GeriRazi CANİKLİGİL BM lider değiştiriyor: En güçlü aday komşudan, hem de Putin dostu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

BM lider değiştiriyor: En güçlü aday komşudan, hem de Putin dostu

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ban ki-Mun’un görev süresi yıl sonunda doluyor. Yeni genel sekreter 1 ocak 2017’de görevine başlayacak.

Reformcular BM’ye hep bir kadın genel sekreter istiyordu. Beklenen aday çıktı. Bulgaristan, Rus lider Putin’e yakınlığı ile bilinen UNESCO Genel Direktörü olan vatandaşı İrina Bokova'yı BM Genel Sekreteri olarak aday gösterdi.

ABD, Bokova’dan hoşlanmıyor. Nedeni; 2011’de UNESCO’nun Filistin’i resmen tanımasına önayak olması. ABD yönetimi, UNESCO’nun üye ülkelerin oyları ile Filistin’i devlet olarak tanıması sonrasında, BM’nin Paris merkezli bu güçlü organına yönelik para yardımlarını askıya almıştı.

Rusya, Bokova’nın adaylığını destekliyor. Peki, ABD nasıl bakıyor? Şimdilik sessizler. Henüz hiç bir açıklama yok.

Bulgaristan’ın Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkan Yardımcısı olan vatandaşı Kristalina Georgieva’yı da aday gösterebileceği konuşuluyordu. AB üyesi Bulgaristan’ın isimleri uzun süredir tartışılan Georgieva yerine Bokova’yı tercih etmesi, Güvenlik Konseyi’ndeki Batı grubunun da Bokova’ya destek vereceğinin bir işareti olarak algılandı.

Bu yıl yönetmelikler gereği aday gösterme sırası Doğu Avrupa ülkelerinde. Baktığımızda artık hepsi AB üyesi. Yani ABD’ye daha yakın duruyorlar. Ancak, içlerinde güçlü aday gösterebilecek eli sağlam tek ülke Bulgaristan. Diğer ülkelerden şimdilik aday yok. İrina Bakova, eski Bulgar Dışişleri Bakanı, Komünist altyapıdan geliyor. Yıllardır da Paris’te UNESCO Genel Sekreteri. Bu sayede hem Batı grubu hem de Doğu grubu ülkelerden destek alması kaçınılmaz.
Bokova, Filistin krizi sonrasında ABD ile arası bozulmasının ardından Putin’in daveti ile Moskova’ya giderek Zafer Günü kutlamalarında boy göstermişti. Yani, Rus lider Putin’e çok yakın.

AB üyesi Bulgaristan, tercihini Rusya’ya yakınlığı ile bilinen Bokova’dan yana kullanması, Bulgarların bu kararlarının BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul’undaki etkisini hesapladıklarını gösteriyor.

ABD’den Bokova’nın adaylığı konusunda şimdiye kadar hiç bir tepki gelmedi. Görülen o ki, Ruslar, Fransa’nın da sıcak baktığı Bokova’nın adaylığı konusunda ABD’yi ikna etmiş görünüyorlar.

TÜRKİYE PUTİN'İN DESTEKLEDİĞİ BOKOVA'NIN ADAYLIĞINA NASIL BAKIYOR?

Acaba, Türkiye komşusunun BM Genel Sekreteri adayına nasıl bakıyor? Suriye ve Irak’ta yaşanan krizler yüzünden artık iç içe yaşadığımız mülteciler sayesinde BM ile işlerimiz çok yoğun ve karmaşık. Irakla ilişkiler içler acısı, Rusya ile malum. Son günlerde BM’yi Suriye’deki etkisizliği yüzünden eleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin’in dostu yeni BM Genel Sekreteri ile bu sorunları nasıl çözecek? Öncelikle Türk Dışişleri Bakanlığı, Bokova’nın adaylığı henüz momentum kazanmadan görüşünü, eğer varsa desteğini ya da kaygılarını bir an önce açıklamalı.

BAN GÖREVİ BIRAKIYOR

Güney Kore'nin eski Dışişleri Bakanı Ban Ki-mun, BM tarihindeki 8. genel sekreter. Ban'ın ikinci beş yıllık dönemi 2016 sonunda tamamlanacak. İki dönem görev yapan Ban Ki-mun'un tekrar seçilmesi için yazılı kurallara göre bir engel bulunmuyor, ancak BM tarihinde hiçbir genel sekreterin iki dönemden fazla görev yapmamış olması bu konuda bir teamül oluşturuyor. Zaten, Ban, yeniden aday olmayacağını defalarca söyledi. Ayrıca, Güney Kore Cumhurbaşkanlığı’na aday olacağı yönünde haberler yayınlanıyor.

BEŞ RESMİ ADAY VAR

Kendi ülkelerinin hükümetleri tarafından BM’ye aday gösterilen şimdilik 5 isim var. Hırvatistan’ın eski Dışişleri ve AB ile ilişkilerden sorumlu Bakanı Vesna Pusiç, Makedonyalı BM Genel Kurulu eski başkanı Srgjan Kerim, Slovenya eski cumhurbaşkanı Danilo Türk ve Portekiz eski Başbakanı ve BM’nin eski Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guiterez, Bokova’nın şimdiki rakipleri arasında bulunuyor.

GENEL SEKRETER'İN YETKİLERİ SEMBOLİK

Gerçekte, BM liderinin sembolik olmaktan başka önemli pek rolü yok. Sonuçta adı üzerinde genel sekreter. 193 üyesi olan BM’nin 5 ülke tarafından yönetildiğini defalarca yazdık. BM’nin yürütme organı veya yönetim kurulu diyelim, yani en üst organı olan Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi 5 ülke (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) herkesin anlaştığı bir kararı veto edebiliyor. Ya da diğer ülkelere baskı uygulayabiliyorlar. Konseyin daimi üyeleri, BM yönetmelikleri gereği kendi vatandaşlarını genel sekreterliğe aday gösteremiyorlar.

GÜVENLİK KONSEYİ ÖNERİDE BULUNMAYACAK

Bu yılki seçimler teknik olarak öncekilerden farklı olacak. Güvenlik Konseyi bu defa yeni Genel Sekreter için Genel Kurul’a öneride bulunmayacak. BM Genel Sekreteri, 5 yıllık süre için üye ülkelerin gösterecekleri adaylar listesinden BM Genel Kurulu'ndaki oylama ile seçilecek. Geçmişte böyle bir oylama hiç olmadı. Çünkü, seçilecek adayı Güvenlik Konseyi kendi içinde yaptığı kapalı müzakereler sonrasında belirler ve Genel Kurul’un onayına sunardı.

 

X

Saat saat seçim gecesi rehberi

ABD’nin önümüzdeki 4 yılda başkanını belirleyecek olan seçimlerde artık sona gelindi. Adaylar son sözlerini söyledi sıra seçmene geldi.

ABD’deki tüm anketler Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’ı favori gösterirken, Cumhuriyetçi Parti aday Donald Trump’un rakibi ile arasındaki puan farkını 2’ye indirmesi hala önemli bir şansının olduğunu gösteriyor.

 

Hillary Clinton, ABD Başkanı Barack Obama’nın katıldığı Philadelphia’daki son konuşmasından sonra New York’a geçerken, Donald Trump son seçim konuşmasını rakibiyle başabaş olduğu New Hempshire eyaletinde yaptı.

 

Demokrat Parti, seçim zaferini New York’un en büyük kongre merkezi Javits Center’da kutlamaya hazırlanırken, Cumhuriyetçi Parti ise New York Hilton otelinin tüm salonlarını kapattı.

 

Sandıkların kapanması ve sayım işlemlerinin başlamasıyla tüm dünyanın gözleri eyaletlerden gelecek olan sonuçlara kitlenecek. 50 eyaletten gelecek olan rakamlarda popüler oylardan çok o eyaleti kimin kazandığı önem teşkil ediyor.

 

Yazının Devamını Oku

Başsavcı Bharara, Zarrab hakkında yüz binlerce sayfadan oluşan kayıtlar üzerinde keşif yapıyor

ABD’deki Reza Zarrab davası mahkemeye sunulan belgeler, Başsavcı Bharara’nın açıklamaları ve ABD basınında hakkında sıkça çıkan yazılarla her geçen gün yeni bir boyut kazanıyor. Şimdiye kadar basına yansımayan bazı detayları aşağıda sırasıyla aktaracağım.

Bu haftaki “The New Yorker” dergisi, başsavcı Preet Bharara ile söyleşi ve analiz içeren geniş bir yazı yayınladı. Yazıda Bharara’nın ofisi için; bazı kişilerin yarı şaka yarı ciddi, kendi dış politikası olan ABD’deki tek savcı ofisi olduğunu söyledikleri belirtiliyor.

Bharara’nın 2013 yılında Hindistan’ın New York Başkonsolos Yardımcısı’nın evinde çalıştıracağı Hintli yardımcı kadın için vize sahtekarlığı yaptığı gerekçesiyle tutuklattığı ve bunun ABD ve Hindistan arasında krize neden olduğu ve Dışişleri bakanı John Kerry’nin Hindistan’dan özür dilediği de kaydediliyor.

Bharara röportajında, bu davanın ABD Dışişleri Bakanlığı'nda hazırlanıp kendi ofisi tarafından düzgünce onaylanıp mahkemeye sunulduğunu itiraf ederek sorumluluğu üzerinden atma cesaretini de gösteriyor. Hatta, ABD’nin özrüne ve Hintli konsolosun ülkesine dönmesine rağmen, Başsavcı Bharara suçlamalardan vazgeçmiş değil.

Zarrab iddianamesine de yer veren The New Yorker Dergisi, bu davanın Bharara’ya kazandırdığı Twitter takipçisi sayısına ve Türk halkının yargıya olan güveninin azalmasına değiniyor. Bizim için yeni bir şey yok.
Buna rağmen, “Zarrab konusu da Hintli konsolos iddianamesindeki gibi ABD Dışişleri Bakanlığı kaynaklı olabilir mi?” sorusunu da aklımıza geliyor.

Öyle ki, Zarrab ABD’ye Türk pasaportu ile giriş yaptı ve giriş için bir de ABD vizesi gerekiyor. Ve bu yol da İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu’ndan geçiyordu. Yani herkesin kafasındaki gibi “ABD ile anlaştı!, Bu kadar saf olmaz!” safsatalarının bir anlamı yok.

Zarrab’ın yerinde siz olsanız ne yapardınız?

Yazının Devamını Oku

“ABD’nin kafası hiç bu kadar karışmadı, Suriye ile ilgili sorular, seçimler sonrası için kaygılar”

Paris’teki kanlı saldırılar ve daha da geri giderek 1 Kasım seçimleri ardından Amerikalıların, Türkiye’yi nasıl gördüklerini soran çok.  Şunu öncelikle belirteyim ki; Amerikan halkı veya siyasetçisi sadece güncel konulara bakar.  Bizdeki gibi tarihin karanlık, karışık ve teorilerle dolu sayfalarına bakmazlar.

Türkiye’deki 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarını ve nedenlerini konuşan artık kalmadı. Gündemde terör ve Müslüman mültecilerin durumu var. ABD’de 2016 başkanlık seçimleri öncesindeki adaylar arasındaki tartışmalarda bile öne çıkan başka bir konu yok. (Şimdilik!)

Fazla uzatmadan, ABD’nin Türkiye’yi nasıl gördüğünü resmi ağızdan belgeyle aktarayım.

ABD Kongre Araştırma Servisi (CRS), kongre üyeleri için düzenli olarak Ortadoğu, terör, silahlanma, ekonomik ve diğer iç konular ile ilgili raporlar sunar. Türkiye için de yılda 3-4 defa rapor yayınlar.

CRS’in son yayınladığı " Türkiye: Arka plan ve kısaca ABD ile İlişkiler’’ başlıklı raporunda, 1 kasım genel seçimleri sonrasında ve IŞİD’a karşı mücadelede Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin adımlarının ne olacağı ve kafalara takılan sorular üzerinde değerlendirmeler yapıldı.

Raporu özet olarak yazmadan önce son paragraftaki şu cümle ile bir fragman vereyim istiyorum. “Türk liderler, Batılı ülkeler veya uluslararası kurumsal çerçeve ve bazı süreçlerde Türkiye’nin çıkarları ve konulara tercihli yaklaşımlarının yansıtılmadığına inandıklarında Türkiye'nin geleneksel Batı müttefikliğini benimseyişi zamanla azalır. “  Yani anlayacağınız, eğer sesine kulak verilmezse Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşacağı konusunda bir endişeleri var.

TÜRKİYE, ABD İÇİN BÖLGEDE DAHA AZ ETKİLİ

Ortadoğu uzmanı Jim Zanotti tarafından kaleme alınan raporda; “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun 2000’li yıllar ortalarında Türkiye'nin tarihi, dini, kültürü ve bölgedeki tecrübesi ve diğer bölgesel aktörlerle derin ilişkileri üzerine sürekli ortaya koydukları ‘’Stratejik Derinlik" ya da "Komşularla sıfır sorun" yaklaşımları ile son on yıl içinde Ortadoğu'da daha etkili bir aktör geldi.

Buna rağmen; Türkiye, komşu ülkeler için bir model olarak gösterilirken, iç ve dış politikada attığı bazı adımlarının  bölgesel sonuçları şekillendirme ve ABD çıkarlarını kolaylaştırmada daha az etkili hale dönüştüğü görülüyor.” şeklindeki ifade adeta Türkiye’deki iktidar muhalifi güçlerin ağzından çıkıyor gibi. 

Yazının Devamını Oku

Dünya 5’ten büyük müdür? G20 zirvesi Türkiye’nin ne işine yarar?

Hatırlayacaksınız, Suriye’de yaşanan içsavaşa son vermek adına uluslararası toplumun hiç bir çözüm üretememesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni eleştirerek “Dünya 5’den büyüktür” kampanyası başlatmıştı.

Bu şu anlama geliyor; BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 5’i hem daimi üye hem de veto yetkileri bulunuyor. Yani Güvenlik Konseyi’nde alınan ve tüm dünyayı ilgilendiren istedikleri kararları diğer üyelerin görüşlerine bakılmaksızın veto edebiliyorlar. Kim bunlar? Ve, buna ne hakları var?

70 yıl önce, İkinci Dünya Savaşı sonrasında galip gelen devletler; ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin, benzeri bir savaşın tekrarlanmaması ve sorunların diplomasi yoluyla çözülüp, ortak alınan kararların yasallaşması için Birleşmiş Milletler’i kurdular. Buraya kadar her şey iyi, ama bu ülkeler savaş kazanmanın gücüyle kendilerin, de Birleşmiş Milletler’in bir anlamda yönetim kurulu olan 15 sandalyeli Güvenlik Konseyi’ni de kurarak burada kendilerine olağanüstü veto yetkisini de veren daimi üyelik ile zaferlerini taçlandırdılar.

BM, geçtiğimiz hafta Suriye içsavaşının gölgesi altında sessizce 70’incı kuruluş yıldönümünü kutladı. Sadece Erdoğan değil, dünyanın pek çok entelektüeli de özellikle Güvenlik Konseyi’nde reform istiyor. 70 yıl önceki savaşı kaybeden Almanya ve Japonya günümüzün büyük ekonomileri Brezilya ve Hindistan ile birlikte Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelikle birlikte veto hakkını da istiyorlar. Bu 4 ülke zaman zaman bir araya gelip yıllardır tartışılan BM reform için izleyecekleri yolu konuşuyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM’yi her defasında eleştirerek “Dünya 5’den büyüktür” diyor ama, neden bu gruba katılamıyor?

Dünya 5’den büyük müdür? ve Türkiye, daimi üye olabilir mi?


Bunu rakamlarla inceleyelim; 2015 rakamlarıyla dünya ekonomisinin büyüklüğü 74.5 trilyon dolar. Güvenlik Konseyi’ndeki 5 ülkenin rakamı ise 35 trilyon.

Evet, Erdoğan haklı. 5 ülke diğer 193 ülkenin toplam ekonomik gücünün 4.5 trilyon dolar gerisinde. Ancak, günün ekonomik trendlerine bakıldığında 2020 yılı sonrası aradaki bu fark kapanıyor. Yani Erdoğan bu tezini 5 yıl daha sürdürebilecek. Dünya’nın gerisi 5 ülkeden daha küçük olacak.

Aslında, BM Güvenlik Konseyi üyeliğinin ekonomik güçle bir ilgisi yok. Askeri güçle ilgisi var. Sonuçta bu ülkeler İkinci Dünya Savaşı’nı kazanarak kendilerini buraya yerleştirdiler. Başka bir yol ile de inmeyecekleri ve onları zorlayabilecek kimsenin olmadığı da ortada.

Yazının Devamını Oku

New York’tan seçim sonuçlarına bakış

AK Parti (AKP), Türkiye genelinde yüzde 49.3 oy alırken, CHP, ABD genelinde yüzde 49.2 oy aldı. Yani yerler değişti. Bunun ne CHP ne de AKP için fazla bir önemi elbette yok. Ancak, CHP’nin AKP karşısında ABD’deki bu üstünlüğünü Kadıköy ya da Beşiktaş’takine benzetmememiz gerekiyor. Sonuçta AKP, Yurtdışı oyların genelinde tüm partilere bindirdi. Ancak ABD genelinde HDP yüzde 22.8 ile ikinci parti çıkarken AKP neden sadece yüzde 18.3’de kaldı?

25 yıl boyunca ABD’deki Türklerin nabzını tutan bir gazeteci olarak Ak Parti’nin (AKP) en çok beyin göçü verdiğimiz bu ülkede CHP’den bu kadar fark yemesini sadece eğitim seviyesinin farklılığına bağlayanlar haklı mı?

Hürriyet’in Cağaloğlu’ndaki merkezinden ayrılıp New York bürosuna geçeli dile kolay 25 yıl oldu. Hergün Babıali yokuşunu çıkmıyor, 5.inci caddede yürüyordum. Öğlenleri Sultanahmet meydanının banklarındaki güneşlenmelerin yerini Bryant Park’ın güzel çimleri almıştı. O günlerde ne bir internet vardı, ne de Türk uydu kanalları. New York’un 42.sokağındaki Grand Central binasının tepesinde bugünkü sigorta firması MetLife yerinde eski havayolu firmasının ismi PANAM yazıyor, THY ise New York’a günde bir defa Brüksel aktarmalı uçuyordu. Telefon şirketlerinin Türkiye’ye dakikasına 2 dolar yazdığı o eski günlerde benzin istasyonunda çalışan bir Türk, günde saatine sadece 4 dolar kazanıyordu. Anlayacağınız Türkiye’ye telefon açmak hem lüks hem de iyi bir alışkanlık değildi. Biz bile gazetede çalıştığımız halde, Türkiye’den haberleri Almanya’da basılıp her gün uçakla New York’a gönderilen Hürriyet’den okuyorduk. Amerika’daki vatandaşlarımız da Türkiye’nin gündemi ile ilgili gelişmelerden haberdar olmak için büromuzu arardı. O yıllar ABD’de şimdiki kadar çok çok Türk işyeri yoktu ama, çok daha fazla Türk vardı. Bunların çoğu, lisan eğitimi için gelip, kaçak durumda yaşayan ya da çalıştığı gemi limana yanaşınca kaçan Türklerdi. Ben haber almak için büromuzu arayanları hafta içi arayanlar ve hafta sonu arayanlar diye iki gruba ayırırdım.

Haftaiçi arayanlar, hani o beyin göçü dediğimiz gruptan insanlardı. Yani ABD’ye yüksek lisans eğitimi için gelip, bu ülkenin sunduğu imkanların etkisiyle kalmaya karar veren, ama aklı hep Türkiye’sinde olan insanlardı. Her şeyin daha iyisini istiyor, hayalini kuruyor ve bunu başarabileceklerine inanıyorlardı. Tıpkı, Nobel ödüllü Aziz Sancar, Amerika’nın en ünlü doktoru Mehmet Öz’ün babası Dr.Mustafa Öz ve Harvard’dan tutun da ABD’nin en saygın üniversitelerinin laboratuvarlarında inanılmaz işler başaran yüzlerce biliminsanımız ve binlerce başarılı girişimcimiz gibi.

Bu insanlar; bir genel seçim, doğal bir afet ya da bir ülkemizde güncel bir kriz olduğunda hemen büromuzu ararlardı. Yaşları yüksekti. Kibar konuşurlar, sohbet etmeye çalışırlardı. İşimizin yoğunluğuna rağmen onlara bildiklerimizi aktarmak bize mutluk verirdi. Haftasonu arayanlar, tahmin edeceğiniz üzere, futbol maçlarının sonuçlarını öğrenmek içindi.

Yazının Devamını Oku

Türkiye, sadece AKP değil: 1 Kasım seçimlerini beklemeye gerek yok

Türkiye, Ankara’nın ortasında böylesi kanlı bir vahşeti ilk defa yaşadı. Yunanlılar Ankara’nın Polatlı ilçesini top ateşine tuttuklarında bile bu kadar kayıp vermemiştik. Polatlı'da atılan top ateşleri Ankara’nın göbeği Sıhhiye’den duyulmaya başlayınca, yeni kurulan meclisin pek çok üyesi Kayseri'ye kaçmıştı.Bunun üzerine Atatürk’ün ünlü sözünü hatırlayalım;“Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır. O satıh bütün vatandır. …. Vatan'ı korumak demek, bir sınırı tutupta orda savunma yapmak demek olmayabilir.”

Atatürk bu sözü ile işgal altındaki ülkemizin, sadece bir kısmında oluşturulan bir savunma hattının yeterli olmayacağını, bütün vatanı içine alan bir savunma ile gerçek anlamda savunma yapılabileceğini ifade ediyordu. Bu sözüyle, birlikte mücadelenin, destekli savaşmanın önemini vurgulamış ve müdafaayı karış karış tüm ülkeye yayarak kazanmayı hedeflemişti. Atatürk, bunu işgalci dış güce karşı başardı. Öyle bir gün geldi ki, Yunan meclisi bu defa Ankara’da ölen canlarımız için saygı duruşunda bulundu. Bakınız kin ve nefret nasıl unutuluyor.

Peki yaşadığımız teröre karşı mücadeleyi öfkemize “Dur!” diyerek günün şartlarıyla nasıl vereceğiz?

Yakın tarihimizdeki bu olayla Ankara katliamına şöyle bir bir ışık tutalım;

Terörü durdurmak için 1 Kasım seçimlerini beklemeye gerek yok. Türkiye, AKP’nin değil. Herşeyi onlardan beklemek veya her olay sonrasında AKP’nin siyasi kararlarını hedef göstermek, ya da daha da ileri gidip AKP seçmenine hakaret etmek terörü ya da yaşanan olumsuzlukları durdurmaya yetmiyor. Sadece, şimdiye kadar ne yapıldıysa işe yaramadığını kabullenmemiz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Büyük Ortadoğu Projesi’nin yeni eş başkanları: Suriye soğuk savaşını Rusya ve İran Stratejik Ortaklığı mı kazandı?

Birleşmiş Milletler’de bir koşturmaca var ki, yıllardır böylesi görülmemişti. Dile kolay 70.inci Genel Kurul toplantısı gerçekleştiriliyor. Tüm liderler New York’ta. Her ülke lideri kendi hedefleri doğrultusunda yoğun diplomasi trafiğindeler.

New York’taki ilk 2 gününü New Jersey’de yaşayan kızının evinde dinlenerek geçiren Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun BM’deki öncelikli hedefi Suriye sorununda hükümetinin görüşlerini diğer liderlere kabul ettirmek. Ayrıca 1 kasım seçimleri öncesinde seçmene dışarıda saygın ve etkili bir lider görüntüsü vermek.

Almanya’nın Türk başkonsolosluğuna da komşu BM yakınlarındaki binasında Şansölye Angela Merkel ile görüşmeye beraberinde MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı da götüren Davutoğlu, Türkiye’nin elindeki 2 milyon mülteciden bir kaç yüz bininin Almanya’ya geçişini kolaylaştırmak ve Suriye içinde güvenli bölge kurulması konularını konuştu.

Almanya’nın parası çok, ama Esad’ı koltuğundan indirebilecek gücü yok. ABD Başkanı Obama’nın ise Suriye konusunda artık Türkiye’yi dinlemediğini Sağır Sultan dahi biliyor. 2 yıl önce Başkan Obama ve yardımcısı Biden, Beyaz Saray’daki öğle yemeğinde MİT Müsteşarı Fidan’ı zaten çok dikkatle dinlemişlerdi. Esad gitmesi gerektiği ve nasıl gideceğini kendilerine el ve kol hareketleri ile de anlatan Fidan’ı dikkatlice dinlemişlerdi. Avrupalı liderler de dinlemişti. Merkel ayak üstü de olsa yine dinledi. Ama, Suriye konusunda ikna edilmesi gereken ülke Rusya’nın ta kendisiydi. Bunu Güvenlik Konseyi toplantılarında hızlı ve etkili konuşan Rus Büyükelçi Vitali Çurkin’den öğrenmişlerdi. ABD, Rusya’nın onayı olmadan Esad’ın indirilemeyeceği gerçeğini çoktan anlamıştı. Obama, zaten bölgede başını yeni bir belaya sokmamak için çok özen gösteriyordu.

Rusya’ya göre, Esad giderse ortalık daha da karışacaktı. Bunu her defasında Dışişleri Bakanı Lavrov ifade ediyor, Güvenlik Konseyi toplantılarında anlatıyorlardı.

Yazının Devamını Oku

Amerikalı polisin ölümüne neden olayı cep telefonu ile kaydettim

Bu köşede en son yazdığım yazı, ABD’deki polis şiddeti ve nedenleri ile ilgiliydi. Yazıda bu yıl 25 yılımı dolduracağım bu ülkede hiçbir polis şiddetine ya da herhangi bir gasp olayına şahit olmadığımı yazmıştım.

27 Aralık Cumartesi akşamı bu kısmen değişti. New York’ta infaz edilen polis memurlarından Rafael Ramos’un cenazenin kaldırıldığı günün akşamı bir başka polisin ölümüne neden olayın tek şahidi bendim.

Bir arkadaşımı, New York’un tam karşısındaki New Jersey eyaletinde Türklerin yoğun olarak yaşadığı Cliffside Park kasabasındaki evine bırakıyordum. Arkadaşımın aracımdan inmesiyle birlikte sirenler çalarak hızla gelen 3 polis aracının hemen önümüzdeki sokağa girmeleri bir oldu. Otomobilimin New York Basın plakasına güvenerek bende hızla polislerin peşinden gittim. Polisler 2 sokak geçtikten sonra aniden durarak araçlarından indiler. Ben de New York Polis departmanının bana verdiği basın kartını boynuma asarak aracımdan inip yanlarına koştum. Gördüğümüz sahne sadece beni değil polisleri de şoka sokmuştu.

Karanlık bir mahalle arasında bir polis yerde kanlar içinde yatarken, diğeri şoka girmiş, adeta bir buda heykeli gibi hiç kıpırdamadan kaldırımda oturuyordu.
Birlikte olay yerine vardığımız polislerin hepsi telsizleri ile konuşarak yardım istiyordu. O anda gazeteci olduğumu tamamen unuttum. Polisler, yerde yatan genç meslekdaşlarını hareket ettirmekte çekinirken, ben ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Yolun ortasında ön camı kırılmış özel bir otomobil vardı. İçi boştu. Hemen gazeteci reflekslerim devreye girdi. Bu polislere ne olmuştu? Oldukça karanlık olan olay yerini, polis araçlarının kuvvetli, ancak dönen ışıkları daha da belirsizleştiriyordu. Polislere yine bir intikam infazı mı yapılmıştı?. Bu arada polislerin üzerlerinde silahları yoktu. Ama siyah üniformalarını giymişlerdi. Peki vuruldularsa vuran kişi neredeydi? Yoksa bir kazamıydı? Küçük bir sokakta nasıl böyle bir kaza olabilirdi. Bu sırada camı kırık olan araca giren yaşlıca bir kadının araçtan bir şişe su alıp, kaldırımda oturan polise verdiğini ve yerde hareketsiz yatan polise oldukça sakin bir ses tonu kullanarak ismi ile seslendiğini duydum. Bu kadın öyle sakindi ki, yardıma gelen polisler bile adeta ondan direktif alıyorlardı. Bu bölümü tam 44 saniye cep telefonumla kaydettim. Yerde kanlar içinde yatan polis, kendisine yapılan ilk müdahale, şoktaki diğer polis, yardıma koşan polislerin müdaheleleri ve camı parçalanmış araç, hepsini kaydettim.

Yazının Devamını Oku

Amerikalı polisin ölümüne neden olayı cep telefonu ile kaydettim

Bu köşede en son yazdığım yazı, ABD’deki polis şiddeti ve nedenleri ile ilgiliydi. Yazıda bu yıl 25 yılımı dolduracağım bu ülkede hiçbir polis şiddetine ya da herhangi bir gasp olayına şahit olmadığımı yazmıştım.

27 Aralık Cumartesi akşamı bu kısmen değişti. New York’ta infaz edilen polis memurlarından Rafael Ramos’un cenazenin kaldırıldığı günün akşamı bir başka polisin ölümüne neden olayın tek şahidi bendim.

Bir arkadaşımı, New York’un tam karşısındaki New Jersey eyaletinde Türklerin yoğun olarak yaşadığı Cliffside Park kasabasındaki evine bırakıyordum. Arkadaşımın aracımdan inmesiyle birlikte sirenler çalarak hızla gelen 3 polis aracının hemen önümüzdeki sokağa girmeleri bir oldu. Otomobilimin New York Basın plakasına güvenerek bende hızla polislerin peşinden gittim. Polisler 2 sokak geçtikten sonra aniden durarak araçlarından indiler. Ben de New York Polis departmanının bana verdiği basın kartını boynuma asarak aracımdan inip yanlarına koştum. Gördüğümüz sahne sadece beni değil polisleri de şoka sokmuştu.

Karanlık bir mahalle arasında bir polis yerde kanlar içinde yatarken, diğeri şoka girmiş, adeta bir buda heykeli gibi hiç kıpırdamadan kaldırımda oturuyordu.
Birlikte olay yerine vardığımız polislerin hepsi telsizleri ile konuşarak yardım istiyordu. O anda gazeteci olduğumu tamamen unuttum. Polisler, yerde yatan genç meslekdaşlarını hareket ettirmekte çekinirken, ben ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Yolun ortasında ön camı kırılmış özel bir otomobil vardı. İçi boştu. Hemen gazeteci reflekslerim devreye girdi. Bu polislere ne olmuştu? Oldukça karanlık olan olay yerini, polis araçlarının kuvvetli, ancak dönen ışıkları daha da belirsizleştiriyordu. Polislere yine bir intikam infazı mı yapılmıştı?. Bu arada polislerin üzerlerinde silahları yoktu. Ama siyah üniformalarını giymişlerdi. Peki vuruldularsa vuran kişi neredeydi? Yoksa bir kazamıydı? Küçük bir sokakta nasıl böyle bir kaza olabilirdi. Bu sırada camı kırık olan araca giren yaşlıca bir kadının araçtan bir şişe su alıp, kaldırımda oturan polise verdiğini ve yerde hareketsiz yatan polise oldukça sakin bir ses tonu kullanarak ismi ile seslendiğini duydum. Bu kadın öyle sakindi ki, yardıma gelen polisler bile adeta ondan direktif alıyorlardı. Bu bölümü tam 44 saniye cep telefonumla kaydettim. Yerde kanlar içinde yatan polis, kendisine yapılan ilk müdahale, şoktaki diğer polis, yardıma koşan polislerin müdaheleleri ve camı parçalanmış araç, hepsini kaydettim.

Yazının Devamını Oku

ABD’deki polis şiddeti “Irkçılık”değil

24 yıldır New York’ta yaşıyorum. ABD’de polisin yaptığı ırkçılık değil. Sadece kendilerine verilen aşırı yetkilerin acı bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Adalet mekanizması da bunu destekliyor.

Sene 1990 New York’ta Queens College’a başladım. Okulun ilk haftası “freshman” denilen yeni öğrencileri spor salonuna topladılar. New York Polis Departmanından bir dedektif, tehlikelere karşı kendimizi nasıl koruyacağımızı anlatacaktı.

New York o yıllar hiç de şimdiki gibi değildi. 42. Sokakta güpegündüz insanı soyuyorlar ve ortalıkta ne bir polis, ne bir yardım eden ne de başınıza gelenleri kaydedecek, henüz icat olmadığı için bir videolu cep telefonu vardı. Bırakın Harlem’e gitmeyi, metroya binmek ya da şehrin batı yakasına yürümek büyük cesaret isterdi.

Hem bu yüzden hem de daha önce sadece filmlerde gördüğümüz bir dedektifi yakından görmek belki de tanışmak için spor salonunun yolunu tuttum. İri yapılı, bıyıklı dedektif salonu dolduran yaklaşık 300 kadar öğrenciye sürekli hareket ederek ve ses tonunu bir yükseltip bir indirdiği konuşmasında kısaca şunları söyledi;

“ Manhattan’a giderken yanınıza bir arkadaşınızı da alın gidin. Eğer yalnız gitmek zorunda kalırsanız, sokaklarda sakın yavaşça etrafa bakınarak yürümeyin. Sizi turist ya da kolay iletişim kurulacak biri olarak görürler. Hızlı da yürümeyin, bu defa korkak, güçsüz sanırlar. Normal yürüyün. İnsanlarla göz kontağına girmeyin!.”

Yazının Devamını Oku

Y kuşağı, Obama’ya sırtını çevirdi

Obama’yı 2008 yılında destekleyerek ABD’nin ilk siyah başkanı olarak seçtirmeyi başaran “Y” ya da “Millennials” kuşağı diye adlandırılan 1977-1981 arası doğumlu gençlerin, gelecek hafta hafta yapılacak olan ara seçimlerde Başkan Obama’ya sırt çevirmeleri ne rağmen yine Demokrat Parti’yi desteklenmeleri bekleniyor.

Harvard Üniversitesi’nin 18-29 yaş arası gençler arasında yaptığı nakete göre, ” Y Kuşağı” ne Cumhuriyetçileri ne de Demokratları desteklemediği halde yine Demokrat Parti’nin önderliğinde (50-43) bir ABD kongresi tercih ediyor.

ABD’de Vietnam savaşını bilmeyen ve ilgilenmeyen bu kuşak kürselleşmenin de etkileriyle tüm dünyaya yayıldı. Yeni iletişim teknolojilerinin de bu neslin alt temasını oluşturmasında önemli rol oynadığı Y kuşağı, beklenenin aksine siyaset ile de çok yakından ilgileniyor.

IŞİD için hiç endişeleri yokHarvard Üniversitesi, Siyaset Enstitüsü’nün yayınladığı anket sonuçlarına göre, 2012 ABD Başkanlık seçimlerinde Yüzde 53’ü Barack Obama, Yüzde 33’ü ise Cumhuriyetçi aday Mitt Romney lehine oy veren Y kuşağı, bu defa Obama’nın güvenoyunu yüzde 43’e indirmiş durumda. Genel olarak ekonomi Y kuşağını en çok kaygılandıran konu olarak yüzde 18 ile öne çıkarken, işsizlik (8), Savaşlar ve sağlık (7), eğitim ve göçmenlik ise yüzde 6’yı endişelendiriyor. Bu gençlerin ulusal güvenlik ve IŞİD için kaygıları sadece yüzde 3.

Türk Millenial’ların çevre tutkusu küresel ortalamanın üstündeObama’nın başkan seçilmesinde öneml rol oynayan Y kuşağını, Türkiye’de de ilk defa Gezi Parkı olaylarında tanımıştık. Türk Y kuşağının çevreye olan tutkusu yüzde 83 ile küresel ortalama olan yüzde 77’inin üzerinde çıkmış, ve yine yüzde 86’sı Türkiye’de yaşamaktan gurur duyduklarını belirtmişlerdi.

Yazının Devamını Oku

Sandıklı oylama Türkiye’yi BM’de hüsrana uğrattı

Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’ne seçilememesinden çok, İspanya karşısında üçüncü turda 193 üyeden sadece 60 oy alabilmesi dış politikamız açısından hayalkırıklığı yarattı.

Halbuki, Türkiye’nin ikinci tur sonunda oylar İspanya lehine 120, Türkiye aleyhine 73 iken artık uzatmayıp çekilmesi gerekmezmiydi? Bunu yapmayıp üçüncü turdan umutlanması, ya Dışişleri’nin büyük hatasına, ya da yaşanan şokun etkisine bağlanabilir. Ama şu bir gerçek ki, BM’deki geleneksel açık elektronik oylamanın aksine kapalı usul sandıkta yapılan oylamada delegeler o kadar özgür ki, kimse kimsenin ne oy kullandığını bilmesi imkansız. Bu yüzden verilen sözlerin ya da vaatlerin hiç bir anlamı yok.
Aslında, Türkiye, “Batı Avrupa ve Diğerleri” grubundan rakipleri Yeni Zelanda ve İspanya karşısında bu seçimi çantada keklik olarak görmüyordu. Hem Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hemde BM’deki Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Halit Çevik, temkinli konuşarak, yarışın başa baş gececeğini, herkesin şansının eşit olduğunu söylüyorlardı.

IŞİD, Kobani’yi kuşatana kadar şansımız yüksekti

Türk basınında da önceki aylarda Türkiye’nin bu defa şansının daha düşük olduğu ve seçimi kaybedeceği iddiaları yeralmıştı. Aslında, herşey IŞİD’ın Kobani’yi kuşatmasına kadar iyi gidiyordu. BM’de konuştuğum çok sayıda diplomat yarışın başbaşa geçeceğini ancak Türkiye’nin gruptan seçilecek 2 adaydan biri olacağını iddia ediyorlardı. BM’deki tecrübeli yabancı meslektaşlarımızda bu fikirdeydi. Ancak, Türkiye, Kobani’ye neden müdahale edemediğini dünyaya anlatamadı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, New York’taki temaslarında yoğun bir diplomasi yürütse de IŞİD konusunda Türkiye’nin politikası anlaşılan kimseyi tatmin etmedi. Hatta, bu konuda hükümetin o kadar büyük çekingenlikleri vardı ki, New York’ta ne bir basın toplantısı yapıldı, ne de bir yabancı gazetecinin sorusuna cevap verildi. Çavuşoğlu, oylamadan 2 gün önce BM Genel Kurul salonu girişinde açtığı “Güvenli Liman Türkiye” sergisinde bile kendisini çevreleyen yabancı gazetecilerin sorularına cevap vermedi. Sadece sergi ile soru sorun demekle yetindi. IŞİD meselesini, Türkiye’nin neden Kobani’yi kuşatan IŞİD’a değilde kendi sınırlarındaki PKK’yı bombaladığını bir türlü anlatamadı.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın ardından; Güvenlik Konseyi adaylığımız, BM reformu

Türkiye’yi 16 Ekim günü Birleşmiş Milletler’de önemli bir seçim bekliyor.

Ülkemiz, 2015-2016 dönemi BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için aday. Ve rakipleri ise sadece İspanya ve Yeni Zelanda. Aşağıda bu seçimde Türkiye’nin şansı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı BM Genel Kurulu’nun ardından yaşananları değerlendirelim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM’nin 69’uncu Genel Kurul oturumunda yaptığı konuşmada, Güvenlik Konseyi’ne aday olan bir ülke liderinin hiç söylememesi gereken şeyleri kürsüden haykırmasına rağmen, BM’de sorduğum yabancı tüm diplomatlar Türkiye’nin bu koltuğu Suriye’den kabul ettiği mülteciler ve yaptığı insani yardımlar sayesinde rahatça kazanacağını, grubumuzda ikincilik yarışının İspanya ve Yeni Zelanda arasında geçeceğini açıkça söylüyorlar.

-Erdoğan’ın BM’de neler söylediğini hatırlayalım;Erdoğan, Genel Kurul’daki konuşmasında Gazze’de yaşananlar, Mısır’daki darbeyi meşrulaştırması ve Suriye’de devam eden katliamlardan Güvenlik Konseyi’nin işleyiş yapısını sorumlu tutarak şu ifadeleri kullanmıştı;

“Bütün dünya ülkeleri ortaklaşa bir karar almaya çalıştıklarında sadece 2. Dünya savaşının galibi olan BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 ülkeden “Fransa, Çin, İngiltere, ABD ve Rusya) biri bu kararı veto ederse, bu karar hayata geçmiyor.

BM’nin yapısı o yıllar önceki haliyle değişmeden duruyor. Ve, bugün tüm dünyadan konuya farklı sivil toplum hareketleri ile birlikte “Dünya 5’te Büyüktür” İkinci Dünya Savaşı BM’de devam ediyor. Artık, bunu değiştirme zamanı.”

Yazının Devamını Oku

BM’deki İklim Zirvesi: Dünya 3-5 derece ısınıyor, hiç olmazsa 2 dereceyi geçmesin

Irak, Suriye ve Ukrayna gibi başlıca ülkelerdeki iç çatışmalarda süregelen şiddete bir türlü çözüm üretemeyen Birleşmiş Milletler (BM), çözümsüzlük listesine “İklim” sorununu da ekledi. Salı günü BM’de gerçekleştirilecek olan “İklim Zirvesi”ne en az 124 ülke devlet başkanı ya da başbakan seviyesinde katılacak. Enerji üretimi ve kullanımına uluslararası kriterler getirecek olan New York zirvesinden sonra, gelecek yıl Paris’te organize edilecek olan yeni zirvede imzalar atılsın isteniyor.

Bunu dünyanın sağlığı için çok büyük bir adım olarak görmeyin. Uzmanlara göre dünya çoktan kirlendi bile. Amaç, sadece kirlenme hızını azaltmak.
Bu olumsuzluğa 100 bin kişi beklendiği halde 400 bin kişinin katıldığı New York’taki tarihi “İklim Yürüyüşü” bilinçli insanların arttığını gösterdi.
Dünyanın başka ileri gelen şehirlerinde de eşzamanlı gerçekleştirilen yürüyüşlere katılanlar “Artık dayanılmaz hale gelen çevre kirlenmesine , buzulların erimesiyle suların ,hatta okyanuslardaki asit yükselmesine karşı; ‘’Artık yeter!, nefes alamıyoruz, ekonomik büyüme değil, çocuklarımıza temiz bir dünya, sağlıklı büyüme istiyoruz!” diye haykırdılar.

-BM’nin hedefi küresel ısınmayı 2 derecenin altına indirmek
Ancak, dünya insanları için durum çok ciddi. Gelecek asırlarda oksijensiz kalması beklenen dünyamız, insanlar olmadan da kendisini yenileyecek, farklı canlılarla yaşam devam edecektir. Bilim, küresel ısınmanın tam gaz ilerlediğini söylüyor. Ve, bunu durdurmak artık öyle kolay bir şey değil. Öyle ki, dünya liderlerini New York’taki zirveye çağıran BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon bile, yüzyıl sonuna kadar 3-5 derece artması beklenen bu ısınmayı durdurmak gibi bir boş hayal içine düşmeyip, en azından 2 derecede tutma hedefi koydu. Hatta bir B planlarının olmadığını da açıkça kaydetti. ABD’li araştırama kurumu PEW son yayınladığı ankette; Amerikalıların en çok endişelendikleri konunun El Kaide benzeri terör örgütleri olduğunu söyleyenler yüzde 71, İklim Değişikli olduğunu söyleyenlerin ise yüzde 48’de kalması medya haberlerinin insanlardaki etkisinin boyutunu gösteriyor.

Dünyadaki yaşam tarzı ve alışkanlıklar böyle giderse, 2100 yılında atmosferde biriken sera gazları iki misline çıkacak. Bunun anlamı; kuzey ve güney kutuplarında buz diye bir şey kalmayacak. Eriyen buzlar, bazı ada devletleri yok edeceği gibi, pek çok ülke en değerli topraklarını denize bırakacak. Bu süreçte tetiklenecek olan büyük kasırgalar ve doğal afetlerle milyonlarca insanın yaşamını yitireceğini de unutmayalım.

BM’nin ‘’İklim’’ zirvesindeki amaç, atmosfere salınan sera gazlarından kaynaklanan ısınmayı bu yüzyılın ortasına doğru hiç olmazsa yüzde 40 ve 70 arası azaltmak. Yıllardır atmosferde ısınmış halde toplanan karbondioksit öyle hemen soğumayacağı için bu hedefli tuttursak bile faydalı sonuçlarını görmemiz onlarca yıl alacak.

-Türkiye, atmosferi kirletme hızındaki büyümesiyle 1 numara

Yazının Devamını Oku

Teröre karşı savaş neden kazanılamıyor?

ABD Başkanı Barack Obama, Irak ve Suriye’de katliamlarına devam eden IŞİD ile mücadele için henüz stratejik planlarının bulunmadığını, bu işin kapsamlı ve uzun bir iş olduğunu söyledi. Hatta Esad’a yaptığı gibi kırmızı çizgi de çizmedi. Bunu zaten bekleyen de yok.

-ABD’nin iyi ki bir stratejik planın yok. Olsaydı herkes yanmıştı

Öncelikle şunu hatırlatalım. ABD, bol bol savaşa ve çatışmaya giren bir ülke. Belki de yönetmen Oliver Stone’un dediği SSCB’nin dağılmasıyla kendisine yeni bir düşman yaratmak zorundaydı. Bu defa İslam’ı seçti. Bu elbette bir komplo teorisi. Ancak gerçek olan şu ki; ABD, Vietnam yenilgisinden sonra Irak ve Afganistan’daki savaşlarının yanısıra, Libya, Yemen, Pakistan ve bazı Afrika ve Orta Amerika ülkelerinde gerek hava bombardımanı, gerek İHA araçları ile infaz, gerekse özel eğitimli askerlerle küçük hedefli operasyonlar yapıyor. Bunların hepsi de stratejik bir planla yapılmıştı. Peki strateji vardı da ne oldu? ABD, gerçekten en son ne zaman bir savaş kazandı? Nükleer bombalarla kazanılan 2. Dünya savaşı dışında, akla gelen bir Kore savaşı var. O ise resmen kazanılmadı. Çünkü ortada bir barış anlaşması dahi yok. Bu savaş yasal olarak halen devam ediyor. Irak ve Afganistan’da söze gerek yok. Durum ortada. ABD’nin hedefi ister petrol, ister güvenlik, isterse demokrasi getirme hevesi olsun, bu hedefleri tutturamadığını görüyoruz. Büyük askeri gücü ve zenginliğine rağmen dünya sorunlarını çözemediği ortada. Bunu bile bile bölgemizdeki sorunları ABD’nin çözmesini bekliyoruz. ABD asker sokarsa ‘’Müslümanları ölecek’’ diye kızıyor, sokmazsa ‘’Eyyy Amerika’’ sesleri ile ‘’Müslümanlar ölüyor dünya seyrediyor’’ diye sitem ediyoruz.

-ABD’nin Ortadoğu’da başarısı yok
ABD ordusu ne kadar ileri teknolojiye sahip olursa olsun, ortada, özellikle Ortadoğu’da hiç bir başarısı yok. Hatta başka bir yerde başarısı olduğuna dair bir örnek de yok.

Yazının Devamını Oku

Güvenlik Konseyi, dünya sorunlarını işte bu yüzden çözemiyor!

Cumhurbaşkanı adayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarını eleştirken, sorumlu olarak Birleşmiş Milletler'i gösterdi. Bu ilk defa olmuyor. Başbakan aklına yattığı konularda BM Güvenlik Konseyi’ni adeta bir savaş kararı alacak bir noter gibi platform sanıyor.

Sert Erdoğan ifadelerinde: “Birleşmiş Milletler sen ne işe yararsın?” Bu işin baş sorumlusu sensin!” şeklinde eleştirirken, BM’nin esas kararlarının alındığı Güvenlik Konseyi 2015-16 dönemi geçici üyeliği için adaylık başvurumuzu da kendisi yaptı.

Yani Erdoğan, şiddetle eleştirdiği Güvenlik Konseyi’ne girmek için çok da arzulu. Bu makamı ülkemiz ya da kendisi için büyük bir prestij olarak görüyor. Halbuki, eğer seçilirsek ne Gazze’ye ablukayı kaldırabilecek, ne de Kıbrıs’a ambargoyu.

BM’ye eleştirilerini sürdürürken "Dünya barışını sağlamak için Birleşmiş Milletler bu görevini yerine getiremiyorsa kendini “check” etmesi lazım, gözden geçirmesi lazım. BM Güvenlik Konseyi'ne bakıyorsunuz, zaten orası 5 tane ülkenin iki dudağının arasında. Onlar ne derse o. Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı sevilmez, tabii sevilmez. Doğruları söyleyen bu dünyada nerede sevildi ki, ama biz doğruları söylemeye devam edeceğiz." ifadelerini kullanırken sadece Türkiye’deki seçmeninin kendisini ciddiye aldığının da çok farkında.

Yazının Devamını Oku

800 binlik Amerikan eğitimli ordu, 2 bin teröriste nasıl yenildi?

ABD’nin eğittiği 800 bin kişilik Irak ordusu, en fazla 2 bin kişilik IŞİD teröristine nasıl yenildi? Herkes bu sorunun cevabını ararken, Irak’ın elinde tek bir savaş uçağının bile olmadığını biliyor muydunuz?

Amerikan askerlerinin 2011’de Irak’tan çekilmesinden bugüne devam eden mezhepsel ve etnik bölünmeler, özellikle Irak'ın Sünni Arapları ile Kürtlerini Şiilerin siyasi egemenliğinden rahatsız ediyor, Başbakan Nuri Maliki hükümeti tarafından Irak’ın bütünlüğüne yönelik ayrımcılık yapıldığını düşünüyorlardı.

ABD’YE GÖRE IRAK’TAKİ SAYILARI BİN İLE 2 BİN ARASINDA
Irak’taki siyasi çatlaklar ABD askeri varlığının çekilmesine kadar kontrol edilebiliyordu. Ancak, Amerikalıların çekilmesi sonrasında başlayan şiddet ortamı 2013 yılında büyük ve kalıcı ayaklanmaya dönüştü. ABD istihbaratına göre sayıları 1000 ile 2000 arasında olduğu tahmin edilen Sünni isyancı grup Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve müttefikleri geçen yıl önce Felluce gibi önemli kenti dahil olmak üzere Anbar eyaletinde çeşitli şehirler, hatta Bağdat’a 20 km kadar yakınlarında kontrolü ele geçirmişlerdi bile. Herkes Suriye’deki iç savaşta yaşanan şiddetten kaygı duyarken, 2013 yılında Irak’ta yaklaşık 9 bin kişi öldürülmüştü.

ESAD’IN MİG’İ VAR, MALİKİ’NİN CESSNA’SI
Peki, Beşar Esad’ın Suriye’de kısmen de olsa kontrol edebildiği ve püskürtebildiği IŞİD, nasıl oldu da Irak’ta bu kadar ilerleyip Musul’u, Tıkrit’i alıp Bağdat’ın kapısına dayanabildi. Bunun cevabı çok basit. Esat, Suriye’deki IŞİD teröristlerine Mig savaş uçakları ile bomba yağdırırken Irak’ın tek bir savaş uçağı bile yoktu. Amerikalılar kendi etnik gruplarına karşı kullanırlar diye Bağdat yönetimine güvenmiyordu. Bunun verilmesini başta Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi istemiyordu.

ABD, Bağdat’taki Şii merkez hükümetinin bu silahları gerek Sünni Müslümanlar gerekse Kürtler üzerinde kullanmasından çok, Başbakan Maliki’nin Suriye lideri Esad’ın devrilmesi için istekli davranmaması ve sırtını İran’a doğru yöneltmesinden de endişe duyuyordu.

ABD, PASLI TANKLARI BIRAKTI, UÇAKLARI VERMİYOR

Yazının Devamını Oku

Fakirsin sen, fakir kal! Fakirlik fıtratında var!

Hollywood’un kuşkusuz en başarılı aktörlerinden Morgan Freeman’ın bu hafta 4.üncü sezonuna başlayacak olan “Evrenin Sırları: Kara Delik Bilmecesi” başlıklı belgeselinde; “Yoksulluğun temelinde genlerimiz mi yatıyor?” sorusuna cevap arıyor. Sosyologların insan genomlarının dizilişinin tamamlandığı 2003 yılından bugüne cevabını aradığı bu soru, ABD’li ünlü yazar F. Scott Fitzgerald tarihe geçen ve adeta belleklerimize yerleşmiş “Çok zenginler senden benden farklıdır” sözünü de hatırlatıyor.

ABD’nin John Hopkins Üniversitesi’den Sosyolog Karl Alexander’ın “Fakirliğin kökleri” üzerine Baltimore eyaletinde 1982 yılında ilkokula başlayan 800 çocuk üzerinde başladığı ve geçtiğimiz hafta yayınladığı araştırma sonuçları bize bu konuda güzel bir ışık veriyor.

Profesör Alexander’ın 30 yılını verdiği çalışma sonuçları; fakir aileden doğan çocukların erişkinliklerinde de fakir kalma ihtimalleri neredeyse kesin. Araştırmada sadece 33 çocuk, düşük gelirli kategoriden orta gelirli kategorisine yükselebilirken, sadece yüzde 4’ü üniversite mezunu olabilmiş.

Çıkan sonuca göre; bir ailenin kaynakları ve açtıkları kapılar çocuklarının yaşam yörüngeleri üzerinde adeta uzun bir gölge oluşturuyor. Yani fakir doğduysan, ne kadar çabalarsan çabala, gelecekte yine fakir kalma ihtimalin çok yüksek.

Aktör Freeman ise “Fakirlik genlerimizde mi?” sorusunu sorarken, belgeselinin tanıtımı için katıldığı bir programda bu sorunun cevabını “Hayır! Çünkü ben fakir doğdum. Ama artık fakir değilim! Bu ülke son yıllarda giderek azalsa da zengin olma şansı veriyor “ şeklinde veriyor. Ancak, Hollywood’da yaşadığı evini yıllar sonra neden Mississipi’deki doğduğu fakir köye taşıdığı sorulunca; “Kanım çekti. Kendimi en rahat orada hissediyorum” cevabı ile çelişkiye düşmüyor mu?

Fakirlik genlerle mi geliyor? Yoksa, monarşiden bugüne gelen ve köylüye dayatılmış eski bir dünya düzeni mi? Bazı bilim insanları Avrupa’daki zenginliği genetik çeşitleme ve karışıma bağlarken, bazıları buna itiraz edip, sömürgeciliğe bağlıyor. Bu tartışılmaya devam etsin, Çin Seddi’nden tutun, Mısır piramitlerine, Golden Gate köprüsünden, Londra metrosuna, ya da Afrika’daki Elmas madeninden tutun da Soma’dan çıkarılan kömüre kadar, sayısızca fakir insan canlarını bir avuç lokma için vermedi mi?. Hiç düşündünüz mü? Fakirlik olmasa o en mutlu anımızı sembolleyen elmas yüzüğü, altını kim çıkaracaktı? Soğuk evimiz nasıl ısınacak? Demiryolları nasıl yapılacak, lokomotifler nasıl çalışacak?, insanlar birbirlerine nasıl kavuşacaklardı?. İşte bu yeni dünya düzeniydi. Yeni Hollywood filmleri “Elysium” veya “Hunger Games” de fakirler ve zenginlerin birbirlerinden ayrı yaşadıkları dünyaları bize buna alıştırmıyor mu? Gerçekten ileride öyle mi olacak? Kimilerinin fıtratında fakirlik, kimilerinde zenginlik mi olacak?

Soma faciası sonrası; Başbakan’ın “Bu işin fıtratında var” sözlerini büyük bir kesim “Fakirlik de bizim fıtratımızda var?” diye algılıyor. Başbakan İstanbul’a yeni havalimanı temelini atarken, çevreden toplanıp getirilen köylüler büyük alkış kopararak, sanki hafta sonları oradan Bodrum uçağına bineceklermiş gibi sevinmeleri nasıl açıklanabilir? Kendisinin zenginleşemeyeceğine inanan halk, “Hiç değilse içimizden birileri zenginleşiyor” diye seviniyor.

Yazının Devamını Oku

Suriye planı 100 yıl önce çöken Fransa, BM’de Suriye için neyin peşinde?

Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Suriye ordusu, hükümet yanlısı milisler ve silahlı diğer grupların işlediği yaygın insan hakları ihlallerini kınayan ve işlenen suçluların Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasını öngören karar tasarısı iki daimi üye Rusya ve Çin tarafından reddedilmesi, bu ülkenin 1920’de manda yetkisiyle işgal ettiği Suriye’de yaptığı katliamları hatırlattı.

İşgalci Fransız ordusu Suriyeli direnişçileri bastırmak için Şam’ı 18 Ekim 1925 gecesi başlayarak 48 saat süreyle havadan uçak ve top atışlarıyla bombalamış, en az bin 400 sivil yaşamını yitirmişti.

Fransa’nın Suriye projesi raydan çıkınca
Suriye’de acıların durması, katliamların sorumlularının yargılanmasını herkes istiyor. Ancak, Suriye’deki katliamların 2011 yılı Mart ayında başladığını kabul etmek, meseleyi çözmek için yeterli değil. Fransa’nın 1920’de planladığı Suriye projesi raydan çıkmaya başlayınca giderek artan isyanları bastırmak için bombaladığı Şam dışındaki diğer şehirlerde de en az 6 bin sivil hayatını kaybetmişti. Fransa, bugün Suriye’deki katliamların sorumlularının yargılanmasını isterken, aynı yerde kendi uyguladığı ölümcül şiddetin hesabının bir gün kendisinden de sorulacağından endişeleniyor olmalı ki, BM’de reklama yönelik sorumluluk havası atıyor.

BM’de içi boş reklam kampanyası
Fransa, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 62 üye devletin desteğini alarak Güvenlik Konseyi’ne sunduğu tasarının, Suriye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran anlaşmaya taraf olmaması nedeniyle onaylanması durumunda bile, ceza mahkemesi savcılarına sadece iddia edilen ihlalleri soruşturma yetkisi vermekten öteye gitmeyeceğini, ayrıca Rusya ve Çin tarafından veto edileceğini çok iyi biliyordu.

Rusya’nın BM nezdindeki hızlı, uzun ve çok iyi İngilizce konuşan Daimi Büyükelçisi Vitali Çurkin, tasarıyı kamuoyuna dönük içi boş bir “reklam kampanyası” olarak tanımlarken, onaylanması durumunda Suriye için barışçı çözüm bulma çabalarına sekte vuracağını ileri sürmekte çok haklıydı. Suriye konusunda Güvenlik Konseyi’nde Çin sessiz kalmasına rağmen, her tasarıya Rusya ile birlikte karar vermiş, 2011 yılı Mart ayında başlayan ve en az 150 bin kişinin yaşamını yitirdiği iç savaş süresince Güvenlik Konseyi’ne getirilen üç tasarıyı daha birlikte veto etmişlerdi.

Fransa’nın başta olduğu Türkiye ve diğer Batı ülkeleri Suriye’de barışın bir türlü sağlanamaması ve Esad yönetiminin devrilmemesinden Rusya ve Çin’i sorumlu tutmaları anlaşılabilir. Ancak arka planda neler yaşandığı ve çatışmanın köklerini anlamak için Fransa’nın 18 Ekim gecesi katliamını, Suriye’yi bölme planlarını ve sonuçlarını iyi okumamız gerekiyor.

Her şey 'Modern Ortadoğu Tarihi'nde var

Yazının Devamını Oku