GeriNaci Cem Öncel Kadir Gecesi doğmak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kadir Gecesi doğmak

Atalarımız talihi açık, kısmeti bol kişiler için “Kadir Gecesi doğmuş” derlerdi. Peki nedir bu geceyi böylesine özel kılan?

Kadir Gecesi’nin ne olduğunu” doğrudan Kuran açıklar: “Biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” (Kadr, 1). Yani Kadir Gecesi, Hz. Peygamber’in ilahi vahye ilk kez muhatap olduğu, bilinen anlamıyla İslamiyet’in doğduğu gecedir. Müslümanların gözünde bundan daha güzel bir doğum günü mü olur? İşte bu nedenle talihi açık, kısmeti bol olan kimseler için “anası Kadir Gecesi doğurmuş” denir.

*

Resulullah’ın “bin aydan hayırlı” olan Kadir Gecesi’nde başlayan manevi yolculuğu, Miraç’ta doruğa çıkmış; bu gece bir insanın Yaradan’ın zatına en yaklaştığı an olmuştur. İşte “esenlik dolu” Kadir Gecesi de, Müslümanların kendilerini manen Allah’a en yakın gördükleri gecedir. Kuran nasıl o gecede Hz. Peygamber’in gönlüne indiyse, Yaradan’ın nuru ve Kuran’ın feyzi de benzer şekilde insanların ruhuna iner; “ta ki tan yeri ağarıncaya dek”.

Kadir Gecesi doğmak

UZAKLARDA ARAMA

Malum... Allah gözle görülmez, elle tutulmaz. Varlığı ancak hissedilir, zihinde tasavvur edilir, inanarak bilinir. O, inananların gönlündedir. Âlemlere sığmayan Allah, Kuran’daki ifadesiyle inananlara “şah damarından yakındır (Kâf, 16)”.

*

Elbette hakikati arayan insan, Yaradan’ın varlığını “şüphesiz şekilde” duyumsamak, “yakinen” hissetmek; “yakından” bilmek ister. Bu yakınlaşmanın nasıl olacağıysa bir hadis-i kutside şöyle açıklanır: “Kulum beni nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. O beni anarken ben onunla beraberim... O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.” (Müslim, Zikir, 2). Yani manevi yakınlaşma için ilk adım, kişinin içten niyetidir.

KENDİNİ BİLEN

Yaradan ve insan arasındaki manevi yakınlık, “nefsini bilen, Rabbini bilir” şeklinde özetlenir. Çünkü her insan, aslında Allah’ın yarattığı âlemlerin küçük bir modelidir. İnsanın kendi özüne bakması, aynı zamanda kâinatı gözlemesidir. Veya tam tersi... Zaten kâinatlarda ne varsa, aynısı insanda da vardır: “Bu adem (insan), nüsha-ı cümle âlemdir.” (Kaygusuz Abdal). Sun’ullah Gaybi, aynı düşünceyi yüzyılları aşan şu dizelerle ifade eder: “Her ne varsa âlemde, örneği var ademde / Bul seni sen bu demde, kendine gel kendine”.

*

Elbette bu vasıf, sadece tek bir kişide değil, her insanın özünde mevcuttur. O nedenle herkese, hatta her mahlukata saygıyla yaklaşmak gerekir. Yunus Emre, “Sen seni ne sanırsan ayruğa da (başkasına da) onu san” derken Diyarbakırlı Nigâhî şöyle ifade etmiş: “Sakın kimseyi hor görme kendinden bu âlemde / Tehî (boş) sanma cihanı, her ne varsa vardır ademde.”

HER GECEN KADİR GECESİ

Eğer insan herkese Allah’ın bir tecellisi (yansıması) gözüyle bakarsa, kimin hakkını yemeye, kimin gönlünü kırmaya yeltenebilir ki? Atalarımız “Her geleni Hızır / Her geceyi Kadir bil” demişler. Yani kim olduğuna bakmaksızın herkesi mübarek biri gibi gör; her geceyi de Kadir Gecesi gibi yaşa... Nasıl orucun ardından gelen Kadir Gecesi dua, namaz, zikir, niyaz ve şükürle geçerse, sen de gecelerini Yaradan’a yaklaştıran bu ibadetlerle geçir: “Bilelim kadrini savmın (orucun) gece kaim (ayakta) olalım (Kâmî)”. Çünkü Kadir Gecesi, insanın “şah damarından yakın” olana en yaklaştığı gecedir. Zâtî’nin ifadesiyle: “Bu gece Kadir Gecesi’dir seyre çıktı yâr / ... Girerse gönlüme bu gece yeridir, o yâr”.

RAMAZANIN ZİRVESİ

Kadir Gecesi, on bir ayın sultanı ramazanın, “tacını takıp tahtına oturduğu” geceye benzetilmiştir. Osmanlı devrinde bu gecenin feyzini anlatan özel ilahiler, maniler okunurdu: “Cümle âlem mesrur (mutlu) olur / Hep günahlar mağfur (af) olur / Cümle yer gök pür nur olur / Mübarek Kadir Gecesi”. Padişah ise bu gecede genellikle Ayasofya Camisi’nde ibadet ederdi. İmparatorluğun son dönemlerinde padişahın Dolmabahçe veya Tophane’deki Nusretiye camilerine gittiği de olmuştur. Onun maiyetiyle birlikte saraydan camiye yaptığı yolculuğa “Kadir alayı” denirdi. Bu karanlığı aydınlatan, renkli bir fener alayıydı. Güzergâh üzerindeki yollar, binalar bakımdan geçirilir, halk da bu geçişi seyretmek için caddelerde toplanırdı.

BİR AYET

Kadir Gecesi, bin aydan hayırlıdır. (Kadr, 3)

BİR HADİS

Allah’ım! Senden, senin ilim ve kudretinden hayır beklerim. Senin büyük lütfundan talep ederim. (Buhârî, Teheccüd, 25)

ESMA-İ HÜSNA
El-Kâdir

Her şeyi, kayıtsız-şartsız gerçekleştirebilen.

X

Seninle bakarım dünyaya

Evladına, “Salalı başıma zatın saye (gölge) / Ben seninle bakarım dünyaya” diye seslenmiş, şair Nâbi. Onun yedi yaşındaki çocuğuna yazdığı “Hayriyye” adlı eseri, babalık sevinciyle evlat sevgisinin en güzel ifadelerindendir: “Oldu zatın senin ey nur-ı basar / Ziynet-i gülşen-i hesti-i peder (Ey gözümün nuru! Senin varlığın, babanın gül bahçesinin süsü oldu)”. “Kalbine bulmaya medhal evham / Gözlerin görmeye gird-i elem (Kuruntular bulmaya geçit kalbine / Üzüntünün tozu bile girmeye gözlerine)”. 17. yüzyıl sonlarında yaşayan Urfalı Nâbi’nin asıl adı Yusuf’tu. Adını taşıdığı Hz. Yusuf’un Kuran’daki kıssası ise, bir babanın evladına derin sevgisinin sembolüdür...

GÖZÜ YAŞLI BİR BABA

Hz. Yakup çocukları içinde Hz. Yusuf’a büyük bir sevgi duyar. Diğer oğulları ise Yusuf’u kıskanmaktadır. Kuran’da anlatıldığı şekliyle çocuklar bir gün nefislerine yenik düşüp küçük Yusuf’u ıssız bir kuyuya bırakarak terk ederler. Onun akıbeti konusunda babalarına yalan söylerler. Çok sevdiği Yusuf’u kaybeden Hz. Yakup’un gözlerine üzüntüden perde iner; dünyayı baş gözüyle göremez olur. Yıllarca evladının hasretini çekip gözyaşı döker.

Ne var ki aslında oğlu Yusuf ölmemiş, yaşadığı nice badirelerden sonra büyüdüğünde uzak bir diyarın, Mısır’ın veziri olmuştur. Hz. Yusuf, tüm yaşadıklarına rağmen, çocukken kendisini kuyuya bırakan kardeşlerini affeder. Hatta kim olduğu gizleyerek onları yanına getirtip gerçeği açıklar. Kendi gömleğini kardeşlerine vererek babasına yollar: “Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, (gözleri) görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin”. Oğlunun öldüğünü asla kabullenmeyen Hz. Yakup ise, oğullarının kafilesi Mısır’dan ayrıldığı sıralarda yanındakilere şöyle der: “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” Nitekim bir süre sonra oğulları ona gelerek yıllardır beklediği müjdeyi verirler, “gözü gibi sakındığı” oğlu Yusuf hayattadır. Babalarından zamanında işledikleri büyük suç için af dilerler. Aldığı sevinçli haberle Yusuf’un gömleğini yüzünü bastıran Hz. Yakup’un gözleri açılır, yeniden görmeye başlar. Hep beraber Mısır’a giderler ve nihayet tüm aile birbirine kavuşur: “Yusuf’un yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı, ‘Güven içinde Allah’ın iradesiyle Mısır’a girin!’ dedi” (Yusuf, 93-99).

BABAMI KORU

Kuran pek çok yerde ana-babaya iyi davranmanın önemini vurgular: “Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi (Meryem, 14)”. Anne-baba için daima hayır dilenmesi öğütlenir ve her namazda onlar için dua edilir. Bununla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel yanlışlarda “Babalarımızı bu yolda bulduk (A’raf, 28)” diyerek ısrarcı olmanın zararına dikkat çekilir.

*

Yazının Devamını Oku

Temizlik zamanı

Gelin kendimizi Marmara Denizi yerine koyalım... Çevremizi saran pek çok kaynaktan bize durmadan kirli atıklar geliyor.

Doğamızdaki bozulma, zamanla öyle artıyor ki artık içimizden yüzeye çıkıyor... İşler bu raddeye ulaşınca yüzeyi temizlemeden hayata devam etmek mümkün mü?

İÇİMİZDEKİ DENİZ

Bizler de bir bakıma deniz gibiyiz. “Gönül bir deryadır, ondan çer de geçer, çöp de geçer” demiş atalarımız. Mevlânâ’nın ifadesiyle “Duygular ve düşünceler, berrak suyun üstünü kaplamış, çerçöp gibidir”. Mesele, o çöplerin birikip, gönlümüzde çevre kirliliğine yol açmaması; “içdenizimizin” kararmaması.

Bir taraftan egomuzu/nefsimizi zorlayan şeyler, diğer yandan kalbimizi kıran davranışlar... Tüm bunlar içimizi dolduran zararlı atıklar gibi. Kurtulmanın yoluysa, denizlerimizi kurtarmaktan farklı değil. Bize hem yüzey temizliği lazım, hem de bir atık filtreleme sistemi.

YÜZEY TEMİZLİĞİ

Öncelikle görünürde zor ama aslında nispeten kolay olan yüzey temizliğinden başlayalım. (Elbette burada bedenimizin ötesinde, iç temizliğinden söz ediyoruz). Gönlümüze ferah bir nefes aldıracak işlerin başında affetmek gelir. Herhangi bir zorlama olmadığı halde kırgın veya kızgın olduğumuz kişileri affetmek, yüreğimizi hafifletir.

Yazının Devamını Oku

Çevre hastası

Marmara Denizi, son günlerde “salya-sümük” ağlıyor; alarm veriyor.

Aslında uzmanlar, herkesi deniz kirliliği konusunda nicedir uyarıyordu. Ama denizin içine değil sadece yüzeyine baktığımız için bu uyarıları yeterince ciddiye almadık. Gözümüzle görmeden inanamayız ya, bir türlü... Ne zaman ki kirlenme “deniz salyası” olup kıyılarımıza ve yüzümüze vurdu, konu birden gündeme geldi. Tam da 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası’nda, “çevre hastası” Marmara Denizi’nin üzücü halini konuşuyoruz...

HEPSİ BİZİM Mİ?

İnsan denen varlık, kendini dünyanın tek hâkimi ve mutlak sahibi zannetse de durum böyle değil. Yapıp ettiklerimiz, günün birinde ya bizi ya da bizden sonraki kuşakları buluyor. Çevre felaketleri bunun en bariz örneği değil mi? İslam’ın bu konudaki ölçülerine karşın Müslüman coğrafyasında da çevre sağlığının parlak durumda olduğu söylenemez.

ÇÖP BİRİKTİRENLER

Toprağa tükürüp üstünü örtmemeyi dahi kınayan Hz. Peygamber, su kuyularının çevresinde en az 20 metrelik bir boşluk bırakılıp her türlü faaliyetten arındırılmasını istemişti. Ağıllarınsa su kaynağından en az 35 metre uzakta olmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca su kaynaklarına ve nehir kenarlarına “abdest bozmanın” yanlışlığını pek çok defa vurgulamıştır. Resulullah’ın “boş sahaları temiz tutun; evlerin iç avlularında çöp biriktirenlerden olmayın” hadisi, pekâlâ “denizlerde çöp biriktirenlerden olmayın” biçiminde okunabilir. Onun sözleri üstünden yaklaşık 1400 yıl geçti. Ama gelin görün ki, kanalizasyon atıkları denizlere, göllere veya nehirlere günümüzde bile kontrolsüzce boşaltılabiliyor.

KÖPÜK GİDERSE

Kuran, “

Yazının Devamını Oku

Gönülleri fethetmek

Son teknoloji ürünü silahlar... Büyük bir ordu... Titiz bir planlama... Tüm bunlar, görkemli askeri başarılarla sizi zafere taşıyabilir. Nice kaleleri veya şehirleri zapt edebilirsiniz. Örneğin Cengiz Han: Tarihin gördüğü belki de en muazzam savaşçı...

Zafer üstüne zafer... Uçsuz bucaksız bir yayılma ve zenginlik... Ama bugün, önemli etkisine ve mirasına karşın bir “Cengizli-Moğol” medeniyetinden söz etmiyoruz. Çünkü “istila” ile “fetih” aynı şey değildir. Askeri zaferler, sizi büyük bir medeniyet yapmaya yetmez.

İDEALİST BİR GENÇ

Genç Sultan II. Mehmet de güçlü bir orduya ve dönemin en ileri silahlarına sahipti. Ama 29 Mayıs 1453’te, “Konstantiniyye” fethedildiğinde, o benzersiz şehre, ganimet peşinde bir istilacı olarak değil, idealist bir lider olarak girecekti. “Güzel komutan”, onu haritadan silmek yerine, idealleri doğrultusunda canlandırmayı hedefliyordu. Bu amaçla, şehrin tahrip edilmeden devralınmasını istedi ama buna imkân bulamadı. Yine de Ayasofya gibi değerlerin zarar görmemesi, hatta onarılması için bizzat devreye girdi. Şehir halkına inançlarını, dillerini, işlerini koruyarak hayatlarına devam edecekleri teminatını verdi. Elbette bu tutumu, İslam medeniyetinin 800 yılı aşkın fetih ilkelerinin uzantısıydı ama sadece bir hukuk ilkesinden ibaret değildi.

DOĞU’NUN VE BATI’NIN FATİHİ

Fatih’in nihai gayesi, Roma-Bizans-Latin medeniyetini yerle bir etmek yerine, onu çok daha “ileri” bir noktaya taşımaktı. Bu “ileri” noktanın, İslam medeniyetinin etik idealleriyle şekillendiği muhakkaktır. Ayrıca Fatih, tarihi iyi bilen, çok yönlü bir lider olarak, sadece Alpaslan’ın, Selahaddin Eyyubi’nin ve atalarının değil, aynı zamanda Büyük İskender’in ve Sezar’ın izlerini takip ediyordu. Zaten bir sonraki büyük hedefi, Roma İmparatorluğu’nun ilk başkentini de fethetmek; böylece “Doğu’nun ve Batı’nın fatihi” olmaktı. Elbette bu mirası devralmanın, sadece askeri başarılarla mümkün olmadığının bilincindeydi.

BİR ŞEHRİN 

Yazının Devamını Oku

Görme engelli başkan vekili?

İbn Ümmü Mektum ismini hiç duydunuz mu? Adını pek az kişinin bildiği bu sahabe, Hz. Peygamber’in Medine’den ayrıldığı zaman kendi yerine vekil atadığı kişiydi. Bu ismin çok önemli bir özelliği daha vardı: O bir görme engelliydi.

Hz. Peygamber’in pek çok defa İbn Ümmü Mektum’a güvenip onu vekil olarak seçmesi, bedensel engellilere bakış açısından çok önemlidir. Bir devlet başkanının, ülke dışına çıktığında yerine engelli bir vekil bırakması fevkalade ve şaşırtıcı bir olaydır. Bırakın 7. yüzyılı, engelli haklarının giderek daha fazla önemsendiği günümüzde bile böyle bir uygulamaya rastlanması, çok düşük bir olasılık.

KALPLERİ KÖRELTMEYELİM

KURAN’DA görme engelli birinin hafife alınması kınanır; üstelik onun samimi inancıyla Mekke’nin güçlü kişilerinden daha değerli olduğu vurgulanır (Abese, 1-10). Hz. Peygamber’in İbn Ümmi Mektum’u Medine’ye vekil bırakması, işte bu ayetlerin işaret ettiği hassasiyeti yansıtır.

*

Bedensel engeller, Kuran’da bir eleştiri konusu değildir. Ancak konu “düşünsel körlük” olduğunda durum tamamen farklıdır. Önyargılı tavırlarla düşünmekten kaçınmak, “kalp gözünü” veya “kalp kulağını” hakikatlere kapamak, Kuran’da açıkça eleştirilir: Yanlış olan, baş gözüyle görememek değil, kalp gözüyle “hakikati” görmemektir.

*

Birbirini “görmezden” gelmek, haklı taleplere “kulaklarını tıkamak”, başkalarının sesini “duymamak”, toplumsal uyumun karşısındaki en önemli engeller değil mi? Öyleyse gelin bir yandan bedensel ve zihinsel engellilerin hayatını iyileştirmeye çalışalım... Diğer yandan da önyargılarımızı, duygusal ve düşünsel engellerimizi kaldırmaya gayret edelim.

Yazının Devamını Oku

Bayramdan sonra başlıyorum...

Pazartesi rejime başlıyorum... Havalar ısınsın, her gün en az 6000 adım atacağım... Haftaya sigarayı bırakıyorum... İşte bizimkisi de o hesap. Gelin bu bayramla birlikte...

Osmanlı devrinde, ramazan bayramında devlet görevlilerine yeni elbiseler dağıtılırdı. Hatta Fatimiler, bu gelenek nedeniyle ramazan bayramına “idü’l-hulel” (elbise bayramı) dahi demişlerdir. Bu geleneğin kökeninde, muhtemelen Hz. Peygamber’in bayram sabahında yeni elbiseler giymeye özen göstermesi yatıyordu.

“Bayramlıklarını giymek”, ramazan boyunca arınan bedenin, temiz bir başlangıç yapmasını simgeler. Gelin biz de bayramı, yeni ve temiz kıyafetlerle karşılayalım. Ama sadece dış giysilerimizi değil, duygu ve düşüncelerimizin elbisesi olan dilimizi de yenileyelim. “Bayramlık ağzımızı”, “kirli ve yıpranmış” ifadelerden arındırıp, güzel bir başlangıç yapalım. Gelin bu bayramdan itibaren şunları... 

SÖZLÜĞÜMÜZDEN ÇIKARALIM

Körle yatan, şaşı kalkar.

Gözü kör olsun / Kör olasıca!

Kurtlu baklanın da kör alıcısı olur.

Dokuz körün bir değneği.

Yazının Devamını Oku

Gönüllerdeki bayram

Bayram, “sevinç, eğlence günü” demek. Bu bayram hepimiz ayrı evlerde olsak bile gönüllerimiz bir olacak; acıda da sevinçte de...

"Haziran gibi toparlarız... Eylülde kendimize geliriz... Yıl sonunda rahatlarız... Aşı olmadan bitmez bu iş...” 2020 yılının ramazanı sona ererken işte bunları konuşuyorduk. İşin garibi, bir yıl sonra da konumuz hâlâ aynı. Çünkü evdeki hesap salgına uymadı. Aldığımız tedbirler yetmedi, yeni varyantlar durumu zorlaştırdı. Bir avuç virüs, tüm dünyayı allak bullak etmeye yetti. Herkeste bir “iç” sıkıntısı...



BÜYÜK BAŞARI, UZUN YOL

Öte yandan bu karamsar tabloya rağmen, insanlık, yıkıcı bir salgınla ilk defa böylesine etkili bir mücadele verdi, veriyor. Veba, çiçek, tifüs, kolera salgınlarını hatırlayınca; 1,5 yılda, 50 milyon kişinin ölümüne yol açan İspanyol gribini düşününce... Bir yılda verilen mücadele, “başarı” tablosu olarak görünüyor. Yine de “gurur” tablosundan henüz çok uzaktayız. Fakir ülkeler başta olmak üzere aşı temininde ve aşılamada daha gidilecek uzun bir yol var. Ayrıca aşı-ilaç konusunda, ticaretin temel kurallarıyla insanlık değerleri ortak bir noktada buluşabilmiş değil.

BİR MUSİBET...

Yazının Devamını Oku

Şükür kavuşturana

Hem “bardağın boş tarafını” görmek... Hem de dolu tarafına şükretmek... İkisi aynı anda mümkün mü?

"Eline sağlık... Sağ ol... Çok teşekkürler...” Ne güzeldir bir teşekkür ifadesi duymak. Duyduğumuzda daha bir şevkle çalışırız. Sıkıntımızı gideren bir kişiye “şükranlarımızı” sunarız. “Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemediğimiz” kimselere “minnettar” oluruz. Bunlar, insanlar arasındaki şükran-teşekkür alışverişi... Teşekkür, Yaradan’a yöneldiği zamansa buna “şükür” denir: “Şükürler olsun sana, ya Rabbi!” Kuran’a göre, kazançtan yağmura, rüzgâra, hayvanlara varıncaya kadar her nimet, şükür vesilesidir.

KALPTEN DİLE GETİRMEK

Nasıl insanlara “içinden” teşekkür etmek yetmez de onu söylemek gerekirse aynısı şükür için de geçerlidir. Şükrü “dile getirmek”, elbette bunu diğer insanlara duyurmak ötesinde bir gaye taşır: Nimetin değerini insanın kendine (nefsine) hatırlatması...

*

Dille şükür, aynı zamanda dili güzel söze ve teşekküre alıştırmaktır. Nitekim İslam kültüründe, insanlara teşekkür, şükrün ayrılmaz bir parçasıdır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.”

OLANI GÖR

Gündelik hayatta “nasılsın” sorusuna verdiğimiz klasik cevaplardan biri de “şükür, iyiyim” olur. Bu otomatik “şükür”, aslında insanın kendiyle ilgili olumlu hissetmesi için bir vesiledir. Öte yandan şükür, kendini kandırmak değildir; bardağın dolu tarafını görüp bundan mutluluk duymaktır. Ayrıca “haline şükretmek”, edilgen bir kanaatkârlık anlamına gelmez. Yani şükretmek, bardağın boş tarafını doldurmak için çalışmaya engel değildir. Eksikleri görüp, tamamlamaya gayret ederken de eldekinin kadrini, kıymetini bilmek mümkündür.

SIKINTIYA ŞÜKREDİLİR Mİ?

Yazının Devamını Oku

Sabrın sonu...

“Sabrın sonu selamet” demiş atalarımız. Ama çoğumuz artık “sabrının tükendiğini” söylüyor. Akıllardaysa aynı soru: Pandeminin “sonu” ne zaman gelecek?

İsteklerimize “iki tıkla” ulaştığımız hız çağında yaşıyoruz. Hızımız kesildiğinde hepimizi bir sıkıntı basıyor. Mesela şimdilerde herkes sabırsızlıkla aynı sorunun cevabını bekliyor: Ne zaman “normal” hayatımıza döneriz? Pandemi nedeniyle “çok sıkıldık, çok bunaldık” derken, yeni varyantlar vs. hayatı daha da zorlaştırdı. Şarkıda dediği gibi “biri biterken öbürü de başlar, vermesin Allah”. Böyle durumlarda, hem zorluklara “sabır göstermek” gerekiyor, hem de “sabırla çözüm yolları aramak”.



‘OL’ DEDİM, OLMADI

Sabır bize iki durumda gerekli: Sıkıntı çektiğimizde veya olmasını istediğimiz bir şeyin gerçekleşmesini beklerken. Birinde direnç, diğerinde çaba ve tatlı heyecan var... Hemen hemen her kültürde sabrı tavsiye eden atasözlerine rastlıyoruz: “Sabır acı olsa da meyvesi tatlıdır.” Sabır acıdır, çünkü insan egosu/nefsi, acelecidir. Hemen olsun, hemen bitsin ister. İnsan, her “ol” dediğinde olmadığını, “yeter” dediği anda bitmediğini yaşayarak öğrenir. Nefsine çok ağır gelse de, hiç istemese bile...

YÜKÜMÜZ AĞIRLAŞINCA

Yazının Devamını Oku

Anneye bağlanmak

Araştırmalar, annelerimizle küçükken kurduğumuz güven bağının, hemen her konuda çok derin etkileri olduğunu ortaya koyuyor.

"Güvenli, kaygılı, kaçıngan”... Bu kelimeler size doğrudan bir şey ifade etmeyebilir. Ancak “bağlanma teorisine (kuramına)” aşina olanlar için bu kelimelerin özel bir anlamı var. “Bağlanma teorisi”, en basit ifadesiyle, bir bebeğin ona bakan kişiyle kurduğu güven ilişkisini ve bu bağın hayat boyu etkilerini inceliyor.



BU BAĞ ÖLÇÜLÜR MÜ?

Malum... İnsanların ve hayvanların, güven duygusuna, sığınmaya ve şefkate ihtiyacı var. Özellikle de bebeklik ve çocuklukta... Bu bağın ilk ve en önemli kaynağı anneler. Biz buna kısaca “anne şefkati” veya “anne sevgisi” diyoruz. Elbette bu gerçeği bilmek için bilim insanı olmak gerekmiyor! Kime sorsanız aynısını söyler. Hele de çocuk büyütmüş biriyse... Peki ama çocuğun annesiyle kurduğu bağlar ölçülebilir mi? Belirli ölçüler getirdik diyelim... O güven bağı, hayatımıza nasıl yansıyor; yetişkin davranışlarımızı ne ölçüde etkiliyor?.. Bu tür sorulara yanıt arayan “bağlanma” kuramcıları, farklı kategoriler belirlemişler. “Güvenli, kaygılı, kaçıngan” bunlardan bazıları.

SEVİLDİYSEN SEVERSİN DE

Yazının Devamını Oku

Gönülden affetmek

Hemen herkes affetmenin güzel bir davranış olduğunu söyler. Ancak, hataları affetmek, söylendiği kadar kolay olmuyor.

BİRBİRİNİ affetmek, kâğıt üstünde erdemli bir davranış olsa da hiç kolay değildir. Çünkü af bekleyen kişiye ya kızgınsınızdır ya da kırgın. Hakkınızı yemiş, size sıkıntı vermiş birinin cezasını bulması varken neden onu affedesiniz? Hele de sevdiğiniz biri, sizi hiç beklemediğiniz şekilde üzüp, gönlünüzü kırdıysa? Ayrıca hataları affetmek adaletsizliğe, ayıpları affetmek saygısızlığa yol açmaz mı?

KART GÖSTERMEMEK

Affetmek derken “yasal suç” olan konuları bir kenara bırakalım. Biz, kişiler arası affa bakalım... Affetmek, “sarı kartlık” veya “kırmızı kartlık” bir hareketi maddi-manevi cezalandırma hakkınızdan vazgeçmek demek. Elbette zorunlu olmadığınız halde ve hür iradenizle. Af kelimesinin kökü, “silmek, yok etmek” olsa da affetmek, mutlaka unutmayı gerektirmez. Ayrıca mazur görmek, bir hatayı hata olmaktan çıkarmaz. Affetmek, durumun kendisiyle değil bizim takındığımız tutumla ilgilidir. Kendi tercihimizdir.

Neyin hata veya saygısızlık olduğu, zamana ve kültüre göre büyük farklılıklar gösterir: Futbolda kırmızı kart gerektiren bir hareket, Amerikan futbolunda oyun kurallarına uygun olabilir. Bu tür farkların farkında olmak, hoşgörülü ve affedici olmaya yardımcıdır.

*

Affetmek için bir diğer araç, karşımızdakine hak vermesek bile “halden anlamak”tır. Hata işleyen bu hatayı neden işledi? Niyeti neydi? Kasıtlı mıydı veya bilgisiz miydi? Bu tür sorularla durumu anlama çabası, hiddetimizi veya kırgınlığımızı azaltmaya yardımcı olabilir.

KENDİMİZİ AFFETMEK

Yazının Devamını Oku

Candan olsun da

Atalar “az veren candan, çok veren maldan” demiş. Peki ya çok bağışta bulunan da “candan” verirse...

İSLAM öncesi Arap kültüründe cömertlik, çok övülen bir davranıştı. Hatta bu konuda zenginler arasında kıyasıya rekabet vardı. Ne var ki bu yarışın arkasındaki asıl etken, güç gösterisiydi. Önde gelenler, kendi kabilelerinin üstünlüğünü diğerlerine göstermek için bağışta bulunurlardı. Üstelik cömertliklerini dosta-düşmana yüksek sesle duyururlardı.

CÖMERTLİĞİN SEBEBİ

Elbette bağışın her türlüsü, ondan yararlanan fakirler için kıymetlidir. Verilme nedeni her ne olursa olsun... Ne var ki “hayırlarda yarışın” diyen İslam, cömertliğin boyutunu değiştirmiştir. Başkalarının saygısını ve minnetini kazanmak için yapılan hayırseverliğin yerini çok farklı bir anlayış alacaktır: “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz (İnsan, 9).”

*

İslam’da yapılan bağışla ilgili böbürlenmemek ve başa kakmamak, esastır. Cömertlik, riyadan arındırılmalıdır: “İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın (Bakara, 264)”. Osmanlı’daki sadaka taşı gibi uygulamalar, “bir elin verdiğini öbür elin bilmemesi” hassasiyetine dayanırdı.

HAYIRSEVERLİK KÜLTÜRÜ

Fârâbî,

Yazının Devamını Oku

Kaçıncı bahar?

Ramazan bu yıl yine “Hızır-İlyas” veya bilinen adıyla Hıdrellez bayramının kutlanmasına tanık oluyor.

Hıdırellez, Nevruz ile birlikte iki bahar (özgün biçimiyle “behâr”) bayramından biri. Aslında güneşin Ülker burcuna girmesiyle bağlantılı olan Hıdrellez, tabiatın canlanıp yeşermesinin habercisidir. Orta Asya’dan Balkanlar’a geniş bir coğrafyada kutlanır ve farklı kültürel etkilerle biçimlenmiştir. Bazen “yazın başlangıcı” olarak da görülmüştür.



*

Temelleri İslam öncesine uzanan geleneksel söylencelerde, Hızır’ın/Hıdır’ın “abıhayat” yani ölümsüzlük suyundan içtiğine inanılırdı. Hızır’ın bir beldeyi ziyareti, doğanın yeşillenmesini müjdeliyordu. Nitekim ismi, Arapça’daki “hadir” yani yeşil kelimesiyle bağlantılıdır. İnanışa göre Hızır karada, İlyas Peygamber ise denizde sıkıntıya düşenlerin yardımına koşarlar. İşte bu iki ruhani koruyucu, 5-6 Mayıs’ta buluşurlar. Bu da “Hızır-İlyas” bayramıdır. Elbette ne Tevrat’ta, ne de Kuran’da böyle bir anlatı yer almaz. Üstelik Kuran’a göre doğa ve gök olayları, Yaradan’ın eseri olan bir akışın sonucudur.

OLAYLARIN İÇYÜZÜ

Yazının Devamını Oku

‘Dost’un dostları

Veli, sözlük anlamıyla “dost” demek. Ama dostuyla arasına başka hiçbir şeyin girmediği kadar yakın bir dost.

Çok yakın dost” anlamı taşıyan “veli” kavramı, özünü Kuran’dan alır: “Allah, inananların velisidir/dostudur.” Elbette “veliniz” size ne kadar yakınsa siz de ona o kadar yaklaşmış olursunuz. Zaten “v-l-y” fiili, “iki şey arasına kendilerinden olmayan bir şeyin girmemesi” anlamına gelir. Velinin Türkçe karşılığı olan “Dost” kelimesi de mecazi olarak “Allah” anlamında kullanılır.



FARKLI İSİMLER, ORTAK DEĞERLER

Veli, evliya (velinin çoğulu), ata, dede, baba, ermiş, eren... Her birine İslam ve Türk kültüründe çok değer verilmiştir. Aslında hepsinin anlamı ortak: “Dost” sevgisini yayan, Allah dostları. Hacı Bayram-ı “Veli”, Hacı Bektaş-ı “Veli” gibi Anadolu insanının gönlünü kazanmış veliler pek çoktur. Keza büyük hikâye anlatıcısı “Dede” Korkut veya bestekâr İsmail “Dede” Efendi gibi dedeler... Aynı şekilde Somuncu “Baba”lar, Telli “Baba”lar... Veya Horasan “eren”leri... Onlara Rabia el-Adeviyye gibi kadın evliyayı da eklemek gerek.

*

Yazının Devamını Oku

Hayır söyle hayır çıksın

“Sözün faydalısını ve güzelini söylemek” yüzlerce yıldır sohbetlerin değişmeyen esasıdır.

Hayır söyle komşuna, hayır çıksın karşına” der bir atasözü. Elbette kültürümüzdeki pek çok özlü söz gibi bunun da “Muhammedi” bir kaynağı vardır. Şöyle demişti Hz. Peygamber: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kişi, ya hayır söylesin ya da sussun.”

HABERİNİ DOĞRULA

Konuşma, sohbet, sahabe... Tüm bunlar, İslam kültüründe merkezi bir öneme sahiptir. Hz. Peygamber, güzel söz, “kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir (İbrahim, 24)” ayetinden hareketle, sohbetlerde güzel konuşmalar olmasını tavsiye ederdi. Elbette yanıltıcı veya insanları kötüleyici sözlerden uzak durulmasını da... Ayrıca zanna dayalı, eksik haberler üzerinden yargıya varmamak gerektiğini hatırlatırdı. Elbette onun bu tavrı, Kuran’daki “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme (İsra, 36)” ayetinin bir yansımasıdır. Hz. Peygamber’in sözlerini aktaranların (ravi) ne kadar güvenilir kişiler olduğu da hadis alimlerince ayrıntılı biçimde sorgulanmıştır.

ÖVGÜNÜN SINIRLARI

Resulullah, “birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın” derken aynı zamanda sohbetlerdeki abartılı övgüyü de yersiz bulmuştur: “Birbirinizi (aşırı şekilde) övmekten sakının.” Ne var ki bu ölçü, saltanat düzeninde sık sık aşılacaktır. Cahiliye devrinin sultanlara, valilere “yüksek dozda” övgü içeren eserleri, yeniden standart hale gelmişti. Böyle olunca da alimler, güçlü kişilerin sohbet meclisinde “dalkavukluk” yapanları açıkça eleştirmişlerdir. Onlara göre sohbet meclisi, kişilerin birbirini övüp göğe çıkarması için değil olgunlaşmak (kemale ermek) içindir.


Yazının Devamını Oku

Eve kapalı dünyaya açık

Bilgi ve bilgelik, insanlığın değişmeyen arayışı. Evlerde kapalı olsak da zihnimizi yeni bilgilere kapatmayalım.

Mekke’de “Dârülerkam” (Erkam’ın evi) adıyla bilinen ev, Müslümanlık tarihinin ilk okulu kabul edilebilir. Hz. Peygamber burada insanlara İslam’ı anlatır, Kuran ayetlerinin “hikmet dolu” anlamlarını açıklardı. Medine’de ise Mescid-i Nebevî’nin bahçesi “Ehl-i Suffa” denen gönüllü öğrencilerin eğitim alanıydı. Bunlar, İslam medeniyetinin eğitim kurumlarına ilham kaynağı olacaktır.

*

9. yüzyıl başlarında Bağdat’ta kurulan “Beytülhikme”, yani hikmet/bilgelik evi, İslam medeniyetinin en önemli bilim ve kültür merkezlerinden olmuştur. Bu merkezin en önemli özelliklerinden biri astronomiden felsefeye kadar her alandaki antik eserlerin (Yunan, Süryani, Pers ve Hint) Arapçaya tercüme edilmesidir. Hz. Peygamber’in yabancı dil öğrenmeyi ve konuşmayı tavsiye etmesi, bu çabaya zemin oluşturuyordu. Elbette Beytülhikme’deki çalışmalar sadece çeviri düzeyinde kalmamış, Müslüman âlimler bu bilimsel mirası değerlendirip geliştirmişlerdir.



Antik düşünürlerden Aristo, çeviriler aracılığıyla Müslüman düşünürlere etkisini daha çok mantık/kelam ilimlerinde, Galinus (Calinus) ise tıpta göstermiştir. Platon (Eflatun) ise daha ziyade siyaset kuramcılarını ve hikmet arayışındakileri etkiliyordu. Bunun en açık örneğini Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde görürüz: “Şad ol, a bizim sevdası hoş aşkımız; a bizim bütün hastalıklarımızın tabibi! / A gururumuzun, kibrimizin devası; a Eflatun’umuz, Calinus’umuz bizim”.

Yazının Devamını Oku

Çalışanın hakkıdır

Bugün 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü. Çalışan haklarının, emeğe gösterilmesi gereken saygının hatırlandığı gün.

“ÇALIŞANA ücretini, teri kurumadan verin.”, “İnsan için elinin emeğinden daha hayırlı bir kazanç yoktur”... Bu sözler, 70’li yılların solcu isimlerinden birine değil, Hz. Peygamber’e ait. Keza “Çalışanlarınız kardeşlerinizdir”; “Çalışanlarına iyi davranan, Allah’ın koruması altındadır ve cennetliktir” diyen de oydu... İslam kültüründe çalışanın hakkını eksiksiz vermek, dinlenmesine imkân tanımak, gücüne uygun iş istemek, temel sorumluluklardan görülmüştür. Bu doğrultuda kuşaktan kuşağa aktarılan çok sayıda menkıbe vardır.

ÇALIŞANIN HAKKI

Evvel zaman içinde, üç adam yolculuk ederken fırtınada bir mağaraya sığınmışlar. Ancak düşen bir kaya, bu mağaranın ağzını kapatmış. Çalışıp didinmişler ama kayayı yerinden oynatamamışlar. Çaresizlik içinde, yaptıkları hayırlı işleri yâd ederek duaya başlamışlar. İlk iki adamın dualarıyla kaya biraz hareket etmiş. Sıra üçüncüye geldiğinde adam başından geçen şu olayı anlatmış:

*

“Bir vakit, tarlamda üç işçi çalıştırmıştım. İşleri biter bitmez onlara ücretlerini ödedim. Ancak içlerinden birisi, verdiğimin emeğine karşılık olmadığını söyleyerek sinirlendi ve hakkını almadan gitti. Ben de onun adına ayırdığım darıyı boş bir toprağa ektim. Bunu her yıl tekrarlayıp mahsulü çoğalttım. O mahsulden gelen parayla bir sığır sürüsü aldım. Adam yıllar sonra çıkageldi ve alacağını hatırlatıp benden hakkını istedi. Ben de ona sürüyü gösterip ‘Başında çobanıyla gördüğün şu sürünün hepsi senindir’ dedim. Adam önce onunla alay ettiğimi sandı. Ama ısrar edince, büyük şaşkınlık ve mutluluk içinde sürüyü alıp gitti.”

*

Mağaradaki üçüncü kişi bu anlattığı olayın ardından şöyle dua etmiş:

Yazının Devamını Oku

Yolculuk nereye?

“Hayy’dan gelip Hu’ya gidiyoruz” demiş eskiler... Yaradan’dan gelip yine O’na dönüyoruz anlamında.

17 günlük kapanma sürecini yazlıkta veya köyünde geçirmek isteyenler, adeta büyük bir “göç” başlattı. Elbette kimsenin niyeti kötü değil. Herkes izolasyonu daha rahat atlatmak istiyor. Çok doğal... Bir apartman dairesinde kapalı kalmaktansa yazlığının balkonunda veya köydeki evinin bahçesinde olmayı kim istemez? Üstelik “salgın burada da var, orada da, ne fark eder?” diyenler çıkabilir. Bir bakıma doğru. Ancak büyük şehirlerin tedavi kapasitesiyle, küçük beldelerin imkânları bir değil. Tabii bir de virüsü başkalarına taşımanın manevi vebali var.

KAYGININ SEBEBİ

Hekimler “göç” nedeniyle salgının daha da yayılması ihtimalinden kaygılı. Nitekim geçen yıl, tam da böyle olmuştu. Yani uzmanlara yeterince kulak vermediğimiz açık. Üstelik bu tavsiyeler aslında son bir yıldır değil, yüzlerce yıldır tekrarlanıyor: “Bulunduğunuz yerde salgın hastalık varsa orayı terk etmeyin. Eğer bir yerde salgın varsa oraya gitmeyin.” Hz. Peygamber’in bu sözünü acaba kaçımız duyduk; duyanların kaçı gerçekten önemsiyor, kaçı da uyguluyor acaba? Bilemiyoruz... Ama şehirlerden çıkan uzun konvoyların tüm Türkiye’ye dağıldığını gayet iyi biliyoruz.

GÖÇTÜ KERVAN

Sonuçta tüm bu yazdıklarımız, sadece durum tespiti. Tarihe kayıt düşmekten ibaret. Tedbirler, ancak testiyi kırmadan önce kıymetli. Olan oldu, giden yazlığına köyüne gitti zaten. Atalarımız “Atı alan Üsküdar’ı geçti” demiş. Veya “Atılan oku, itirazınla geri çeviremezsin”. Ama şunu da unutmayalım ki bu dünyadan göçenler geri gelmiyor. Salgında yakınlarını kaybedenlerin acısı büyük. Hele de hastalığı yakınlarına bizzat taşıyanların acısı çok daha derin.

METİN OLMAK

Malum... Eskiler, sıkıntı çekenlere “metin ol kardeşim / evladım” derlerdi. Ama kolay değildir dayanmak, metin olmak. Üstelik acıyı yaşamak, insan olmanın gereğidir. Zaten hiç acı hissetmemek, başlı başına bir sorun değil mi? Tabii acıdan başka şey düşünememek de öyle... İşte bu tip durumlarda, devreye örnek insanların, rol modellerin davranışları girer. Hiç şüphesiz İslam kültüründe en önemli rol model, Hz. Peygamber’dir.

Yazının Devamını Oku

İçimizdeki ışıklar

Bu ramazan, kısıtlamalar nedeniyle mahyaları görme imkânı bulamıyoruz. Öyleyse ışıkları, minarelerin arasında değil, evlerimizde yakalım.

HEP karanlık, hep karanlık... Bir nefes ver, bir fısılda... Bir aydınlık bana”... “Hep Karanlık” adlı şarkısında böyle der Kayahan (ö.2015). “Odalarda Işıksızım”ı da yazan kıymetli ozanın yüreğinde hissettiği karanlığın bir benzerini, Çiğdem Talu’nun (ö.1983) sözlerinde buluruz: “Bendeki karanlığı gel de bana sor.” İnsanın, insanlığın en büyük ideallerinden biridir hem içindeki, hem de dışındaki karanlıktan kurtulup aydınlığa çıkmak.

İLK IŞIKLAR

Allah’ın kainatları yaratışı, Tevrat’ta “ışıklı” bir sembolizmle anlatılır: “Rab, ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu. Rab ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı”. Tüm yaygın dinlerde “nur”, manevi aydınlıktır. Hatta insanların da etrafına bir ışık yaydığına inanılır. Örneğin inanca göre manevi ışık, iki kaş arasındaki “üçüncü gözden” yayılır ama “çıplak” gözle görülemez. Ayrıca Budist ve Hıristiyan ikonografide, peygamberler, azizler/ermişler, hep başlarında nurdan bir hale ile resmedilirler.

O, BİR NURDUR

Allah, Kuran’da “nur üstüne nur (Nur, 35)” olarak tanımlanır. Nitekim Miraç’ta Allah’ın zatını görüp görmediğini soranlara Hz. Peygamber, “O bir nurdur, nasıl görebilirim!” demişti. Resulullah, melekleri de “nurani” varlıklar olarak tarif etmiştir. Ayrıca “Nur-ı Muhammedi”, İslam kültüründe önemli yer tutar. Örneğin Pir Sultan, “Hak yarattı Muhammed’i nurundan” derken Süleyman Çelebi, Resulullah’ın gelişini yine bu kavramlarla anlatır: “Geldi ol nur, gitti âlem zulmeti (manevi karanlık).” Hz. Peygamber’in Kuran ayetlerini ilk işittiği yer olan Hira Dağı, aynı zamanda “Nur Dağı” olarak da anılır.

YARASIN, NUR OLSUN

“Nur” kavramı, günlük dilin de parçası olmuştur. “Nur yüzlü” derken içindeki aydınlık bakışlarına yansıyan, “pozitif enerji” yayan güleç kişiler kastedilir. “Nur topu” gibi bebeklerimiz olduğunu sevinçle duyururuz. Ürettiklerimiz “el emeği, göz nuru”dur. Biliriz ki “eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı”. Her yemekte “yarasın, nur olsun” veya “soframız nur olsun, hanemiz mamur” diye dua edilir. Ve tabii, ölmüşler “nur içinde yatsın” diyerek anılır...

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI