GeriOsman MÜFTÜOĞLU Akşam yemeği neden erken yenmeli?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Akşam yemeği neden erken yenmeli?

“Akşamları erken yiyin ve mümkünse hafif şeyleri tercih edin!” Sağlık uzmanlarından en çok işittiğimiz tavsiyelerden biridir bu. Peki neden? Nedir hikmeti akşam erken yemenin? Buyurun...

Akşam yemeğini erken saatlerde yemenin kilo kontrolünde ne ölçüde etkili olduğu net ve açık değilse de sağlığımızı sürdürme ve hayat kalitesini yükseltmede önemli bir ayrıntı olduğu kesindir. 

Bu düşüncenin birinci nedeni “uyku kalitesi” ile ilgilidir. Zira erken yenen akşam yemekleri iyi bir uykuyu garantilerken, geç saatlerde yenen yemekler sindirim sisteminin doğal biyoritmini bozup onu gece boyu çalışmaya mecbur ediyor.
Siz uyuduğunuzu zannediyorsunuz ama sindirim sisteminiz içindeki ek yük nedeniyle “gece vardiyası” yapıyor. Mideniz, bağırsaklarınız ve zavallı karaciğeriniz kan ter içinde gece boyu çalışmak zorunda kalıyor.
Neticede de reflüydü, gazdı, şişkinlikti derken uykunuzun canına okunabiliyor. Beden de gece yeterince dinlenemiyor, uykuda yapılması gereken tamirleri yapma fırsatı bulamıyor.
Gece geç saatlerde yenen yemekler, (hele biraz da abartılırsa) bedenin uykuda arzu edilen optimum sıcaklığa ulaşmasını da güçleştiriyor ve bu da önemli bir sorun. Yatmadan önce fazlaca atıştıranlar veya akşam yemeğini abartanların gece boyu terlemeleri, yataklarında dönüp durmaları ve rahatsız uyumaları biraz da bundan. Ayrıca geç saatlerde yenen yemekler uykuda salgılanan iki önemli hormonun, melatonin ve büyüme hormonunun biyoritmik düzenini de bozuyor.
Özetle uyku, uyku olmaktan çıkıp ek bir vardiya yükü, hatta bazen bir “savaş hali” durumuna geliyor.
Tavsiye şu: Prensip olarak imkanı olan akşam yemeklerinin 18.00-19.00 arasında yenmesinde fayda var.
Özel durumlar haricinde akşamları yeme içme işini 20.00’den önce tamamlamak şart.
Uzmanların başka tavsiyeleri de var: Akşam öğünleri mümkün olduğu kadar hafifletilmeli. Televizyon karşısında tekrarlanan “meyve ziyafetleri”nden ya vazgeçilmeli ya da bu iş olabildiği ölçüde hafifletilmeli.
Akşam öğünlerinde çiğ değil, pişmiş besinler tüketilmeli. Şekerli atıştırmalıklardan (tatlılar!) uzak durulmalı.
Açlık hissi olmasa da su ve çayla geçiştirilmeli. İlle de bir şeyler atıştırılacaksa birazcık yoğurt veya ayran ya da tarçınlı sütlü kahve veya bir parça kuruyemiş tercih edilmeli...

Mide mi, bağırsak mı önemli?

Konu beslenme olduğunda aklımıza nedense hemen midemiz geliyor. Yemeyi, içmeyi seven birinden bahsederken “midesine düşkün” tanımını kullanıyoruz.
Acıkınca “midem gurulduyor” diyoruz. Beklemediğimiz bir kazık yiyip de yüreğimiz sıkıştığında “mideme oturdu” deyimini kullanıyoruz.
Kötü, pis, kirli bir süreçle karşılaştığımızda ise onu “mide bulandırıcı” bir durum olarak tanımlıyoruz. Oysa konu sindirim/hazım olduğunda en az mide kadar, hatta ondan çok çok daha önemli bir organımız daha var: Bağırsaklarımız özellikle de ince bağırsaklarımız!
Sindirim sistemi fonksiyonlarını önem bakımından sıraladığınızda bağırsakların görev ve becerileri göğüs farkıyla mideyi kesinlikle geçer. Yaptığımız beslenme yanlışları midenizden çok bağırsaklarınıza zarar verir.
Ayrıca bağırsaklarımız sağlığımızın temel bir belirleyicisi, gizli kökleri gibidir. Bağışıklığınızı destekleyen, sinir sisteminizi dengeleyen, kilo kontrolünüzü ayarlayan, kolesterol ve şeker seviyelerinizi belirleyen pek çok karar midenizde değil bağırsak sisteminizde alınır.
Sağlıklı, mutlu, fit ve zinde bir hayat arzuluyorsanız sadece mideye odaklanmayı bir kenara bırakıp azıcık da bağırsaklarınıza odaklanın. Bağırsak sağlığınızı da azıcık ciddiye alın!

Şok diyetler neden kas eritir?

Metabolizmamızın iyi işlemesi söz konusu olduğunda kaslarımız en önemli hazinelerimiz. Metabolizma hızının en önemli belirleyicileri onlar.
Az kas düşük, çok kas yüksek metabolik hız demek. Yüksek metabolik hız ise dinlenmede, hatta uyurken bile daha fazla kalori yakmak anlamı taşıyor. İnsülin direnci ile mücadelede de kaslarımızı kullanırız.
Kısacası metabolizmamızın hızını da insülin fazlasının temizlenebilmesi yani “insülin direncinin idaresini” de önemli ölçüde kas dokumuzun yoğunluğu belirler.
Ayrıca egzersiz kapasitemize kalbimiz kadar kaslarımız da karar verir. Kısacası kas kütlemiz hepimiz için her yaşta önemlidir.
Ve unutmayınız ki kalbimiz de bir kas yumağıdır. Kontrolsüz ve aşırı kilo kaybı sadece iskelet kaslarımıza değil, kalp kaslarımıza da zarar verir.
İşte bu nedenle “şok diyetler”, yani “yağ değil kas yakan” diyetler kimseye tavsiye edilmiyor. Bu diyetler yağ değil kas yakıyor, neticede de metabolizmayı durma noktasına getiriyor.
Unutmayın: Kas dokunuz kilo problemine karşı en önemli fren balatalarınızdır. Yanlış diyetler yaparak “balataları yakmak!” tehlikesiyse her zaman vardır. Diyet tavsiyelerine kulak verirken AMAN DİKKAT!

Trans yağı yüksek besinler hangileri?

Trans yağ özellikle hazır besinlerde daha fazla miktarda bulunuyor. Bu nedenle besin etiketlerini dikkatle okumak, trans yağ oranı düşük olanları ve tercihen bir porsiyonunda bir gramdan daha az trans yağ içerenleri kullanmak gerekiyor.
Sert margarinlerde trans yağ bulunması olasılığı artıyor. İçinde pamuk çekirdeği yağı, Hindistan cevizi yağı, palmiye çekirdeği yağı –hurma yağı- bulunan fırın ve pastane ürünlerinden, kızartma ve panelerden de uzak durmak gerekiyor.
Bu yağlar trans yağ değil ama en az trans yağlar kadar sağlıksız doymuş yağlar. Isıl işlemlerle daha çok trans yağ gelişebiliyor.
Bisküvi, çörek, kraker, cips, kızartılmış ve pane edilmiş tavuk, balık ve benzeri ürünler (tavuk kanadı kızartması, tavuk budu kızartması, kızartılmış ve pane edilmiş parça balıklar) trans yağdan zengin olabiliyor. Pizzalarda da yüksek miktarda trans yağ bulunabiliyor.
Prensip olarak fırında ve buharda pişirilmiş yiyeceklerde, haşlama besinlerde trans yağ oranı düşüyor. Kızartılmış yiyeceklerde özellikle yağda pane edilerek kızartıldıkları zaman trans yağ oranları artıyor.

Baklagiller protein deposudur

Kuru fasulye, nohut, mercimek ve barbunya en güçlü bitkisel protein kaynakları arasında gösteriliyor. Hatta içerdikleri protein miktarı onların neredeyse etle bile kıyaslanmalarına sebep oluyor.
Mesela bir su bardağı dolusu mercimek ile 60 gramlık tam yağsız, sığır filetosunda hemen hemen aynı miktarda (17-18 gram) protein var. Ayrıca bu miktar kuru fasulyeden bir gramdan daha az yağ kazanırken, sığır etinden en az 5 gramdan çok doymuş yağ kazanıyorsunuz. Eğer bu besinleri protein bakımından daha da zenginleştirmek istiyorsanız onları et (etli nohut, etli kuru fasulye), pilav, yoğurt ile birlikte yiyebilirsiniz.

X

Güneşin de aşının da patenti olmaz

Geleceğimizi tehdit eden muazzam bir salgınla karşı karşıyayız.

Ve bu salgını sonlandırmanın tek çaresi var: Zengin, yoksul ayırt etmeden yeryüzündeki her ülkeye, her insana elimizdeki mevcut aşıları ulaştırabilmek! Kısacası pandemiyi sonlandıracak tek çarenin aşılar olduğu kesin. Unutmayalım ki pandemi “küresel bir sorun”dur. Böyle bir sorun ile “ülkesel çözümler”le mücadele etmek mümkün değildir. Ve bilelim ki hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz asla güvende olmayacağız. Peki, aşıyı herkese ulaştırma imkânımız var mı? İşte tam da bu noktada, sürece “ekonomik nedenler” ve ardından da “patent hikâyesi” kendiliğinden dahil oluyor. Ekonomik imkânı olan ülkeler parayı bastırıp halkını aşılarken bu olanağı bulamayan ülkelerde halk sokaklarda can veriyor. Hindistan’da olup bitenleri hatırlarsak ifade etmek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Özetle “patent meselesi” önemli bir meseledir. Bu meseleyi tarihin en etkileyici cevaplarından birini, çocuk felci aşısını bulan Dr. J. E. Salk vermiştir: “AŞI DA TIPKI GÜNEŞ GİBİ İNSANLIĞA AİT ORTAK BİR DEĞERDİR. GÜNEŞİ PATENTLEYEBİLİR MİSİNİZ?” Ayrıntılar için buyurun...




1-  KİMDİR DR. J. E. SALKSALK bir viroloji uzmanıdır, 1914 New York doğumludur. Tıp eğitimini 1939’da New York Üniversitesi’nde tamamlamış, “viroloji” alanına yani “virüsler”e ilgi duymuştur. Grip virüsleri üzerinde yaptığı araştırmalar nedeniyle 1947’de Pittsburgh Üniversitesi’ne davet edilmiştir. Dr. Salk, Pittsburgh’da çocuk felci hastalığına karşı bağışıklık sağlayabilecek ilk ölü virüs çalışmalarını yapmış, neticede de ilk polio aşısını üretme onuruna erişmiştir. Dr. Salk hayvan deneylerinde yani ilk aşamalarda başarılı sonuçlar aldığını görünce de 1952’de aşıyı insanlara da uygulamaya karar vermiş ve çalışmalarını büyütüp genişletmiştir. Sonraki gelişmelere gelince...

Yazının Devamını Oku

Eleştiride kıskanç çözümde cömert olmak

Pandemi sürecinin zor ve kritik bir virajındayız. Bir çeşit “sınırlı kapanma dönemi”ne girdik. Bu dönemi iyi değerlendirmek, kısıtlamalara “elimizden geldiği kadar” değil, “daha da fazlası”yla uyum göstermek mecburiyetindeyiz.

Zira kısıtlama sonrasında ulaşacağımız rakamlar beklentinin üzerinde kalırsa ciddi bir toplumsal travma yaşama ihtimalinin olduğu açık ve nettir. Bu nedenle şu anda yapılan hataları, işlenen kusurları, eksiklikleri ve görülecek hesapları ertelemek, eleştirileri sınırlayarak yeni ve etkili çözümler üretmek yapmamız gereken ilk ve en önemli iştir. Kısacası zaman rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de sık sık tekrarladığı gibi “Sorunlu bir zaman”dır. Ve böyle zamanlarda “Eleştiride kıskanç, övgüde ve çözümde cömert olmak” en doğru yaklaşımdır.

BİR SORU
KAPANMA SONRASI İYİ PLANLANDI MI

GÖRÜNEN o ki yaptığımız onca hataya rağmen kapanma sürecinin sonunda yüzümüz az ya da çok gülecek. Ama bilelim ki bu ciddi kapanma da probleme kalıcı bir çözüm getirmeyecek. Yapılması gereken önemli işlerden birisi de daha şimdiden kapanma sonrasının planlanması, tartışmaya açılması, halka açıklanması, daha doğrusu uygulanacak “kademeli açılma” sürecinin nasıl olacağı konusunda toplumsal bir mutabakatın sağlanmasıdır. Eğer daha önce yaptığımız yanlışları bu kapanmanın sonrasında da tekrarlar, kapılarımızı sonuna kadar ve kontrolsüz bir şekilde açacak olursak, çok değil birkaç ay sonra yeni bir dalganın daha kaçınılmaz olabileceğini unutmayalım.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Rus aşısına güvenelim mi

Pandemide geldiğimiz nokta maalesef biraz sıkıntılı.

Sıkıntının nedeni ise hepimizce malum: Elimizde yeteri kadar aşı yok. Ama bilelim ki sadece bizde değil bir iki istisna dışında hemen her ülkede “aşı sıkıntısı” var. Bunun başlıca nedeni de üretici firmaların taahhüt ettikleri miktarda aşıyı üretememeleri. Haklı olabilirler mi? Mümkündür, haklı olabilirler. Bilelim ki aşı üretimi muazzam bir “itina”, yüksek bir “teknoloji”, olağanüstü duyarlılıkta “inceleme aşamaları” gerektiren son derece zor bir iştir. Görünen o ki saydığım bu nedenlerle ne BioNTech/Pfizer ne AstraZeneca/Oxford ne de Moderna, Sinovac, Johnson&Johnson farklı ülkelere verdikleri sözleri maalesef yerine getiremiyorlar. Peki, bizdeki durum ne?



DURUM ŞU
GÜNDEMİMİZDE SPUTNIK V VAR

Yazının Devamını Oku

Virüste de bizde de mutasyon çoktan oldu

Son günlerin en önemli tartışmalarından biri, yaşadığımız salgının müsebbibi “yeni koronavirüs”ün ülkemizde de mutasyona uğrayıp uğramadığı; bir başka deyişle yeni bir “TÜRK MUTASYONU”nun oluşup oluşmadığıdır.

Kişisel kanaatim şu: Virüsün bu kadar çok sayıda insanı enfekte ettiği, bu kadar çok fazla sayıda hastanın bedeninde trilyonlarca defa kendini tekrarlama imkânı bulduğu bir ülkede yapısal değişime uğrayıp mutasyon geçirmemesi zaten şaşırtıcı bir sonuç olur. Eğer gelişmiş pek çok ülkede olduğu gibi bizde de bir “ULUSAL COVID-19 GENOM KOORDİNASYON SİSTEMİ” olsaydı emin olun biz de şimdiye kadar çoktan en az bir adet “TÜRK MUTASYONU” belirlemiş ve duyurmuş olurduk. Bizdeki yani huyumuz ve suyumuzdaki mutasyonlara gelince buyurun...

BANA GÖRE
BİZDE HANGİ MUTASYONLAR VAR

GELİN bugün son derece can sıkıcı tartışmaların özellikle de korkutucu mutasyon haberlerini bir kenara bırakalım. Salgının “bizde” daha doğrusu “huyumuzda suyumuzda”(!) oluşturduğu “insani mutasyonlara” bir göz atalım. Çünkü şu noktayı çok açık ve net olarak hepimiz gözlüyoruz: Sadece virüste değil, pandemi bizde de çok sayıda ruhsal/davranışsal mutasyon oluşturdu. O mutasyonlardan bazılarını 1 numaralı kutuda bulacaksınız.

KUTU 1

Yazının Devamını Oku

Doğru yaptık

Mart başında süreci kontrol altına almaya başladığımızı düşünerek yanlış bazı kararlar aldık.

Kademeli esnetmeye” geçmek yerine “salgını renklendirme” diye özetleyebileceğimiz bir rahatlama dönemine girdik. O kararları takiben bu sayfada yayımlanan ilk yazımızda “doğru bir karar almadığımızı, gevşeme tedbirlerinde aşırı rahat bir sürece adım atarak risk yüklendiğimizi” net ve açık olarak ifade etmiştik. “Temel Reis”in o ünlü fıkradaki sorusuyla “Peki, ne oldu?” Olanlar ortada: Maalesef süreç bizi haklı çıkardı, 5-6 bin civarına inen günlük vaka sayıları çok değil, 3-4 hafta içerisinde 50-60 binlere dayandı. Neyse ki biraz gecikerek de olsa hatamızı fark ettik, girdiğimiz yanlış yoldan tam bir U dönüşü yaparak vazgeçtik. Kanaatimize göre alınan son kararlar -bazı eksikleri olsa da- doğru ve yerinde kararlardır. Ama bilelim ki salgının bizdeki bundan sonraki sürecini bayram sonrasında yeniden ve ciddi bir şekilde değerlendirmemiz de kaçınılmazdır.

ORTAK SORU
BUNDAN SONRA NE OLACAK

HERKESİN aklında haklı olarak benzer bazı sorular var. Herkes, bayram sonuna kadar sürecek olan bu tam kapatmaya yakın, önlemlerin neticelerini merak ediyor. Haklıyız, yorulduk! Haklıyız, ekonomik olarak ciddi ölçüde hırpalandık! Haklıyız, çoğumuzun ruh sağlığı bozuldu! Bu nedenle de aklımızda hep şu sorular olacak: Vaka sayılarındaki artış hızı ne zaman düşecek? Biraz olsun nefes alabilecek miyiz? İşimize gücümüze dönüp ekonomik kayıpları telafi etmemiz mümkün olabilecek mi? Eskisi kadar olmasa da biraz olsun sosyalleşme imkânı bulabilecek miyiz? Bütün bu soruların yanıtlarını bana göre 4 faktör belirleyecek. “Neler hocam o faktörler?” diyorsanız 1 numaralı kutuya geçin.

ÖNÜMÜZDEKİ YAZI BELİRLEYECEK 4 FAKTÖR

FAKTÖR 1: MUTASYONLARIN HIZI VE TİPİ

Yazının Devamını Oku

Uykusuz neden olmaz

Uyku bağışıklık sisteminin en güçlü destekçilerinden, vazgeçilmez ihtiyaçlarından biridir.

Bugüne kadar önümüze konan bilimsel araştırmalar da bu bilgiyi destekliyor. Araştırmaların tamamı “kaliteli ve yeterli” bir gece uykusunun, bağışıklık sistemini koruyup kolladığını, sadece soğuk algınlığı, grip, solunum yolu enfeksiyonlarını değil, “COVID-19’a yakalanma riski”ni de önemli ölçüde azaltabileceğini gösteriyor. Kaliteli gece uykularının önemli bir avantajı daha var: Uykunuz güzelse, yaptırdığınız COVID-19 aşılarının oluşturabileceği bağışıklık gücü de artıyor. Kısacası, sağlığın her alanında olduğu gibi bağışıklık gücü bakımından da uyku çok önemli bir doğal destek ve avantaj. Yetersiz uyku uyuyanların her türlü hastalığa (şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp damar hastalığı, kanser, obezite, Alzheimer) yakalanma olasılığı zaten yüksek ama uykunun bağışıklık sistemimize sağladığı güç özellikle bugünlerde bizim için çok daha önemli ve ön planda tutmamız gereken bir ayrıntı.




KISA BİLGİ
UYKU BAĞIŞIKLIĞIMIZI NASIL DESTEKLİYOR

Yazının Devamını Oku

Antikora takılmayın

Pandemide hastalığı geçirenlerin de, korunmak için aşı yaptıranların da en çok merak ettikleri konu “bağışıklıklarına yetecek düzeyde antikor üretip üretmedikleri” oluyor.

Hastalığı geçirenlerin de, ikili aşı seromonisini tamamlayanların da ilk işi laboratuvarların yolunu tutup antikor seviyesini araştırmak olunca ortaya adeta antikor savaşlarını andıran bir tablo ortaya çıkıyor. Kısacası hastalığı geçiren de, aşısını yaptıran da “Acaba bağışıklık kazandım mı? Beni koruyacak kadar antikor ürettim mi?” sorularına yanıt arıyor. Peki ya antikor üretemeyenlerin durumu ne olacak? Sorunun yanıtı net ve açık olarak şu: Antikor üretememek bağışıklık kazanmamakla eşanlamlı değil. Antikor üretememiş olsanız da sakın üzülmeyin. Ayrıca “Ürettiğim antikor miktarı sürekli azalıyor” diye de kara kara düşünmeyin. Zira T lenfositleriniz sayesinde kazandığınız hücresel bağışıklığın kıymeti ve gücü, B lenfositlerinizle ürettiğiniz antikorlarınız sayesinde kazandığınız güçten çok daha kıymetli ve değerlidir.




ÜZGÜNÜM
ENFAZ-I MAHDUDE-İ HAYAT!

Yazının Devamını Oku

Dünya sınıfta kaldı

1920’li yıllardaki grip salgınından bu yana dünya bir pandemi sorunu ile karşı karşıya kalmadı. Böyle bir salgın, böyle bir bela, böyle bir tehdit yaşamadı.

Belki biraz da bu nedenle pandemi meselesinin boyutları ve sonuçlarına işin başından bu yana ciddi ölçüde kafa patlatmadı. Daha da önemlisi “ortak bir akıl” oluşturamadı. Ama bilelim ki pandeminin süresi ve seyrini daha da önemlisi yıkıcı neticelerini değiştirebilecek olan temel faktör ülkeler arası bir işbirliği ve dünya genelinde ortaya konulabilecek samimi ve gönüllü bir ortak tavırdır. Üzülerek belirtelim ki bugüne kadar ne bu ortak tavır devreye girebildi, ne de o samimi yaklaşım sergilenebildi. “Her koyunun kendi bacağından asıldığı” saçma sapan çözümlerle yetinildi. Kısacası bugüne kadar dünya genelinde etkili bir çözüm mekanizmasının oluşturulabildiğini söylemek mümkün değil. ABD’den Brezilya’ya, Almanya, İtalya, Fransa’dan Sırbistan’a, Türkiye, İran ve Rusya’dan Hindistan’a, büyüğü küçüğü, güçlüsü güçsüzü, zengini fakiri fark etmiyor, bütün coğrafyalarda pandemi meselesinin çözümünde sınıfta kaldığımız net ve açık olarak ortada duruyor. 

BİR TAKVİYE
ASETİL SİSTEİN’İN YILDIZI PARLIYOR

SİSTEİN çok önemli “kükürt zengini” bir amino asit. Asetilenmiş formuna “asetil sistein” adı veriliyor. Başlangıçta kronik akciğer hastalıklarının çözümünde kullanılan bu mucize molekül son zamanlarda sağlığın pek çok alanında mucize işlere imza atıyor. Mesela mı? Ayrıntılar oldukça uzun, detaylar oldukça derin. ÖZETİ ŞU: Asetil sistein akılcı kullanıldığında...

Bağışıklığı güçlendiriyor.

Kansere fren oluyor.

Detoks süreçlerini hızlandırıyor.

Yazının Devamını Oku

Daha çok kapanalım

“Tam kapatma”nın imkânsız olduğunu anlayıp yeni bir aşamaya, “kademeli kapanma” dönemine girdik.

Ama kontrolü giderek zorlaşan vaka sayılarını gören her uzmanın aklında hep şu soru var: Acaba daha mı çok kapanmalıyız? Evet, son birkaç gündür önümüze konan vaka sayıları ve hastanelerimizdeki durum gösteriyor ki daha da çok kapanmak zorundayız. Nedenine gelince...




BANA GÖRE
ÖNLEMLER DAHA DA SIKILAŞTIRILMALI

GÖRÜNEN

Yazının Devamını Oku

Aşı olmak vatandaşlık ve insanlık görevi

Salgında geldiğimiz nokta çok önemli.

Bir yol ayrımında, mühim bir kavşakta olduğumuz kesin. Bundan sonraki başarının en önemli belirleyicisinin ise “AŞILANMA” ve “AŞI KARARSIZLIĞI” sorunu olduğu tartışma götürmez. Mevcut veriler 65 yaş üstü nüfusumuzun neredeyse 4’te birinin aşılanma konusunda “kayıtsız” ve “kararsız” davrandığını gösteriyor. Bu rakamların geçtiğimiz günlerde daha da büyüdüğü, yüzde 40’lara yaklaştığı belirtiliyor. Bu nedenle salgınla mücadelenin bundan sonraki döneminde etkili ve ikna edici bir “aşı bilinci kampanyası”na ihtiyaç var. Bilelim ki elimizdeki aşılardan herhangi birini yaptırmak ülkemiz için bir “VATANDAŞLIK GÖREVİ”, dünyamız için ise bir “İNSANLIK GÖREVİ”dir.




İYİ BİLGİ
MADDE MADDE SAĞLIK

Yazının Devamını Oku

Doğru yaptık!

Son alınan kararlar ve konulan kısıtlamaların pandemiyle mücadelede yeni bir adım olduğu kesindir. Yanlış olanı mart başında çıkılan ve hatalı olduğu baştan zaten belli olan yoldur.

Özellikle bulaşıcılığı dillere destan olmuş yeni bir virüsün, “İngiliz mutantı”nın ülkemize henüz yeni girdiği ama müthiş bir hızla yayılma eğiliminde olduğu net ve açık olarak ortadayken, o kararlar kesinlikle alınmamalıydı. Bu düşüncemi kararların hemen ertesi günü yazdığım “Doğru mu yaptık?” başlıklı yazımda da açıklamıştım. O başlığı bugün “Doğru yaptık!” şeklinde değiştirmekten son derece memnun ve mutluyum. Nedeni şudur: Bu savaşı mutlaka ama mutlaka kazanmak zorundayız.

İYİ YAPTIK!Çok ciddi bir yanlıştan biraz gecikerek de olsa nihayet vazgeçtik... Şimdi yeniden tıpkı 2020 Mart ayında olduğu gibi ulusal bir bilince, bize yakışan bir katılıma, muazzam bir işbirliğine ihtiyacımız var... Yeni ve yeniden “MOTİVASYON AŞI”larımızı yaptırmış olarak mücadeleye DEVAM... COVID değil BİZ kazanacağız...

BANA GÖRE
MOTİVASYON AŞISINA DA İHTİYACIMIZ VAR

MART başında o kararlar alınırken doğru olanı, bulaşıcılığı neredeyse 3-4 katına çıkmış bu yeni mutant virüsle etkili bir mücadele için “aşırı açılma”(!) yerine, tedbirleri “biraz daha esnetme” yani hiç olmazsa “kademeli esnetme” yöntemini devreye sokmak olmalıydı. Neyse... Olan oldu. Gelin şimdi yine 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel’in o ünlü cümlesini, “Arkanıza bakarak önünüzü göremezsiniz” tavsiyesini hatırlayalım ve yeniden önümüze bakalım. Ayrıca, “Hata kimde idi?” tartışmalarını bir kenara bırakıp halkımıza Sinovac ve BioNTech aşıları yanında bir de “motivasyon aşısı” yapmaya başlayalım. Kısacası şimdi ihtiyacımız olan en önemli şey, “yeni bir heves ve yeni bir nefes” ile tıpkı 2020 Mart ayında olduğu gibi topyekûn bir pandemi mücadelesini yeniden başlatmaktır.

OKUR SORUSU

Yazının Devamını Oku

Kapanalım mı kapatalım mı

Şunu iyi bilelim: 4 haftalık tam bir kapanmanın mevcut yangını kontrol altına almada tam bir “itfaiye etkisi” sağlayacağı kesindir.

Ne var ki 4 hafta süreyle uygulanması zorunlu olan böyle bir tam kapanmanın da bize yetmeyeceğini bilmeli. O dört haftalık tam kapanmadan sonra da en az 3-4 hafta sürecek bir “kademeli açılma” sürecinin de bizi bekleyebileceğini bir kenara not etmeliyiz. Ayrıca içinde bulunduğumuz şartlar ne “ekonomik” ne de “sosyal” olarak zaten tam bir kapanmaya imkân vermiyor. Bu nedenle de “olmayacak duaya amin demeyi” bir kenara bırakıp “uygulanabilecek çözümler”e bakmamızda fayda var. İşte tam da bu noktada “Mademki tam ‘kapanma’ olmuyor, bari ‘kapatma’ sürecini devreye sokalım” alternatifini tartışmamızda fayda var. NETİCE ŞUDUR: Kanaatime göre Ramazan ayı ve onu takip eden bayram süresince etkili ve akılcı bir “kapatma” organizasyonu şu anda bize en uygun çözüm gibi görünüyor.




BİR UYARI
İSTANBUL’DA KIRMIZI ALARM

İSTANBUL

Yazının Devamını Oku

Ayakta kal hayatta kal

Başlıktaki önerim sık tekrarladığım bir cümledir ve “Durma, düşme, üşütme!” üçlüsünün ilk kelimesi gibidir.

Hiç hareket etmeseniz bile oturmayı ya da yan gelip yatmayı, yani tembellikte ısrarı bırakıp ayağa kalkmamız ve ayakta durmamız bile sağlığımızı olumlu yönde etkiliyor. Bu bilgi bilimsel olarak da defalarca doğrulanmış. Örneğin Amerikan Kanser Derneği’nin yaptığı bir araştırmada, zamanlarını günde 6 saat ya da daha fazla süreyi oturarak geçiren erkeklerin ölüm oranları, 3 saatten daha az oturan erkeklerden yüzde 20 daha fazla çıkmış. Aynı araştırmada günde 6 saatten daha büyük bir zaman dilimini oturarak geçiren kadınların ölüm oranının ise yüzde 40 daha yüksek olduğu saptanmış. “Oturmakta ısrar etme”nin fiziksel aktiviteden bağımsız olarak da ömrü kısaltabileceği anlaşılmış. Günde 6 ya da daha fazla saati oturarak geçirmenin haftanın 7 günü, günde 1 saat koşan ya da yüzen insanlarda bile ölüm oranlarını arttırabileceği net ve açık olarak gösterilmiş. NETİCE ŞUDUR: Hayatta kalmak ve sağlıklı olmak istiyorsak, oturarak geçirdiğimiz zaman dilimlerini kısaltacağız. “Dinlenmek paslanmaktır” ve “Oturmak bedene ihanettir” cümlelerini hayat felsefemiz yapacağız. “Ayakta kal, hayatta kal” tavsiyesini ise asla unutmayacağız.




BİZE GÖRE
SUÇLU DEĞİL ÇÖZÜM ARAYALIM

Yazının Devamını Oku

Salgın kontrolden çıktı mı

Birkaç gündür turkuvaz tablolarda hızla artan vaka sayılarını gören herkesin aklında aynı soru, aynı endişe var: SALGIN KONTROLDEN ÇIKTI MI?

Salgının kontrolden çıktığını söylemek en azından şimdilik mümkün değil. Değil ama sürecin “kontrolü çok güç bir nokta”ya geldiği de kesin. Vaka sayılarında her gün neredeyse yüzde 10’ları zorlayan hatta bazen geçen artışlar yaşanıyor. Bu rakamlar bazı günler yüzde 15-20’leri bulabiliyor. “Test pozitiflik oranları”nda da endişe verici yükselmeler izliyoruz. Rakamlar burada da yüzde 20’leri zorluyor. Kısacası endişelenmekte kesinlikle haklıyız. Peki, neden böyle oldu? Vaka sayısı patlamalarındaki başlıca faktörler neler? Yanıtım 1 numaralı kutuda...



BANA GÖRE
VAKA ARTIŞININ 3 NEDENİ

VAKA sayılarındaki muazzam artışın bana göre 3 önemli nedeni var:

BİRİNCİSİ: Ev içi bulaşlarındaki artış korkunç boyutlara varmış durumda. Dikkatsizlik, özensizlik, biraz da bilgisizlik ve lakaytlık ile birleştiğinde çoğu evde neredeyse bir çeşit “ev içi salgın” durumu yaşanıyor.

İKİNCİSİ:

Yazının Devamını Oku

Gündemi biraz değiştirelim

“Bu millet neleri gördü?” esprisi sonunda gerçek oldu, hem de acı bir biçimde: Günlük vaka sayılarında Avrupa şampiyonuyuz. Yetmedi dünyada ilk dörde de girmeyi başardık.

Şaka bir yana durumumuz hiç de iç açıcı değil. Vaka sayıları iyice arttı, artmaya da devam edecek gibi görünüyor. Kısacası “pandemi kâbusu” olanca ağırlığıyla üzerimize çöktü. Daha bir ay önce önümüze konulan “hafta sonu izni tepsisi” de doğal olarak devreden çıktı. Bu cumartesi pazar hepimiz evdeyiz. Önümüzde yine bir belirsizlik, yine bir endişe ve kaygı dönemi var. İşte bu nedenle, gelin bu hafta sonunu pandemi konusunun dışında başka konulara ayıralım. Mesela zerdeçal, mesela tarçın, mesela erkeklerin tekrarlamaktan bıkıp usanmadıkları hatalardan bahsedelim. Bunun için de yine bu köşede daha önce yayımlanmış bazı notlardan istifade edelim. Buyurun...



ÖNEMLİ
HANGİ TAKVİYE

Yazının Devamını Oku

Hepimiz pandemi mağduruyuz

Pandemide süre uzadıkça uzadı. Neticede de hepimizde pandemiye has bazı arızalar başladı.

Bana sorarsanız bu arızaların her biri çok önemli. O arızalar kimimizde uykusuzluk, kimimizde yorgunluk, kimimizde de kaygı bozukluğu ve mutsuzlukla kendisini ifade ediyor. Yarattıkları sonuçlar ise hem çok önemli hem de giderek büyüyor. İşte tam da bu noktada “pandemi mağdurluğu” meselesi ve bu meseleye çözüm üretebilecek çareler devreye giriyor. Peki, nedir o çareler? Pandemi mağduriyetini önlemenin yolları neler? Bugünün çözümleri bir ruh sağlığı uzmanından geliyor. İşte detaylar...

BANA GÖRE
RUH SAĞLIĞIMIZ TEHLİKEDE
KÜRESEL ve ülkesel boyutlarıyla tam bir felakete dönüşen bu salgının uzun vadede en önemli sonucu ve travmasının ruhsal ve duygusal alanda yaşanacağı kesindir. Bu kesinlik ise sağlık alanında çalışan herkesin bir numaralı endişesidir. Peki, çare ne? Çözüm ya da çözümler var mı? Ne yapmalıyız? “Belirsizlik” sözcüğünün bir numaralı gündem maddesi, “yalnızlaşma” meselesinin başlıca sorun olduğu bu özel ve önemli dönemi en az hasarla nasıl atlatabiliriz? Bu ve benzeri sorular eğer sizin de kafanızı karıştırıyorsa buyurun...

BELİRSİZLİKLE BARIŞIN

“BELİRSİZLİK” ve yarattığı “endişe hali”nin, ruhumuzu sürekli törpülediği bu sıkıntılı günlerde, ruhuma iyi gelecek çözümler ararken faydalandığım, yol arkadaşım yaptığım bir kitabım var: BELİRSİZLİKLE BARIŞMAK. Kitabın yazarı, ruh sağlığı alanının önemli isimlerinden biri, sevgili dostum Prof. Dr. Mehmet Sungur. Mehmet Hoca belirsizlikle barışmak için bakın bize neler öneriyor...

Yazının Devamını Oku

Yıkılmadık ayaktayız

Belçika’da bir üniversite 42 ülkede korona salgını sürecinde ailelerin “tükenmişlik sendromu” durumunu araştırmış.

Araştırmaya göre, en tükenen ülke Belçika olmuş. Belçika’yı ABD (Amerika) izlemiş. Bize gelince... Biz en son sıradayız. Prof. Dr. Nuran Yıldız’dan, daha doğrusu Nuran Hoca’nın Instagram sayfasından aldığım bir bilgi bu. Önemli bulduğum için sizinle de paylaşmak istedim. Aslında sonuç bana göre hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü biz Mahsun Kırmızıgül’ün “Yıkılmadım” şarkısında da ifade ettiği gibi “Yıkılmadım, ayaktayım” diye özetlenebilecek derin bir kültüre sahibiz. Bu kültürün orta direğini ise en değerlimiz “AİLE”miz oluşturuyor. Benim “ÇIPA”ya benzettiğim bu muazzam değer için Nuran Hoca bakın neler yazmış...




İYİ BİLGİ
AİLE BİZİM ‘HAVA YASTIĞI’MIZDIR

Yazının Devamını Oku

Sağlıkta değişim rüzgârı

İsterseniz gelin hiç olmazsa bu hafta sonunu şu bunaltıcı pandemi gündeminin dışında geçirelim ve biraz da iyi hayatın, sağlığın, keyfin, huzurun, daha da önemlisi pandemi sonrasında nasıl daha etkili, güçlü ve kalıcı bir sağlık durumu elde edebileceğimizin üstüne kafa patlatalım.

Çünkü şu “hüküm” çok açık ve net verildi: Pandemi sonrasında pek çok şey değişecek, değişimden payını alanların başında da YENİ SAĞLIK ANLAYIŞI gelecek. Nedeni de çok basit: Salgın bize sağlığımızın ne kadar önemli bir hazine olduğunu bir kez daha hatırlattı.



BANA GÖRE
NEDİR O DEĞİŞİMLER

Yazının Devamını Oku

Hafta sonu kapanalım mı?

Kararı pandemiyi yönetenler verecektir ama başlıktaki soruya benim cevabım net ve açık olarak şudur: KAPANALIM!

Kapanalım çünkü rakamlar bizi buna zorluyor. Hafta sonları yeniden kapanalım çünkü bunu eğer şimdi yapmazsak sonrasında daha kötü, ağır, bunaltıcı, can yakıcı kısıtlamalarla karşılaşmamız vazgeçilmez olabilir. Olabilir çünkü...

NEDEN ENDİŞELİYİM?

Çok değil, bundan 3 hafta önce “yerinde karar dönemi” diye tanımlanan son uygulamaya geçildiğinde bu köşede “DOĞRU MU YAPTIK?” başlığı altında, “40 yıllık bir hekimlik tecrübesiyle baktığımda bu yeni uygulamaya katıldığımı, ‘Evet, doğru yapıldı’ diyebileceğimi söylemem güç. Günlük vaka sayılarındaki artış, pandemi matematiğine aşina herkes için korkutucu. Üstelik, benim gibi düşünen uzmanların sayısı da oldukça fazla. Kısacası bu yeni uygulama güven vermiyor” şeklinde özetlenebilecek bir yazım yayımlandı. İtiraf edeyim ki o yazıda kimsenin hevesini kırmak, keyfini kaçırmak, moralini bozmak gibi bir niyetim falan da yoktu ama durum ortadaydı. Geldiğimiz noktada ise vaka sayıları yeniden 30 binleri zorluyor. Anlayan anlamayan herkes için “pandemide gidiş” hiç de iyi görünmüyor. İşte bu nedenle “hafta sonu kapanma seçeneğini” yeniden düşünmemiz gerekiyor.

NE YAPMALI?BİZE ŞİMDİ DAHA SERT ÖNLEMLER LAZIM

“Ben dememiş miydim?” diyenlerden hiç hazzetmem. Döner değirmene su taşıyanları, ocaktaki aleve odun atanları da hiç sevmem. Bu nedenle salgının başından bu yana hep rahmetli Süleyman Demirel’in bana öğrettiği bir yaklaşımı benimsedim: “Sıkıntılı dönemlerde eleştiride kıskanç, övgüde cömert olacaksın. Bir önerin varsa eğer onu da zamanında ve nezaketle yapacaksın.” Bu nedenle girişteki yazımın bir eleştiri değil, bir tespit olarak kabul edilmesini beklerim. TAVSİYEME GELİNCE...

Yazının Devamını Oku