GeriOsman MÜFTÜOĞLU Aşı hayata bilettir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aşı hayata bilettir

Bilelim ki pandemi sürecinde yaptıracağımız her aşı sağlıklı bir hayat için kesilmiş en güçlü ve güvenli bilettir. Bu nedenle “Aşıların içinde ne var?” gibi bir soru süratle ve hemen gündemden düşmelidir.

Zira bu soru özellikle “aşı kararsızları”nın kafasını karıştıran, onları aşıdan soğutabilen hatta bazılarını “retçi” veya “inkârcı” bile yapabilen son derece sakat, sakıncalı ve anlamsız bir sorudur. Ben de pek çok hekim gibi “Aşının içinde ne olduğunu bilmiyorum. Bu nedenle tereddütlüyüm” diye konuya girip bana “Aşının içinde ne var?” sorusunu yöneltenlere “Yıllardır yuttuğunuz o ilaçların, yaptırdığınız aşıların içinde ne vardı biliyor muydunuz?” diye cevap veriyor, ardından da şu cümleyi ekliyorum: “AŞIDA HAYAT VAR!”

Aşı hayata bilettir

BİR TEKRAR
AŞININ İÇİNDE NE VAR

Aşının içinde ‘HAYAT’ var.
Aşının içinde ‘GÜVENCE’ var.
Aşının içinde ‘SAĞLIKLI YAŞAM’ var.
Aşının içinde ‘ÖZGÜRLÜK’ var.
Aşının içinde eş, dost ve arkadaşlarla ‘SOHBET ETMEK’ var.
Aşının içinde güvenli bir şekilde ‘ALIŞVERİŞ YAPMAK’ var.
Aşının içinde ekmeğini kazanmak için ‘İŞE GİTMEK’ var.
Aşının içinde geleceğimizin güvencesi çocuklarımızı ‘OKULA GÖNDERMEK’ var.
Aşının içinde yeniden ve yine ‘SANAT’ var.
Aşının içinde ‘SİNEMA, TİYATRO VE KONSERLER’ var.
Kısacası yaptırdığımız her aşının içinde geleceğimiz için kesilmiş ‘GÜVENLİ BİR BİLET’ var.

Aşı hayata bilettir

BANA GÖRE
PANDEMİDEN ALDIĞIMIZ DERSLER

PANDEMİNİN fevkalade üzücü neticeleri oldu, olmaya da devam ediyor. Bununla birlikte bana sorarsanız, pek çok acı gibi pandemi de bize bazı konularda adeta öğretmenlik yaptı, önemli dersler verdi. Mesela mı?

1) DOĞAL YAŞAMI YENİDEN FARK ETTİK: Özellikle pandeminin “karantinalı dönemleri”nde şehirler neredeyse boşaldı. İnsanlar kırsal alanlara, köylere, kıyılara, kasabalara akın etti. Bu akınla birlikte de doğal yaşam ve doğanın koruyucu, kollayıcı mucizevi gücünün yeniden farkına varıldı. Yani pandemi bizi doğayla yeniden buluşturdu. Doğal dünyaya yeniden odaklanmamızı sağladı. Neticede de “iklim değişikliği, küresel ısınma, kuraklık” gibi endişeler, doğal alanları koruma çabaları, “yangın ve sel gibi felaketlerde” daha etkili ve hızlı, daha samimi ve yürekli toplumsal tepkiler verebildik. Dolayısıyla pandemi “daha yeşil bir yaşam tarzı talepleri”ni patlattı. Kuruyan göllerin, madencilik bahanesiyle talan edilen ormanların, yangınların yol açtığı ormansızlaştırma tehlikesinin farkına işte biraz da son zamanlarda bu nedenle daha fazla odaklandık.

2) ‘YAŞAM TARZI’NIN ÖNEMİNİ ANLADIK: Pandemide hastalığa en çok paçasını kaptıranlar, virüsü kaptığında hastalığı en ağır geçirenler, yaşam tarzı yanlışları nedeniyle sağlıkları zaten bozuk olanlardı. Fazla kilolu ya da obezler, insülin dirençliler, sigara içmeye devam edip akciğerlerini hırpalamayı sürdürenler, tansiyonunu, şekerini dikkate almayanlar, tembellik edip yan gelip yatanlar hem hastalığa daha kolay yakalandılar hem de daha ağır sorunlar yaşadılar. Hastanelere yatmak, yoğun bakımlarda tedavi olmak zorunda bile kaldılar. Kaybettiklerimizin çoğu da maalesef onlar oldu. KISACASI PANDEMİ BİZE SAĞLIĞIMIZI ETKİLEYEN BİR NUMARALI FAKTÖRÜN “GENETİĞİMİZ” DEĞİL, “YAŞAM TARZIMIZ” OLDUĞUNU ÖĞRETTİ.

BİR SORU
ALZHEİMER ÖNLENEBİLİR Mİ

ALZHEİMER hastalığı daha doğrusu “demans” yani “bunama problemi” günümüz tıbbının en önemli ilgi alanlarından biri. Bu-nun başlıca nedeni de ortalama yaşam süresinin uzaması. 80’li, 90’lı yaşları kucaklayanların sayıca çoğalması... Ne var ki yaş ilerledikçe “beyin/bellek fonksiyonlarımız” da diğer fonksiyonlarımız gibi yavaş yavaş gerilemeye başlıyor. Bu gerilemenin hızlandığı durumlarda da maalesef “bellek kaybımız” ciddi boyutlara ulaşabiliyor.

Geçtiğimiz 21 Eylül’de Dünya Alzheimer Günü nedeniyle “yaşlanmaya bağlı bellek kaybı” sorunu yeniden gündemdeydi. Bir iç hastalıkları uzmanı olarak doğrudan benim alanıma girmese de -nörolog arkadaşlarımın da izniyle- sadece Alzheimer’ı değil diğer sebeplere bağlı bellek kaybını erteleyebilmenin de aslında bir ölçüde bizim elimizde olduğunu size yeniden hatırlatmak isterim. Bellek kaybını ve tabii ki Alzheimer’ı da ertelemek için yapmamız gereken ilk 10 şeyi yandaki kutuda kısaca özetledim. Lütfen yaşı 50’yi hatta 40’ı geçen herkes o kutuyu kesip saklasın. Ama sık sık, tekrar tekrar bakmayı da unutmasın(!) Zira nöroloji uzmanları, “ALZHEİMER ARTIK BİR ‘ORTA YAŞ HASTALIĞI’ OLARAK DA KABUL EDİLMELİ” diyorlar. Bana gelince... “70 YAŞ, ORTA YAŞ!” iddiası ile yola çıkan biri olarak ben bu fikre gönülden ve çoktan katıldım bile.

Aşı hayata bilettir

KESİN BİLGİ
BELLEK KAYBINI ERTELEMEK İÇİN YAPILACAK 10 ŞEY

1. Doğru beslen.
2. Hareketsiz kalma.
3. Uykuna dikkat et.
4. Depresyon/kaygıdan uzak dur.
5. Huzura odaklan.
6. Diyabete dikkat et.
7. Tansiyonunu özenle izle.
8. Göbek bağlama.
9. Öğrenmeyi bırakma.
10. Sigaraya yaklaşma.

Aşı hayata bilettir

İYİ BİLGİ
HOŞ GELDİN CEVİZ

HEMEN her besinde doğal bazı mucize moleküller mutlaka var. Ama cevizin bu mucize maddelerden en zengin meyvelerin ilk sıralarında yer aldığı da kesin. Taze ceviz çıktı. Manav, pazar tezgâhlarında yerini aldı. Hoş geldin, sefa geldin... Peki o cevizin içinde neler var? Merak ediyorsanız buyurun...

1) OMEGA 3: Bitkisel Omega 3 Alfa Linolenik Asit’ten (ALA) en zengin bitkisel gıdalardan biri de cevizdir. Ceviz bu özelliği sayesinde de “Günde 30 gram ceviz tüketmek kalp ve damar sağlığınızı destekler” gibi bir bilimsel izni fazlasıyla ve çoktan hak etmiştir.

2) FOLİK ASİT: Beyin dostu, depresyon ve kaygı freni gibi çalışan ve belleğe güç veren bu önemli B vitaminini cevizde bol miktarda bulabilirsiniz.

3) TRİPTOFAN: Bu mühim amino asit melatonin ve seratonin üretiminin vazgeçilmezi ve temel yapıtaşıdır. Bu sayede de uyku ve mutluluk desteği olarak da tanınır. Ceviz mükemmel bir triptofan deposudur.

4) L-ARGİNİN: Cevizde bol miktarda bulunan bu harika amino asidin mükemmel bir tansiyon dengeleyici ve damar koruyucu olduğu biliniyor.

5) MAGENZYUM-SELENYUM: Bağışıklık gücümüz ve antioksidan kapasitemizin yeterliliğini belirleyen bu önemli iki mineralin de en mühim doğal besin kaynaklarından birinin ceviz olduğunu unutmayın.

6) FİTOSİTEROLLER: Bitkisel kolesterol olarak da tanımlanan bu maddeler gıda ile alınan hayvansal kolesterol ile yarışa girerek onların bağırsaklardan emilimini azaltıyor. Neticede de kanda kolesterolün dengelenmesine yardımcı oluyor.

X

Uyku belleğin ütüsüdür

Düzenli, yeterli ve kaliteli bir uyku, güçlü bir belleğin vazgeçilmezidir. Ne var ki bu net, açık ve yüzlerce kez kanıtlanıp raporlanmış bilginin tersi de her zaman geçerlidir:

Kötü, kalitesiz, yetersiz ve düzensiz bir uyku da “BELLEK TÖRPÜSÜ” gibidir. Özellikle Alzheimer hastalığı söz konusu olduğunda “bellek-yetersiz uyku ilişkisi” çok daha belirgindir. Bilhassa 30’lu 40’lı yaşlarda başlayan “KRONİK UYKUSUZLUK PROBLEMİ”nin Alzheimer hastalığına yakalanma riskini arttırdığı birçok araştırmada net bir şekilde kanıtlanmış ve raporlanmıştır. Dolayısıyla uykusuzluk sorununu çözmek kaliteli bir yaşlılık geçirmek isteyen herkes için vazgeçilmez ve öncelikli bir ödevdir.

TANSİYON YÜKSELDİKÇE BELLEK KÜÇÜLÜYOR

YENİ bir araştırmada da “hipertansiyon-bellek ilişkisi” bir kez daha netleşti: Avustralya Milli Üniversitesi’nin yaptığı bu yeni araştırmada da görüldü ki tansiyon yükseldikçe yani büyük ve küçük tansiyon rakamları büyüdükçe; beynimizin gücü azalıyor, belleğimiz zayıflıyor. O araştırmanın sonuçlarına göre de “daha güçlü bir beyin ve bellek için” neredeyse 20’li yaşlardan itibaren kan basıncımızı dikkatle izlememiz, 120/80’in üzerine çıkmasına müsaade etmememiz, mümkünse de 110/70’in altında tutmamız gerekiyor.

BİR UYARI

Yazının Devamını Oku

Kanser ‘Geliyorum’ der

Pandemi, hayatımızı dört bir yandan kuşatınca sağlığımızla ilgili diğer önemli gündemleri maalesef ıskalamaya başladık.

Iskaladığımız tehditlerden en önemlisi farklı doku ve organlarda gelişen kanserler. Biliyorsunuz, Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılından bu yana -yerinde ve doğru bir kararla- ekim ayını “Meme kanseri bilinçlendirme ve farkındalık ayı” olarak ilan etti. Ama bana sorarsanız her ayın en az 2-3 gününü “kanser farkındalığı meselesi”ne ayırmamız lazım. Nedeni şu: Sağlık uzmanlarının tamamı, en geç 10-15 yıl sonra kanserlerin ölüm nedenleri arasında ilk sıraya yerleşeceğini söylüyor. Oysa biliyoruz ki kanserlerin de çoğu önlenebiliyor. Daha da önemlisi biraz dikkat edilirse tehlikeli boyutlara ulaşmadan erken dönemde teşhis ve tedavi edilebiliyor.



ÖNEMLİ
BEDENİNİZLE KONUŞUN

Yazının Devamını Oku

Pandemi baş ağrıtıyor

Başımızı ağrıtan pek çok sorun zaten hep vardı. Ne var ki pandemi pek çok sorun gibi baş ağrılarımızı da ikiye, üçe katladı.

Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı “2020 yılı ilaç tüketim rakamları” da bu bilgiyi doğruluyor. Bu rakamlara göre “ağrı kesiciler” ve tabii ki öncelikle de “baş ağrısı ilaçları satış rakamları”nda ciddi bir artış var. İsterseniz gelin bugün sadece pandemi nedeniyle değil, başka pek çok sebeple de bir numaralı sağlık sorunlarımızdan biri haline gelen şu “baş ağrısı meselesi”ne kısaca bir göz atalım.



ÖNEMLİ
BAŞIMIZ NEDEN AĞRIR

Yazının Devamını Oku

‘Şekerleme’ iyi ‘şekerlenme’ kötü

Gündüz saatlerinde yapacağınız kısa süreli “uyku molaları” yani “kısa süreli uykular” sağlığınız için zannettiğinizden çok daha faydalıdır. Günlük sohbetlerde “ŞEKERLEME” olarak tanımlanan bu basit, kısa ama etkili “sağlık kaçamakları” eğer “zaman” ve “zamanlama” meselelerine dikkat edilecek olursa düşünülenden de etkili mühim bir sağlık ayrıntısı olabiliyor.

ŞEKERLENME” meselesine gelince... “Şekerlenme” ya da tıp dünyasındaki adıyla “GLİKASYON” ise şekerlemenin tam tersine son derece önemli bir sağlık tehdididir. Diğer bir deyişle başlıkta belirttiğim gibi “ŞEKERLEME NE KADAR İYİYSE, ŞEKERLENME O KADAR KÖTÜDÜR”. Detaylar için buyurun...

‘ŞEKERLEME’NİN FAYDALARI

UYKU uzmanlarına göre, hemen her gün düzenli olarak 20-30 dakika kadar gündüz uykusu kaçamakları yapan “şekerleme tutkunları”, bakın hangi avantajları elde ediyorlar. Şekerlemeler:

BİR: Bedeni dinlendiriyor, enerji yüklüyor.

İKİ: Belleği güçlendiriyor.

ÜÇ: Fiziksel performansı geliştiriyor.

DÖRT:

Yazının Devamını Oku

Pandemide son durum

İsterseniz gelin haftaya “pandemideki son durumumuz”u gözden geçirerek başlayalım. Ve hemen ekleyelim: DU-RUM ÖNCEKİ HAFTALARDAN FARKLI DEĞİL: “Günlük vaka sayıları 30 binli, günlük kayıplarımız ise 200’lü rakamlarda” sabitlenmiş durumda. Ufak tefek oynamalar olsa da alt/üst rakamlar genelde değişmiyor. Ama bu rakamlardan bile alınacak, özellikle başka ülkelerdeki rakamlar ve oranlara bakıldığından çıkarılacak önemli bir ders var, o ders şu:

İNGİLTERE RUSYA VE TÜRKİYE: KAYIPLAR NEDEN ÇOK FARKLI

İNGILTERE ve Rusya’da da hasta sayılarında muazzam artışlar var. Dikkatimizi çekmesi gereken farklı nokta ise şu: Vaka sayıları, günlük kayıplara (ölümler) oranlandığında İngiltere’de kaybedilen insan sayısı bizden çok daha az. Rusya’da ise tam tersi bir durum var: Rusya’da kaybedilen insanların sayısı günlük vaka rakamlarıyla oranlandığında üzücü ve çok yüksek. İşte tam da bu noktada aklımıza “aşının gücü!” geliyor. Aşılamayı bizden önce ve daha hızlı başlatıp erkenden yola çıkan ve uyguladığı güçlü aşılarla başarılı bir aşı kampanyası yaşayan İngiltere’de vaka sayılarındaki artışa rağmen bizden çok daha az insan kaybı söz konusu. Rusya’ya gelince... Orada tam tersi bir durum yaşanıyor. Rusya aşılamadaki başarısızlığın faturasını daha çok insanını kaybederek ödüyor.

ÖNEMLİ
GÖZ SAĞLIĞI BUNAMAYI DA ETKİLİYOR

HİPERTANSİYONDAN diyabete, depresyondan obeziteye” bunamayı kolaylaştıran pek çok “risk faktörü” var. Uzmanlar, bunama/bilişsel bozukluk/demans ve hatta Alzheimer ile görme bozuklukları arasında da bir ilişkinin olabileceğini belirtiyorlar. Bu bilgi yeni ve güçlü bir araştırmayla da bir kez daha doğrulandı. Bu araştırmada uzmanlar 12 bin 364 yetişkini 11 yıl boyunca takip ettiler. Elde ettikleri netice özetle şu:

1)SARI NOKTA HASTALIĞI tıbbi adıyla “makula dejenerasyonu” gelişenlerde bunama riski yüzde 26 daha fazlaydı.

2)KATARAKT

Yazının Devamını Oku

Dikkat! Beyinler sisleniyor

Sadece bizde değil, dünyanın hemen her ülkesinde “akıl sağlığı sorunları”nda ciddi bir artış var. Veriler, özellikle COVID-19 pandemisinden sonra bu sorunların daha da büyüdüğünü gösteriyor.

10 Ekim “Dünya Akıl Sağlığı Günü’ydü. Önemli tıp dergilerinin birinde, The Lancet’te bu tarih dikkate alınarak konuyla ilgili araştırmaların özeti yayımlandı. O özete bakılınca da COVID-19 pandemisi süresince akıl sağlığımızda oluşan endişe verici değişimler net ve açık olarak görülüyor. Mesela bir araştırmaya göre, 2020’de dünya genelinde “depresyon ve anksiyete hastaları”nın sayısı 4’te 1 oranında artmış. Bu kötü haberden daha da kötüsü de var: MAJOR DEPRESYON VAKALARINDAKİ ARTIŞTA TÜRKİYE, AVRUPA BİRİNCİSİ OLMUŞ!

Bu önemli gelişmeye geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da dikkati çekti, “Sinir ve depresyon ilaçlarının satış rakamlarında patlama noktasına vardık” dedi. Aslında patlayan sadece anksiyete, depresyon, takıntı gibi ruhsal sorunlar değil. Çok daha yaygın olan ama adı henüz net ve açık olarak konmayan önemli bir sorunumuz daha var: BEYİN SİSİ! Beyinlerimiz hızla sisleniyor. Ve bu sis eğer dikkat etmezsek akıl sağlığımızı tehdit edecek boyutlara ulaşıyor. Detaylar için buyurun...

İYİ BİLGİ

NEDİR BU SİSLİ BEYİN MESELESİ

SİSLİ beyin yeni bin yılın en önemli sağlık sorunlarından biri. Zaten vardı. Pandemi sürecinde adeta patlama noktasına ulaştı. İş, aile ve sosyal başarılarımızı, keyfimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu, hatta ekonomimizi etkileyerek hayat kalitemizde ciddi düşmelere yol açabilen çok ciddi bir sorun bu. Sağlığımız “beyaz”, hastalıklar “siyah” ise ikisinin arasında kalan son derece büyük ve geniş ve kocaman “gri” bir alan. Peki, sizde de olabilir mi? Bu soruya yanıt verebilmek için daha önce yayımladığım basit bir testi uygulamanızı önereceğim.

BİR TEST

Yazının Devamını Oku

Sayılar neden hep aynı

Her akşam açıklanan salgın rakamları neredeyse düz bir çizgi halinde seyrediyor.

Vaka sayıları 30 binlere, ölüm rakamları 200’lere takılmış gibi görünüyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her gün ısrarla bıkıp usanmadan ve hâlâ yumuşak bir dille tekrarladığı “Tedbirlere uyulmalı, aşılarımızı tamamlamalıyız” uyarılarına rağmen durum da maalesef değişmiyor. Peki, neden? Nedenlerin çoğunu ben de siz de tahmin ediyoruz. Ama yine de “Farklı bir şeyler olabilir mi?” diye düşünerek salgının başından bu yana “sahada” ve “Bilim Kurulu”nda çalışan çok sayıda meslektaşımla görüştüm. Aldığım notları, daha doğrusu o uzmanların görüşlerini -ki çoğu zaten bilinen görüşler- sizinle de paylaşmak istedim. Merak ediyorsanız -ki edin, etmeliyiz- buyurun...



ÖNEMLİ
RAKAMLARI ÇİVİLEYEN YANLIŞLAR

Yazının Devamını Oku

Bilim, bizi kandırıyor mu

Pandemi canımızı çok yaktı, yakmaya da devam ediyor.

Ama bu arada, biz hâlâ farkına yeterince varmasak da pandemi şu veya bu şekilde hepimizi önemli bir sınavdan geçiriyor, farklı ders de veriyor. O derslerden biri kuşkusuz “BİLİM” ve “GÜVEN” konusu ile ilişkili. Saklamaya, yok saymaya, görmezden gelmeye ya da inkâr etmeye hiç gerek yok. Uzun zamandan bu yana hepimizin aklını kurcalayan mühim bir soru pandemiyle birlikte yeniden ve yine kocaman bir ders kitabı gibi önümüze kondu: “BİLİM BİZİ KANDIRIYOR MU?”

SORU 1
BİLİME NE KADAR GÜVENMELİYİZ

KÖŞENİN başında gördüğünüz soruyu sadece siz değil, biz hekimler de birbirimize sık sık soruyoruz. Öyle bir noktadayız ki dünyanın en ünlü ve güvenilir, en saygın tıp dergilerinde çıkan makaleleri ve araştırmaları bile didik didik ediyor, derin bir kuşku içinde okuyup inceliyoruz. Zaten böyle olduğu için de değerli meslektaşım Prof. Dr. Mustafa Çetiner, “Bilim bizi kandırıyor mu?” sorusunun yanıtını bulabilmek adına değerli bir kitaba imza atmış. İlk sayfasında da Winston Churchill’in o ünlü cümlesine yer vermiş: “HERKESİ BAZEN KANDIRABİLİRSİNİZ, BAZILARINI HER ZAMAN KANDIRABİLİRSİNİZ, AMA HERKESİ HER ZAMAN KANDIRAMAZSINIZ.

Peki, neden bu kadar kolay kandırılabiliyoruz? Bence bu önemli sorunun ilk yanıtlarından biri de şu: “Tıp, bir bilim değildir de ondan.

Yazının Devamını Oku

Grip aşısı bu yıl da şart mı

Yaklaşan kışla birlikte başımızdaki mevcut COVID-19 belası yetmezmiş gibi sağlık gündemimize yeni bir madde, daha doğrusu soru daha eklendi. Soru şu: “Gripten nasıl korunacağız, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi grip aşısı peşinde koşuşturup duracak mıyız?”

İsterseniz sözü uzatmadan önce ve hemen bu iki soruya yanıt verelim. Sonra da geçtiğimiz yıl yazdığımız bir yazıdan alıntılarla “Grip aşısı nedir, nasıl etki eder, kimler için daha önemlidir?” gibi soruları yanıtlayalım.

HERKES GRİP AŞISI OLMALI MI

Bu yıl geçen yıldan daha farklı ve daha avantajlı durumdayız. Elimizde COVID-19’dan bizi ciddi ölçüde koruyacağından emin olduğumuz güvenli, etkili aşılarımız var. Dolayısıyla özellikle COVID-19 aşılarını eksiksiz yaptıranların bu yıl geçen yıl olduğu gibi ciddi bir grip korkusu veya telaşı içine girmeleri gerekmiyor. COVID-19 aşısı yaptıranlar içinde sadece, daha önceki sağlık sorunları nedeniyle zaten gripten korunma bakımından yüksek risk grubundakiler olduğu kesin. Özetle, COVID-19 aşılarınızı olduysanız, kronik bir hastalığınız, organ yetmezliğiniz, sağlık durumunuzda herhangi bir ciddi arıza söz konusu değilse, kısacası sağlam ve sağlıklı biriyseniz bu yıl grip aşısı yaptırmanız şart değil. Diğer taraftan maske, mesafe ve hijyen tedbirleri nedeniyle geçen yıl neredeyse “0 grip” gibi bir grip sezonu yaşadığımızı da unutmayalım. Ve bu yıl da grip oranı düşük bir kış yaşayacağımızı umalım.

AŞI NASIL ÜRETİLİYOR

Dünya Sağlık Örgütü, influenza virüsündeki mutasyonları her yıl yakından takip ediyor ve bir yıl sonraki aşı üretiminin “içeriğini” firmalara bildiriyor. Firmalar da bu içeriği dikkate alarak aşılarını üretiyor.

AŞI, GRİPTEN NE ORANLA KORUYOR

Eğer o yıl toplumda saptanan virüsle “uygulanan aşı” arasında antijenik benzerlik varsa (yani uygunluk söz konusuysa) aşı yüzde 50-80 oranında koruma sağlayabiliyor. Koruma oranı sağlıklı erişkinlerde yüzde 80’in üzerine çıkabildiği gibi, yaşlı ve düşkünlerde yüzde 50’nin altına da inebiliyor. Bununla birlikte aşının hastalığa bağlı ek sorunları ve ölümleri azalttığı, hastalık süresini kısaltıp hastalığın şiddetini sınırladığı da biliniyor.

Yazının Devamını Oku

Uhulet suhulet ve zarafetle yaşlanın

Sorum net ve açık: Yaşlanmayan bir yaşlı olmak mümkün mü?

Bence mümkün! Bu kanaati neredeyse 20 yıl önce ilk kitabım “YAŞASIN HAYAT!”ta da siz okuyucularımla paylaşmıştım. Konuya ilişkin harika ve öğretici bir başka kitabı da “Hocaların Hocası”, ülkemizin yetiştirdiği en önemli ruh sağlığı uzmanlarından biri, değerli bilim insanımız Prof. Dr. Özcan Köknel 2015’te yayımladı: YAŞLANMAYAN YAŞLILAR!

Ama yine de ve hâlâ günümüzde bile yaşlılığa karşı tavır geliştirenler(!), yaşlılıkla itişip kakışan, hatta kavga edenler, ömrümüzün bu mükemmel huzur ve dinginlik dönemini kabullenmekte zorluk çekenlerimiz var. Peki, doğru mu? Kesinlikle yanlış! Nedenlerine gelince...

ÖNEMLİ
YAŞLANMAK HASTALIK DEĞİLDİR

BİZ doktorların bile bazıları, önemli bir hataya düşüp yaşlılığı “kronik bir hastalık” gibi görebiliyoruz. Daha da ileri gidip “yaşlılık hastalığı”nın tedavisine soyunanlarımız da oluyor. Hatta bu arada hızını alamayıp “Yaşlanma saatini durdurabilirim” diyenler ve daha da garibi “O saati geri bile çevirebilirim” iddiasında bulunanlar da eksik değil. Bana göre burada da gelmiş geçmiş en iyi, iyi hayat ve yaşlanma uzmanlarından biri olan 9. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’e ve Özcan Hoca’nın “Yaşlanmayan Yaşlılar” kitabındaki düşüncelerine kulak vermemizde fayda var.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’un ilacı bulundu mu

Sözü uzatmadan müsaade ederseniz kişisel kanaatimi hemen açıklayayım: Uzun süredir üzerinde çalışılan MOLNUPİRAVİR isimli ilaç eğer son aşama sayılan “FDA onayı” sürecini de başarıyla geçebilirse COVID-19 tedavisi için önemli seçeneklerden biri olabilecek.

Ve yazının hemen başında altını çizelim: Molnupiravir ile ilgili gelişmeler için de üretici firmanın açıklamaları kadar bilim insanlarının düşüncelerine de kulak vermemizde yarar var. Mesela yazıyı hazırlarken konuştuğum Prof. Dr. Mehmet Ceyhan firmanın sözünü ettiği araştırmanın ruhsat ve bilimsel onay için yeterli olmayabileceğini düşünüyor. Haksız da değil. İsterseniz gelin şimdi de son 2 günün en çok tartışılan, konuşulan bu önemli gelişmesinin detaylarını inceleyelim.

HABER ŞU
MERCK İLAÇ: MOLNUPİRAVİR BAŞARILI

MERCK ilaç firmasının biyoteknoloji araştırmacısı Ridgeback Biotherapeutics ile birlikte geliştirdiği Molnupiravir çalışmasının ilk sonuçları firma yetkilileri tarafından birkaç gün önce kamuoyuyla paylaşıldı. Merck yetkilileri yaptıkları açıklamada, yeni tip koronavirüse karşı geliştirdikleri bu ilacın, enfeksiyonun erken dönemindeki kişilerin yarısında “hastaneye yatış ve ölüm oranlarını yüzde 50 azalttığını” belirttiler. Molnupiravir hikâyesinin diğer detaylarına gelince...

Yazının Devamını Oku

COVID-19 beyni küçültüyor

COVID-19’u geçirdikten bir süre sonra “yorgunluk, halsizlik, isteksizlik ve ruhsal çökkünlük” hisseden “düşüncelerini toparlamakta, konsantre olmakta/odaklanmakta zorlanan, bellek kaybıyla ilgili sorunlar yaşadığının farkına varan” çok sayıda hastam oldu.

Bunların önemli bir kısmında bu şikâyetler kısmen azalmakla birlikte hâlâ devam ediyor. Bir kısmında ise “odaklanma güçlüğü ve hafıza sorunları” sinsi bir şekilde yavaş yavaş ilerliyor. Peki, sorun ne? Saydığım bu sorunların “dokusal temelleri”ni gösteren yeni bir çalışma geçtiğimiz hafta yayımlandı, aşağıda ona da değineceğim ama önce gelin nöroloji/psikiyatri ve enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının ne dediklerine kulak verelim.

İYİ BİLGİ
UZMANLAR NE DİYOR

NÖROLOJİ ve psikiyatri uzmanları COVID-19 sonrası ortaya çıkan bu sorunları başlangıçta bir çeşit “beyin sisi tablosu” yani “sisli beyin meselesi” olarak değerlendirdiler. Enfeksiyon hastalıkları uzmanları ise soruna farklı bir açıklama getirdiler, problemin aslında bir tür “post viral sendrom” olduğunu ileri sürdüler. İsterseniz gelin bugün, bu önemli sorunu yeniden -ve bu yeni araştırma nedeniyle- masaya yatıralım. Mercekle falan da değil mikroskopla incelemeye çalışalım!

VARAN 1

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya depresyonu

ÖNCE şu bilginin altını dikkat ve önemle çizelim: ÇOCUK VE GENÇLERİMİZİN RUH SAĞLIĞINI İLGİLENDİREN SORUNLARDA CİDDİ BİR ARTIŞ VAR! Bu endişe verici gelişmenin pandemi sürecinde daha da zirve yaptığı konusunda bizim uzmanlar da fikir birliği içindeler. Ruh sağlığı uzmanları, çocuk ve gençlerde eskiye oranla özellikle “DEPRESYON”a, “KAYGI BOZUKLUĞU”na ve “TAKINTI MERKEZLİ RUHSAL SORUNLAR”a daha sık rastlandığına işaret ediyorlar. Ayrıntılara gelince...

BİR ŞÜPHE
FACEBOOK’TAN AÇIKLAMA BEKLENİYOR
GEÇTİĞİMİZ günlerde basına sızan yakın tarihli bir Facebook araştırması, sadece bizde değil hemen her ülkede sosyal medyanın öncelikle de Instagram’ın çocuk ve gençleri depresyona sokabileceğini gösteriyor. Facebook’un dikkatlerden kaçırmaya çalıştığı, önemsizleştirmeye gayret ettiği bu raporun kısa başlıkları geçtiğimiz günlerde The Wall Street Journal tarafından haberleştirildi. Facebook araştırmasının sonuçları net ve açık: SOSYAL MEDYA GENÇLERİ, ÖZELLİKLE DE GENÇ KIZLARI DEPRESYONA SÜRÜKLEMEDE ÖNEMLİ BİR “TETİKÇİ” GÖREVİ ÜSTLENEBİLİYOR. Ayrıca Instagram, neredeyse her 3 genç kızdan birinde “OLUMSUZ BEDEN ALGISI”nı daha da körüklüyor. Ve yine Instagram, “BEDEN İMAJ KAYGISI”nın zirvede olduğu ergenlerde “BEDENLE BARIŞIKLIK MESELESİ”ni daha da öne çıkararak “YEME BOZUKLUĞU” meselesini de büyütebiliyor. ÖZETİ ŞUDUR: Çocuk ve gençlerimizin sosyal medya kullanımları söz konusu olduğunda aileler ve eğitimcilerimizin daha dikkatli olmalarında fayda var.

GÜNÜN SORU
COVID-19 NE ZAMAN BİTECEK

BU güncel soruya en doğru yanıtları geçtiğimiz günlerde gazetemiz yazarı Fulya Soybaş, “Türkiye Bunu Konuşuyor” köşesinde uzman açıklamalarına dayanarak vermeye çalıştı. Hatırlayalım: Salgının başından beri dikkatle izlediğimiz uzmanların tümü, “Aşılanma yaygınlaştıkça salgın törpülenip küçülecek, ciddi bir problem olmaktan çıkacak” Alpay Hoca’nın (Prof. Dr. Alpay Azap) deyimiyle gerçekten de “Çoğu gitti, azı kaldı!”gibi bir durumla karşı karşıyayız. Anlaşılan o ki önümüzdeki ilkbahar ortalarında pandemiyi bugünkünden çok daha az önemseyecek ve konuşacağız. Peki, yabancı uzmanların görüşü ne? Onlar ne diyor? İsterseniz gelin, o uzmanlardan birine, Dr. Sarah Gilbert’in fikirlerine kulak verelim.

Yazının Devamını Oku

Uyku hırsızı olmayın

“Uyku hırsızlığı” kavramı uyku uzmanlarının, özellikle de konunun bir numaralı uzmanı kabul edilen Dr. Matthew Walker’ın üzerinde önemle durduğu mühim bir ayrıntı.

Dr. Walker, “Niçin Uyuruz?” isimli kitabında da bu konuya değiniyor ve bakın ne diyor: “İnsanoğlu kendini bilerek uykusuz bırakan ve ‘uykudan çalma’ gibi bir ‘HIRSIZLIĞIN’ altında imzası olan tek canlı türüdür.”

Uyku hırsızlığının, daha doğrusu uykusuzluk ve diğer uyku sorunlarının hızla yaygınlaştığı önemli bir dönemden geçiyoruz. Aslında Dünya Sağlık Örgütü, uykusuzluk probleminin sanayileşmiş ülkelerde salgın bir sağlık sorunu olduğunu açıklayalı çok oldu. Ne var ki COVID-19 pandemisi bu sorunu da sadece gelişmiş sanayi toplumlarının problemi olmaktan çıkardı, “YAYGIN VE HATTA SALGIN BİR SAĞLIK TEHDİDİ” haline dönüştürdü. Detaylara gelince...




SORU ŞU

Yazının Devamını Oku

Sonbahara hazır mısınız

Bugün size “önemli ve güzel” bir teklifim var

Gelin, hiç olmazsa bu “keyifli sonbahar hafta sonu”nu yüreğimizi giderek daha çok bunaltan COVID-19 tartışmalarının dışına çıkıp sağlığımızı ilgilendiren basit ama etkili ve önemli konulara ayıralım. Süreci de aşağıdaki 5 soruya yanıt arayarak özetlemeye çalışalım. Hazırsanız buyurun...




SORU 1
İYİ UYUYOR MUSUNUZ

Yazının Devamını Oku

Bağışıklık gücü nasıl artar

Salgınla birlikte sağlıkta bir numaralı gündem maddesi “bağışıklık” konusu oldu.

Doğrusu da bu zaten. Çünkü bu belalı virüsten bizi koruyacak, kollayacak en önemli ve güvenli güç, bağışıklığımızdır. Neyse ki biz “Ne yapalım da bağışıklığımıza güç verelim” diye kara kara düşünürken imdadımıza aşılar yetişiverdi. Ama gelin biz bu yeni haftaya başlarken de bağışıklığı bir kenarda unutmayalım, bağışıklık meselesini yeniden ve kısa başlıklar/özetlerle masaya yatıralım.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZ NE ZAMAN ZAYIFLAR?

* Hareketsiz ve tembel olduğumuzda.

* Uykusuz kaldığımızda

* Kötü beslendiğimizde

* Strese girdiğimizde

* Gereksiz yere ilaç  kullandığımızda

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı bir soru: D3 mü, K2 mi

D vitamini daha doğrusu D3; yaşamsal vitaminlerin en önemlilerinden biri.

Ama eğer ondan hakkıyla yararlanmayı düşünüyorsanız, “D3’ü K2’yle evlendirmeniz”de fayda var. Çünkü bu iki “yağda çözünen vitamin” arasında mükemmel ve vazgeçilmez bir “görev ortaklığı” söz konusu. Biliyorsunuz güneşle cildimizde ürettiğimiz ya da takviyelerle bedenimize kazandırdığımız D3 vitamini, gıdalarla vücudumuza giren kalsiyumun bağırsaklarımızdan emilimini kolaylaştırıyor. Ayrıca böbrekler yoluyla kaybını da engellemeye çalışıyor. Yiyip içtiklerinizle yeteri kadar kalsiyum kazanamadığınızda da D vitamini kemiklerinizdeki kalsiyumu adeta “çalarak” kanınızdaki kalsiyum dengesini sürdürmeye çalışıyor. K2 vitaminine gelince...

SORU ŞU
PEKİ, K2 NE YAPIYOR

BİLELİM ki söz konusu “kalsiyum dengesi” ise K2 en az D vitamini kadar önemli bir molekül. K2 vitamini “osteokalsin” isimli bir proteini aktive ederek kanınızda dolaşan kalsiyumun kemiklerinize yerleşmesini kolaylaştırıyor. K2’nin görevi sadece bununla da sınırlı değil. Kalsiyumun kan damarları ve böbrekler gibi yumuşak dokularda birikmesini önlemek böbreklere çökerek “böbrektaşı”, damarlara çökerek “plak” yapmasını önlemek de K2’nin görevleri arasında. K2 bu önemli görevi “matris GLA proteini”ni aktive ederek yerine getiriyor. Sözü daha fazla uzatmadan isterseniz gelin süreci özetleyelim: D vitamini kandaki kalsiyumun yeterli seviyede olmasını garanti ederken K2 de o kalsiyumdan kemiklerin daha iyi istifade etmesine ve kalsiyum fazlasının böbrek ve damarlarımızda birikmesine engel oluyor. Peki, D3-K2 ilişkisi için “hepsi bu kadar” mı? Kesinlikle hayır! Bu ikili ilişkinin başka bir detayı daha var. O detayı merak ediyorsanız 1 numaralı kutuya geçebilirsiniz.


Yazının Devamını Oku

Rakamların farkında mısınız

Salgınla ilgili rakamların tamamı ürkütücü ama isterseniz gelin biz rakamlardan önce, yazımıza durumu özetleyen çok daha net, çok daha açık, çok daha acı ve çok daha ürkütücü bir cümleyle başlayalım: TÜRKİYE -maalesef- SALGININ EN AĞIR DÖNEMLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYOR.

Evet, “fotoğrafı saklamanın, görmezden gelmenin ya da bazı bahanelerle önemsizleştirmenin mümkün olmadığı” çok özel günlerden geçiyoruz. Geçtiğimiz yıla göre, ölüm sayıları neredeyse 4 kat artmış gibi görünüyor. “Aylara göre vefat ortalamaları” dikkate alındığında ise en yüksek rakamın görüldüğü Nisan 2021’e kıyasla Eylül 2021 sonunda çok daha yüksek bir “günlük kayıp ortalaması” ile karşılaşacağımız anlaşılıyor. Kısacası hassas bir noktada, tehlikeli ve riskli bir dönemeçteyiz. Durum acilen ve hemen masaya yatırılmalı, yeni kısıtlamalar hatta kapanmalara ve de okul kapatmalarına asla fırsat verilmeyecek şekilde ciddi ve etkili önlemler alınıp süratle uygulamaya konulmalıdır. TEKRARLIYORUM: Yeni kapatmalar/kapanmalar, eğitime yeniden kısa süreli de olsa toptan ara vermeler asla olmamalıdır.

Bu arada altını bir defa daha çiziyorum: Rakamlar ürkütücüdür, bu yazının hazırlandığı saatler itibariyle Eylül 2021’de kaybettiğimiz canlarımızın ortalama sayısı 265’in üzerindedir. Ve ne üzücüdür ki rakamlar 300’lere doğru hızla tırmanmaktadır.

HATIRLATMA
SALGINLA YENİDEN SAVAŞ İÇİN 10 ‘BİLDİK’ ÖNERİ

AŞAĞIDAKİ 10 öneriyi hepimizin zaten çok iyi bildiği kesindir. Ama yine de tekrarda fayda vardır: Eğer günlük vaka sayılarını düşürmek, daha az canımızı kaybederek ve daha az hasar görerek bu sıkıntılı dönemi atlatmak istiyorsak öncelikle yapmamız gerekenler hâlâ aynıdır.

İLK 5

Yazının Devamını Oku

Aslında 4 pandemi var

Sağlığımız bakımından son derece enteresan, farklı ve önemli bir dönemden geçtiğimiz kesindir.

Hepimiz için “sağlık ana gündemi”nin birinci maddesi COVID-19 olsa da üzülerek belirteyim aslında bir değil, iç içe geçmiş 4 pandemiyi aynı anda yaşıyoruz.

BİR: COVID-19 PANDEMİSİ

İKİ: KAYGI/DEPRESYON PANDEMİSİ

ÜÇ: UYKUSUZLUK PANDEMİSİ

DÖRT: KİLO/OBEZİTE PANDEMİSİ

Gelelim detaylara...

Yazının Devamını Oku