Naci Cem Öncel

'Manasını anlagıl'

15 Ekim 2021
Önümüzdeki pazar akşamı, yani 17 Ekim, Türkiye’de Mevlid (gündelik dilde mevlit) Kandili olarak kutlanacak.

Ne var ki Hz. Peygamber’in doğum günü, yani “Mevlid-i Nebi”, Resulullah hayattayken hiç kutlanmamıştır. Keza “Hulefa-yı Raşidin (Olgun Halifeler)” zamanında da, hatta Emevi ve Abbasilerde de... Hz. Peygamber’in dünyaya gelişine hürmeten düzenlenen kutlamalar ancak 10. yüzyılın sonlarında, Mısır’daki Fatımi Devleti’nde görülmeye başlanır. 12. yüzyıl sonlarındaysa Erbil’deki Türk atabeyi Kökböri’nin (Gökbörü) teşvikiyle yaygınlaşır. Bu “anma gecesi”, zamanla daha geniş bir coğrafyada benimsenmiş, Müslümanların değer verdiği geleneklerden biri haline dönüşmüştür.



FARKLI GÖRÜŞLERE ILIMLI ÇÖZÜM

Mevlit kutlamasının Hz. Peygamber’den çok sonra ortaya çıkan bir âdet olması, alimler arasında görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Ne var ki din alimlerinin çoğunluğu bunun faydalı bir yenilik, yani “bid‘at-ı hasene” olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Öte yandan Selefiler, mevlit kutlamalarına tümden karşı çıkmış, bazı alimlerse sadece bu gecelerdeki gösterişli törenleri ve israfı eleştirmiştir. Osmanlılar ise aşırılıklara meydan vermeyen bir kutlama adabı geliştirmiştir. Bu anlayışla şekillenen kandil geleneğinin çeşitli unsurları, günümüze dek süregelmiştir.

KAYNAĞI 

Yazının Devamını Oku

Çetin cevizler

8 Ekim 2021
Ağustos sonunda başlayan ceviz hasadı, yöresine göre içinde bulunduğumuz ekim ayı sonuna dek sürüyor. Malum, cevizin çok büyük faydaları var. Hekimler her fırsatta “antioksidan” cevizdeki yağın; protein, vitamin ve minerallerin yararlarını uzun uzun anlatıyorlar.

MANEVİYATLA NE İLGİSİ VAR?

Peki ama bu kıymetli meyvenin maneviyatla ne ilgisi var? Ceviz, İslam kültüründe insan varlığının ve hakikatin anlaşılması için kullanılmış bir benzetmedir. Hemen her dönemde, farklı şekillerde karşımıza çıkar. Niyâzî-i Mısrî’nin (ö.1694) ifadesiyle yendiğinde “nice marazlara ve illetlere şifa hasıl olan” ceviz, “sırf hakikate misaldir ki içinde asla yabana atacak bir şey yoktur”.

KAT KAT HAKİKAT

Cevizin en dışındaki yeşil kabuk, insanın dışına (zahîr) benzer. Etrafa rengini verip, boyayan işte bu katmandır. “Ceviz yeşili” dış yüzeydir, bedendir, kalıptır. Onun içindeyse ilk bakışta görünmeyen, zamanla ortaya çıkan sert kabuk vardır. Ceviz kabuğu, insanın nefsini (egosunu) sembolize eder. Nasıl cevizin kabuğunu kırmadan içindeki değerli meyveye ulaşmak mümkün değilse, nefsini kırmadan insanın ve hakikatin özüne ulaşmak da mümkün değildir. Üstelik nefis inatçıdır, yani “çetin cevizdir”. Öyle kolay kolay kırılmaz.

ÖZE ULAŞMAK

Cevizin toplanmasında asıl amaç elbette içindeki besleyici, lezzetli kısma ulaşmaktır. O ceviz içi, insanın içyüzünün, yani kalbin-ruhun ve ilahi hakikatin temsilidir. Taze iç cevizdeki ince zar ise şüphelere, şartlanmalara benzer. Ayıklandığında ceviz içi daha da yumuşak olur. İşte bu saf parçadan çıkan özün tadına doyum olmaz. Ayrıca tatlı-tuzlu pek çok yemeğe lezzet katar. Üstelik o özden “sıkılarak” çıkan ceviz yağı, şifa kaynağıdır. Diğer bir deyişle, kalbini tüm kirlerden temizleyen, iç sıkıntılarını aşan insan, etrafına da güzellikler verir.

VAKİT GEÇ OLMADAN

Yazının Devamını Oku

Ya siz olsaydınız?

1 Ekim 2021
Başarılı bir savcının cinayet şüphelisi kardeşi... Ilgaz savcı, kardeşini savunması için hırslı avukat Ceylin’i tutar. Hemen işe koyulan avukat, tesadüfen bulduğu önemli bir cinayet delilini ortadan kaldırmayı teklif eder: “İzin ver atayım çantama, kimse görmez... O senin kardeşin!” Savcı Ilgaz zor bir durumla karşı karşıyadır. Bir yanda suçsuzluğuna inandığı gencecik kardeşinin geleceği, diğer yanda adaletin tecellisi... Ceylin’in teklifini “Sen ne dediğinin farkında mısın?” diyerek reddeden Ilgaz, delili polise teslim eder. Avukat Ceylin ise onun bu tercihini eleştirir: “Tebrikler, bu dürüstlüğün kardeşinin 30 yılına mal olacak!”

Anlattığım bu olay “Yargı” adlı televizyon dizisinden kurgu ürünü bir sahne. Görevi suçluları ortaya çıkarıp adaletin sağlanması olan savcı, bu hikâyede ağır bir sınavdan geçiyor. Ailesini korumakla ve adaleti korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor... Böyle bir durumda hemen hepimiz Ilgaz savcıyla aynı biçimde davranacağımızı varsayarız. Ama gerçek hayattaki sınavlar, televizyon karşısında hüküm vermekten çok daha zordur elbette.

KIZIM BİLE OLSA

Yakınlara iltimas geçerek adaletten ayrılmak, Kuran’da açık şekilde kınanır: “Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun (En’âm, 152)”.Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun”. Devamında ailenin yanı sıra zenginlere / güçlülere de iltimas geçilmemesi gerektiği belirtilir: “(Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar... Adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın (Nisâ, 135)”.


‘Yargı’ dizisinde savcı, ailesini korumakla adaleti korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Hz. Peygamber, hatırlı bir aileden olan, hırsızlık yapmış bir kadının cezasının affedilmesi talebiyle aracı olanlara içerlemiş ve şöyle demiştir: “Ey insanlar! Sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır.” Herkese eşit muamele yapılması gerektiğini dile getiren Resulullah ayrıca hırsızlık yapan kişi kendi kızı (Hz.) Fatıma bile olsa aynı cezanın onun için de geçerli olacağını vurgulamıştır.

MANEVİ İLTİMAS

Yazının Devamını Oku

Engelleri aşanlar

24 Eylül 2021
Hayatta hepimizin şikâyet ettiği şeyler, karşımıza çıkan pek çok engel var. Bunlarla mücadele çoğu zaman gözümüzde büyür. Oysa azimli biri için tüm engeller, aşmak içindir. Örnek mi istediniz? İşte Paralimpik Oyunları’nda ülkemizi başarıyla temsil edip madalyalarla dönen sporcularımız... Avrupa rekortmeni, altın madalya sahibi engelli atletlerimiz...

İşte üst üste iki kez Avrupa Şampiyonu olan Ampute Futbol Milli Takımı. Kiminin doğuştan, kiminin sonradan gelen bedensel engelleri var... Bu nedenle karşılaştıkları sorunlarla hayat boyu mücadele etmek durumundalar. Ama bu zorlu gerçeğe rağmen onların azimle çalışıp başarılı olmaları, hepimize şunu anlatıyor:
Hayatta en büyük engel, aslında nefsimizdir.

‘YÜKSEK AZİM’ SAHİPLERİ

Azim, bedensel ve ruhsal tüm kuvvetleri harekete geçirip kararlılıkla hedefe yönelmektir. İnsanlığın akışına yön veren peygamberler de azmin ve güçlü iradenin müstesna örnekleridir. Onlar Kuran’da “yüksek azim sahibi” yani “ülü’l-azm” olarak nitelenir: “Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret“ (Ahkâf, 35). Tek bir yaratıcıya inanmaya çağırdıkları insanlardan “deli, aklını kaçırmış” muamelesi görmek, karşılarına çıkarılan engellere ve eziyetlere sabretmek, hiç şüphesiz büyük bir nefis mücadelesi gerektiriyordu. Kuran, azim ve sabrın en zor şartlarda bile terk edilmemesi gerektiğini öğütler.

KENDİNE ENGEL OLMA

Nefsimiz hem sabırsızdır, hem de başarısızlığa tahammülü yoktur. Başarısızlık fikri veya başkalarının bize söyledikleri, çoğu zaman cesaretimizi kırar, kendimize engel oluruz. Oysa nefsimize değil kalbimize kulak vermek gerek. Değişip gelişme çabası, şikayetçi olduğumuz hayatımızı (ve hatta dünyamızı) iyileştirmenin başlangıç noktasıdır. İnanç ve kararlılık, karşımıza çıkan engelleri eninde sonunda kaldıracaktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle: “İnanan kişi (mümin) taze ekin gibidir. Olgunlaşıncaya kadar rüzgâr onu eğip büker; bazen yere yatırır, bazen de doğrultur. Ama o kırılmaz.

Yazının Devamını Oku

Bana dokunmayan virüs

17 Eylül 2021
“Birini öldürmek” deyince, aklımıza hemen filmlerdeki silahlı saldırı veya infaz sahneleri gelir. Elbette bunlar “kasten işlenen cinayetin” tipik görüntüleri. Ama bir de tedbirsizlikle ölüme sebebiyet vermek var. Yol yapımında gerekli önlemleri almayıp kazaya yol açmak mesela... Kamu sağlığını tehlikeye atacak şekilde çevre kirliliğine neden olmak... Bina inşaatında kalitesiz veya yanlış malzeme kullanmak... Tüm bunlar, niyeti bu olmasa da insanı dolaylı olarak “katil” konumuna sokar. Peki ya içinde bulunduğumuz dönemde, tedbirsiz davranıp başkalarına hastalık bulaştırmak mesela? Burada durum nedir? Vicdanımız ne kadar rahat?

Elbette hiçbir “normal insan”, sevdiği birinin suyuna, yemeğine zehir koymaz. Hiç şüphesiz bu cinayete teşebbüs olur. Ne var ki bunun birine ölümcül virüs bulaştırmaktan yegâne farkı, “kasten” olmasıdır! Tedbirsizlik, bazen bir cana, hatta canlara mâl olabiliyor. Eğer “dolaylı katil” olmak istemiyorsak, gelin şu salgını sona erdirmek için elimizden gelen tüm tedbirleri alalım, önlemlere titizlikle uyalım. “Bana dokunmayan virüs bin yıl yaşasın” deme hakkımız yok. Ne de olsa Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Müslüman, elinden ve dilinden insanların zarar görmediği kimsedir”.

*

KAÇ KİŞİ OLMALI?

BUGÜN dünyanın neresinde olursa olsun 250 kişinin hayatını kaybettiği bir kaza, çok önemli bir haber olarak duyurulur, değil mi? Medyada hızla gündem olurken on binlerce paylaşım görürüz. Kaybedilen hayatlara “içimiz acır”, hüzünleniriz. İnsan olmanın gereğidir bu duygular.

Gelin görün ki, son zamanlarda bu ülkede her gün “beş-altı otobüs dolusu” insan, salgın nedeniyle hayatını kaybediyor. Ama ne yazık ki bizler bu durumu giderek kanıksar hale geliyoruz. Salgın kaynaklı vefat sayılarına adeta günlük döviz kurlarına, hava durumuna bakar gibi bakıyoruz! Daha da acısı, bu kanıksama hali sadece salgına özgü değil. Terör ve trafik kazalarında kaybettiğimiz canlar için de benzer tepkiler veriyoruz. Üzücü bir haber duyduğumuzda çoğumuzun ilk sorusu aynı: “Kaç kişi ölmüş?” Ama bir yakınımıza hastalık veya ölüm tehlikesi isabet ederse, şu gerçeği hatırlıyoruz: Hepimizin sadece “bir” canı var.

*

Yazının Devamını Oku

Vira bismillah

10 Eylül 2021
“VİRA”, makineleri çalıştırıp denize açılmak anlamında kullanılan bir kelime. Ülkemiz kıyılarındaysa besmeleyle birleşip “vira bismillah” olur. Bu ifade, kazasız, sıkıntısız bir sefere başlama duasıdır aynı zamanda. Karadakiler “haydi rastgele; hayırla gidin, sağ-salim dönün; Allah’a emanet olun” gibi temennilerle onları denize yolcu ederler. Bu yıl da sezonun başlamasıyla birlikte balıkçılar “vira bismillah” diyerek denize açıldılar. Biz de denizler bol bereketli; tutulan balıklar hep doğru boyda ve “müsilajsız” olsun diyelim...

BALIKLAR ÖLMEDEN

Kutsal kitaplarda suların bereketi ve inanç arasında bir bağ olduğunu görürüz. Örneğin Hz. Musa’nın tebliğine kibirle karşı çıkan firavun ve Mısır halkı, pek çok doğal felaketle karşılaşır. Tevrat’a göre bu “çevre felaketlerinden” biri de balıkların hızla ölmesidir: “Irmaktaki balıklar öldü, ırmak kokmaya başladı.”

Deniz” ve “balık” kelimeleri, Kuran’da da defalarca geçer: “Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı (Maide, 96)”. “İçinden taze et yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur (Nahl, 14)”.

TAZESİNİ YEMELİ

Denizden çıkan “taze et”leri yemenin helal olduğu Kuran’da açıkça belirtilir. Dolayısıyla çabuk bozulan su ürünlerinin tazeyken, hızla tüketilmesi esastı. Hele de buzdolabının olmadığı devirlerde... Aynı doğrultuda, neden öldüğü bilinmeyen, suyun yüzeyine veya karaya vurmuş; yani “taze et” vasfını yitirmiş balıklardan uzak durulurdu.

*

Yahudilikte yüzgeci-pulu olmayan balıklar veya kabuklu deniz hayvanları yenmez. Kuran’da ise deniz canlılarıyla ilgili açıkça tanımlanmış bir yeme yasağı yoktur. Bununla birlikte Hanefi mezhebinden bazı âlimler, hadislerden hareketle kurbağa-yılan gibi hem suda, hem karada yaşayan, kimisi zehirli hayvanların yenmesini yanlış bulmuş; ayrıca yengeç gibi “amfibik” kabuklu deniz hayvanlarına tereddütle yaklaşmıştır. Ancak diğer din âlimleri, taze ve zehirsiz olmak kaydıyla tüm deniz canlılarının helal olduğu görüşündedir.

Yazının Devamını Oku

Tarihi bir dönemeç

3 Eylül 2021
Geçtiğimiz günlerde iki önemli olayı andık: Malazgirt Savaşı ve Büyük Taarruz. Biri bu toprakları yurt edinmemizin, diğeri bu topraklarda yaşama kararlılığımızın göstergesi...

Bugün, yani 3 Eylül ise dünya tarihi için bir başka dönüm noktasının yıldönümü: ‘Aynicâlût Savaşı’nın. Peki ama bu savaş kimler arasındaydı ve neden önemliydi? Bu soruya cevap verebilmek için 13. yüzyılın başlarına dönmeliyiz; tarihin akışını değiştiren Moğol istilalarına...

DURDURULAMAYAN GÜÇ

Cengiz Han’ın muazzam ordusu, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan çok büyük bir yayılma hareketine girişmişti. Anadolu Selçuklu Devleti de bu yıkıcı fırtınaya direnemedi ve 1243’ten itibaren Moğollara tabi oldu. 1258’de İslam medeniyetinin kültür ve bilim başkenti Bağdat’ı yıkan Moğolların sonraki hedefiyse Suriye’ydi. Müslüman devletler birer birer egemenliklerini kaybediyordu... Bu güçlü istilacılarla kim başa çıkabilirdi ki?

PARALI ASKERLERİN İKTİDARI

Moğol istilaları sürerken, Mısır’da Eyyûbi Devleti, Haçlılarla mücadele halindeydi. Ordunun seçkin gücü, eğitimli köle askerlerden, yani memlûklerden oluşuyordu. Bunlar çoğunlukla Türk boyları içinden seçilirdi. Memlûk komutanları, 1250 yılında iktidarı ele geçirdiler. Onların yönetime gelmesindeki kilit isimlerden birisi de yine Türk kökenli olan melike (kraliçe) Şecerüddür idi.

 

Yazının Devamını Oku

Kurtuluş yolunda

27 Ağustos 2021
“Yarabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et... Türklüğün, Müslümanlığın, düşman ayakları altında esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!” Yaveri Muzaffer Kılıç’ın anlatımına göre, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos’ta Kocatepe’de, sabaha karşı saat 5’te topçu taarruzu başlarken böyle dua etmişti...

Hatta bu sözleri söylerken gözleri yaşarmıştı. Atatürk’ün bu duasına belki sadece yaveri kulak misafiri olmuştur. Ama duasının kabul edildiğine tüm dünyada yüz milyonlar tanıklık etti. Türk ordusu, ardı ardına aldığı zaferlerle, sadece iki hafta sonra Batı Anadolu ve Ege’yi düşman işgalinden kurtardı.

ZAFER VE SEVİNÇ

Milli Mücadele’nin büyük zaferi, tüm yurtta muazzam bir sevinç rüzgârı estirdi. Elbette yaşananlar sadece Türklük adına değil, Müslümanlık için de büyük mutluluk kaynağıydı. Öyle ki Mustafa Kemal Paşa’ya ve Ankara’ya ulaşan tebrik telgraflarında hep bu ortak duygu görülür. Örneğin Zonguldak’tan gönderilen kutlama mesajında şöyle deniyordu: “[Sizin isminizi] üç yüz milyon[luk] ümmet-i Muhammed ebediyen, ve altı bin yıllık Türk tarihi iman gibi kalbinde taşıyacaktır.” Ülkenin her yanında topluca şükür namazları kılınıyor, hatimler indiriliyordu. Bunlar içinde en manidarı, o sırada işgal altında bulunan İstanbul’da, Ayasofya’da 25 bin kişinin katılımıyla okutulan mevlit olsa gerek.

MÜSLÜMAN DÜNYASINDAKİ YANKI

Zafer, Diyarbakır’da da benzer şekilde kutlanırken Türklerle Kürtlerin ve Arapların yan yana yaşadığı “Müslüman” şehirlerde farklı bir birleştirici anlam taşıyordu. Büyük zafer ayrıca Beyrut, Tebriz ve Nahçıvan’da; Güney Afrika’da Johannesburg’ta, Nairobi’de, Fas’ta, Cezayir’de Müslümanlarca büyük bir heyecanla kutlanmıştı... Hindistan’ın Kalküta şehrindeki gösterilerdeyse “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa” nidaları duyuluyordu. Aynı ifadeye Bombay’da bir cami duvarında rastlamak mümkündü: “Zinde Bâd Mustafa Kemal.” Azerbaycan, Afgan ve İran sefirleri de yayınladıkları bildirilerle bu sevinci paylaşanlar arasındaydı.

İNANÇ VE KURTULUŞ

TBMM’nin, İşgal Kuvvetleri’ne karşı stratejik duruşunda dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların etkisi çok mühimdi. Elbette daha da önemlisi, Milli Mücadele’de inancın oynadığı asli roldür.

Yazının Devamını Oku