Naci Cem Öncel

Temizliğin hastasıyız

23 Ekim 2020
Psikiyatr-yazar Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitapları, uzun zamandır çok satanlar listesinde.

Bu ilginin en önemli nedenlerinden biri, anlattığı karakterlerin Budayıcıoğlu’nun 40 yılı aşkın meslek hayatında gözlemlediği gerçek kişilere dayanması. Bu kitaplardan uyarlanan diziler de ilgi görüyor. Kısa süre önce yayınlanmaya başlayan ‘Masumlar Apartmanı’nın baş karakterlerinden “Safiye” tam bir temizlik hastası. Kız kardeşi Gülben de ablasının uydusu. Safiye’nin bu kadar dikkat çekmesinde içinde bulunduğumuz dönemin büyük etkisi olsa gerek. Ne de olsa pek çoğumuz pandemi sürecinde küçük ölçekli, mini model “Safiye”lere dönüşmüş durumdayız. Ayakkabıların eşiğin dışında çıkarılmasından ellerin tekrar tekrar sabunlanmasına, eve gelen yiyecek paketlerinin silinmesine kadar “hepimiz birer Safiye’yiz!



BİRBİRLERİNDEN FARKLI

Elbette hijyen tedbirlerini sıkı tutmakla “obsesif kompulsif bozukluk (OKB)” yaşamak arasında önemli farklar var. Birisi bilinmedik, yeni koşullardan kaynaklanan bir kaygı-dikkat durumu, diğeriyse kişinin ve çevresindekilerin hayatını cehenneme çevirebilen bir davranış bozukluğu. OKB, bireyin kendinde hâkim olamadığı, durduramadığı bazı kaygıların, düşüncelerin (takıntı) ve davranışlarına yön vermesi (zorlantı) olarak tanımlanabilir.

OKB, 19. yüzyılda Avrupa’da şekillenen bir terim. Sigmund Freud’un, 1900’lü yıllarda OKB’nin nedenleri üzerine geliştirdiği kuram, günümüzde bile etkisini sürdürüyor. Tabii pek çok bilimsel gözden geçirme ve geliştirmeyle birlikte. 1980’li yıllardan itibarense psikanalizin yanı sıra farklı terapi ve medikal tedavi yöntemleri kullanılıyor. Tüm bunlar modern dünyamıza ait olsa da “obsesif kompulsif bozukluk”, hiç kuşkusuz çok eski dönemlerde de biliniyordu.

Yazının Devamını Oku

Kadınların bitmeyen koşusu

16 Ekim 2020
KISA süre önce, İngiltere’nin Bournemouth Üniversitesi’nden iki akademisyen ve bir araştırma ekibi, Amerika’daki White Sands ulusal parkında, insanlığın bilinen en eski, en uzun yürüyüş izlerine ulaştı.

Günümüzden 13 bin yıl öncesine tarihlenen bu ayak izleri, bir kadına aitmiş. Araştırma sonuçlarına göre bu kadın, koşar adımlarla ilerliyormuş. Hem de kucağında bir bebekle. O zamanlar göl kenarı olan bu arazide bir o yana koşturmuş, bir bu yana. Belki kucağında ağlayan çocuğunun açlığını, sıkıntısını bir an önce giderebilmek için... Belki de peşindeki birine ya da yırtıcı bir hayvana yakalanmamak kaygısıyla... Veya hava kararmadan evine dönme endişesiyle... Yani koşuşturma, sadece modern kadınlara özgü bir zorluk değil, belli ki insanlığın tarihi kadar eski!

GÜZELLİĞİN BEDELİ

Kadınların koşuşturması, binlerce yıldır yaşatılan bir ibadetin, ritüelin de kaynağıdır aynı zamanda. Anlatının kökeni Tevrat’a dayanır... Hz. İbrahim’in hanımı Sâre’nin (Sarah) görenleri hayran bırakan bir güzelliği vardır. Onun dillere destan güzelliği, firavunun kulağına kadar gider. Firavun, önce Sâre’ye göz koyar ama karşılaştığı birtakım olaylar karşısında bu niyetinden vazgeçer. Hacer adındaki hizmetçilerinden birini (bazı rivayetlere göre kızını) Sâre’ye vererek beldelerinden gitmelerine müsaade eder.

İKİ BEBEK, BİR AYRILIK

Uzun zaman geçmiş, Sâre’nin yaşı iyice ilerlemiş ancak Hz. İbrahim’le çocukları olmamıştır. Bu duruma çok üzülen Sâre, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olabilmesi için ikinci eş olarak Hacer’le evlenmesine izin verir. Hacer, Hz. İsmail’i doğurur. Bir süre sonraysa “Halil İbrahim sofrasına” gelen misafirler -ki bunlar meleklerdir- Hz. İbrahim’e ve Sâre’ye bir çocuklarının olacağını müjdeler. Ancak Sâre, Kuran’a göre bu habere kahkahalarla güler ve artık bir “kocakarı” olduğunu, çocuk doğurmasının mümkün olmadığını söyler. Ne var ki bir süre sonra Hz. İshak’a hamiledir. Tevrat’a göre bu gelişme, Sâre ile Hacer’in ilişkisini değiştirecektir. Sâre, İsmail’le İshak’ın bir arada kalamayacağını savunur ve Hz. İbrahim’den Hacer’le İsmail’i başka bir yere yerleştirmesini ister. Vahiyle doğrulanması üzerine Hz. İbrahim, Sâre’nin bu talebini kabul eder.

İZ BIRAKAN FEDAKÂRLIK

Çölde bir vadiye geldiklerinde Hz. İbrahim, Hacer’e onları buraya yerleştireceğini söyler. Hacer, doğal olarak şaşırır:

Yazının Devamını Oku

Aman havamız bozulmasın

9 Ekim 2020
“Dolu yağacakmış, arabanın üstünü örtelim”, “Fırtına geliyormuş, panjurları kapayalım”, “Yağmur bastırırsa diye kapıya kum torbaları koydum”...

Günümüz Türkiye’sinde her 4 kişiden 3’ü şehirlerde yaşıyor. Hal böyle olunca, yolda yürürken arabanın doludan zarar görmemesi, bodrum katını su basmaması vb bizim için çok önemli. Son yıllarda, her türlü sıra dışı hava koşulunu küresel ısınmaya bağlamaya pek meraklı olsak da elbette bu tür olaylar sadece çağımıza özgü değil.



*

Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’nin (ö.1201) anlattığına göre 1159 yılında Bağdat’taki yumruk büyüklüğündeki yoğun dolu yağışı, pek çok köyü yıkıma uğratmış, evler yerle bir olmuş hatta yazarın harabeye dönen evindeki kitaplar bile yok olup gitmiştir. 1173 yılındaki bir başka dolu yağışı, pek çok insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Eski eserlerde verilen bazı dolu büyüklükleri abartılı gibi görünse de modern ölçümler boyu 20 santime, ağırlığı 1 kiloya varan dolu tanelerini ve günler süren dolu fırtınalarını kaydetmiştir. Osmanlı’da devletin resmi yıllık raporu olan salnamelerde de bu tür doğal afet kayıtlarına sıkça rastlanır. “Ceviz büyüklüğündeki” dolular ve taşkınlar, ekinlerin, meyve bahçelerinin mahvına sebebiyet veriyor; hayvanların telef olmasına ve özellikle yaz aylarında görüldüğünde kuraklığa yol açıyordu.


Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar uzaktan eğitim

2 Ekim 2020
“Mini mini birler” için okullar başladı. Onları o küçücük yüzlerindeki maskelerle görünce insanın içi sızlıyor. Tabii okula gitmeyenler de dertli.

Türkiye genelinde milyonlarca öğrenci için öğrenim evde. Bilgisayarı-interneti, tableti olanlar şanslı. Ama bazıları tek bilgisayarı paylaşmak zorunda. Kimileriyse sadece televizyon ekranı karşısında... Sonuçta hem öğrenciler, hem de aileleri için oldukça farklı bir süreç. Bilgisayarı veya interneti olmayanların durumuysa hepten zor. Elbette eski zamanlarda hiç internet, radyo-televizyon yoktu ama yine de “uzaktan eğitim” yapılırdı.

‘AT-POSTA’ DEVRİNDE

E-posta atmak henüz icat edilmemişken, yani posta atları işbaşındayken, uzaktan eğitimde mektup “teknolojisi” kullanılırdı. Bu, kitaptan öğrenmekten biraz farklı bir yöntemdi. Çalışacağı malzeme öğrenciye belirli aralıklarla gönderilir, öğrenci de sorularını yazılı olarak sorardı. Bu tür uzaktan eğitimin tarihçesi genellikle 1840’lı yıllarda İngiltere’deki uygulamalardan başlatılır. Gerçekten de o dönemde modern anlamda uzaktan eğitim canlanmış, 1870’lerde Amerika’da “hanımların evde sistematik eğitimini” hedefleyen okullar bile açılmıştı. Hatta öğrenci-öğretmen mektuplaşmasının posta hizmetlerinin gelişimine önemli etkisi olduğu söylenir. Ne var ki “uzaktan eğitim” 19. yüzyıldan çok daha eski devirlerde de mevcuttu.

İslam medeniyetinde mektuplaşma önemli yer tutmuş, hatta bir öğrencinin güzel mektup yazabilmesi başarı ölçütlerinden olmuştur. Bu geleneğin bir boyutu da öğretmen-öğrenci arasındaki “uzaktan eğitim” amaçlı mektuplardır. Bunlar medreselere gönderilen sorulara yanıt şeklinde olabildiği gibi, hoca-talebe arasındaki düzenli yazışmalar da olabilirdi. Mektup-dersler, kervanlara veya o şehre giden yolculara teslim edilerek öğrencilere ulaştırılırdı. Söz konusu mektuplar zamanla toplanıp risale/kitap biçiminde çoğaltılmış ve önemli bir yazı biçimine dönüşmüştür. Hatta “mektubat” türü kitaplar, sonraki kuşaklar için ders kitabı, başvuru aracı olmuştur.

İSTER SARAYDAN İSTER EVDEN

Hz. Peygamber, kadınlara dini konuları bizzat anlatır, Mescid-i Nebevî’de kadınların eğitimine ayrılan bölümü zaman zaman ziyaret edip ders verirdi. Bu örneğe karşın kadınların eğitimi okul binalarından ziyade evlerde devam etmiştir. Dolayısıyla evde/uzaktan eğitim, kadınlar için çok kıymetliydi. Hatta en yüksek düzeyde eğitim imkânına sahip saray kadınları bile bu yöntemden yararlanmışlardır. Bunlardan birisi, Hindistan’daki Babürlü İmparatorluğu’nun en görkemli devrine tanıklık etmiş olan Cihanârâ Begüm’dür (ö.1681). Annesi Mümtaz Mahal, babası ise karısının hatırasına İslam mimarisinin en müstesna eserlerinden olan Tac Mahal’i yaptıran Şah Cihan idi. Cihanârâ sarayda aldığı nitelikli eğitimin ötesinde erkek kardeşinin büyük hayranlık duyduğu Molla Şah Bedahşî’nin (ö.1661) talebesi olmak için mektuplaşmıştır. (Yeri gelmişken Bizans prensesi Irene Eulogia Palaiologina’nın da (ö.1360), manevi eğitimi için aynı yolu izlediğini söyleyelim.) Bu örnekler sadece saraylardaki kadınlara mahsus değildi tabii. Örneğin tarihçi Cemal Kafadar’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde tespit edip yayınladığı defter, bir kadınla hocasının 1641-43 yılları arasında yazılmış mektuplarını içerir. Talebenin adı Üsküplü Asiye Hatun, onun yazdıklarını yorumlayıp manevi gelişimi için yol gösteren hocası ise bir başka şehirdeki Muslihüddin Efendi’dir.

Yazının Devamını Oku

‘Duydun mu haberi’

25 Eylül 2020
“ÇOK güvenilir bir yerden geldi...”, “Arkadaşım yakın arkadaşından duymuş...”, “Şirketindeki biri anlatmış...”, “Kuzenim öğrenmiş...” 

Sosyal medya, her gün böyle “güvenilir kaynaklara” dayanan sayısız mesajla dolup taşıyor. Pek çoğu “asparagas” çıkmasına rağmen ne uydurma haberler azalıyor, ne de sansasyonel mesajlara duyulan ilgi. Tabii bir de yakıştırma “güzel sözler” var. Gandi, Einstein gibi isimlerin yanında Ömer Hayyam, Mevlânâ, Neyzen Tevfik de söylemedikleri sözlerin sahibi gibi gösteriliyor. Hal böyle olunca, tüm bu haberlerin doğruluğunu araştıran özel siteler bile kuruldu: Haberleri araştırarak “doğru, kısmen doğru, yanlış” gibi temel kategoriler altında değerlendiriyorlar. İşin ilginci tüm bu süreç, yani -uydurma haber, doğruluk kontrolü- hiç de yeni bir olgu değil. Örnekleri 7. yüzyıla bile uzanıyor!

SÖZ DİNLEYENLER

Malum... Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarına “hadis” denir. Hadis kelimesi, esasen “haber” anlamına gelir. Hadisler, Kuran’dan sonra Müslümanların en önemli başvuru kaynağıdır. Sahabe Resulullah’ın her sözünü dikkatle dinlese de bunların pek azı o hayattayken yazıya geçirilmişti. Çünkü son Peygamber, -büyük olasılıkla- Kuran ayetleriyle karışmasını önlemek maksadıyla sözlerinin yazıya dökülmesini tavsiye etmiyordu. Öte yandan anlattıklarının doğru biçimde aktarılmasını teşvik etmiş ve bazı durumlarda güvendiği kişilerce yazılmasına karşı çıkmamıştır. Hz. Peygamber’in vefatı ardından onun ezberlenmiş sözleri, öğrenilen davranışları, parça parça yazıya geçirilmeye başlandı. Peygamber’i bizzat tanıyıp dinleyenler dünyadan birer birer göçtükçe, hadislerin yazılması daha da önem kazandı. Çünkü İspanya’dan Orta Asya’ya uzanan dev bir imparatorlukta herkes için geçerli “standart” dini bilgilere ve kurallara ihtiyaç vardı. Kuşaktan kuşağa ezberden aktarılan bilgiler, artık tek başına yeterli değildi.

FABRİKASYON HADİSLER

Elbette Müslüman coğrafyasında sadece hadisler değil, “uydurma hadisler” de hızla yayılıyordu! Bunların önemli bölümü, erken dönemlerdeki iç savaş ve çekişme dönemlerinde türetilmiştir. Uydurma hadisler gerek iktidar, gerekse isyan kanadından yayılıyor, taraflar birbirini “Peygamber’in çok önceden -isim vererek!- uyardığı” fitne kaynağı olmakla suçluyordu. “Madem Hz. Peygamber’in böyle bir uyarısı vardı, neden kendisi veya ilk halifeler bununla ilgili somut önlem almadı?” sorusu, “hadis fabrikatörlerinin” meselesi değildi. Önemli olan, Hz. Peygamber’in manevi kişiliği üzerinden bir propaganda savaşı yürütmekti.

BANA KAYNAĞINI 

Yazının Devamını Oku

İnce çizgiler

18 Eylül 2020
Zorluklara rağmen çalışmakla “İlla ki olsun” diye zorlamak arasında...

 

Sabretmekle “salmak” arasında...

*

İlkeli olmakla sabit fikirli olmak arasında...



Yazının Devamını Oku

Çalış çalış nereye kadar?

11 Eylül 2020
UZUN çalışma saatleri nedeniyle özel hayatına/ailesine yeterince zaman ayıramayanlardan mısınız? Hiçbir işe tam yetişemiyor musunuz? Cevabınız “Evet”se, bilin ki yalnız değilsiniz!

ZORLU GELİŞİM

Hiç şüphesiz iş/özel yaşam dengesizliği, en fazla kadınları, özellikle de çocuklu kadınları etkiliyor. 1950’lerden bu yana kadınların iş hayatına etkin katılımı onlara bireysel olarak çok şey katarken, ekonominin büyümesinde de kritik rol üstlendi. Öte yandan aynı gelişim süreci kadınların üzerindeki çalışma baskısını da arttırdı. Çünkü işteki mesainin yanında bir de evdeki mesai var. Malum, “Çocuk da yaparım, kariyer de” meselesi. Üstelik kadınlar, toplumsal beklenti gereği görünümlerine erkeklerden daha fazla özen göstermek durumunda.

Tüm bunlara bir de salgın/karantina koşullarını ekleyin...

DESTEK ZAMANI

Bilgisayardan görüntülü toplantı yaparken ağlayan ufaklıkla ilgilenmek, okulla internet bağlantısı kopan çocuğa destek olmak, “normalde” öğlen ofiste yerken evde her öğün yemek hazırlamak, iş başındaki “rasyonel” tavırla evdeki “anaç/eş” tavrının karışması... Hal böyleyken kadınlar başta olmak üzere hepimizin hem fiziki, hem de manevi desteğe ihtiyacımız artıyor.

ÖRNEK BİR EV ERKEĞİ

Yazının Devamını Oku

Bilime duacıyız

4 Eylül 2020
“İnşallah bulurlar” dedi bankta oturan genç, yanındaki arkadaşına: “Bir an önce bulsalar da biz de normale dönsek.”

Parkta yürürken kulak misafiri olduğum bu sohbette gençlerin “İnşallah bulunur” diye dua ettiği şey, COVID-19 aşısı tabii ki. Bizler ilkokuldayken bazı hastalıkların aşılarını bulan Edward Jenner, Louis Pasteur gibi isimleri birer kahraman gibi tanımıştık. Onların buluşları sayesinde çiçek, kolera gibi salgın hastalıklar, günümüzde kitlesel tehdit değiller. Aynı şekilde Jonas Salk ve ekibi, 1955’te geliştirdikleri aşıyla, virüse bağlı çocuk felcinin önlenmesini sağlamıştı. Üstelik Salk, yüz milyonlarca dolarlık patent geliri elde etmek yerine aşının formülünü ücretsiz olarak tüm ülkelerin kullanımına sunmuştu.

BİLİMSEL ETİK ŞART

Bilim insanı olup insanlığa yararlı buluşlarla, gelişime ön ayak olmak çok özel bir mertebe. Bununla birlikte bilim, etik değerlere dayanmadığında insanların elinde korkunç bir silaha dönüşebiliyor. Örneğin Nazi dönemi Almanya’sında yüksek donanımlı pek çok doktorun tıbbi uygulamaları, bugün bizler için dehşet uyandıran insanlık suçları konumunda. Ayrıca yakın dönemlerde yerli kabileler veya mahkûmlar üzerinde yapılan izinsiz deneyler tartışma nedeni. Keza hayvanlar üzerinde yapılan deneyler de... Bir diğer tartışmaysa ilaçların fiyatlanması ve dağıtım esasları. Bu örnekler ağırlıklı olarak son yüzyıla dayansa da tıp ahlakı veya bilimsel etik, sadece modern döneme ait bir mesele değil.



YA BİLİM YA BİRİKİM

Yazının Devamını Oku