GeriÖmür GEDİK Adana'dan Oscar'a
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Adana'dan Oscar'a

Doğduğu köyde sinema bile yoktu ama o çok istediği oyunculuğa öyle bir baş koydu ve çabaladı ki, rol aldığı iki filmle Oscar’a gitti. Bunlardan biri “The Palace” adlı kısa film, ikincisi ise Fransa’nın Oscar aday adayı olan “Mustang”. Erol Afşin yabancı dizi dünyasında da “Homeland”deki rolüyle adından söz ettirdi. İşte Erol’un Adana’dan Oscar’a ve “Homeland’”e uzanan azimli yolculuğu.

◊ Hikayenin başına dönelim, Adana’ya... Çocukluğun nasıl geçti?
- Ben Adana Karataş yolunda, Solaklı diye bir köyde doğdum, büyüdüm. Liseyi Adana’da okudum. Sinema-tiyatro ile hiçbir ilgimiz yoktu.

◊ İlk kez sinemaya kaç yaşında gittin?
- Çok küçükken bayramda topladığım harçlıklarla Adana’ya kaçarak gitmiştim. Bir sinemanın önünden geçiyordum. Oranın sinema olduğunun farkında değildim. “Eşkıya”nın o zamanki posteri asılıydı. Ben de içeri girdim. “Şener Şen buraya mı gelecek” diye düşündüm. İçeri girince bilet satan kadın anlatmıştı oranın sinema olduğunu. Orada “Eşkıya”yı izledim ve çok etkilendim.

◊ En çok nesi etkiledi?
- Filmden çıktıktan sonra insanlar film üzerine konuşuyordu. Bambaşka bir dünya olduğunun farkına vardım.

Adanadan Oscara


AİLEDE OKUYAN TEK KİŞİ BENİM

◊ Kaç kardeşsiniz?
- Üç erkek kardeşiz.

◊ Anne baba ne iş yapıyor?
- Babam arazi ve petrol ile uğraşıyor. Kardeşlerim de onun yanında. Ailede okuyan tek kişi ben olduğum için benim avukat, savcı gibi bir şey olmalı istiyorlardı.

◊ Kardeşlerin neden okumadı?
- İstemediler. Şimdi ikisi de Adana’da çiftçilikle uğraşıyor.

◊ İstemediler mi oyuncu olmanı?
- Önce istemediler. “Düzgün bir meslek sahibi ol” dediler. Bizde baba “yok” dedi mi yoktur. Karşı çıkamazsın. Ben de İstanbul’a gelmek için burada bir üniversite yazayım dedim. Bölüm önemli değildi, önemli olan İstanbul’a gelmekti. Çünkü bu sektörün kalbi İstanbul. Özel bir üniversitede burslu olarak turizm bölümünü tutturunca İstanbul’a geldim.

ADANA’DAN İSTANBUL’A GELİNCE KÜLTÜR FARKI YAŞADIM

◊ İstanbul’daki hayatın nasıldı?
- Ben zaten sürekli gidip geliyordum İstanbul’a. Amcamlar ve babaannem İstanbul’da olduğu için biliyordum İstanbul’u. Ama özel üniversite okuyunca sınıf farkı oluştu.

◊ Nasıl hissettiriyordu sana bu durum?
- Ben ayak uyduruyordum ama yine de kendimi bazı zamanlarda oraya ait hissetmiyordum. Ben fakir bir aileden gelmiyorum ama ona rağmen, kültür farkı yaşadım. Ben bambaşka bir Türkçe konuşuyordum o zamanlar, Doğu şivesi vardı.

◊ Şu an hiç öyle hissedilmiyor ama, konuşmanda aksan yok gibi.
- Ben bir dönem Almanya’da okurken Erasmus’la Türkiye’ye geldim, sırf Türkçe’yi düzeltmek için. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda bir dönem okudum. Afife Jale ödüllü Aslı Yılmaz hoca ile çalıştım. Çünkü Almanya’da kaldığım sürece oynayacağım roller belli, biliyordum. Kendimi oyunculuk anlamında tatmin edebilmem için Türkiye’de ikinci sınıf olmamam lazımdı.

◊ Hep böyle planlı programlı mısındır?
- Plan program yapmadım, sadece istedim. İstediğim şeyi yapmak için de emek vermem gerektiğine inanıyorum. Olmayacaksa bile en azından “ben elimden geleni yaptım, olmadıysa olmadı” derim.

◊ Hep adım adım gitmişsin aslında.
- Evet. Oyunculuk için İstanbul’a gelmem lazımdı, geldim. Olmadı. Almanya’ya gittim.

◊ Neden olmadı?
- Ailemden dolayı. Amacımın ne olduğunun farkındalardı. Oyunculuktan vazgeçmemi istediler.

◊ Ama sen bırak vazgeçmeyi Almanya’ya gittin? Hem de hiçbir planın olmadan!
- “Mandıra Filozofu”nda da oynayan Müfit Can Saçıntı bana “çok istiyor musun oyuncu olmayı” dedi, “çok istiyorum” dedim. Ama bir yeteneğim olup olmadığını da bilmiyorum, çünkü hayatımda sahneye çıkmamışım. Tecrübem yok ama inanıyorum. “Yurtdışına çıkabilir misin” dedi, “çıkarım” dedim. “O zaman yurtdışına git, ileride sana müthiş katkısı olur” dedi. Ben de babamı aradım izin almak için.

OKULA GİTMEK İÇİN AĞLIYORMUŞUM

◊ Üniversitedesin, 18 yaşını geçmişsin. Neden izin alıyorsun ki?
- Ben 16 yaşında üniversiteye girdim. Dört yaşında ilkokula başladım. Ağlıyormuşum sürekli, “beni okula gönderin” diye. Babam da gitmiş, okul müdürüyle konuşmuş. Millet okula gitmemek için ağlarmış ben gitmek için.

◊ Sonra Almanya’ya nasıl gittin?
- Babama “ileride bana yabancı dil lazım olacak alanım açısından” dedim. Yurtdışında dayım vardı. Üç ay gidip geri döneceğimi düşündüler. 2006’nın sonlarında gittim, 2008’de döndüm, dayanamadım.

◊ Neden?
- Dil bilmiyordum. Dil bilmeyince hiçbir şey bilmiyormuşsun gibi bir algı oluyor. Geri döndükten 7, 8 ay İstanbul’da abimlerle beraber kaldım, Kadıköy’de market açtık. Anlaşmamız şöyleydi; bu marketleri belirli bir düzeye getirdikten sonra oyunculuk yapacaktım. Ama anlaşmamıza abim uymadı ve karşı çıktı. Bu sefer yine bir günde karar aldım ve tekrar Almanya’ya gittim. Ama orada gittiğim tiyatro okulundaki sınavların başarılı geçmedi. Sınav iki hafta sürüyor ve altı turdan oluşuyor. İlk turda elendim.

Adanadan Oscara


◊ Hangi dilde oynadın?
- Almanca. Ama yarım yamalak. “Seni oyuncu olarak gördük, bir enerjin var. Bu işte bilgin olduğu da belli ama olmadı” dediler. Ben “tamam” dedim. Meğer insanlar “bir şans daha verin” falan diyorlarmış. Benim hemen kabullenmem hoşlarına gitti. Tam çıkacakken Klaus, beni evlatlık alan adam, “sen iki yıldır buradasın, dosyana baktım, neden ülkende bu işi yapmıyorsun” diye sordu.

◊ Haklı adam, sen durup durup oyunculuk yapmak için Almanya’ya geri gidiyorsun! Ne dedin ona?
- Ben de “sırada çok kişi bekliyor, onların zamanından çalmayayım” dedim. “Otur anlat” dedi, ben de anlattım. Tabii onlar duygusal insanlar değil, hemen karar değiştirmiyorlar. “Peki biz seni almadık, ne yapacaksın” dediler bana. O zaman da Haiti’de deprem olmuş, bir sürü insan ölmüştü. “Haiti’de deprem oldu insanlar öldü, dünyanın sonu değil. Ben bunu tekrar deneyeceğim ve bir yerde başaracağım” dedim ve çıktım. Klaus unutamamış bunu, bana sonradan eşi anlattı.

◊ Hangi üniversite bu?
- Almanya’nın en iyi oyunculuk okullarından, Folkwang. Eşi “ara, konuş” demiş. Benim telefon numaramı bulmuş, aradı. “İki hafta sonra seni arayacağım” dedi. Tam iki hafta sonra aradı beni yanına çağırdı. “Bir oyun yapacağım, asistanlık yapar mısın bana” dedi. “Yeter ki ben bu işin mutfağına gireyim, tabii ki” dedim. Asistanlığa başladıktan iki hafta sonra yaz oyunlarında hem oyunculuk hem asistanlık teklif etti bana. Partide tanıştığım Fransız çocuk, Maksim Gorki Tiyatrosu’nun başındaki kadını tanıyormuş. Benden bahsetmiş. Fotoğrafımı göndermemi istemişler.

◊ Sonra?
- Sonra beni oyuncu seçmelerine çağırdılar Berlin’den. Beni istediler, bunun üzerine durumu Klaus’a anlattım. Çünkü o sırada asistanlık yapıyordum. Onaylayınca oyuna başladım. Almanca’m hâlâ yarım yamalaktı. Sürekli provalardan sonra Almanca çalışıyordum, özel ders alıyordum. O oyun, yılın oyunu seçildi.

◊ Ne oynadın orada?
- Bir tane Türk çocuğunu oynadım. Zaten oyun Almanlar’ın Türkler’e bakış açısı ile ilgiliydi. Yılın oyunu seçilince yaklaşık 50 tane festivalde oynadık.

◊ Sen Almanya’yı bu oyunla turlarken, annen baban biliyor mu oyunculuk yaptığını?
- Bilmiyorlar. Ekonomi okuduğumu zannediyorlar. Bir gün bir arkadaşım Avusturalyalı bir yönetmenin, Anthony Maras’ın, iki Türk oyuncu aradığını söyledi. “Ben de geleyim” dedim. Meğer yönetmen Fatih Akın’a söylemiş, Fatih Akın da bizim oynadığımız tiyatroya mail atmış. Ben de Berlin’e seçmelere gittim. 45 dakika oynadım. Teşekkür etti. “Ekim ayında boş musun” dedi. “Sen kararını ver, beni istersen hallederiz” dedim. Güney Kıbrıs’a gittik, filmi çektik. Film 40 tane uluslararası ödül aldı. Oscar’a aday adayı oldu.

◊ Adı ne filmin?
- “The Palace”, Oscar’a aday adayı oldu. Ondan sonra 2011’de ben yine aynı okula girmek istedim. Hazırlandım ve gittim. Bu sefer son tura geldim. Bir sene önce ilk turda elenmiştim. İkinci başvurumda son tura kaldım. Ama birinci yedekmişim. Johannes Klaus aradı; “seni okula aldık, buraya gel” dedi. Hemen gittim.

◊ Sen şanslı mısındır, kadere inanır mısın?
- Kadere inanmam, şansa inanırım ama inanıp harekete geçmek önemli. Bizi çalışmak kurtarıyor.

ALMANYA’DA ENTERESAN İNSANLARLA KARŞILAŞTIM

◊ Yurtdışında yaşadın bir dönem. Orada Türkler’e olan bakış açısı değişiyor mu? Algı nasıl, seni rahatsız ediyor mu?
- Ben 8 yıl kaldım orada. 8 yıl içerisinde çok bir şey değiştiğini söyleyemem. Ben yıllarca emek verdim aksansız Almanca konuşabilmek için. Sonunda aksansız konuşuyorum ve bana gelen oyunculuk tekliflerinde “aksan yapabiliyor musun” diye soruyorlar. Bu aslında çok komik bir şey. Kötü bir karakter varsa eğer Ortadoğu’dan falan teklifler bize geliyor. Ama Ortadoğulu ve iyi bir karakter ise onlar yine İtalyan, İspanyol, Yunan ya da Alman’ın daha çok bize benzeyenine teklif ediliyor.

◊ Hiç olumsuz bir şey yaşadın mı Almanya’da bir Türk olduğun için?
- Hayır, hiç yaşamadım. Ben hep enteresan insanlara denk geldim. Denk geldiğim insanlar hepsi de beni sahiplendi. Johannes Klaus okul bittiğinde bana “sen benim oğlumsun” dedi.

Adanadan Oscara

“MUSTANG”E SANSÜR UYGULANMADI

◊ “Mustang”e geçiş nasıl oldu?
- 2014’tü, ben daha okuldaydım. Telefon geldi Alman yapımcıdan, “böyle bir film var” diye. Ben de senaryoyu göndermelerini istedim. Senaryoyu okudum, zaten çok ahım şahım bir rol değildi ama benim ilk sinema filmim olacaktı. O zaman saçım sakalım da uzundu.

◊ Sonra?
- Yönetmenle Skype’tan görüştük. Askerden yeni gelmiş bir karakterdi. Saçlarım uzundu ama kesebileceğimi söyledim.

◊ Türkiye’den değil, başka bir ülke adına Oscar’a gitti ama sonuçta bir Türk filmi gitti. Konusu itibariyle çok tartışıldı. “Türkiye’nin aslında bizim çok da hoşumuza gitmeyen yüzünü herkes gördü” muhabbetleri döndü. Sen nasıl bakıyorsun yurtdışındaki Türk algısına?
- Bence çok yanlış şeyler anlatmadı yönetmen Deniz Gamze Ergüven bu filmde. Ama havada kalan yerler de var tabii ki. Türkiye’nin bunu Oscar’a göndermeme sebebini de kurulda arkadaşlarım var, onlarla konuşmuştum, beğenmediklerini söylediler. Bir sansür olayı yok yani. Dışarıdan bakınca tabii Avrupalı bu filmi kucaklar. Çünkü onların istediği gibi bir film. Yok mu böyle bir adam, tabii ki var. Bazı yerlerde bana oryantalist geliyor “Mustang”.

“HOMELAND” BAMBAŞKA BİR DÜNYAYDI

◊ “Homeland”de rol alan ikinci Türk oyuncusun... Bu projeye nasıl dahil oldun?
- Ben “Homeland”in Berlin’de çekileceğini biliyordum. Bir gün bir arkadaşım Facebook’ta dizinin figüran aradığını duyurduğu ilana beni etiketlemiş. Görünce, “ben dört yıl okul okudum bunu mu gidip yapacağım” dedim. Sonra beni aradılar, “seni oyuncu kadrosuna alacağız, uygun musun” dediler. Bir saat içerisinde bir senaryo canlandırıp telefonla onlara gönderdim.
Bir hafta boyunca bekledim. Kimse aramadı. Uzun bir süre ses çıkmayınca ne yapacağımı düşünürken bir baktım menajerim aradı. “Erol’cuğum maalesef tiyatroya hayır demek zorundasın” dedi. Ona hayır demek “Homeland”e kabul edildiğim anlamına geliyordu.

◊ Kaç bölüm oynadın?
- 6 bölüm çalıştım ben. Benim için bambaşka bir dünyaydı. Evinde Oscar’ı olan adam gelip seninle çok mütevazı bir şekilde konuşuyor.

X

Konserler nasıl başlar?

Aşılanma hızlandı, önümüzdeki ay açık alanlarda güvenli bir şekilde konserlerimizi yapmaya başlayacağız gibi görünüyor.

Canlı müzik mekanlarına ve müzisyenlere rehber olacak çalışma da yayınlandı.
Ses Konuşma ve Yutma Bozuklukları Derneği ile Profesyonel Ses Derneği Çalışma Grubu tarafından hazırlanan pandemi sürecinde sahneye dönüş standartları raporundan bölümleri zaman zaman paylaşacağım.
Bugün konuşma, telefonla konuşma, bağırma, şarkı söyleme arasındaki farklardan ve sosyal mesafenin öneminden bahsedeyim.
Rapora göre konuşma sırasında üretilen küçük damlacık miktarı, sesin şiddetiyle doğrudan ilişkili.
Konuşmanın düşük veya yüksek ses şiddetinde yapılmasına göre saniyede yaklaşık 1 ila 50 arasında değişen sayıda partikül (0,06 ila 3 parçacık/ cm3) üretilmekte, ses şiddeti arttıkça damlacık oluşum hızı da artmakta. 
Aynı ortamda aynı kişi tarafından yapılan konuşmanın, yüksek ses şiddetinde yapılması durumunda, yaklaşık 10 kat daha fazla damlacık üretimine neden olduğu rapor edilmiş.
Dolayısıyla telefonda konuşulması, yüksek sesle veya bağırarak konuşulması gibi faaliyetlerin yapılması, daha fazla damlacık ve bulaşa neden oluyor.

Yazının Devamını Oku

Uykusuzluk virüsü

İnsanlığın başına daha ne gibi felaketler gelebilir?

Koronadan başka yani?

Senaristlerin hayal gücü bu konuda sınır tanımıyor.

Özellikle korona ve pandemi sonrası izleyicinin bu türe olan ilgisinin de artmasıyla farklı filmler izleme imkanı buluyoruz.

Dijital platformda yayınlanan “Awake” mesela. 

Tam bir felaket filmi.

Adından anlaşılacağı üzere konu uyanıklık hali üzerinden ilerliyor. Bir küresel felaketin ardından tüm elektronik cihazlar devre dışı kalıyor.

Yaşananlar sonucu insanlar uykuya dalamaz hale geliyor.

Uykusuzluk çeken bilir bunun ne demek olduğunu.

Yazının Devamını Oku

Sağlığa bir Türk damgası daha

Pandemi döneminde bilimin insanlık için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu bilenler çok daha iyi anladı, bilmeyenlerimiz de öğrenmiş oldu.

Bir pandemiden bilim ve bilimin ürünü olan aşılar sayesinde kurtulmak üzereyiz.
Yeni buluşlarda Türk insanının, Türk markalarının adının geçmesi de hepimizi ayrıca gururlandırıyor.
İşte bu nedenle sağlık sanayisinde pek çok yeniliğe imza atan, patentli buluşlarıyla birçok hastalığın tedavi sistemini geliştiren RD Global–INVAMED benim için ayrı bir yerde durmakta.
Tek olmadığımı Kıraç’ın marşıyla karşılaşınca anladım.
Kıraç, bilim insanlarına, inovatif çalışmaları ile dünya sağlığına değerli katkıları için teşekkür amacıyla “Önce İnsan, Önce Can” adlı marşı yaptı. “Sağlık ve bilim adına şükranla #Rdglobal #invamed’e hediyemdir” tweet’i ile paylaştı ve şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Raşit Dinç’i de etiketledi.
Bu noktada biraz RD Global’den bahsedeyim.
Özellikle kalp damar cerrahisi, girişimsel nöroradyoloji alanlarında tıbbi cihaz devlerinden biri RD Global-INVAMED.

Yazının Devamını Oku

Sizin de nomofobiniz var

Pandemi döneminde kendimizden çok sosyal medyayla kaldığımız bir gerçek.

Sosyal medyaya gömüldüğümüz desek daha bile doğru olur.

Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan araştırma geçen ay açıklanmış; günümüzün yüzde 33’ünü internette, yüzde 12’sini ise sosyal medyada geçirdiğimizi ortaya çıkarmıştı.

Geriye de pek vakit kalmıyor zaten.

Artık iş, güç, sevdiklerimizle vakit geçirme, kitap okuma, spor yapma falan nerede derseniz bilemiyorum!

Yemek yemeyi saymıyorum bile, çünkü o telefon, sofrada da ellerden düşmüyor. Bu durumun sonucu yalnızlık, izolasyon, mutsuzluk, depresyon, kaygı vs... Ve tüm bunlara nomofobi de eklenmiş durumda.

Nomofobinin kelime anlamını bilmeyenleriniz vardır belki ama bu hastalığa sizin de yakalandığınıza dair iddiaya girerim.

Çağın fobisi olarak adlandırılan nomofobi, “no mobile phobia”dan türetilmiş bir kelime.

Telefondan uzak kalma, telefona ulaşamama fobisi

Yazının Devamını Oku

Fark yaratanlar

Bir kişi eğer ister, inanır ve çalışırsa çok büyük fark yaratabilir.


Ve o bir kişiye değer ve destek verilirse, bir kişiler çoğalır, toplum iyileşir, dünya güzelleşir.
İşte bu nedenle Sabancı Vakfı Fark Yaratanları’nı çok önemsiyorum.
Sabancı Vakfı, 2009’dan bu yana, yani 12 yıldır Türkiye’nin fark yaratanlarını seçiyor.
İlk yıllarda “Sonraki yıllar için başvuran bulabilir misiniz acaba” diyenler olmuştu.
Tam tersine ilgi arttı, katılım çoğalarak büyüdü.
Güler Sabancı açıkladı, bu yıl 4 binden fazla kişi başvurmuş.

Yazının Devamını Oku

Friends Reunion

Bugüne dek gördüğün en eğlenceli arkadaş grubu hangisi? sorusuna sanırım hepimizin ortak bir cevabı olabilir: “Friends”.

Yıllarımız geçti kahkahalarıyla, kavgalarıyla, kıskançlıklarıyla, küslükleriyle, ayrılmaları, kavuşmaları ama bir şekilde hep tatlıya bağlamalarıyla.

En yalnız, en berbat hissettiğimiz zamanlarda arkadaşlık ettiler bize.

Rachel, Monica, Phoebe, Ross, Chandler, Joey...

Favorilerim hep Joey ve Phoebe olmuştu, hâlâ da öyle sanırım.

Ve 17 yıl aradan sonra “Friends Reunion” geldi işte.

Konsept çok başarılı; okuma provaları, anılar, geriye dönüşler, röportajlar, setin yeniden canlandırılması, misafir oyuncular, talk show formatı...

Bir araya gelme fikrinin hakkını sonuna kadar vermişler.

Konseptin güzelliğini bir kenara bırakırsak tabii ki en çok oyuncuların

Yazının Devamını Oku

Hayvan besleyeni evden atabilirler mi?

Kedimiz, köpeğimiz var diye bizi evimizden çıkarmak, siteden atmak istiyorlar.”


İşte bana ve HAÇİKO’ya gelen en sık sorulardan, sorunlardan bir tanesi.
Avukatlarımızdan, aynı zamanda yönetim kurulu üyemiz de olan Av. Serdar Uluç’un hazırladığı hukuki çözüm metnini aynen paylaşıyorum.
Burada öncelikle yönetim planına bakılmalıdır.
Yönetim planında yasaklanmadıkça daire içerisinde evcil hayvan beslenebilir.
Buna rağmen yönetim planında evcil hayvan bakılması yasak olsa dahi, bu yasağın yok hükmünde olduğuna dair mahkeme kararı da mevcuttur. (İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2011/1073 Es. 01.03.2013 tarih ve 2013/251 sayılı kararı, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/6465 E. 2014/12547 K. 11.09.2014 tarihli ilamını inceleyebilirsiniz.)
Yönetim planında yasak olmaması durumunda ise 5199 sayılı Hayvan Koruma Kanunu’nun 5. maddesine göre hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlüdür. 

Yazının Devamını Oku

Korona çocuklar için dev risk

Parklarda bahçelerde maskeli çocukları görünce çok üzülüyorum.

Ama takmayanları da uyarıyorum. Çünkü çok yakın temastalar, mesafeye oyun oynarken pek dikkat etmiyorlar. Böyle bir dönemde hiç kuşkusuz ne çocuk olmak kolay ne de ebeveyn.

Ama biraz daha sabır. En azından aşı yaygın bir   şekilde uygulanmaya başlayana ve pandemi hafifleyene kadar dikkat etmeye devam etmek şart.

Çocukların korona riskinin az olmadığıyla ilgili bilgiler de artıyor üstelik.

Korona çocuklarda hafif geçiyor diye biliyorduk.

En azından onlarda yetişkinler kadar tehlikeli değildi sanıyorduk.

Ama yurtdışından gelen bilgiler maalesef aksini söylüyor.

Brezilyalı doktorların açıklamalarına göre ciddi eklem ağrıları, ishal, öksürük, mide ağrısı çocuklarda görülen korona belirtileri arasında.

Brezilya’da 15 Nisan verilerine göre bugüne dek

Yazının Devamını Oku

4 bin adım atarız artık

Pandemide kapanmada hayatımızı yemek üzerine kurduk. Tek eğlencemiz o gün ne yiyeceğimiz ile ilgili oldu. E kilolar da geldi tabii.


Spor derseniz, pandeminin başındaki azim, istek yok.
Kendimizi kandırmak ve harekete geçmek için neden bulamıyoruz.
İşte tam da bu anda, tamamen salmaya meyilliyken gelen “günde 10 bin adım atmaya gerek yok, 4 bin adım da yeterli” müjdesi beni yeniden gaza getirdi.
10 bine ulaşamıyor ve kendimi başarısız hissediyordum.
Şimdi yürüyüşlere yeniden başlıyorum. 4 bini adımı geçtiğim günler de olacaktır, o zaman da madalya takarım kendime.
Attığım adımlar tabii ki Help Steps üzerinden HAÇİKO’ya, sokak hayvanlarına mama ve tedavi olarak gidiyor.

Yazının Devamını Oku

Şampiyon Beşiktaş

Erkekler de ağlar hem de nasıl ağlar.

Şampiyonluk son maça kalınca, son dakikalarda nefesler tutulup, sinirler iyice gerilince öyle bir boşalma olur ki herkes ağladı, hepimiz ağladık.

Benimki sinir boşalması ve sevinçle karışık gözyaşlarıydı.

E kolay gelmedi bu şampiyonluk.

Sezon başında ‘bu kadro ilk 5’e zor girer’ dediler.

Aboubakar sakatlanıp, ligden düşünce, ‘takımın yarısı gitti, bundan sonra Beşiktaş’tan hayır gelmez’ dediler.

Rakiplerin ikinci takımı çıkaracak yedekleri varken, bizim yedek kulübemiz sakatlıklardan sonra iyice zayıfladı.

Ve bu kısıtlı imkanlara rağmen sahadaki müthiş 11’le, Rosier ile güç bulan ve ligin en değerli oyuncusu olduğunu düşündüğüm Ghezzal ve Sergen Hoca’nın büyük katkılarıyla, inanarak, savaşarak, mücadele ederek geldi bu şampiyonluk.

Mayıs başında Beşiktaş Kadın Futbol Takımı’nın şampiyonluğu ile sevinmiştik.

Yazının Devamını Oku

Pandemi biterse

Pandemi bittikten sonra gideceğiniz ilk üç mekan neresi olur?”

Ben kendi listemi şöyle sıralayayım...
Dövmeci:
Sürekli el yıkamaktan, dezenfekte etmekten ellerimin üzerindeki dövmeler soldu gitti. Mutlaka üstlerinden geçilmesi gerekiyor. O arada yeni bir dövme de yaptırabilirim tabii.
Konser:
Sahnede olmayı çok özledim. İlk konserimde çılgınlar gibi eğleneceğim, sahneden zor inerim şimdiden söyleyeyim. Ama konser vermek kadar konsere gitmeyi de çok özledim. Şöyle sağlam bir rock festivali öyle iyi gelir ki. Teoman konseri ilk tercihim tabii.
Stadyum:
Maça gitmeyi öyle çok özledim ki. Dolmabahçe’de ağaçlı yolda hep beraber yürüyüp Vodafone Arena’da marşlar söylemeyi, bağıra çağıra tezahürat yapmayı. Totemler yapıp gol sevinci ile zıplamayı, tanıyıp tanımadığım herkese sarılıp kutlamayı... 

Yazının Devamını Oku

Hıncal’a yanıtımdır

Hıncal Uluç köşesinden alenen “Tarkan haklı diyen Ömür, sen de müzisyensin güya... Ama senin şeyin denk nasıl olsa... Size çalanlar, evlerine üç kuruş götürenler ne yapıyor hiç düşündün mü” yazdı.

“Kılını kıpırdatmadın” iddiasını bu dille yazınca neye uğradığımı şaşırdım.

Böyle cinsiyetçi, böyle yakışıksız argolara karşı cevap veresim bile gelmiyor.

Ama bugüne dek birlikte çaldığım, çalmadığım, tanıdığım, tanımadığım, hepsine sonsuz saygı duyduğum tüm müzisyen arkadaşlarım için onca şey yapmışken, bu haksız eleştiri karşısında açıklama yapmam da şart oldu.

POPSAV Yönetim Kurulu üyesiyim ve pandemi en yoğun çalıştığımız dönemdi.

80’den fazla solist ve grubun katıldığı bir online festival düzenleyerek müzisyen arkadaşlarımıza 300 bin TL yardım topladık. 

Ve bunu koronanın en yaygın olduğu dönemde, otoimmün hastalığıma rağmen riski göze alarak yüz yüze geldiğimiz toplantılar ve festivalle yaptık. 

Sonrasında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, meslek birlikleri, vakıflar ve derneklerle birlikte müzisyenlere destek için yaptığı tüm toplantılarda birebir bulundum. 

Ki şu anda bu toplantıların sonucunda müzisyenlere yapılan yardım 156 milyon TL’yi buldu.

Yazının Devamını Oku

Çocukların içindeki kötülük

Kediyi bayıltana kadar döven çocuklar” başlıklı videoyu bu tarz pek çok video gibi sonuna kadar izleyemedim.


Benim ve benim gibi pek çok insanın izlemeye bile dayanamadığı zulme maruz kalan kedicik.
Ve bu işkenceyi hiç çekinmeden, acımadan büyük bir keyifle yapan çocuklar.
Çocuk demeye dilim varmıyor aslında.
Biz çocukken elimizde yiyecekle kedi, köpek, kuş besler, severdik.
Çocuk olmak masumiyet, çocuk olmak sevmek, çocuk olmak iyi olmak demekti.
Yetişkinler gibi çocukların da iyisi, kötüsü var.

Yazının Devamını Oku

Tarkan doğrusunu yaptı

Yıldız Tilbe, sözleri kendisine ait olan “Kış Güneşi” şarkısını söyleyip Tarkan’a “Hadi sıra sende” diye pas attı.

Tarkan da pası taca bile atmadı, “Olayın neye hizmet ettiğini anlamadım” deyip kibarca iade etti.

Olayın hizmet ettiği nokta aslında şu; uzun süredir işsiz olan müzisyenler için başlatılmış bir challenge’dı bu. İyi güzel de, peki ne işe yarayacaktı? Amacı neydi?

Bir cümlesi var mıydı?

Bir şeyleri değiştirmek için kitleleri ya da otoriteleri harekete geçirecek içeriği var mıydı?

İşte onu ben de anlamadım.

Zaten Tarkan da anlamadığı için “Beni affedin” deyip çekildi kenara.

Keşke bu daha ayakları yere basan bir proje olsaydı. 

Ya da Yıldız Tilbe ile Tarkan sosyal medya üzerinden haberleşeceklerine önceden bir telefon konuşması yapmış olabilselerdi.

Yazının Devamını Oku

Otele kapanma!

3 hafta kal, 1 öde.

İşte yeni model tatil kampanyası.
Pandemi nedeniyle kapandığımız bugünlerde tatil fırsatı ya da tatil teklifi böyle yapılıyor.
17 günlük kapanma boyunca tatil bahanesi ve otel rezervasyonu ile seyahat etmek yasak.
“Filanca otelde rezervasyonum var” deyip yola çıkamıyorsunuz yani.
Ancak bugünden otele girenler, yasak sonuna kadar oradan ayrılmamak şartıyla kalabiliyor.
Durum böyle olunca oteller, tatil köyleri “Kapanma öncesi gelin, kapanmayı burada geçirin, yasak kalkınca evinize gidersiniz” dediler.
Anlayacağınız bu 18 günü ya evde ya da bir otelde oldukları yerden kıpırdamadan geçirecek insanlar.

Yazının Devamını Oku

Canlı ama sönük bir Oscar gecesi

“Film sinemada izlenir” derdik.

Sinema mı kaldı ki izleyelim...
Çoğumuzun, hatta belki Oscar törenine katılanların bile tamamını izlememiş olduğu filmler arasında geçti bu yılki Oscar töreni. 
Büyük bir boşluk hissi!
İzlediklerimizden, adaylardan ve törenden anladığımız; konu ve senaryo çeşitliliği açısından zengin bir yıl olsa da tarihin ünlüler geçidi ve filmler anlamında en zayıf Oscar töreni olduğuydu.
Tren istasyonunda gerçekleşen töreni bir film gibi yönettiğini söyleyen Steven Soderbergh’in açıları, prodüksiyonu, kurgusu baş döndürücü de olsa içeride heyecan olmayınca neye yarar ki?
“En iyi film” ödülünü sona saklamayıp, oyuncu ödüllerinden önce vermek bile fark yaratmaz.
Daha ne diyeyim bilemedim.

Yazının Devamını Oku

Motorları maviliklere süreceğiz

“En iyi tekne arkadaşının teknesidir” cümlesinin hakkını vermeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Nasıl mı?
Geçen salı Hayatta Beşiktaş Radyo’daki “Kartal Pençesi” programıma Serhan Onat konuk oldu.
Serhan koyu Beşiktaşlı.
Aynı zamanda yelken sporuyla da ilgileniyor.
İkisinin ne alakası var demeyin.
Beşiktaş her şampiyon olduğunda taraftar motorları maviliklere sürer ve Boğaz’ı siyah beyaza boyar.
İşte bu yıl da inşallah şampiyon olunca teknelerle Boğaz’a açılıp kutlayacağız şampiyonluğumuzu.

Yazının Devamını Oku

Konserler ne zaman nasıl başlar?

Sürekli olarak Zoom’da toplantı yapmak, ses tellerini ve ses sağlığını nasıl etkiler?

Yaklaşık 2 yıldır sahneye çıkamayan şarkıcıların gerek psikolojik gerekse de ses sağlıkları için ne yapılabilir?

Konserlerde korona bulaşır mı?

Koronanın en fazla bulaştığı yer futbol maçları mıdır?

Sahnelere dönüş ne zaman ve ne şartlarda olacak?

İşte bunların hepsini konuştuk Dünya Ses Günü’nün kutlandığı 16 Nisan’da.

Zoom’da düzenlenen etkinliğin ev sahipleri, Ses Konuşma ve Yutma Bozuklukları Derneği (SKYBD), Profesyonel Ses Derneği (PSD) ile Dil ve Konuşma Terapistleri Derneği’ydi (DKTD).

Biz de POPSAV yönetim kurulundan Zeliha Sunal ile birlikte katıldık ve soruları müzisyenler tarafından ele aldık. 

Bu interdisipliner semineri SKYBD Kurucu Başkanı

Yazının Devamını Oku

Epilepsi nöbetini hisseden kedi

Hayvanların, özellikle de kedilerin hastalıkları anlayabildiği, hatta bir kısmını iyileştirdiği bilinir ve söylenir.

İşte onlardan biri...
Tee Cee adlı kedinin epilepsi nöbetlerini önceden bilmek gibi bir yeteneği vardı. 
Tee Cee ilk sahibi tarafından bir kutuya konularak ırmağa atılan
bir kedi aslında. 
Neyse ki kurtarılmış ve sahiplendirilmek üzere barınağa götürülmüş. Barınaktan onu kurtaran Michael Edmond’a hayatının hediyesini vermiş Tee Cee...
Michael şiddetli nöbetler geçiren bir epilepsi hastasıydı ve nöbetlerini önceden bilemediği için evden yalnız çıkmaya bile korkuyordu. Nöbet öncesi herhangi bir belirti göstermeyen Michael’ın nöbetlerini önceden bilen ve haber veren Tee Cee oldu.
Tee Cee nöbetin geleceğini önceden hissediyor, gözlerini Michael’a dikiyor ve sağa sola koşturarak herkese bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini haber veriyordu.

Yazının Devamını Oku

Hâlâ inanmıyor musunuz?

“Eller yukarı, etrafınız sarıldı!”

İşte tam olarak bu haldeyiz.
Arkadaşlarımız, onların arkadaşları, eşleri, akrabalarından korona haberleri almadığımız bir günümüz bile yok.
Pandeminin başından beri ilk kez böyle oluyor.
Geçen yıl anne babasını korona yüzünden kaybedip şimdi eşi korona olan, kendisi de test sonucunu bekleyen arkadaşım var.
Sadece biz değil, dünyanın dört bir yanından gelen üzücü haberler eşlik ediyor bunlara.
Ve ne yazık ki tüm bunlara rağmen bir yanda da pandemiye inanmayan, inanmamayı tercih eden, maske, mesafe ve hijyene dikkat etmeyenler hâlâ var.
“Korona bir oyun, Covid-19 diye bir virüs yok” diyorlar.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI