GeriOnur SALMAN Tatsız, futbolsuz ve ‘Avrupa’sız
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tatsız, futbolsuz ve ‘Avrupa’sız

BURSASPOR hazırlık maçı kontenjanına UEFA Avrupa Ligi maçlarıyla başlayınca futboldaki sıkıcılık kabul edilebilir oluyor.

Ama yine de bu karşılaşmaların bir ciddiyeti var. Bu topraklar için çok kıymetli olan Edirne ötesinde olmak ya da olmamak demekti dünkü Chikhura maçı. Yenilmek sezon öncesi Şenol Hoca’ya ilk darbeyi indirecekti. Bir kulvarı başlamadan yitirmiş olacaktı tecrübeli çalıştırıcı. Zira ilk maç, futbolsuz ve golsüz kalmıştı. Gürcistan’da ise hedef ‘Güneş’i doğurmaktı. Ama Bursaspor, dokuz doğurup, bir kişi eksik kalıp penaltılar sonunda Avrupa macerasına çok erken havlu attı.

Yaratıcılık sorunu

Sezonun çok başı olsa da Gürcistan temsilcisi karşısında oynanan 210 dakika, net bir tablo koydu ortaya. Yeşil beyazlıların omurgası ve beyni iki oyuncu: Belluschi ve Fernandao. Bu ikili olmayınca güdükleşiyor Bursaspor. Ferhat ve Volkan’ın çabalarını kutlamak bir yana yaratıcılık sorunu aşikar. Yani iki yabancısının yokluğunda, anlık parlamaların dışında, Timsah bal yapmayan arıya dönüyor. Zaten Avrupa’ya veda eden Bursa için ligde karşılaşacakları en büyük sorun da bu olacaktır.
Son söz de sahanın kenarına gelsin. İstanbul Parkvari rengarenk tribünler aynı İstanbul Park gibi boştu. UEFA acaba kıssadan hisse çıkarıp futbolun bitmek tükenmek bilmeyen takvimini biraz öteler mi? Hem bizler de biraz futbolu özlemiş oluruz. Neticede bu oyun taraftarlar için oynanıyor.

X

Adı büyük kendi değil

LİGLERDEKİ oyunlar milli takımlara yansıyor olsaydı, Süper Lig, Avrupa’nın belki de dünyanın en heyecanlı liglerinden biri olabilirdi.

İster kaos futboluyla, ister Türkiye’yi Euro 2016’ya taşıyan akıllı oyunla fark etmiyor.

Milli takım, izleyenine bir şekilde adrenalin yüklerken, lig ise taraftarı uyutuyor.

Bursa-Antalya maçı bile bize bu duyguyu yaşatıyor. Yazık...

Evet, Dzsudzsak bu ligin en önemli isimlerinden biri olmaya aday, evet Eto’o faktörü insanı tribüne çeker ama altı dolmuyor.

Yazının Devamını Oku

Beklenti ve gerçekler

SÜPER Lig, süper boşluklara oynanıyor. Taraftar olması gereken yere, yani oyunun tam merkezine yerleşmiyor.

Oyun kalitesi birçoklarını tatmin etmiyor. Eee, o zaman bir futbolsevere ne kalıyor. Bazı hedef maçlar seçip, kendisine ‘Kutlu Ayaktopu Haftaları’ icat etmek. İşte belki de bu hafta öyle bir hafta olabilirdi. Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşmasının hemen önündeki güne iyi futbol umuduyla Bursaspor-Sivasspor maçını yazmak gerekti. Bakmayın birinin evinde sadece 1 puan toplamasına ya da diğerinin ligde sondan bir üst sırada yer almasına...

45’LİK HAYAL KIRIKLIĞI

Bursa şampiyon olmuş, Sivas kupanın kulpuna yapışsa da çekememiş iki kulüp. Şenol Güneş ve Roberto Carlos, şampiyonluk nedir, iyi futbol nasıl oynanır, hem yaşamış hem de yaşatmış isimlerdi ne de olsa.
Ama dün de beklenti ile gerçekler arasındaki ters orantı çok belirgindi. İlk 50 (45+5) dakika boyunca 1’i çok net olmak üzere 3.5 Bursaspor pozisyonu, hakem tarafından devamlı düdükle durdurulan bir oyun, sertlik, Sivasspor kalecisi Ertuğrul’un ilk dakikadan itibaren geçirmeye çalıştığı zaman ve yeşil beyazlıların artırmaya çalıştığı tempoyu geriye çeken Yiğido vardı.

TEMPO FRENİ OLMAYINCA...

İKİNCİ yarı Josue’nin duran toptan ve Volkan’ın harika hareketleriyle gelen gollerle başlayınca, temaşası düşük olsa da sahadaki oyun biraz daha futbola kesti. Yiğido, tempoya el freni olamayınca, Fernandao da ilk yarısını unutmak istediğimiz maça noktayı koydu.

Yazının Devamını Oku

Niyettir önemlisi gerisi lafügüzaf

NORMAL bir ülkede 13 Mayıs’tan sonra çok şeyin değişmesi lazımdı.

Ya bu topraklarda ne oldu? Hayat kısa bir süre durdu. Yardım kampanyaları başladı ama sorumluların hepsi cezalarını çekmedi. Üstüne Meclis, madenlere yapılması gereken yaşam odasını zorunlu hale getirecek yasa önergesini reddetti. Birçoğumuz, yitirdiğimiz 301 canı unuttu. Yani hayat normal akışına çok hızlı geri döndü.
Ama dün yeniden gittik Soma’ya. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Chelsea, bize yaşanan faciayı bir kez daha hatırlattı. Keşke ‘Hasılat masraflar çıktıktan sonra değil tamamen bağışlansaydı faciazedelere.’ Ama olsun. Neticede gündem yine Soma’ya kesti. Bu bile başlı başına teşekkürü hak ediyor. Aslında Chlesea, Beşiktaş’ı yenmiş, Beşiktaş, Devler Ligi’nin önündeki tek engel Arsenal’in ligdaşını devirmiş... Aslında bunlar lafügüzaf. Ama yine de sahada olanları da bir göz atalım. Fenerbahçe karşısında rölantide oynayıp İsmail’le galibiyete giden Kartal, Maviler önünde yine yedek ağırlık bir kadro ile sahaya çıkıp, dengeli bir alan parselasyonu yaparak, düşük hücum güçlü ama galibiyetle biten ufak bir Arsenal provası yaptı.

Yazının Devamını Oku

Futbol değişti darısı puanlara

SÜPER Lig’in beklentilere en fazla cevap veremeyen takımı hangisi desek sanıyorum bunun cevabı Kayserispor olur.

Bu kadar büyük potansiyelli bir takımın puan cetvelinin alt basamaklarında yer alması açıklanması zor bir durum. Hatta o kadar ki Prosinecki de bunu fark edip Beşiktaş maçı sonrasında istifasını vermişti.
Hırvat çalıştırıcının geri dönmeye ikna edilmesi sonrasında bir şeylerin değişmesini bekledik. Puan tablosunda olmasa da futbolda bir değişim olduğu aşikar. Eskişehir karşısında da bunu gördük. Dönem dönem çok iyi oynanmış bir oyun ve özellikle Bobo ve Biseswar’la harcanan çok önemli pozisyonlar. Neticesinde de elde edilen beraberlik ve 1 puan.

MEHTERAN TAKIMI GİBİ
Eskişehirspor, Süper Lig’in ‘mehteran takımı’ gibi... Bir maç galibiyet, bir maç beraberlik... Hele dünkü gibi tempoyu bir türlü istediği orana getiremeyince kırmızı siyahlılar gerçekten de büyük problemler yaşayabiliyor. İstediği gibi başlayamasa da Kadir Has’ta Es Es, sonradan oyuna soktuğu Necati ile skor avantajını elde etmişti. Bunu kullanabilirlerdi.
Lakin gol sonrası neredeyse bütün takım halinde durdular. Bu duraklama halini de bir çok kez Kayseri değerlendirmeye yaklaştı. Sadece Sefa ile ağları bulmuş olmaları sarı kırmızılıların şanssızlığı olarak kayıtlara geçti.

Yazının Devamını Oku

Ada bilet fiyatlarıyla çalkalanıyor

TÜRKİYE’de taraftarlar Gezi Parkı protestoları sayesinde bir araya gelip birlikte hareket ederken, futbolun beşiği olarak değerlendirilen İngiltere’de futbol tutkunlarının asıl derdi bilet fiyatları. ve bu konuda birleşiyorlar.

Yaklaşık 40 kadar taraftar grubu bir araya gelerek kulüplerin bilet fiyarlarını sürekli arttırmasını protesto etti. Televizyon yayın haklarından 5.5 milyar pound kazanan kulüplerin bilet fiyatlarını devamlı arttırmasına gerek olmadığını vurgulayan taraftarlar “Futbol artık bir baba-çocuk etkinliğinden çıkıp iş adamlarımın sporu haline gelmeye başladı” ifadelerini kullandılar. Premier League CEO’suyla görüşen Arsenal, Liverpool, Tottenham ve Manchester United taraftarlarının temsilcileri adına çıkışta açıklama yapan Futbol Taraftarları Federasyonu CEO’su Kevin Miles “Geçen sene % 10’luk bir düşüş yaşandı tribünlerde. Arsenal ve bazı diğer kulüpler bilet fiyatlarından bazı indirimler yapsa da yerel taraftarlar bu işin kalbi. Onları unutamayız. Bu sebeple, sürecin bittiğini değil yeni başladığını söylemek lazım” diye konuştu.

HERHALDE BU BİR ŞAKA

WIMBLEDON Tenis Turnuvası’nın başlamasına artık sayılı günler kaldı. Çim kortun en önemli turnuvası başlamadan tartışmalar alevlendi bile. Uzun süren sakatlığı sonrasında yeniden kortlara dönen erkeklerde eski dünya 1 numarası Rafael Nadal, turnuvanın 5 numaralı seribaşı olarak açıklandı ve eleştiriler de hemen peşi sıra gelmeye başladı. Kortlara döndükten sonra oynadığı 9 turnuvanın yedisini kazanan, son olarak Fransa Açık Tenis Turnuvası nam-ı diğer Roland Garros’ta sekizinci kez mutlu sona ulaşan ve bu 9 turnuvada sadece iki maç kaybeden Rafa’nın bu kadar geride kalmasına en büyük tepkiyi Andy Murray’nin eski antrenörü Brad Gilbert gösterdi.
Gilbert, Nadal’ın bu senenin en çok puan toplayan tenisçisi olduğunun altını çizip “David Ferrer’in arkasında kalması herhalde bu bir şaka” dedi. John McEnroe ise mevcut sistemde İspanyol raketin çeyrek finalde Djokovic, Federer ya da Murray ile karşılaşacağını ve bunun kesinlikle yanlış olduğunun altını çizip “Rafael Nadal ilk dört seribaşı arasında yer almalıydı” ifadelerini kullandı.

NEDEN ARKADAŞ OLMAYALIM

BİSİKLET dünyası artık tam anlamıyla Fransa Bisiklet Turu’na odaklanmış durumda. Bu sene 100. defa düzenlenecek olan Tour de France’ın başlangıcı Corsica’dan yapılacak ancak bilindiği gibi gerginliği Britanya’da başladı bile. İtalya Bisiklet Turu’ndan önce başlayan ‘Sky Takımı’nda Tour’un lideri kim olacak’ tartışmasının üçüncü perdesinde desibel biraz düşmüş gibi. Bilindiği gibi son Tour şampiyonu Sir Bradley Wiggins doğal olarak takımın lideri olması gerektiğini ifade ederken, Chris Froome, takımın kendisine bu anlamda söz verdiğini söylemişti.
Froome önceki gün yaptığı açıklamada Sky’da kendisini evinde gibi hissetiğini beliryip “Aslında bir yıl daha sözleşmem var ama ben bunu nasıl uzatırız diye yetkililerle konuşmaya başladım” ifadelerini kullandı. Başarılı bisikletçi Fransa Bisiklet Turu’nda takımın lideri olmak istediğini de vurgularken “Ancak Wiggins’in de beni desteklemesini istiyorum. Onun arkamda olmadı benim için çok önemli. Belki yeniden eskisi gibi arkadaş olabiliriz” diye konuştu.

SALTO VE BURGULAR ŞÖLENİ

Yazının Devamını Oku

Yeni Bolt’u bulduk mu?

Dünyanın en hızlı insanı kim diye sorsak kuşkusuz ki 100 kişiden 90’ı hiç tereddüt etmeden ‘Usain Bolt’ cevabı verir.

100 metrede neredeyse ışıkla yarışan Jamaikalı 9.58’lik derecesiyle bu alanda rekorun sahibi. Ancak yavaş yavaş alt jenerasyondan kıyaslamalar da başlayacak gibi duruyor.
Yohan Blake, Bolt’u geçtiğinde herkes ‘Acaba’ diyordu ama şimdi birçok kişinin emin olduğu bir isim var: Yoshihide Kiryu. Henüz 17 yaşında. Geçen seneden beri ismi atletizm camiasında sıkça duyuluyor Japon sprinterin. Ve en sonunda somut adımı da attı Kiryu. Hiroşima’da koşulan yarışta 100 metrede elde ettiği 10.01’lik derecesi ile Dünya Gençler Rekoru’nun Darrel Brown ve Jeffrey Demps ile ortaklarından biri oldu. Usain Bolt, bu dereceye 21 yaşında erişmişti. Bakalım Bolt’tan 20 santim daha kısa olan Japon atlet, Jamaikalıyı ilerde devirebilecek mi?

Artık kimliğini saklamak zorunda değil

Spor dünyası oldukça eril bir dünya. En azından dışarıdan öyle algılanmak istiyorlar. Hal böyle olunca, sporu yapan kadınlar bile olsa onlarda bir erkekleşme bekleniyor.
Sadece bir cins kabul görüyor sporda. Böyle olduğuna inananlara inat cinsel tercihlerinin farklılığını açıklayanlar durumun normalliğini de gösteriyor. Hatırlayacaksınız, ülkemizde en son Tan Sağtürk, gay futbolcular olduğunu bildiğinde recmin kıyısından dönmüştü.
Ancak dünyada artık yavaş yavaş gay olduğunu açıklayan sporcular cesaretle geriden gelenlerin önünü açıyor. Bu zincirin son halkası NBA’den geldi. Washington Wizards’ın pivotu Jason Collins gay olduğunu şu cümlelerle açıkladı: “34 yaşındayım. NBA’de pivotum. Siyahım ve gayim.” Umarım bundan sonra da sporcular kendi kimliklerini saklamak zorunda kalmadan yaşamlarına devam ederler.

Sky’da liderlik düellosu

Malum bisiklet dünyası yavaş yavaş büyük turların heyecanını yaşamaya başlıyor. Türkiye Bisiklet Turu’nun nihayete ermesinden sonra memleketteki bisikletseverler gözlerini Giro D’Italia’ya yani İtalya Bisiklet Turu’na çevirdi. Kuşkusuz ki Giro’nun en büyük favorisi, geçen sezon Tour de France’da sarı mayoyu üzerine geçiren Sir Bradley Wiggins. Wiggins, bu seneki hedefinin İtalya’da pembe mayoyu giydikten sonra Tour’da da bir kez daha sarı mayoyu kazanmak olduğunu söyledi. Ve buna ilk itiraz Sky’daki takım arkadaşı Chris Froome’dan geldi. Bu sene Criterium’u kazanan Froome, “Sky, bu sene benim için çalışacak. Takım menajerleri ile konuştum. Tamamen benim arkamdalar.

Yazının Devamını Oku

Kırmızı kartlar Rize'ye yetmedi

PTT 1. Lig’den Spor Toto Süper Lig’e doğrudan çıkan takımı belirleme konusunda belki de en önemli maç dün Rize’de oynandı.

Mustafa Denizli’nin talebeleri, üçüncü sıradaki Manisaspor’u konuk ederken futbolun da ne kadar ilginç bir oyun olduğunu görmüş olduk. Bir ara yabancı maddelerin atılması nedeniyle tecrübeli çalıştırıcının tribünlere sitem ettiği karşılaşmada sadece son dakikaları izleyen bir sporsever Çaykur Rizespor 1 puan kazanamadığını 2 puan kaybettiği iddia edebilir. Ancak durum tam olarak öyle değil.

Kayseri’ye ikram

Zira Manisa’da eski Galatasaraylı Cem Sultan 62 dakikada takımını 10 kişi bırakmıştı. O ana kadar pek de istediklerini sahaya yansıtamayan ev sahibi, son 30 dakikada bir anda üstünlüğü ele geçirdi. Eğer Cernat’a arkadaşları da biraz ayak uydurabilmiş olsalardı 3 puanın gelmesi işten bile olmayabilirdi. Ama dedik ya iyi mücadele etti Manisa. 90’da 9 kişi kaldıktan sonra bunu daha da net gördük. Eğer uzun süre 10, son 3 dakikada ise 9 kişi kalmamış olsalardı belki de 1-0’ı koruyabilirlerdi de. Ancak futbol, varsayımların değil verilerin konuştuğu oyundu neticesinde. Zirve takibindeki iki takım 1’er puanla idare ederken, Kayseri Erciyesspor’a da önemli bir avantajı altın tepside sunmuş oldular.

Yazının Devamını Oku

İstikrar derken

TÜRKİYE’de futbol paylaşanlarının her birinin başarı konusunda istisnasız üzerinde birleştiği bir kelime var: İstikrar.

Ve tabii ki bunun da en büyük örneği Manchester United ve Sir Alex Ferguson. Memleket hangi teknik adam, büyük addedilen takımların başına geçse hep Fergie olmak ister. Örneğin Samet Aybaba, Beşiktaş’a imza attığı gün ‘Beşiktaş’ın Ferguson’u’ olurken  Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman için ‘Bizim Ferguson’umuz’ demekte beis görmüyor. Sözün özü istikrar=Alex Ferguson.

SADECE YILLAR MI ÖNEMLİ?

PEKİ, gerçekten istikrar denilen şey uzun süre bir takımın başında kalmak mı yoksa uzun süre varlığını koruyacak bir sistem mi? Eğer Sir’ün sadece başarılarıyla koltuğunu koruduğu ve çeyrek asırdan daha fazla süre Kırmızı Şeytanlar’ın başında kaldığını düşünüyorsak fikrimiz temelsiz kalır. Bu başarıların nasıl geldiği, İskoç futbol adamının nasıl bir sistem kurduğunu es geçersek hata yapmış oluruz. Zira Fergie’yi orada tutan şey kurduğu kusursuz sistem.
Alex Ferguson’un asıl meziyeti, bizlerin dilinden düşürmediği altyapı daha doğrusu oyuncu geliştirme sistemi. Kendisini zafere taşıyan oyuncuların halen daha üst seviyede futbol oynayabilmesinin altında da bu temel yatıyor.

ÜÇ OYUNCU TEK BENZERLİK

ŞU an Şampiyonlar Ligi’nde forma giyen en yaşlı üç oyuncuyu saydığımızda tablo zaten kendiliğinden netleşiyor: Ryan Giggs (39), Pual Scholes (38) ve David Beckham (37). Her biri Sir Alex Ferguson tedrisatından geçmiş bu isimler Avrupa’nın 1 numaralı kupasında forma giymeye devam ediyor. Eğer Nani, anlık bir hata yapmamış olsaydı, belki de bu isimlerin hepsi 2013 Devler Ligi çeyrek finalinde arz-ı endam edevekti. İyi olan bundan 5 sene sonra da birçok United kökenli futbolcunun bu arenada boy göstereceğinden eminiz.
Ferguson’un ulaştığı bu mertebe kurulabilir bir yapının ürünü mü? Aslında evet. 2000’in Galatasaray’ı bunu gösterdi. Mesela Emre Belözoğlu hâlâ F.Bahçe formasıyla üst düzeyde forma giyebiliyor. Yaşı 32 olmasına karşın İspanya’ya gitmesine değil geri dönmesine şaşıyoruz. Lakin bu örnek, endüstriyel futbol dönemine dair elimizdeki tek örnek.

BENDEN SONRASI TUFAN

Yazının Devamını Oku

Hayat sadece futboldan mı ibaret olsun ?

HENÜZ çok erken yaşlarında ünlü olmuş, zirveye doğru yol almış, biri en tepeye varmış, diğeri ise o yolda adımlarını sıklaştıran iki sporcuyu örneği üzerinde spor ve hayata bakmak belki daha mümkün ve somut olacak.

Biri sporda farklılaşmayı başarmış, diğeri ise farklılaşsın istediğim iki isim: Gregor Schlierenzauer ve Salih Uçan.
Hemen belirtiyim, bu yazı donanım üzerinden gidiyor ve içeriğini doldurmak size düşüyor. Kimimiz buna eğitim, kimimiz bilgi edinme, kimimiz ise kendini geliştirme deriz. Adını her ne şekilde kullanırsak kullanalım sporcuların farklılaşması için tek yok donanımdır.
Futbolla ilgilenip de Salih’i tanımayan yoktur. Fenerbahçe’nin sezon başında Bucaspor’dan transfer ettiği, son iki maçında sarı lacivertliler için iki kritik gol atan gencecik bir oyuncu. Onun da hikayesine geleceğiz ama yazının bilinmeyeni Schlierenzauer’den bahsedelim.

Hem fotoğrafçı hem modacı

Avusturyalı bir kayakla atlama sporcusu Gregor Schlierenzauer. Türkiye’nin Erzurum’daki rampalarla tanıştığı sporu, 9 yaşından beri yapıyor. 1990 doğumlu. 16 yaşında Dünya Gençler Şampiyonu, 18 yaşında da Dünya Kupası’nda, o ana kadar kimsenin daha önce elde edemediği kadar puan toplayıp şampiyon oldu. Bir kayakla atlamacının hayal edebileceği ne kadar başarı varsa –Olimpiyat Şampiyonluğu, 4 Tepe Turnuvası şampiyonluğu, Dünya Şampiyonluğu, Kayakla Uçma Dünya Şampiyonluğu- Gregor, hepsini 22 yaşına henüz girerken gerçekleştirdi. Bu sezon Dünya Kupası’nın tamamlanmasına 4 yarış kala yine ‘En büyük benim’ dedi.
Bütün bu başarıları arka arkaya sıralamamın nedeni şu: Tüm bu elde ettikleriyle dünyanın en önemli spor figürlerinden biri haline gelen 23 yaşındaki sporcunun hayatının tek paylaşanı spor değil. O aynı zamanda bir fotoğrafçı ve modacı. Ve kendi deyimiyle sporu dengelemek için yapıyor bunları, kendisini beslemek için. Kayakla atlama yarışlarında gezdiği şehirlerden ve arkadaşlarının portrelerinden oluşan ‘Hangar-7’ adından bir sergi açtı örneğin Schlieri, Redbull’un desteğiyle de kıyafetler dizayn edip satışa çıkardı. Yani sporu yan faktörlerle destekleyip, sindirip başarısına katık ediyor. Her söyleşisinde farklı bir kelam edebiliyor haliyle.

Futbolun çıplaklığından aşıralım Salih’i

Gelelim Salih’e. Henüz 19 yaşında. Şu an Türk futbol dünyasında adından en çok bahsettiren futbolcu. Federasyonun dergisi Tam Saha’ya verdiği röportajdan bildiğimiz kadarıyla çok iyi bir futbolcu olduğu kadar, akıllı bir birey ve çok iyi bir öğrenci. Memleket şartlarına da oldukça hakim. “Bu düzeyde futbol oynarken üniversiteye devam edebilmek mümkün görünmüyor. Sınava gireceğim, muhtemelen kazanacağım ama devam edemeyeceğim. Ülkemizde maalesef böyle bir kural var. Yine de Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nda antrenörlük okumak istiyorum” diyebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Astıma rağmen yıldız olalım

KIŞ sporlarının kalbi bu aralar İtalya’da atıyor. Çizme’nin en önemli kış sporları merkezlerinden biri olan Val di Fiemme, Kuzey Disiplinler Dünya Şampiyonası’na ev sahipliği yapıyor.

Yani kayaklı koşu, kayakla atlama ve kuzey kombine disiplinlerinde dünyanın en iyi sporcuları dünya şampiyonu unvanına ulaşabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Ve her şampiyona gibi, 2013 Kuzey Disiplinleri Dünya Şampiyonası da bazı sporcuların parıl parıl parlamasını sağlıyor. Onlardan biri kuşkusuz ki kayaklı koşu disiplininin ‘kraliçesi’ Marit Bjoergen. Kadınlarda hem 15 kilometre takipte hem de sprintte altın madalyayı boynuna taktı. Sürpriz mi dersek, değil. Dünyanın en önemli kış sporcularından biri çünkü o. Kariyeri başarılarla dolu. Madalya köşesinde üç olimpiyat altını, son aldıklarıyla birlikte 10 dünya şampiyonluğu, 2 dünya kupası genel kategori, 4 sprint ve 2 de mesafe şampiyonluğu var.
Lakin yazının konusu Norveçli yıldızın başarıları değil. Daha doğrusu doğrudan bu başarıları değil. O bir astım hastası. 2010 yılında Vancouver’da 3 altın madalyayı boynuna geçirdiğinde rakibesi Justina Kovalczyk, onu doping kullanmakla suçlamıştı. Aldığı astım ilaçlarının WADA listesinde olduğunu ve Bjoergen’in performansını arttırdığını iddia etmişti. Her ne kadar sonradan özür de dilese bu ithamda bulunmuştu Polonyalı. Şimdi yeniden dünyanın onun hakkında konuşacağı günler geldi. Belki bir sene sonra Sochi’de ona dair bolca yazılar yazılacak ve hastalığından bahsedilecek.

En ideal spor yüzme

Fakat biliyoruz ki astım ve spor bir arada gidebiliyor. Bunu söyleyen doktorlar. Bu iki kelimeyi aynı cümlede kullanmak, kendiyle çelişmek gibi dursa da öyle değil. Bilimsel araştırmalar astım hastalarının düzenli egzersiz yapmalarının kendilerine iyi geldiğini kanıtlıyor. Bir diğer kanıt da bu hastalığa rağmen yıldız olmuş sporcular. O zaman Marit Bjoergen’in sunduğu yoldan gidip spor dünyasının astım hastası yıldızlarına göz atalım:

BU HASTALIKLA YARIŞANLAR

David Beckham: Futbol dünyasının en çok tartışılan ismi. Birçokları onun için ‘Pop ikonu’ diyor. Birçokları ise onun profesyonelliği karşısında saygıyla eğiliyor. Yaşı 37. Halen Avrupa’nın üst düzey 5 liginden biri olarak anılan Fransa’da Paris SG forması giyiyor. İngiliz oyuncu çocukluğundan beri astım hastasıymış.

Paul Scholes:

Yazının Devamını Oku

Rakibe saygı nasıl olur ?

Sporun doğasında rekabet vardır. Aslında insanın yapısında vardır dersek de yalan olmaz.

Ancak iş spora gelince hatlar daha bir belirginleşiyor. Bitmek bilmez bir iştah kaplıyor sporcuları. Gerek takım gerek bireysel sporlarda bunu çok net bir şekilde görebiliyoruz.
İşte bu noktada bir tartışma başlıyor: Rakibe saygı, rekabet duygusunun ne kadar önüne geçmeli? Sorumuzu somutlaştıralım. Önce her zaman olduğu gibi futboldan yapalım santramızı. Diyelim ki bir takım, rakibi karşısında 5-0’lık üstünlüğü yakalı. Maçın henüz 60. dakikası. Mücadelenin kalan bölümü için galip takımın tavrı ne olmalı? Bu benim sorduğum bir soru değil kuşkusuz. Bu konu üzerine çokça kalem oynatıldı. Bunlardan biri ‘Averaj değil merhamet’ isimli Tanıl Bora yazısıydı. Bu eserde Tanıl  Abi, Kasımpaşa-Trabzonspor maçında 7-0’dan sonra Selçuk İnan’ın arkadaşlarını frenlediğini yazmıştı, o zamanın Paşa Teknik Direktörü Yılmaz Vural’ın da bu konudaki teşekkürünü iliştirmişti yanına. Bir anlamda centilmenlik ve rakibe saygı olarak görmüştü Vural bu hareketi. Bir de Gordon Milne örneği var. Beşiktaş’ın 10-0’lık Adana Demirspor galibiyeti sonrasında “Gençlere anlatamıyorsun. Küme düşmüş bir takıma üçten fazla atılmaz” demişti.  Bu bir görüştü.
Bir de bunun tam aksi var. Yani rakibe saygıyı disiplinli oynamak ve elinden geldiğinin en iyisini yapmak olarak algılayan düşünce. Yakın örnekleri Arthur Zico ve Ertuğrul Sağlam. Ertuğrul Hoca soyadı gibi sağlamcı. ‘Ya lazım olursa’ ekolünden. Bu ne emek? Lig sonunda eğer averaja ihtiyacımız olursa diye düşünüyor başarılı futbol adamı. Zico ise ‘Rakibe saygı gösterdik. Saygımız gol atarak kanıtladık’ fikrinde. ‘Ne kadar atarsa o kadar rakibi değerli görüyorum’ diyor. Bu da ikinci görüş.

SIFIRA KARŞI OLMAZ

Basketbol, çözümü bulmuş gibi. Sepet topunda eğer fark büyükse son 30 saniye neredeyse hiç oynanmıyor. El sıkışmalarla geçiriliyor bu zaman zarfı. Eğer olur da biri bu yazılı olmayan kuralı çiğnerse, taraftarın yoğun tepkisine uğruyor. Masa tenisinde mesela sıfıra karşı oyun almak bir saygısızlık olarak görüldüğü için mutlaka bilerek de olsa rakibe bir puan bırakılıyor. Ya da curlingde farkın kapanama ihtimali iyice düştüğünde karşılıklı eller sıkılıyor. Oyun nihayete eriyor. Kuşkusuz ki bu örnekler ilk kategoriye daha uygunlar.
Peki, bütün bunlara nereden geldik. Yazılmış bir yazıya övgü düzmek değil amacım. Bizim için sessiz sedasız biten bir turnuva sonrası fikir jimnastiği. Belarus’un başkenti Minsk’te gerçekleştirilen Pist Bisikleti Dünya Şampiyonası bugün itibarıyla sona eriyor. 19 dalda ‘Gökkuşağı renk mayo’ yeni sahiplerini buluyor. Olimpiyat senesi olduğu için belki dünyanın en büyük yıldızlarını izleme şansına sahip olamadık lakin heyecanda bir nebze olsun azalma yaşanmadı.

PİSTTEN GEÇTİ ŞAMPİYONA

İşte bu şampiyonanın kadınlar bireysel takip yarışında yaşandı benzer bir durum. Pist bisikletindeki bu dalda kadınlar 3 kilometre gitmekle yükümlüler. Yani veledromda 12 tur. Aynı anda pistin tam ortasında bir bisikletçi sağdan diğeri soldan başlıyor performansına. Adından da anlaşılacağı gibi aslen bir takip yarışı. Yani rakibinizi 3 kilometre bitmeden rakibinizi yakalarsanız yarış biter. Eğer yakalayamazsanız en iyi zamanın sahibi birinci oluyor.

Yazının Devamını Oku