaptı.

İYİ Parti: Demokrasi olmazsa kalkınma olmaz

Toplantıya katılan Genel Başkan Meral Akşener de sunumu sonuna kadar izledi. Durmuş Yılmaz, sunumun durum tespiti amaçlı olduğunu; buna bağlı olarak alınması gereken önlemlerin ve bunların maliyetlerinin ne olacağını, maliyetlerin kaynaklarını da nereden bulacaklarına çalıştıklarını ve bunları seçim öncesinde ilan edeceklerini söylüyor.

Yılmaz, 21. yüzyılda nasıl bir çerçeve koyacağız perspektifi içinde “Demokrasi olmazsa ekonomik kalkınma olmayacağı kanaatimiz var” diyerek, ülkeyi içine düştüğü orta gelir tuzağından çıkarma hedefinde olduklarını anlatıyor; ekliyor, “Eğer sabit kur rejimi olsaydı 2001 krizi gibi bir kriz yaşıyor olurduk.” Durmuş Yılmaz, ülkeyi 2001 krizine götüren günahların işlenmeye devam edildiğini vurguluyor.

Yılmaz, ekonominin borçla döndüğünü, temel sorunumuzun da “sanayisizleşme” olduğunu söylüyor. Sanayinin milli gelirdeki payının giderek düştüğünü anlatıyor; “Aldığımız döviz borçları ile yaptığımız yatırımlarla uluslararası ticarete konu döviz nakit akımı sağlayan üretim yapamadık. Bu büyüme modelinin değişmesi gerekiyor. TL’nin istikrarsızlığının bir nedeni de bu yapıya işaret ediyor.”

MODEL DEĞİŞİM

Yılmaz, imalat sanayisinin ithal ara mal ve hammaddeye bağımlılığından hareketle, yanlış ekonomi politikalarının maliyetinin dış ticaret açığı üzerinden maliyetinin 1 trilyon dolar olduğunu söylüyor. 2002-2017 arasında toplam 1.8 trilyon ihracata karşılık toplam 2.1 trilyon dolar ithalat üzerinden veriyor bu farkı.

1978-2017’ye kadar düşük teknolojiden orta düşük teknoloji seviyesine ancak 40 yılda çıkabildiğimizi, bunu değiştirmek gerektiğine işaret eden Yılmaz, 2002 sonrasında uluslararası tahkimi kabul etmemiz ve AB hukukuna uyum sürecinin ekonomide verimliliğin arttığını, yaşanan iyileşmenin buradan ivme aldığını anlattı.

Yılmaz, Uluslararası Refah Endeksine göre Türkiye son 11 yılda 149 ülke içerisinde 14 sıra gerileyerek 88. sıraya düştüğünü, özellikle kişisel özgürlükler ve iş ortamı kategorilerinde son 10 yılda çok hızlı düşüşler gözlendiğini; Türkiye’nin bu konumu itibarıyla dünyada ekonomik olarak rekabet edebilecek bir yapıya sahip olmadığını söylüyor.

BORÇ 1 GECEDE KAMUNUN

Ekonomide harcanan her 100 TL’nin 20’sinin kredi ile yapıldığına işaret eden Durmuş Yılmaz; hükümetçe ifade edilen “IMF’nin borcunu kapattık, borç vermeye başladık” sözünün yanıltıcı olduğunu, Türkiye’nin kaynak ihtiyacının bitmediğini söylüyor. Yılmaz, özel kesimin borçlanmaya devam ettiğini, kamunun borcunun düşük olsa da “özel kesimin borcunun bir gecede kamu borcuna dönüşebileceğini” hatırlatıyor.

Durmuş Yılmaz, Ankara’daki siyasetin işler bozulduğunda nasıl bir tavır aldığını şöyle açıklıyor; “Dışarıda hava bozulduğunda, içeriye sermaye gelmediğinde, faizler yükseldiğinde faiz lobisi diye bir kavramı devreye sokuyoruz. Kimse kimseye zorla borç vermiyor.” Gezi protestoları sırasındaki faiz artışını da ekonominin dinamikleri sonucunda olduğunu ABD ve Fed çerçevesinde açıklıyor.

Durmuş Yılmaz, bankalarca borçları tahsilat şirketlerine devredilmiş 1.5 milyon kişi, bankalarca yasal takipte olan 1.5 milyon kişi, yakın takipteki borçlu sayısının da 1 milyon kişi olmak üzere toplam borçlu sayısının 4 milyon kişiye yaklaştığını anlattı; toplam sorunlu hane halkı borcunun ise 70 milyar TL’ye ulaştığını. Bu sorunun çok önemli olduğunu ve üzerinde çalıştıklarını söyledi. Ayrıca, Kredi Garanti Fonu çerçevesindeki kredilerin önemli bir bölümünün de sorunlu olduğunu ekledi.

DEVLET GARANTİLİ PROJELER

Durmuş Yılmaz, otoyol, köprü ya da şehir hastaneleri gibi projeleri içeren Kamu-Özel İş birliği (KOİ) modeli ile yapılan sözleşmelerin bedelinin 132.2 milyar dolar; yatırım tutarının 60.7 milyar dolar, işletme hakkı devri bedelinin de 71.5 milyar dolar hesapladıklarını anlattı. Bu yüzden, kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 30 gibi düşük görünse de artan bütçe açıkları ve Hazine’nin doğrudan ve KOİ projelerindeki dolaylı yükümlülüklerinin önümüzdeki dönemde kamu borcunu hızla artıracağı düşüncesinde. Yılmaz, KOİ modelindeki yatak yatırım maliyetinin normal yatırım maliyetinin 2.05 katı olduğunu; şehir hastanelerinin, tüm maliyeti devlet ve toplum tarafından karşılanan “kamu görünümlü özel hastaneler” olduğunu söylüyor.

VERİLERE DAİR ŞÜPHE

Türkiye’nin uluslararası standartlara göre verileri ölçtüğünü ve kendisinin de çıkan rakamları savunageldiğini söyleyen Yılmaz, son 3-4 yılda ortaya çıkan bazı uygulamaların kendisinde bazı şüpheleri uyandırmaya başladığını anlattı. Yılmaz İstatistiklerle oynayan Arjantin ve Yunanistan örneklerini vererek, sonuçta bu ülkelerin büyük bedel ödediklerini sözlerine ekledi; “geleceği planlarken ülkenin şu anda bence en önemli sorunu veri tutarlılığı ve güvenirliği sorunu” diye noktaladı.

ENFLASYON-DEVALÜASYON SARMALI

Yılmaz, “Türkiye ekonomisi 2012’den itibaren enflasyon-devalüasyon sarmalına girmiştir. Bunun başlıca nedeni gevşek para politikası, aşırı kredi büyümesi ve kur geçişkenliğidir. Merkez Bankası enflasyon hedeflemesinden “de facto” (fiilen) vazgeçilmiştir. Siyasi baskılar sonucu anti enflasyonist politika izleyemez duruma düşmüştür” diyor. Toplantıya girerken sormuştum; Merkez Bankası ne yapmalı? Yanıtı, “biz iktidara geldiğimizde ilk yapacağı iş, faizleri yükseltmek olmalı” diyor. Peki kadroyu nasıl kurardı? Yanıtı “Saracoğlu’nun para programı uyguladığı dönemden bu yana Merkez Bankası’nda çalışanlardan bir havuz oluşturup oradan seçerdim”.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kur, piyasa ve merkez bankası bağımsızlığı

TÜRKİYE’de döviz piyasası görece derin bir piyasadır.

Günlük ortalama 10 milyar dolara yakın bir işlem yapılır. Bunun da en büyük ağırlığı yüzde 57 payla bankaların müşterileri ile yaptığı işlemlerden oluşur. Bu işlemler, ticari şirketler ve bireylerin işlemleridir. Bankaların yabancı banka ve kuruluşlarla yaptığı işlemlerin payı ise yüzde 37’dir.

Bu işlem hacmi ile bir ya da birkaç oyuncunun döviz kurlarını manipüle etmesi, “kurları fırlatması” olanaklı değildir. Türk Lirası, dalgalı kur rejimine geçildiği 2001’den bu yana dünya piyasalarında 24 saat işlem gören bir paradır. En sığ piyasa derinliği Asya-Pasifik zaman diliminde olsa da küçük bir işlemle kurlar dalgalansa da Avrupa zaman dilimine girilip piyasa derinliği oluştukça kur olacağı yere gelir. Bu yüzden “küçük bir işlemle manipüle edildi, orada kaldı” doğru bir önerme değildir.

Son birkaç gündür döviz kurları ve faizde yükseliş, hisse senedi piyasasında düşüşler görülüyor. Bunun ana nedenlerinden biri, yabancı yatırımcıların çıkmaya devam etmeleri; arkasında yatan neden de ekonominin sert inişe doğru yol alması.

Yabancılar “çıkışa yöneldikçe” döviz piyasası gibi derin olmayan tahvil piyasasında likidite bulamıyorlar. Piyasada alıcı bulamıyorlarsa daha yüksek faizden (düşük tahvil fiyatından) satmak zorunda kalıyorlar. Bu yüzden de tahvil faizleri yükseliyor. Tahvil satışından gelen TL ile döviz alıp çıkıyorlar. Yine aynı şekilde Türkiye’deki mali yatırımlarını azaltmak isteyen ya da tahvil faizleri yükseldikçe, bankaların bilançolarına olası hasarları hesaba katan hisse senedi yatırımcıları ile sert iniş senaryosunu satın alan yatırımcılar Borsa’da hisse satışına geçiyorlar. Asıl sorun şurada; ülkeye gelirken alkışladığımız, “Türkiye’ye güveniyorlar” başlıkları ile karşıladığımız yatırımcılar şimdi çıkarken, oluşan piyasa parametrelerini “bize operasyon çekiyorlar” diyerek komplo kuramı yazılmasında, “ne yapmalıyız” sorusuna odaklanmamakta.

Eğer ekonomi yönetimi de bu kuramlara prim veriyorsa geride kalan ya da potansiyel yatırımcılar da “sorunlara doğru tanı koyamayan, bunları çözemez” sonucuna gelip, yatırım fikrinden uzak kalıyor. Kaldı ki bir süredir bozulan dengelere müdahale geç geldiği için; iş giderek “yatırım fırsatlarından”, “kredi ve risk fiyatlamasına” dönüşüyor. Yani Türkiye’ye ayrılan fon tahsisatı küçülüyor. Bunun fon akışlarını daha da daraltacağı hesaba katılmalı.

Önceki gün açıklanan mayıs ayı ödemeler dengesi bilançosu bize şunu söylüyor; mayısta Türkiye 5.8 milyar dolar cari açık verirken ülkeye gelen finansman sadece 331 milyon dolar olmuş. Aradaki fark ise rezerv kaybı ve yerleşiklerin yurtdışı mevduatlarıyla karşılanmış. Verilerden görülüyor ki yabancı yatırımcıların portföy yatırımlarındaki kanama devam ediyor. Mayısta net çıkış 1 milyar dolar olurken, şubattan bu yana her ay devam eden çıkış 4 milyar dolara yaklaşmış.

Bu tablonun bize verdiği özet şu; Türkiye cari açık vermeye devam ederken, finansmanda azalış, hatta bunun alt kalemi portföy yatırımlarında çıkış var. Böyle bir tablo olan ülkede kur ve faiz yükselir; buna da “bizi çekemeyenlerin oyunu” denmez.

Piyasalar istim üzerinde iken belki de hiç yapılamayacak iş, Merkez Bankası yasasına dokunmaktı.

Yazının Devamını Oku

Bütçe hakkı yetim kalmasın

TÜRKİYE’NİN yeni anayasal siyasi rejimi “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” dün yürürlüğe girdi. 2017’deki halk oylaması ile kabul edilen değişiklikler hayata geçti.

Yeni sistemde, Cumhurbaşkanı bütçeyi Meclis’e sunuyor; Meclis’in harcamalarda, ödeneklerde herhangi bir değişiklik yapma hakkı yok. Ya onaylayacak ya da reddedecek. Meclis reddederse “yeni bütçe” önceki yılın bütçe ödenekleri yeniden değerleme oranı üzerinden artırılarak kullanılabilecek. Ret durumunda Anayasada hüküm yok. Ancak dünyanın her yerinde bütçesi reddedilen hükümetler istifa eder. Siyasi olarak anlamı; halkın iradesi bütçeye, yani vergi toplanmasına da bunun harcanmasına da yürütme organına yetki vermemiş demektir.

Bütçe hakkı, halkın iradesini yansıtan Meclis’in en temel güçlerinden biridir. Ancak Türkiye’de anayasa değişikliği ile ne yazık ki kuşa çevrildi. Demokrasinin en temel unsuru olan ve tam 803 yıl önce 1215 yılında Magna Carta’ya uzanan kökleri olan bütçe hakkı, yine de Meclis’in en temel tartışma alanı olacak. Zira Meclis’in elinde kalan tek hak; bütçeyi kabul etmek ya da reddetmek. Özellikle de Meclis üye çoğunluğunu tek bir partinin sağlayamadığı bir tabloda, Meclis iradesi bütçe hakkını fiilen günlük çalışmalarında hep canlı tutacak biçimde izleyebilir.

Meclis’te iktidar-muhalefet arasında kilit parti konumuna gelen Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim gecesi sonuçlar belirdikten sonra şunu söylüyordu; “Türk milleti, Milliyetçi Hareket’i TBMM’nin hem kilit partisi yapmış hem de denge ve denetleme görevini vererek önemli bir sorumluluk yüklemiştir”. İşte bir denge ve denetleme mekanizması olarak bütçe hakkı, “tüyleri yolunmuş” olsa da orada duruyor.

Buradan hareketle, Meclis iradesi Meclis bünyesinde ister Bütçe Komisyonu bünyesinde isterse ayrı bir “Bütçe Ofisi” kurarak düzenli bütçe izlemesine başlayabilir. Yazılı soru ile açıklama isteyebilir. Bunları kamuoyu ile paylaşabilir. Bütçe hakkının, yılda bir önüne getirilen bütçenin tutarına ve içeriğine “evet mi hayır mı?” seçeneğine sıkıştırılmasına karşı Meclis, bu “Bütçe Ofisi” aracılığı ile sürekliliği olan bir izlemeyle bu hakkı fiilen kullanabilir. Kendine bir alan açabilir.

Bunun en önemli yollarından biri de kamuoyunun bütçe, harcamalar, gelir ve vergiler hakkında bilgi edinmesi.

Bu çerçevede, TÜSİAD ve Koç Üniversitesi’nin kurduğu Ekonomik Araştırma Forumu (EAF), uzunca süredir eksik kalan bir raporlamayı başlatıyor; düzenli biçimde mali izleme raporları yayınlanacak. Bilkent ve Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ferhat Emil tarafından merkezi yönetim bütçesinde gözlemlenen eğilimler ve 2018’in de ilk üç ayı analiz edilmiş.

Bütçe ve bütçeyi izlemek, nereye ne kadar kaynak harcandığı şu açıdan giderek daha önem kazandı; son 10 yılda parasal alanda sermaye hareketleri ekonomik büyümenin, enflasyonun, döviz kurlarının ve faizin temel belirleyicisi olmuştu. Şimdi küresel koşullar artık bu tabloyu hızla değiştiriyor. Önümüzdeki yılların iktisat politikasının ağırlığı bütçe politikasına kayacak; bu açıdan da önem kazandı.

Emil

Yazının Devamını Oku

Yolları çatallanan bahçe

BORGES’in öyküsü değil; Türkiye ekonomisinin öyküsünde yeni bir yol kavşağı belirdi; Ankara 2 haneden 20’li haneye ilerleyen enflasyonu durdurup düşürecek mi, yoksa eskisi gibi devam mı edecek?

Zira enflasyonun yükseldiği, yüksek seyretme eğilimine girdiği bir süreçte bu gözetilmezse durgunlukla birlikte çok şirketin ve yoksulun canını yakar. Türkiye ekonomisi için “değirmenin suyu” dış kaynaktır. Değirmenin de suyunun kesildiği bir süreçteyiz.

Salı açıklanan enflasyon oranı, bu kadar yüksek oranda kur şoku yiyen ekonomide fiyatlara geçişkenliğin yüksek olabileceğini düşündürüyor. Son 3 aylık fiyat artışlarının ivmesi çok güçlü görünüyor; Merkez Bankası’nın enflasyona dair teknik notuna göre temel mallarda fiyat artış ivmesi yüzde 22, hizmetlerde ise yüzde 16’ya yakın artış eğiliminde. Yani adım atılmazsa “kötü geride kaldı” demeye henüz çok uzağız. Hele çekirdek fiyat artışlarının eğiliminin de yüzde 18’lerde olduğu, yüzde 24’e vuran üretici imalat fiyatlarında artışların devam ettiği hesaba katılırsa enflasyonda yeni bir eşiğe, yüzde 20’ye itecek bir eşiğe geldiğimiz görülüyor.

Nitekim bankanın notunda; TL’deki değer kaybının mallardan hizmet gruplarının geneline yayıldığı, bunda maliyet yanında talep yönlü etkilerin de hissedildiği; böylece çekirdek göstergelerin yıllık artışlarının ve ana artış eğilimlerinin kayda değer bir biçimde yükseldiği vurgulanıyor. “Maliyet enflasyonudur gelir geçer” gerekçesini pişirmeye çalışan kesimlere de mesaj olmuş bu.

Enflasyon büyük bir olasılıkla önümüzdeki aylarda yüzde 16.5’luk bir orana tırmanacak. Akaryakıt ve doğal gaz fiyatları gibi ertelenen ve askıda tutulan ayarlamalar yapıldığında da enflasyon yüzde 16.50’nin üzerine koşacak. Gerisini ise göreceğiz; bankanın da işaret ettiği gibi yüzde 18-20’lik fiyat artışı eğilimi genele yayılıyorsa yollar yokuşta çatallanıyor demektir.

Şimdi mali piyasada bu hesabı yapanlar, para ve tahvil piyasası fiyatlamalarını hemen değiştirdi. Bir yıllık vadede bankalararası para piyasası borç verme faizleri yüzde 20’nin üzerine demir attı.

Merkez Bankası ise haziran başında kendi politika faizini yüzde 17.75’e çekmişti. Hali hazırda piyasa ile arasındaki fark 2-2.5 puana çıktı. Öyle ki 10 yıllık tahvil faizi yüzde 17.70’e vurmuş iken Merkez Bankası’nın yüzde 17.75’lik bir faizle enflasyonu kontrol altına alacağına kimse ikna olmaz.

Yine “zurnanın zırt dediği” yere geldik. Banka faizleri zamanında yükseltemeyerek zaten itibar kaybetti, şimdi yeni bir sınavda; 24 Temmuz’da faizleri artırabilecek mi?

Eğer kendi hazırladığı haziran enflasyonuna dair teknik notta yazılanlara kendisi kulak kabartmıyorsa işimiz zor.

Yazının Devamını Oku

Seçim bitti geçim sınavı başlıyor

BUGÜN açıklanacak olan haziran ayı enflasyon beklentisi, çeşitli anketlerde yüzde 1.3-1.4 gibi bir ortalama artış yönünde. Fiyat artışları aylık olarak bu ortalamada gelirse yıllık enflasyon yüzde 12’lerden yüzde 14’lü seviyeye çıkacak.

Henüz bitmedi; kabaca son üç aydaki yüzde 20’lik bir kur artışının dalgaları temmuz ve ağustos aylarına da yansıyacak. İçinde bulunduğumuz temmuz ayında da yüzde 1’lik bir fiyat artışı görülürse ki kuvvetle muhtemel; yıllık enflasyon yüzde 15’e gelecek.

Ayrıca kamunun belirlediği ya da etkili olduğu mal ve hizmet fiyatlarına ne olacağını henüz bilmiyoruz.  Başta, ÖTV kaybına razı olunarak tutulan akaryakıt fiyatlarına dair ne karar verilecek? ÖTV kaybına mı, yoksa zamlara mı razı olacak Ankara?

Temmuz sonunda potansiyel yüzde 15’lik yıllık enflasyon, “halı altına süpürülenlerle” yani kamunun askıda tuttuğu fiyatlar aslında tutulmasaydı çok daha yüksek bir enflasyona işaret ediyor. Akaryakıt fiyatlarını bu şekilde tutmak da sürdürülebilir değil. Ya bir yılda bir yıllık bütçe açığının yarısını aşan bir tutarda ilave açık vererek ilave borçlanma gereği ya da bıraktığınız anda kallavi bir zam. Örneğin kur artışına karşın doğalgaz, akaryakıt gibi ithal ürünlerin fiyatlarını sabit tutmak mümkün değil; doğalgazla elektrik üretiyorsanız, elektriğe zam yapamamanız bunun zararını bütçeden almanız halinde mümkün.

Mevcut 2003 bazlı enflasyonu ölçen serilerde en yüksek yıllık artış yüzde 12.98’le kasım 2017’de. Yüzde 14’lük yıllık artış en son 1994 bazlı TÜFE endeksinde 2004 Şubat ayında görülmüş.

“Faizden korkma, geç kalmaktan kork” bir defa daha kanıtlandı; bir puanlık faiz artışından kaçınırken 5 puanlık faiz artışı ile bile “ferahlık” sağlanamayan bir aşamaya geçtik. Ticari kredi faizleri 22 Haziran haftası yüzde 23.56 ile Mart 2005’teki seviyesine geri döndü.

Küresel koşulların 2009 sonrasının en zorlu yokuşunda, iki tatsız sürece tanık olacağız; yüzde 15’e vuran ve “halı altından” gelecek çok yüksek enflasyonla ilave faiz yükseliş potansiyeli ve de ekonomik durgunluğun içine düşmek. Seçim bitti şimdi geçim derdi başlıyor.

Bunu “yeniden dengelenme” diye tanımlamak, sanki başından politika araçlarıyla planlamış bir ekonomik yavaşlama gibi sunmak olur; doğru değil. Yerinde ve zamanında tepki vermeyince kur şokuna, ardından da faiz şokuna neden olup bunu da topluma “maliyet enflasyonu” diye anlatmak doğru değil.

Ayrıca, yüksek büyümeye yüksek cari açığa karşı maliye politikası kanalında frene basmak yerine, bayram öncesinde daha önce olmadığı kadar bir ödeme yapıldı.  Yüksek bir likidite piyasaya enjekte edildi.

Yazının Devamını Oku

Küresel yokuşta pahalı bir bedel

AYNI şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek büyük hata.

Bedeli de pahalı; Türkiye’nin altın dahil toplam uluslararası rezervleri son iki ayda yaklaşık 9 milyar dolar eridi. Bu, rezervlerin yüzde 8’i demek.

2011 ve 2014’te döviz satarak kayda değer bir döviz rezervi kaybetmiştik. Ne için? O dönemin teknokratları faizlere dokunmadan mali piyasadaki kur baskısını atlatabilmek için döviz satmayı denemişti. Rezerv kaybı ve sert faiz artışı sonuçlanmıştı. 2018 hikayesi ise döviz satmadan ve faiz artırmadan kurun üç ayda yüzde 20-25 artmasına göz yumup, “kırılma” ve sistemik bir risk eşiğine gelince faizleri 5 puana yakın artırarak da döviz rezervi kaybına yol açıldı. Oysa bahane olarak söylense de dış etki çok düşüktü; dolar endeksi yüzde 5.5 arttı.

Para politikası deneyleri için ve teknokrat iş başı eğitimi için epey pahalı bir yol. Peki böyle yapıldı da başka bir kazanım mı sağlandı? Hayır. Tam tersine şimdi spotlar rezervlere döndü.

Moody’s, gelişen ülkelerden cari açığı yüksek olanların, yüksek dış borç ödemesi olanların ve döviz cinsi kamu borcu yüksek olanların güçlü dolar karşısında daha fazla etkileneceklerini ve bu ülkelerin döviz rezervi kaybına yol açacağını vurgulamış. Bu ülkeler arasında ise Arjantin, Gana, Moğolistan, Pakistan, Sri Lanka, Zambiya ve Türkiye sayılmış.

Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya gibi ülkelerin ise görece daha az dış kaynağa ihtiyaç duyduklarından daha az kırılgan oldukları not edilmiş. Bir zamanlar bu ülkelerle birlikte anılan Türkiye, artık bir alt grupla anılmaya başlandı.

Bu grubun adı “Frontier market” yani “Eşik Piyasalar-Ülkeler”; az gelişmişlerden daha fazla gelişmiş ama gelişen ülke olarak adlandırmak için de çok küçük olarak görülen ülkeleri içeren bir grup. Ne yazık ki Türkiye son dönemde giderek daha fazla, içinde olduğu gelişen ülkeler grubu ile değil, bu bir alt grup “eşik ülkelerle” birlikte anılıyor.

İşte bu yüzden, açık bir ekonomide merkez bankacılığının ve para politikasının deneme yanılmayla değil, bir sanat gibi icra edilmesi gerektiği ortaya çıkıyor.

Yakın geçmişe kadar, hataların ve gevşek politika tercihinin sonuçları, zincirleme etki ve hasarlar bol ve ucuz para dönemi nedeniyle su yüzüne çıkmamıştı. Şimdi daha sert biçimde yüz yüze kalıyoruz.

Yazının Devamını Oku

‘Milli piyasa’ sahne aldı

EKONOMİSTLER farkında ki; anlatıldığı gibi seçim sonrasında ekonominin “uçuşa geçme” ya da “otoban hızına ulaşma” hikayesi yerine “yumuşak iniş” nasıl mümkün olabilir meselesini tartışmak daha önemli ve anlamlı.

Cuma gününe göre ekonomide hiçbir şey değişmedi; finansal piyasalarda da. Ekonominin sorunları orada duruyor. İçeride son 10 yılın küresel piyasa koşullarının baskın olduğu ucuz ve bol paraya dayanan dönem geride kalırken, finansman ve kredi koşullarının daralmasıyla biz bize “milli piyasamıza” döndük. Bunu da geçmişten hatırlıyoruz.

Ekonomist Atilla Yeşilada, Paraanaliz.com adlı sitesinde yayımladığı yazısının başlığını “Türkiye’yi artık piyasalar yönetecek” olarak koymuş. Bu söz ne yazık ki potansiyel olarak doğru. 2009 sonrasındaki 10 yıllık bol ve ucuz para, rehavet döneminin sonundayız çünkü. Ayrıca 2001 krizi sonrasındaki süreci hatırlatıyor. Kriz sonrasında IMF anlaşması ve bu çerçevede yapılması gereken reform takviminde gecikmeler oldukça, piyasaların kötüleşiyor, kötüleştiği noktada siyasetçiler programın gereğini yerine getirmek için harekete geçiyordu. Meşhur Telekom krizi bunun unutulmaz örneği.

Avrupa’da 2011’den sonra çıkan krizlerde hem çevrede hem de merkezde olan ülkelerdeki siyasi sonucu milliyetçi, yabancı düşmanı, ırkçı, popülist partilerin oyları yükselişi olmuştu. Türkiye’de 2015 Kasım seçiminde yüzde 49.5 oy oranı sağlayan AK Parti’nin 2018’de 7 puan oy kaybı var.

İzlediği ekonomi politikası ile küresel ekonomik koşullardaki değişime hazırlıksız ve kırılgan yakalanan hükümet, buradan gelen dalgalanma ve ekonomik durgunluğun nedenini “dış güçler, bizi çekemeyen yabancılar” gibi sözlerle topluma anlattıkça bunun sandığa yansıması öyle görünüyor ki iktidar partisinden ittifak içinde olduğu en uç sağ kesime oy kayması olmuş. İçinden yeni bir parti çıkan MHP böylelikle oylarını korumuş görünüyor.

Türkiye’nin ihtiyacı olan reformların Meclis’ten yasa değişiklikleriyle çıkması gerekecek. Örneğin, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in seçim öncesi açıklamalarına bakılırsa emeklilere 2 ikramiye gibi taahhütlerin finansal yükü, imar affı ve “gelir vergisi reformu” ile sağlanacak hasılat ile karşılanacak, orta ve uzun vadede de “yeni hükümet sistemi ile birlikte kamu harcamaları azaltılacak.” 9 ay sonra yerel seçim gündemi olan ve Meclis çoğunluğunu kaybeden iktidar partisi için “gelir vergisi reformu” gibi seçmeni “acıtacak” konuların, böyle bir reformun seçim sonucuna bakarak Meclis’ten çıkacağını beklemek kolay değil.

Küresel parasal daralma sürecine girilmişken dış kaynak akışının terse dönmemesi, cari açık ve bir yıllık geri ödeme ihtiyacı olan kabaca 160-170 milyar dolar finansman sağlanması için iyi siyasi normalleşme ve “iyi bir hikâye” çıkması şart. İşte bu yüzden, artık giderek daha fazla ekonomik zorluklar ve buna uygun ekonomi politikası izlenip izlenmediği gündemde olacak. Temel parametrelerin belirlendiği yer olan mali piyasada, dolar kuru ve faiz bu gündemin sonucu ve “barometresi” olacak. İşte bu yüzden, seçimi iktidar partisi kazanmış olsa da sahneyi “piyasa güçleri” alacak.

Seçim öncesinde de konuşuluyordu ama sonrasında da giderek yayılan bir bakış açısı var; o da son 10 yılda rahat küresel parasal koşulların siyasi alanda meyvesini toplayan iktidar partisinin bu dönemin sona ermesi ile “faturayı ödeme zamanını” da yönetmesi gerektiği. İşte bu yüzden, piyasa tepkilerinin daha sert biçimde ekonomiyi etkileyeceği bir dönemde işini iyi bilen teknokrat kadroların varlığı önemli olacak. 2009 krizi öncesine kadar siyasetçilere rahatlık sağlayan da buydu; siyasi kadroların altında yer alan ve günlük işleri götüren yetkin ve deneyimli bürokratlar “testi kırılmadan” durumu idare edebiliyorlardı. 2009 sonrasındaki bol ve ucuz para dönemi öyle idi ki; yetkinlik ve deneyim yerini sadakat ve deneyimsizliğe bıraktığında bile “yol kazası” olmadı. 2018’in ilk altı ayında yaşananlara bakınca, bu konuda yeterli fikrimiz var artık; kurumlara güven ve itibar kaybı.

Artık piyasaların “direksiyonda” olduğu bir dönemde, gündelik işler bir tarafa “yumuşak inişi” sağlayacak ustalıkta bir ekonomi yönetimi ve politikaları gerekiyor. Böyle bir aşamada yapay biçimde “faiz indirme” çabalarına ise hiç de yer yok.

Yazının Devamını Oku

Ekonomide zorlu tablo

SEÇİM sonrası siyaseti yönetecek iktidar kim olursa olsun önündeki gündemde şu vardı: El atılması gereken zorlu bir ekonomik gündem.

Bu da seçim öncesinde arızi ya da yapay biçimde birilerinin şişirmiş olduğu bir durum değil. Zorlu gündemin tanımı da şu: son 10 yılın en yüksek enflasyonu içinde ekonomik durgunluk, daralan dış kredi ve finansman, reel kesim şirketlerinin derinleşen borç çevirme sorunları.

Seçim öncesinde kur ve faiz artışı ve halı altında biriken enflasyonu, seçim taahhütleri ile yükselen ilave bütçe harcaması masanın üzerinde duruyor. Seçim öncesinde yapılan “Bu işten IMF’li mi IMF’siz mi çıkılır?” tartışmaları hiç de yersiz değildi.

Doğrusu seçim kazanan siyasetçiler için yeni dönem ekonomide epey zorlu bir dönem olacak. Çünkü bugüne kadar olmadığı kadar kolaylaştırıcı nitelikte olan “saha koşulları” eskisi gibi değil artık. Seçim sonrasında reform vadeden iktidarın 9 ay sonraki yerel seçime kadar bunu hayata geçirmesi de zor görünüyor. Kaldı ki “sakal-bıyık” arasına sıkışmış akaryakıt fiyat sübvansiyonu askıda duruyor; ya ÖTV kaybı ve ilave borçlanma ya da zamları pompaya yansıtmak gibi tercihler yapılması gerekecek.

Bugünden sonra, her kamu kaynağı ile verilecek ekonomik desteğin bütçeye ilave yükü olacak ve “artan borç oranı” tartışılacak. Kaynak ve dış borçlanma imkânları ile bunun artan maliyeti baraj gibi önümüzde olacak. Bir yıllık dış kaynağın en ucuz maliyeti yüzde 5, bunun TL’ye çevirip banka kredisi olabilmesi için geldiği nihai TL maliyeti en düşük yüzde 24.

Türkiye yeni bir hikâye çıkarmazsa siyasi platformu normalleştirmezse ekonomide “kendi yağı ile kavrulma” bile olanaklı değil. Bu tabloda son 10 yılda milli gelirin yüzde 30’u kadar borç yükü artıran özel kesim şirketlerinin bankaların kapısındaki borç yapılandırma kuyruğu kalabalıklaşacaktır. Bunun da sürdürülebilirliği yok.

Seçim sonrasında ekonomi politikasının öncesindeki gibi yönetilmesi mümkün değil. Hem uluslararası konjonktür değişti hem de Türkiye’nin sorunları daha belirgin biçimde su yüzüne vurmaya başladı. Kim kazanırsa kazansın ekonomideki bu tablo ile karşı karşıya idi.

Şimdi mali piyasalara en fazla çok kısa süre ile sınırlı ve dar bir iyimserlik gelse de ekonominin temel sorunları neşter vurulmayı bekliyor. Artık tek başına Merkez Bankası’nın faiz artışı ile “yeniden dengelenebilecek” bir ekonomik tablo da yok. Ankara’da ekonomi politikasına dair her alınacak karar, seçmen kaygılı siyasetçinin hoşuna gitmeyecek kararlar olacak. Bu yüzden madalyonu bir yüzünde 9 aylık bir ufukta duran yerel seçim ajandası, diğer yüzünde sıkılaştırıcı ve can sıkan bir reform gereği olan ekonomi politikası ihtiyacı duruyor. 

Zor bir dönem olacak.

Yazının Devamını Oku

Patates iktisadı

DOLAR ve faiz üzerinden komplo kuramı yazmak kolay; “bizi çekemeyenlerin, dış güçlerin işi” dersiniz, ödemeler dengesi bilmeyen biri inanabilir. Ama patates ve soğan üzerinden yazmak öyle de kolay değil.

Son günlerin konusu patates-soğan fiyat artışları. Bunun nasıl olduğuna çokça ekonomik temele dayanan neden bulunabilir. Buna eğilelim ama asıl mesele seçime kadar tutulan, vergi indirimleri ile geçici olarak askıya alınan fiyat artışlarının ne olacağında. Son üç ayda döviz kuru artışının yüzde 20 olduğu, henüz bunun çok az kısmının perakende fiyatlara yansıdığı, kamu zamlarının tutulduğu hesaba katılırsa henüz bir şey görmedik.

Tüketiciler ilk sinyalleri çarşıda-pazarda-sofrada görmeye başladılar. Daha fazlası en temel gıda maddesi olan patates fiyatında en ucuzunun fiyatı yüzde 80’e yakın artmış. İstanbul Hali’nde geçen günlük en düşük-en yüksek fiyatlara bakılırsa; dünkü fiyatlar ile önceki yılın aynı günündeki fiyatlar karşılaştırıldığında patates yüzde 52-79, beyaz soğan yüzde 400, kuru soğan ise yüzde 135-150 aralığında fiyat artışı göstermiş.

Durup dururken iç talep ya da ihracat gibi dış talep artmadığına göre ya maliyet kanalından ya da arz tarafından gelen, ya da ikisinden kaynaklanan bir sorun var demektir. Normal koşullarda siyasetçinin, bu durumu biliyor olması ya da “üzerinde çalışıyoruz” demesi beklenir.

Oysa Başbakan Binali Yıldırım, soğan ve patates fiyatlarındaki artışa ilişkin “Spekülasyondan öte bir şey değil, göreceksiniz birkaç gün sonra böyle bir meseleyi konuşmayacağız” diyor. Aynı gün Hürriyet web sitesinde yayımlanan habere göre; ülkenin patates ihtiyacının yüzde 25’ini karşıladıklarını dile getiren Ödemiş Ziraat Odası İkinci Başkanı Mehmet Dinlemez, iki noktaya işaret ediyor; birincisi, fiyat dengesizliği nedeniyle üreticinin son yıllarda patates ekmekten vazgeçtiğini, geçen yıl oluşan fiyatlara dayalı memnuniyetsizlikle bu yıl ekim alanlarının daraldığını, ikincisi de bu yılki hava şartları “patatesin sevdiği gibi gitmemiş”, hava şartlarından dolayı erken ekilen patateslerde görülen hastalık verimi düşürmüş.

Yazının Devamını Oku

Milli araca başka milli paraya başka

BİR süredir finansal çevrelerde konuşulan şu; seçim sonrasında ekonomi yönetimine güven sağlayacak bir kadronun atanması.

Ekonomiye yeni bir yol haritası belirlenmeden önce; danışmanlardan başlayıp BDDK, Merkez Bankası ve Hazine’ye uzanan ekibin yeniden şekillenmesi önem kazanıyor.

Son 10 yılda kayda değer bir borç yüklemesi yapan özel sektör şirketlerinin yaşadıkları “spazm”, seçim sonrası tedavi edilmek zorunda. Bu yüzden çarkların dönmesi ve itibarlı bir yol haritası çizebilmek için yetkin ve güven veren bir teknik kadroya ihtiyaç olacak.

Her ne kadar “onay verilmiş” bir faiz artışına gidebilmiş ise de seçim sonrasında iktidar şekillenir şekillenmez mevcut Merkez Bankası yönetiminin istifa etmesi ve yerlerine liyakate dayalı bir atama yapılması sonraki bu yol haritası için çok ama çok önemli.

Merkez bankaları ekonominin itfaiyecisidir. Yangına geç kalan itfaiyeciye, hangi sebeple geç kalmış olursa olsun güven kalmaz. “Gerekeni yapacağız” dediklerinde, “ne kadar gecikmeyle?” sorusu sorulacaktır.

Bir ülkenin parası, özellikle de yüksek cari açığı varsa uzun vadede değer kaybedebilir. Ancak çok kısa sürede çok yüksek değer kaybını hiçbir merkez bankası oturup seyretmez. Bizde öyle oldu. Hatta çok gecikerek 4.25 puanlık faiz artışı yapılmasına karşın paramız toparlanamadı.

Normal koşullarda, parası bu duruma gelen ve kontrolü kaybeden bir merkez bankasında yöneticiler istifa ederler. Neden mi? Hataları kişisel olarak üstlenerek, kurumun itibar kaybetmesine engel olmak için. İleride kurumun sözünün dinlenebilmesi için aradan çekilirler. Son örnek; parası nisan ayından bu yana yüzde 30’a yakın değer kaybeden Arjantin Merkez Bankası Başkanı “son aylarda çeşitli unsurlar merkez bankası başkanı olarak kredibilitemi eritti” diyerek geçen hafta istifa etti.

Merkez Bankası’nın yasasında “TL’nin iç ve dış değerini korumak için gerekli tedbirleri almak” görevi var. Yasa, bankanın kendisine yasa ile verilen görev ve yetkileri “kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak yerine getirir ve kullanır” biçiminde tanımlanmış.

Banka bunu yapabildi mi? Hayır.

Yazının Devamını Oku

Parasal çark terse dönerken hasar telafisi pahalı

HER yeni kabine açıklanırken ya da revizyonlar yapılırken Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in kabinede yer alması, “bir hataya mahal vermez, zamanında müdahale eder” biçiminde “güvenlik supabı” olarak araçsallaştırılmıştı. Son çalkantıda bu “supap” zamanında devreye giremedi.

Geçmişte “kabinedeki ekonomi politikası sağduyusu” atfı yapanlar, ya da öyle umanlar Ali Babacan’a da aynı “misyonu” yüklemişlerdi. Babacan da sonraları “kabine vitrini ve gözlemcisi” misyonuna indirgenmiş ve işlevi etkisiz kalmıştı. Şimdi Şimşek için de benzeri durum var.

Şimşek, döviz krizinden sonra şimdi televizyon televizyon dolaşıp, “zaten Orta Vadeli Program’da yüzde 7.4 büyüme hedefimiz yoktu; hedef yüzde 5.5 idi. Artık ekonomide yeniden dengelenme sürecindeyiz” mealinde açıklamalar yapıyor. Hız limitini aşıp zamanında frene basamayınca duvara toslayan otobüsün muavininin, “kaptan zaten mola verecekti” demesine benziyor.

Döviz kuru, enflasyonu ve faizi zıplamış ekonomi şu hali ile durgunluğa doğru koşuyor; belki de çoktan girdik.

Sert bir çalkantı sonrasında finansal istikrarın uçurumun kıyısına gelmesi ve Merkez Bankası’nın yine “uçurum mu, faiz artışı mı?” seçeneği eşiğinde 4.25 puan faiz artışına zar zor gidebilmesi sonrası bile durumun toparlanamaması, mülkiyet kaygılarını gidermek için bu defa politik alanda “söz OHAL’i kaldıracağız” denmesi, ardı ardına birçok şeyi açıklıyor.

Bunu “para politikasının sadeleştirilmesi ve normalleştirilmesi” gibi normal zamanların akışı içinde çerçevelenmesi yanıltıcı. Tüm bu sürecin yüksek kur seviyesine, yüksek enflasyona, yüksek faize ve güven kaybına yol açması ve bunun da ekonomide yol açacağı durgunluğa “yeniden dengelenme” gibi masum bir kılıf bulunmasının yanlışlığı gibi.

Artık ne yazık ki Türkiye’ye dair raporlar, “sert inişin” ne derecede olacağını kestirmeye çalışıyor.

DIŞARIDAKİ DALGA BÜYÜYORÖte yandan, 2013’den bu yana davul zurna ile duyurulan ama nedense bizde siyasetçilerin pek de kulak asmadığı gelişmiş ülkelerdeki parasal genişlemenin tersine sarılması, giderek daha fazla can acıtmaya başlayacak.

Önceki gün ABD Merkez Bankası Fed faizleri 0.25 puan daha artırdı; yüzde 1.75-2.00 aralığına çekti. Artık faizlerin uzunca süredir

Yazının Devamını Oku

Yüzde 7’lik cari açıkla yüzde 7 büyüme

BUGÜN çoğu gazetenin ekonomi sayfalarında G20 ve OECD’de “yüzde 7’lik büyüme rekorumuzdan” bahseden siyasi açıklamaları okuyacağız.

Madalyonun diğer tarafında yüzde 7’lik bir cari açık ve hedeflenenin 7 puan üzerindeki enflasyon eşlik ediyor. İşte  bu yüksek büyümenin sürdürülemez olduğunu söylüyor. Fazlası; inişin ve durgunluğun olacağını da.

Büyüme yüzde 7.4 ile 2014’ün ilk çeyreğinden bu yana en yüksek büyüme oranı. Özeti ise şöyle; üretim tarafında imalat sanayi yüzde 9.3 büyümüş, hizmetler kesimi ise yüzde 10 büyümüş. İnşaat ise yüzde 6.9 büyümüş. Üretim gruplarının neredeyse tamamı 2017’nin ilk çeyreğinin üzerinde büyüme göstermiş. Burada duralım, şunu soralım; eğer böyle şahane bir büyüme varsa neden yaygın biçimde çeşitli sektörlerde iş kesiminden yakınma var? Çok uzak değil, ocak-mart arası dönemden bahsediyoruz.

Harcamalar tarafından yapılan ölçüme göre ise milli gelirin yüzde 60’ını oluşturan hane halkı tüketim harcamalarında, yüzde 11’lik bir harcama artışı ile son 7 yılın rekorunu kırmışız.  Hane halkı harcamalarının alt gruplarında, dayanıklı tüketim harcamalarının yüzde 4.8 büyürken, hane halkı harcamalarının üçte birini oluşturan dayanıksız tüketim harcamalarının yüzde 14.5, yüzde 45’in oluşturan hizmetlerin ise yüzde 10.9 büyüdüğü gözleniyor. Her iki kesimdeki büyüme de son 7 yılın rekoru.

Milli gelirin yüzde 30’unu oluşturan yatırım harcamalarında ise yüzde 9.7’lik büyüme ile son 4 yılın en yüksek ilk çeyrek büyümesine ulaşmışız. Yatırım harcamalarında inşaat yatırımlarının büyüme oranı yüzde 12.3.

Bu tablodan “rekorlar kırdık, bizi kıskanıyorlar” sonucu çıkmıyor ne yazık ki. İthalatı körükleyen bir hane halkı harcamasının “bizi kıskananlara” giden mal siparişlerini büyüteceğini biliyor olmalıyız.

2018’in ikinci ve izleyen çeyreklerinde yüzde 4-5’lik potansiyel büyüme oranını bile yakalamamız zorlaşıyor. Neden? Sermaye hareketlerinin iyi okunmaması; okunmuş olsa da buna uygun para ve maliye politikası izlenmemesi.

Temel sorun yine aynı yerde duruyor; sürdürülebilir büyümeden uzaktayız.

Asıl dün aynı anda yayımlanan ödemeler dengesi verileri, bu büyümenin faturasını ve borçlanmasını da ilan ediyordu. Yani kendi kapasitesinin çok üzerinde borçlanarak harcayan ve büyüyen bir ülkeyi hiçbir gelişmiş ülke kıskanmaz. Olsa olsa alkışlar; daha fazla mal satar, bunu devamlı kılabilmek için borç verir. Bugüne kadar olan buydu.

Yazının Devamını Oku

Geç kalan pahalı ödüyor

ŞU söz, bronzdan bir plakete kazıtılıp Ankara’da İstiklal Caddesi numara 10 adresindeki Merkez Bankası İdare Merkezi’nin kapısına asılsa yeridir:

“Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız- J.C. Stamp”

Dün Merkez Bankası hem fiyat istikrarının hem de finansal istikrarın Türkiye’de uçurumun kenarına geldiğini artık görmüş olmalı ki iki hafta sonra faizleri 1.25 puan daha artırıp yüzde 17.75’e çıkardı. Şu ya da bu nedenle; geç kalmanın bedeli çok ağır oldu. Hala da izleyen aylarda ilave hasarın ne olacağını bilmiyoruz. Ama olacak. Son günlerin metaforlarından hareketle; hız limitlerinin çok üzerinde gidip, duvara yaklaşırken zamanında ve yeterince frene basamayıp duvara çarpmakla sonuçlanan araç yolculuğu gibi. Hep beraber “ağır çekimde” bunu izledik.

Faiz artışı ile gelinen seviye para piyasası faizlerine göre hala geride olsa da mali piyasalarda kısmen olumlu karşılandı. Çünkü mali piyasalarda en yüksek beklenti 1 puan “yapabileceği” yönünde idi. Önemli fark şu; “yapabileceği” ile “yapması gereken” şimdiye dek hep ayrıştı. Bu yüzden dünkü artış, “yapabileceği artış” bekleyişlerinin üzerinde, ama yapması gerekene doğru hareket ettiği de önemli bir duruş değişimi belirtisi.

Merkez Bankası, bu ay başından itibaren para politikasını sadeleştirmeye ve haftalık repo faizini ana fonlama aracı olarak kullanmaya başlamıştı. Dün yeniden haftalık repo faizini 1.25 puan artırması, artık gecelik faiz koridorunun sona erdiğinin de işareti. Belli ki, gecelik borç alma ya da borç verme penceresi istisnai durumlar nedeniyle kimi bankaların likidite ayarlamasını yapamaması dışında bir politika aracı olarak kullanılmayacak. Politika faizi olan haftalık repo faizine bakılacak.

Hala eksik taraf şu; Merkez Bankası kredibilitesinin altını boş tutan biçimde “tepki fonksiyonunu” paylaşmıyor.  “Enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar para politikasındaki sıkı duruş kararlılıkla sürdürülecektir. Enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışları ve enflasyonu etkileyen diğer unsurlardaki gelişmeler yakından izlenerek ihtiyaç duyulması halinde ilave parasal sıkılaştırma yapılabilecektir” diyor. “Belirgin iyileşme” seviyesi nedir? Yine “idare edilen” bol likidite günlerindeki yüzde 8-9’lar mı? Hangi durumda “ilave parasal sıkılaştırma” yapılabilecek? Kredibiliteyi getirecek olan duruşun netleşmesinde.

Son birkaç ayda pahalı bir ders alındı; mali parametreleri “zembereğinden boşaltırsanız” eski dengeye geri dönmeniz ya çok zordur ya da çok pahalı bir bedele mal olur. Elimizde kur hasarlı bilançolar, üreticinin maliyetlerine, hane halkının sofrasına ilave fatura, yükselmiş finansman yükü, ilerleyen günlerde de yavaşlamış bir ekonomi kalacak. Hatta uzunca süre durumu seyreden siyasetçiler, bu hasarlı yavaşlamayı “yeniden dengelenme”, “kontrol altına alınan cari açık” olarak bize müjdeleyecekler.

Sahi döviz kuru yüzde 25’i aşan oranda yükselirken seyredip, sonra 15 günde toplam 4.25 puanlık faiz artışına, hatta “gerekirse yine yaparız” kararlılığına Ankara’yı ikna eden durum neydi?

Para otoritesinin işini yapması mümkün olmadığında kurun ateşlenmesi kaçınılmazdır. Bunun seyredilmesi işi daha da alevlendirir. Öyle de oldu. Kur artışının seyredilmesi

Yazının Devamını Oku

Turpun büyüğü ÜFE’de

DÖVİZ kurundaki 5 aylık artış faturası şöyle; yılbaşına göre yüzde 20, bunun da yarısı mayıs ayında gerçekleşti.

Dün TÜİK tarafından açıklanan tüketici fiyat artışı ise yüzde 1.62 oldu. Üreticinin maliyet artışı ise yüzde 3.79’la 2003 yılından bu yana en yüksek Mayıs artışı.

Şubat 2017’den bu yana enflasyon yüksek bir patikada; TÜFE yüzde 10’in, Yurtiçi ÜFE de yüzde 15’in üzerinde seyrediyor. Buna bir de bu ilave kur sıçrayışı eklendi.

Şu iki fotoğraf bize izleyen aylarda enflasyonun ne olacağını söylüyor; tüketici enflasyonunu ölçen TÜFE artışı yıllık yüzde 12.1’e, üretici enflasyonunu ölçen yurtiçi ÜFE yüzde 20.4’e çıkmış durumda. Yüzde 20’lik üretim maliyet artışından gelen yükün üreticilerce sineye çekilmesi kolay değil.

ÜFE artışı ve bu ay üzerine binecek ilave artışlar öylece kalmayacak, perakende fiyatlara yansıyarak nihai olarak tüketicinin hanesine, sofrasına ulaşacak. Anımsatalım, akaryakıt fiyatları gibi “askıda tutulan” artışlar var; seçim sonrasında ya bu zamlar yansıtılacak ya da vergisini zamanında ödeyen mükelleflerin cebinden çıkacak. Akaryakıtta ÖTV eritilerek karşılanan ve askıda tutulan zam oranın da yüzde 5 olduğunu anımsatalım.

Ara malı fiyat artışları ekim ayındaki zirvesinden geriliyorken yeniden yıllık yüzde 24’e vurdu. 2008’deki enerji ve emtia fiyatlarındaki zıplama sırasında bile böylesi görülmemişti.

Aylardır uyarılara kulak verilmedi; hem enflasyon eğilimi ve fiyatlama davranışı bozuluyor, hem de kur artışlarının getireceği ilave yansıma Türkiye’yi adım adım 2004 öncesine doğru taşıyor.

Mayıs ayında enerji ve gıda dışarıda tutularak hesaplanan çekirdek fiyatlarda (C) yıllık artış yüzde 12.64 ile 2003’ten bu yana 15 yılın rekoru. Dahası bu serideki son 3 aylık ortalama fiyat artış ivmesinin de yıllık yüzde 20’li patikada olduğu görülüyor. Nitekim ÜFE’deki maliyet artışları kaçınılmaz biçimde tüketiciye yansıtılacak ve TÜFE de yeni bir patikaya oturacak.

Örneğin gıdada, şubat-mayıs döneminde 3 ayda üretici fiyatları birikimli yüzde 7.5 artarken, tüketici endeksi içindeki gıda fiyat artışı yüzde 3.4 olmuş. Bu ay ve izleyen aylarda etiketlere zamların gireceği çok açık.

Yazının Devamını Oku

Boğaziçi Köprüsü'nden ilk geçiş 12.76 TL'ydi

SİYASETÇİLER halkın gözünde kalkınma sembolü olarak görülen baraj, köprü, otoyol gibi altyapı yatırımlarına önem verirler ve bununla övünmeyi severler. Bu çizgide; Demirel, Özal ve Erdoğan önde geliyor.

Bütçe olanakları ile yapılan altyapı projeleri giderek “yap-işlet-devret” modeline döndü. Çünkü bütçe olanakları çerçevesinde orta vadede yapılabilecek bu projelerin, oya tahvil edilebilmesi için kısa sürede bitirilmesi ve hayata geçmesi istendi. Özetle, bugünkü oy hesabı için gelecekteki bütçe gelirleri bugünden “temlik” edildi, rehin edildi. Bu da geçiş, yolcu ve hasta sayısına verilen garantilerle oldu. Yetmedi ilk ihale koşullarına göre işi alan müteahhitlere finansman garantileri de verildi.

24 Haziran Cumhurbaşkanı seçiminde de köprü tartışması en önde gelen gündem maddesi. Muharrem İnce ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki söz düellosunda “köprü yapabilme” konusu tartışılıyor.

İnce’nin Erdoğan’a yanıtı dikkatimi çekti; “Demirel’in yaptığı köprüden 11 TL’ye geçiliyor da senin yaptığın köprüden neden 114 TL’ye geçiliyor?” diyordu. İnce, 2. Sınıf araç geçişine, yani minibüs geçiş ücretine işaret ediyor.

Habertürk TV’de de aynı konuyu dile getirirken bir gazeteci aradaki farkın “amortismandan” kaynaklanabileceği gerekçesini ortaya atınca İnce “Demirel’in köprüsü ilk açıldığında da 114 TL gibi yüksek bir bedel mi ödüyorduk?” diyerek karşıladı.

Yazının Devamını Oku

‘A la Turca’ para politikası

FİYAT etiketi konulmayan Ortadoğu pazarlarında satıcı, alıcının kılığına kıyafetine, haline tavrına bakarak, iştahı ve ödeme kapasitesini tartarak fiyatlama yapar.

Yaşadığımız döviz krizinde adım atması gerekenlerin duruşu da böyle oldu. Kırılma eşiğine gelmemiz beklendi.

Faiz artışının epey uğraşılarak “yukarıdan izinle” yapılabildiğini sağır sultan bile biliyor; çünkü bizatihi sürecin içinde olan bürokrat ve bakanlar birebir konuşmalarda bunu anlatıyorlar. Faiz artışına gelene kadar da işin gereği ve “ne yaparsam?” değil, “piyasalara ne dersem?” açısı ile işler yürütüldü.

Çarşamba günü 3 puanlık faiz artışı yapılırken para politikasındaki sadeleştirmeye geçiş de yapılmadı. Neden? Çünkü sadeleştirme demek; yüzde 16.50’ye çekilen faizin, “orta noktaya alınarak” yüzde 9.25’te duran gecelik faizin de yüzde 18-19 gibi bir seviyeye çekilmesini gerektiriyordu.

Önce “3 puan artıralım, yeter mi görelim?” diyerek yola çıkan para politikası yapıcıları, sadeleştirmeyi de 7 Haziran’daki toplantıya bıraktılar. Son çalkantıdan, itibar kaybından bile ders çıkarılmamıştı.

Pazar akşamı Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya Bankalar Birliği ev sahipliğinde bankacılar, İSO ve TÜSİAD gibi reel kesim temsilcileriyle “hasar onarımı” toplantısı yaptılar. En kısa zamanda para politikasında sadeleşmeye gidileceği; bunun da dar ve simetrik bir koridorda olacağı anlatıldı. Bu yüzden döviz kuru dün sabah gerileyerek açıldı. Pazar günkü toplantıdan ve konuşmalarda geriye kalan elle tutulur tek hikâye buydu. Bunun da çok da beklenen bir etkiyi yapmadığı görüldü öğleye kadar. Piyasa onca altı boş adımdan sonra “yapın görelim” savunma hattına çekildi çünkü.

Dün öğleye doğru Merkez Bankası’ndan yapılan açıklama ile sadeleşme sürecinin tamamlanması kararı verildiği duyuruldu. 1 Haziran’dan itibaren; 1 haftalık repo penceresi “politika faizi” yapılarak yüzde 16.50’ye eşitlenecek. Gecelik borç alma ve verme faizleri ise 1.5 puanlık marjlarla yapılacak. Yani yüzde 7.25’te duran taban faiz yüzde 15’e, yüzde 9.25’te duran tavan faiz de yüzde 18’e gelecek. “Geç likidite penceresi” faizi de yüzde 19.50 olacak.

Bu durum “kaçak güreşen” bir Merkez bankasına yüzde 16.50’nin üzerine 1.5 puanlık bir ilave sıkılaşma olanağı veriyor; piyasaya verdiği paranın miktarını azaltarak yapabiliyor.

Şimdi bu tablo ile Bakan

Yazının Devamını Oku

Faizden korkma geç kalmaktan kork

ÇARŞAMBA günü, döviz kuruna baş döndürücü bir hareket getirecek “olağanüstü” bir gün değildi.

Ama dolar kuru açılışta 4.6670, en yüksek 4.9282, kapanışta da 4.5485 oldu. Özetle açılışta 26 kuruş (yüzde 5.6) yükselip, kapanışta da en yüksek noktaya göre kabaca 38 kuruş (yüzde 7.8) düştü. Böyle bir çalkantı olması için ülkede çok ağır bir siyasi ya da toplumsal olay olması gerekirdi. Ama öyle bir durum da yoktu.

Tek ama temelden sarsıcı sorun, yatırımcıların seslendirdiği ve uluslararası finansal basına da manşet olan “Türkiye’nin bir merkez bankası var mı?” sorusu idi. Bunun nedeni de Merkez Bankası’nın kur artışına “kopuşa kadar” epeydir seyirci kalmasıydı.

Merkez Bankası çarşamba akşamüzeri olağanüstü yaptığı toplantı ile faizleri 3 puan artırarak yüzde 16.50’ye yükseltti. Bunu da yine Geç Likidite Penceresi denilen kanalın faizini yükselterek yaptı.

Dün de açılışta 4.5419’dan başlayarak bu satırların yazıldığı saatlerde en yüksek 4.7891’e kadar yüzde 5.4’lük yükseliş oldu. Hala çalkantı devam ediyordu.

Soru şu; ekonomide ve mali piyasalarda fiyatlama yapılamaz yere gelinmesi neden beklendi? Neden ekonomiye ve topluma büyük bir bedel ödetildi?

Öte yandan kurların hala yükseliş eğiliminde olmasının nedeni bu itibar kaybı. Hem geç kalıp ekonominin kur şokuna maruz bırakılması, hem de faiz artışının hala geçici bir pencere olan “geç likidite penceresinde” tutulması.

Faiz artışı hala piyasanın gerisinde. Olasılıkla “nasıl olsa 7 Haziran’da rutin toplantı için yine toplanacağız, o zamana kadar bakarız duruma” bakışı ile geride kalma tercih edilmiş olmalı. Ne yazık ki Merkez Bankası öne geçmek yerine, yine piyasanın gerisinde durmayı tercih ediyor. Önce 4 Haziran’da enflasyonun görülmesi, piyasa tepkisinin ölçülmesi, sonrasında piyasaya bakarak davranma tercihi bugünden apaçık görülüyor.

Kredibilite kaybına yeni bir geride duruş ekleniyor.

Yazının Devamını Oku

Sular çekilirken eskisi gibi yüzmek

SADECE son birkaç ay değil, son 5 yıldır döviz kuru artışı gerçekten de “dış güçlerin işi”. Dış güçler kimler mi? En başta hikayemize inanıp bunu “satın alan”, devasa bir sermayeyi ülkemize getiren “dış güçler”; başka ülkelerin tasarrufçuları, kurumsal yatırımcıları, parayı ucuz ve bollaştıran merkez bankaları şimdi geri çekiyorlar. Gelirlerken “pembe”, giderlerken “gri” ton bu yüzden.

Warren Buffett’ın 2002’de söylediği ve bugünlerde çokça paylaşılan lafı şu; “sular çekildiğinde kimin çıplak yüzdüğü anlaşılır”.

Bugünü anlamak için son 20 yılın hikayesine göz atmak gerekir.

Türkiye, Şubat 2001’de patlak veren krizle birlikte dalgalı kur rejimine geçti; Merkez Bankası döviz kurunun belli bir yerde olmasını savunmayacaktı artık. Krizi takiben IMF anlaşması ile mali yardım ve reformlar, yeni ve tek parti iktidarı, AB üyeliği için müzakere tarihi alınması derken Türkiye’ye sermaye akışı başladı. Öyle ki 2008’e kadar hem cari açığı büyüten hem de açığı aşan bir sermaye girişi yaşandı. 2002-2008 arası dönem döviz kurunun neredeyse düz bir çizgide küçük bant içinde kaldığı bir dönem oldu. 2008-2009 küresel kriz dalgalanması geride kaldıktan sonra, Nisan 2009-Mayıs 2013 arası dönem de aynı şekilde düz bir çizgide küçük dalgalanmalarla gidilen bir dönem oldu. Yine bu dönemde de devasa sermaye girişleri oldu.

PARASAL REHAVET

Gelişmiş ülkelerde derin durgunluğuna çare olsun diye basılan bol ve ucuz dövizler, gelişen ülkelere aktı ve geleceğe borç yazan “sahte cennetler” yarattı. Politikacılar seçim üstüne seçim kazandı. Bol ve ucuz döviz girişi, hem Türkiye’nin büyüme kapasitesinin üzerinde daha fazla cari açık vermesine kapı açtı, hem de kurun bu dengesizliğe karşın “aynı yerde kalacağı” yanılsamasına.

Bol ve ucuz devasa sermaye girişleri, gelişen ülkelerdeki siyasetçilerde “ne politik hata yapsak da ekonomiye etkisi ya olmuyor ya da çok sınırlı” rehaveti yarattı. Aynı politik söylemlerin sermaye girişlerinin azaldığı, “suların çekilmeye başladığı” dönemde tekrarlanması artık aynı tepki ile karşılanmıyor; sert piyasa tepkileri görülüyor.

Türkiye’de faizlerin 2013 Mayıs’ında yüzde 4.64’e düşmesinin tek açıklaması; 52 milyar dolarlık cari açığa karşı rekor 96 milyar dolarlık sermaye girişidir. Sonra faizlerin çıkması da gelen sermaye düşerken bizim buna uygun davranmamamızdır.

Hane halkı, üreticiler, ithalatçılar, sanayiciler 2002-2013 arası uzunca bir dönemde şunu öğrendi

Yazının Devamını Oku

Seçmene avans olarak verilen zamlar

TL’nin sert değer kaybı zirve yaparken, “sözlü manevralarla” zaman kazandırıcı uzatmalar yapılıyor. Merkez Bankası Başkanının her ziyaret ve toplantı trafiğinden sonuç çıkarma, umut besleme öne çıkıyor.

Merkez Bankası kurumsal olarak ise “tweet atar gibi” şunu diyor; “Piyasalarda gözlenen sağlıksız fiyat oluşumları yakından takip edilmektedir. Gelişmelerin enflasyon görünümü üzerindeki etkileri de dikkate alınarak gerekli adımlar atılacaktır”. “Gelişmeler” denilen kısımda, aslında Merkez Bankası’nın geç kalışı da var. “Adım atamadığı için ortaya çıkan gelişmelere karşı adım atacağını” söylemeye çalışıyor banka. İzleyen 24 saatte hiçbir adım gelmiyor.

“Şapkadan çıkacak tavşanların” sadece zaman kazandıran avans sağladığını herkes biliyor; Türkiye ekonomisi giderek artan bir hasarla “Godot’yu bekliyor”.

Bundan 10 gün önceki koşullarda 250 baz puan faiz artışı ile bu girdaptan çıkabilecek olan Merkez Bankası, bugün 350 baz puanlık faiz artışıyla ancak çıkabilecek duruma geldi. Banka faizi artırmadı da iyi mi oldu? Sadece 10 günde, kur ilave olarak yaklaşık yüzde 5 daha yukarı gelirken, piyasa faizi de yıllık yüzde 17.25’i geçti.

YA ZAM YA AÇIK

Kur artışı olacak, para otoritesi adım atmayıp seyredecek; ama sonuçları olmayacak mıydı? En belirgin artış baskısı akaryakıt fiyatları kanalından geldi. Bu da “tutuldu”; otomatik fiyat ayarlaması gereğince yapılması gereken artışlar seçim kararından bu yana “halı altına süpürüldü”. Bunun da sürdürülmesi olanaklı değildi; dün Resmi Gazete’de yayımlanan bir Bakanlar Kurulu Kararı ile bundan sonra gereken fiyat artışlarının mevcut vergiden vazgeçilerek karşılanacağı karar altına alındı. Özetle akaryakıt fiyatlarında kur ve uluslararası fiyatlardaki gelişmelere bağlı olarak artış gerektiren miktar, ÖTV miktarı azaltılarak karşılanacak.

Mayıs başında, akaryakıtta ÖTV indirimine dair çıkan haberler üzerine Maliye Bakanı Naci Ağbal, ÖTV’nin bütçe gelirlerinde önemli bir kalem olduğunu vurgulayıp “Yaklaşık 130 milyar TL para topluyoruz, bunun yüzde 46’sı akaryakıttan geliyor. Akaryakıtta 0.50’lik bir indirim için 16 milyar TL vergiden vazgeçmemiz gerekiyor, bu da bütçeye önemli bir yük getirir” demişti.

Mayıs başında uluslararası piyasadaki Brent tipi ham petrolün bir litresinin TL karşılığı ile Ankara’daki bir litre benzin fiyatı arasında, yılbaşına göre fiyat artışına bakılarak kabaca yüzde 10’luk bir fark varken, 16 Mayıs itibariyle yüzde 27’ye gelmiş durumda. Fark giderek açılıyor. Kur ve uluslararası fiyatlardaki artış yansıtılmadı. Bunu kapamak için gereken kabaca yüzde 20’lik bir fiyat artışı (ki benzinde kabaca ilave 120 kuruş ediyor) ÖTV’den vazgeçilerek karşılanırsa bir yıllık dönemde potansiyel olarak normal zamanlarda toplanan yıllık ÖTV tahsilatının yarısından fazlasını götürür.

FATURASI ÖZELE

Yazının Devamını Oku

Sözlü yönlendirmeyle döviz fren yapar mı?

2013 Mayıs ortasında ilk sinyal gelmişti; ABD’de parasal gevşemenin muslukları kısılmaya başlıyordu.

Bunun bir transatlantiğin yön değiştirmesi gibi zaman alacağı belli idi; ama aradan geçen 5 yılda neredeyse buna uygun pozisyon almayan bir ülke vardı: Türkiye. “Kırılgan beşli” içinde zaman içinde 4 ülke değişti ama adı çivili kalan tek ülke Türkiye oldu.

Bunun örnekleri çok; tasarruf açığı olup da 2010-2017 arasında reel kesimi, milli gelire oranla en çok kredi borcu yüklenen ülke Türkiye oldu. Bu borçluluk artışına karşın, reel kesimin aşırı biçimde döviz borçlanmasına önlem almayı en son akıl eden de.

Merkez bankası, hala parasal genişlemeci bir küresel ortam varmış gibi davranan da tek ülke Türkiye.

2017’nin ilk üç ayında cari açığı 8.3 milyar dolarken 2018’in ilk üç ayında bunun iki katına 16.3 milyar dolara ulaşan; ama sağladığı finansman 2017’de 11.9 milyar dolarken iki katı açığa 2018’de sadece 12.6 milyar dolarlık finansman bulabilen, bu yüzden rezerv kaybına uğrayan, bunun doğal sonucu döviz kurunun yükseliş baskısına tanık olup ama siyasetçileri “ekonomiye kur üzerinden saldırılardan” bahseden ülke de Türkiye.

2013’ten bu yana olan şu; cari açığı karşılayan finansman yok, rezerv kaybı ve yurtdışındaki mevduatlarla ihtiyaç karşılanıyor. Bu da kur üzerinde baskı yaratıyor. Böyle devam ederse kur baskısı bitmeyecek. Bitmeyecek çünkü içeride buna uygun bir para ve ekonomi politikası izlenmiyor. Hala 2009 sonrasındaki bol ve ucuz sermaye akışı devam ediyormuş gibi davranılıyor.

Son 12 ayda gayrimenkul alımları hariç net doğrudan yatırım toplamı 2.4 milyara gerileyen Türkiye, kısa vadeli sermayeye bağımlı hale geldi. Burada da parasını istikrarsız ve kırılgan hale getiren para politikası ile cazip olmaktan da çıkıyor.

2009 sonrasında gelişmiş ülke merkez bankalarının öne çıkarttığı ve hayli etkili olan politika şuydu; ileri dönük kılavuzluk (Forward guidance). Bu terimi içeride Merkez Bankası “sözlü yönlendirme” olarak kullandı. ABD’de faizin sıfır çizgisinde tabana yapışıp artık düşürülecek bir seviye kalmayınca yapılan bir kılavuzluk idi; mealen “faizi bu sıfır noktasında uzun süre tutacağız”. İşe yaradı da uzunca süre yüzde 0.25’te tutulup üzerine bir de tahvil alımı ile parasal genişleme yapıldı.

İçeride enflasyon sorunu olan ülkede, gelişmişlerin enflasyonla mücadelesi yerine deflasyonla mücadelesindeki bu

Yazının Devamını Oku

Halı altında biriktirerek enflasyon düşük tutulabilir mi?

ROKET gibi yükselen döviz kuru ve bozulan beklentilerle piyasada yükselen faizler endişeleri artırırken, önceki gün Beştepe’de “Ekonomi zirvesi” toplandı.

O toplantıya gitmeden Merkez Bankası yönetimi, piyasaya dolar verip karşılığında TL çektikleri “swap” işlemlerinde ihale limitini 1 milyar 250 milyon dolardan 1.5 milyar dolara yükseltmişti. Oysa durum, atılan adımın tersi idi; ihaleye katılım en düşük seviyede idi. Kimse Merkez’in yüzde 13.50’den TL çekmek istediği ihaleye katılmak, yüzde 13.50 ile Merkez’e para vermek istemiyordu. Piyasada faiz bunun üzerinde idi. İhalelere katılım 25 milyon dolara kadar düştü.Piyasaya bu kadar mı uzak Merkez yönetimi? TL faizinin yeterli olmadığını görmek için para piyasasına bakmak yeterli idi; bankanın yöneticileri piyasa faizinin bile kendi faizlerinin üzerine çıktığı bir piyasada “önlem aldık” demek için “boşa dönen kasnağı” çeviriyorlardı.Beştepe’den zirve sonrası çıkan açıklamada da “Merkez Bankası’nın elindeki araçları etkin biçimde kullanmaya devam edeceği” yer alıyordu. Sorun şurada ki; Merkez “etkin biçimde” olmak bir tarafa, elindeki asıl aracı kullanmıyor, kullanamıyor.

Bu yüzden de “fısıltı gazetesi” döviz kuru rejimi ve sermaye hareketlerine dair bin bir türlü dedikodu yayıyor; “olsa olsa böyle çözecekler” denilerek.

Yayılan söylentilere karşı Beştepe’den “açık piyasa ekonomisi politikalarına sıkı sıkıya sahip çıkılacaktır. Kur rejimi ve döviz tevdiat hesapları ile kambiyo rejimi başta olmak üzere hiçbir konuda, piyasa mekanizması dışında yöntemler asla söz konusu değildir” açıklaması geldi.

Kurun yükselişine yani TL’nin değer kaybına en önemli silahın TL faizlerinin yükseltilerek “kalkan görevi” görmesinin politik olarak engellendiğini, bu yükselişin de ancak “piyasa dışı önlemlerle” ancak durdurulabileceğini düşünen yurttaşlara yanıt veriliyordu.

Beştepe’den gelen açıklamada “faiz ve döviz kuru baskısını azaltmak, bununla birlikte enflasyonla daha etkin mücadele etmek için gereken tedbirler alınacaktır” denilmişti.

Bu toplantıya katılmadan önce İstanbul’da bir toplantıda konuşan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise “enflasyonist baskının azalacağı bir döneme girildiğini” söylüyordu.

Aynı saatlerde, Dünya’da

Yazının Devamını Oku