Kanat Atkaya

Gençlik düşleri, aman ne tatlıdır

20 Ekim 2020
Gençlik düşleri dönüp duruyor siyasi partilerin zihinlerinde...

Araştırma şirketi Metropoll’ün Eylül 2020’de yaptığı seçim anketinin sonuçları üzerine analiz üreten Abdulkadir Selvi, dünkü yazısında kararsızlara ve gençlere yönelik yeni politikalar üretilmesi gerektiğini işaret ediyordu.

Selvi’nin dikkat çektiği “yeni seçmen bloku” gençlik hayalleri kurdurtmayacak gibi değil...

Seçimlerin planlandığı üzere 2023’te yapılması durumunda 5.5 milyon genç ilk kez sandığa gidecek.

5.5 milyon seçmenin potansiyel etkisini görmek için son genel seçimlere bakmak yeterli. İYİ Parti, MHP ve HDP, üç aşağı beş yukarı 5-6 milyon bandında oy alan partiler...

Hakkında çözümlemelere, tespitlere, öngörülere doyulamayan “Z kuşağı”ndan gelecek 5.5 milyon seçmenin sandığa gitme oranını kestirmek güç.

ABD’de 18-29 arası seçmenin yüzde 50’sinden fazlası sandığa gitmiyor ve bu ciddi bir mesele olarak görülüyor.

Ancak araştırmalar, sandığa gitme alışkanlığının “görerek edinilen” bir alışkanlık/davranış olduğunu ortaya koyuyor.

Toplumun yetişkinleri daha fazla oy kullandıkça gençlerin de eğilimi artıyor. Yüzde 80’i aşan katılımlarla bu konuda gayet iyi bir karnemiz olduğu söylenebilir; dolayısıyla günlük hayatta siyasete gereğinden fazla yer açmış, açılmasına rıza göstermiş bir ülkede gençlerin de katılımının yüksek olacağını düşünmek mümkün.

Yazının Devamını Oku

Daha ucuza da bu kadar kötü oynardı

20 Ekim 2020
Galatasaray için söylenecek o kadar çok söz var ki...

Maç öncesinde Alanyaspor Teknik Direktörü Çağdaş Atan’ın demeci, taktiğin ve niyetin açık beyanıydı: “Kaleci Fatih’ten başlayarak pres uygulamayı düşünüyoruz. 4-5 ofansif özellikli oyuncuyla sahaya çıkacağız.” İlk 4 maçta 11 gol üreten, sadece 1 gol yiyen, en fazla pozisyona giren takımlardan biri olan Alanya temsilcisi sözünün arkasında duran bir oyun sergiledi. Ligin en fazla pozisyona giren bir diğer takımı (duy da inanma desek mi?) Galatasaray ise büyük ölçüde bu iyi oyunu karşılamakta güçlük çeken, bocalamaktan oyuna girmeye vakit bulamayan bir görüntüdeydi. “Kesilen” Belhanda ve Feghouli’nin yerine Emre Akbaba ve Babel’i monte ederek takımı farklı bir harmanla sahaya süren Fatih Terim’in zihnindeki her ne ise sahaya yansımadı özetle.

‘BEN NE YAPIYORUM ŞiMDi?’

Rakibin diken üstünde tuttuğu Saracchi ve Linnes’in oyuna katılamamaları, orta sahasındaki “Ben ne yapıyordum şimdi?” sorusuyla boğuşan ekip Galatasaray’ı hep geride tuttu. Buna rağmen hediye kıvamında bir penaltı ile öne geçti Galatasaray. Ancak bu elbette Galatasaraylı taraftara “Yaslan arkana, maçı seyret şimdi” dedirtecek türden bir üstünlük değildi. Galatasaray savunması arkasına atılan uzun toplarda yarı sahasına havan mermisi düşmüş gibi dağılıveriyor. Böyle bir topu savunmaya çalışırken Marcao sarı kart gördü, kazanılan serbest vuruş da Babacar’ın şahane vuruşuyla gole dönüştü. Üstüne bir de 10 kişi kalınca...

DOĞAÜSTÜ GÜÇLER

İkinci yarıda eksilmiş Galatasaray karşısında Alanyaspor cesaretini bir kez daha topladı çarptı, baskıyı artırdı, sıkıştırdıkça sıkıştırdı rakibini kendi yarı sahasına. Galatasaray kalesinde gol görmeyişini ancak mucizelerle veya doğa üstü hadiselerle açıklayabileceğimiz bu süreci bir şekilde atlatıp 70’nci dakikadan itibaren rakibine karşılık vermeye başladı. Sayılmayan bir gol üretilebilen ve kısa süren bu ‘ateşe ateş’ oyunundan da fayda sağlayamadı Galatasaray... Bu vaziyette yani berbat oynarken, 10 kişi kalmışken rakipten 1 puan almayı başarı kabul edecekken son dakikada Alanyaspor hak ettiği galibiyete erişti. Galatasaray için söylenebilecek söz çok ancak özetle bu kadar kötü oynamayı çok daha ucuz bir kadroyla da başarabilirdi! Bari parası cebinde kalmış olurdu. Bu kadroya bu rezil oyun, bu ruhsuzluk...

<div style="margin: 0 auto; max-width: 100%; min-width: 300px;"><div style="position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden;"><iframe style="width: 300px; min-width: 100%; position: absolute; top: 0; left: 0; height: 100%; overflow: hidden;" src="https://embed.dugout.com/v2/?p=eyJrZXkiOiI0SER4S3JwVSIsInAiOiJzcG9yYXJlbmEiLCJwbCI6IiJ9" width="100%" height="400" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div></div>

Yazının Devamını Oku

Plağın çıtladığı yerden

13 Ekim 2020
Salgın korkusuyla evlere kapandığımız, hayatın “duraklat” ikonunu tıklayıp kabuklarımıza çekildiğimiz günler...

Kiminin mutfak işlerine sardırdığı, kiminin ertelenmiş veya yeni heyecanları müjdeleyen hobilere sığındığı, kiminin de kucakta bulunan boş zamanda böyle faydalı işlere kalkışıyormuş gibi yapıp pinekleme destanı yazdığı o tuhaf dönem...

Daha çok pinekleyenlere yakın durduğumu söyleyebilirsiniz fakat “elle tutulur” bir iş yapabileceğimi göstermek için plaklarımla ilgili bir düzenlemeye de kalkıştım.

Müziği hâlâ “fiziksel kopya” yani plak, kaset, CD olarak satın almayı, dinlemeyi, toplamayı, biriktirmeyi sevenlerin aşina olduğu bir uygulama var “Discogs” diye...

Burası aslında dünyanın her yerinden koleksiyonerin ve satıcıların toplandığı bir market. Türkiye’de “PayPal” yasaklanana kadar biz de bu marketten gönlümüzce faydalanabiliyorduk, plakçı arkadaşlarımız da ticari faaliyet yürütebiliyordu ama artık sadece “arşivleme” özelliğini kullanabiliyoruz.

Özetle elinizdeki kaseti, plağı, CD’leri burada arşivleyebiliyorsunuz; çok merak ediyorsanız elinizdeki “fiziksel kopya”nın benzerlerinin ticari değerini vesaireyi de öğrenebiliyorsunuz.

Plakları “discogs’a girerken” eğer plakların gözden düştüğü ve mali açıdan çok zorlayıcı olmadığı günlerde bu işe başlamamış olsaydım bugün bu fiyatlarla bu işe asla kalkışamayacağımı düşündüm.

2020’de dövizin yüzde 30 ile 40 arası, altının yüzde 65 civarı değer kazandığını okudum geçen gün, plaklar ne kadar zamlandı bilmiyorum ama eli sağlam yaksa da dövizin arttığı kadar artmamıştır.

Yani zaten güç bela ayakta kalmaya çalışan bağımsız müzik dükkânlarının bu işten kârlı çıktığını düşünmeyin, hâlâ güç bela tutunuyorlar hayata.

Yazının Devamını Oku

Aman arabaya dikkat canım dostum

8 Ekim 2020
2019’da araştırma şirketi KONDA tarafından 29 ilde 2 bin 745 kişiyle görüşülerek hazırlanan “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı” başlıklı rapora bir bakalım önce...

Toplumun yüzde 71’i iklim değişikliğinin artan felaketlerdeki rolünü öne çıkarırken, yüzde 23 ise “Endişeli değilim çünkü iklim değişikliğinin ne olduğunu bilmiyorum” demiş...

Ankete katılanların yalnızca yüzde 15’i iklim değişikliğiyle mücadelenin “süper” yürütüldüğüne inanıyor ki; hepimize bu rahatlıktan ve vurdumduymazlıktan bir parça isterim açıkçası...

İklim krizi demek sadece Abi yazlar da çok sıcak oldu artık ya; mevsim döndü, sonbahar artık kasımda başlıyor” diye yorumlanmayacak genişlikte bir hadise; malumunuz.

Türkiye de bu konuda payına düşeni yaşadı, yaşıyor ve yaşamaya devam edecek.

“Canımızın içi arabacıklarımızın” kaportalarını yamultan dolu yağışlarından korkuyoruz, sonra hayat devam ediyor elbette...

Kuraklıklar, seller, hortumlar gidiyor, kum fırtınaları, çöl rüzgârları, süper hücre yağışları ve daha nice “olağanüstü” hava hadisesi geliyor...

Küresel iklim krizinin ülke bazında baş sorumlusu elbette biz değiliz ama bizim de kendimizce, karınca kararınca bir katkımız var.

Baş sorumlu ülkelerin 2018’de Çin’in plastik ithalatına kapılarını kapatmasının ardından bir numaralı plastik çöp üssü haline gelmiş bir ülke olarak (günde yaklaşık 213 kamyon plastik çöp geliyor Türkiye’ye Greenpeace’e göre) kirletmediğimiz yerlerin çöpünü de biz topluyoruz diyebiliriz üzülerek...

Yazının Devamını Oku

Bari eğlencesini kaçırmayalım!

1 Ekim 2020
Bugün bildiğimiz şekliyle “başkanlık münazaraları”, 1960 yılında Kennedy ve Nixon arasında gerçekleştirilmiş.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD’de farklı aday tartışma formatları denense de iki başkan adayının televizyon ekranında bugüne benzer şekilde tartışmaları 60 yaşında...

O yıllarda 179 milyonluk nüfusa sahip ABD’de 66.4 milyon kişiyi ekran başına çekerek tarihi bir rekor kıran bu format 1976’ya kadar tekrarlanmadı, sonrasında ise kesintisiz devam etti.

2016’da Trump-Clinton kapışmasının ilk raundunu 84 milyon kişi izledi ve rekor kırıldı ama artık nüfus 320 milyonu aşmış vaziyette, bunu da hesaba katmak lazım.

Yine de bir ara 46 milyon seyirciye kadar “düşen” bu canlı yayın tartışmalarını Trump Şov’un canlandırdığı ortada...

Önceki gün Cleveland’da gerçekleşen ilk raundun 100 milyon civarında izleyici toplayacağı iddia ediliyordu; sonucu henüz bilemiyorum...

Peki nasıl bir tartışma oluyor?

Malumunuz; bu ilkiydi, şimdi sırada başkan yardımcısı adaylarının (Kamala Harris-Mike Pence) tartışması var, sonra Trump ve Biden iki tur daha boy ölçüşecek.

İlk tartışmanın yansımalarını görmüşsünüzdür belki...

Yazının Devamını Oku

Görün, duyun; yeter

29 Eylül 2020
24 saat aralıksız çalıştıktan hemen sonra 8 saat daha nöbete yazıldığınız bir işiniz olduğunu düşünün...

Ölümcül tehlikeler barındıran bu iş sırasında başkalarına yardım için çırpınırken eve döndüğünüzde apartman kapısında “Sen arkadan giriş yapacaksın” talimatıyla karşılandığınızı da düşünün...

Başkasının hayatını kurtarırken bir süre iş yapamayacak şekilde rahatsızlanmışken maaşınızın kesildiğini de düşünün şöyle etraflıca.

Bu arada her gün hakarete uğradığınızı, haksız yere şikâyet edildiğinizi, dayak yediğinizi, yaralandığınızı ve belki de hayatınızı kaybedeceğinizi düşünün lütfen.

Bu stres dolu, tehlike dolu, maddi açıdan doyuruculuğu tartışmalı, manevi açıdan alkış ile yuhalamak arasında sıkışmış işi yapar mısınız?

Sağlık çalışanları böyle yaşıyor işte...

Hatırlarsınız, mart ayında bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de akşam belli bir saatte evlerin camlarını açıp, balkonlara çıkıp alkışlar yollamıştık sağlık çalışanlarına.

Salgın hastalıkla en ön cephede korkusuzca, gerçek kahramanlar olarak savaşanlara şükranlarımızı böyle sunmuştuk...

Ağustos ayına geldiğimizde arkadaşımız

Yazının Devamını Oku

Buna da şükür diyelim

28 Eylül 2020
İki taraf da son ana dek ‘bir şey oldu olacak’ hissi yaşattı.

Seyircisiz ve fikstürün hemen başına denk gelmiş olmanın tatsızlığını unutturacak bir pozisyon zenginliğine sahipti maç; önce bunun için iki takımı da tebrik etmek gerekiyor herhalde. Lige iki galibiyetle başlayan Galatasaray ve yapılanma sürecinin problemlerini hızlı aşmaya çalışan Fenerbahçe bir futbol ziyafeti yaşatmadıkları kesin olsa da, seyir zevki olan mücadeleyle en azından ekran başında heyecan yarattı.

İlk 5 dakikası normal kabul edilebilecek şekilde “Nasılsınız, iyi misiniz? iyiyiz, siz nasılsınız?” şeklinde geçtikten sonra karşılıklı pozisyonlar ve ‘pozisyonumsular’ sökün etti. Pas trafiği daha iyi işleyen, topla oynama üstünlüğüne sahip olan takım Galatasaray’dı; Fenerbahçe de hücumları seri şekilde ceza sahasına yığarak diş gösterdi. Yeni şekillenen kadrosuna rağmen iyi bir takım savunması planı uygulayan Fenerbahçe, hızlı hücum organizasyonlarıyla Galatasaray’a topu verdiyse de oyun üstünlüğünü kaptırmadı.

İlk yarıda BelhandaEmre-Arda’dan yeteri verim sağlayamamasına rağmen 3’ü isabetli 6 şutla kaleyi yoklayan Galatasaray’a karşı rakibi 7 şut üretti ancak isabet sağlayamadı.

HÜCUM KUVVETLERİNE MÜDAHALE 

İkinci yarıda istatistiklerde büyük değişim yaşanmazken teknik direktörler hücum kuvvetlerini değişikliklerle diriltme yoluna gitti.

Terim öncelikle FalcaoArda-Feghouli’nin yerine Babel-Diagne-Etebo’yu sürdü sahaya. İkinci değişikliğini 78’de yapan Erol Bulut da Türüç ve Thiam ikilisinin yerine Ferdi Kadıoğlu ve Samatta ile yeniledi vitrinini.

Bol sarı kartlı (11’i buldu) ancak çirkinleşmeyen derbi, bu şartlarda en azından bir heyecan sunmuş oldu futbol gündemine.

İki tarafın da ‘ah ile vah ile’ anmayacağı derbi karşılaşması son saniyesine kadar ‘bir şey oldu olacak’ hissini yaşatmış oldu ki; bu şartlarda buna da şükür demek gerekiyor herhalde.

Yazının Devamını Oku

Bu harbin zenginleri

24 Eylül 2020
Sahte maske, sahte dezenfektan haberlerini okudunuz mu?..

Fırsatçıda, muhtekirde, tağşiş veya taklit ürün yapanda ahlak veya vicdan arayacak halimiz yok, olsa zaten yapmazlardı bu alçaklığı.

Eskiden “harp zengini” olarak anılan şeref yoksunlarından bahsederken kullanılan bir ifade “muhtekir”, “ihtikâr yapan kimse” demek.

İhtikâr nedir diye soracak olursanız, Ferit Devellioğlu’nun sözlüğü şöyle tarif eder mesela: “Halkın zaruri ihtiyaçlarını ucuz ucuz toplayıp fırsat bulunca pahalı satma, vurgunculuk,  boğuntu, madrabazlık...”

Eski bir ifade ama özü eskimemiş, varlığı hâlâ halkı, özellikle de yoksulları kemiriyor...

Çoğu İttihat ve Terakki’nin “milli iktisat” çabasının ürünü olan “harp zenginleri” Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nda palazlanmış bir tip...

Millet canının derdindeyken türlü numaralarla istifçilik, sahtecilik, vurgunculuk yapan harp zenginleriyle bugünküler arasında bir fark var mıdır allasen?

Birinci Dünya Savaşı’nda enflasyonun yüzde 400’e ulaştığı dönemler yaşanmıştı Osmanlı’da.

Araştırmalar zahiredeki fiyat artışlarının o dönemde Berlin’de yüzde 124’e, Viyana’da yüzde 178’e ulaşırken, İstanbul’daki artış oranı yüzde 1970’e ulaşmıştır. Varın siz hesaplayın bizim vurguncuların hırsını ve ahlakını...

Yazının Devamını Oku