Kanat Atkaya

Şiir oku açılırsın

15 Nisan 2021
Postadan çıkan “şirket raporu” herhalde 3 kilo geliyordur; sert kapaklı, sağlam bir cildi var ve “çok iyi” kâğıda” basılmış...

2021 faaliyetleri parlak baskılı fotoğraflar, 1996 model bir grafik anlayışı eşliğinde sayfalar boyu anlatılıyor.

İçimden Kâğıda yazık, harcanan paraya yazık” diye söylendiğim noktada, hafızam birkaç gün önce okuduğum “Basıldığı kâğıdın cinsi şiirin sesini kısmaz” cümlesini çıkardı karşıma...

Şiir mi? O da nereden çıktı?

Evet şiir, “160. Kilometre”nin, “Gulyabani” serisinden çıktı.

160.Kilometre kültürel barbarlığın hükmettiği bir çağda 10’uncu yılına (kim bilir ne sıkıntılarla boğuşarak) girmeyi başaran, “Şiir direnirse kazanacak” düsturuyla hareket eden bir yayın dizisi.

10’uncu yılın şerefine hayranlık beslediğim şair Ahmet Güntan ve Ömer Şişman’ın editörlüğünde çoğu genç şairlerin yeni kitaplarını “ucuz kâğıda bastılar” ve harikulade bir tasarımla (Ömer Ozan Erdoğan ve Liman Mehmetcihat’ı ayrıca kutluyorum) yayınladılar.

Her kitabın başında yer verilen manifestoyu aktarmak şiirle bağını korumaya çalışan, bunca hoyratlığın içinde güç bulmak için şairlere sığınanlara karşı boynumun borcudur.

Yazının Devamını Oku

Umut ışığını kapatıp çıktı

11 Nisan 2021
Galatasaray’ın dün tek başarısı yediği gole anında cevap vermekti.

Ligin zirvesinde takımların karşılıklı ikramlarını izlediğimiz süreçte Galatasaray için olmazsa olmaz veya ‘olmazsa bu iş olmayacak’ maçıydı. Puanları döke saça ilerleyen, oyun kalitesi açısından gerileyen, umut vermeyen Galatasaray, İstanbul’un dinamik ve etkili ekiplerinden Karagümrük karşısında bir umut ışığı peşindeydi.

Maça bu umut ışığının peşinde koşan, kararlı, hedefine odaklanmış, canını dişine takmış bir takımın çıktığını söylemek ise pek mümkün değildi.

HANTAL ORTA SAHA

Kâğıt üzerinde bile verimsiz duran Etebo-Emre Akbaba-Fernandes-Oğulcan bloğu Karagümrük savunmasını zorlayacak, açacak, gardını düşürecek hamleler hazırlamak konusunda etkisiz kaldı.

Bu manzaraya yaklaşık 70 dakika neden seyirci kalındığını, bu etkisiz yapıya işlev kazandıracak hamlelerin neden daha erken yapılmadığını sanırım sadece merak ettiğimizle kalacağız.

İlk yarıda topla oynama konusunda rakibin gerisinde kalan, kanatları işlevsiz, orta sahası hantal Galatasaray da, kontrollü ve derli toplu oynayarak rakibini avlamaya çalışan Karagümrük de pozisyonlar çıkardı, en azından kaleyi buldular fakat başarılı iki kaleciyi geçemediler.

ÇiFTE STANDARTLI HAKEM

İkinci yarıda oyunu rakip sahaya yığmak konusunda ‘azıcık’ daha kararlı, ancak Babel dışında hücum organizasyonlarını elektriklendiremeyen bir Galatasaray vardı. Bu oyunun en büyük başarısı, yediği gole anında karşılık vermek oldu dersek yeridir.

Yazının Devamını Oku

Makine şarkıya ruh üfleyebilir mi?

8 Nisan 2021
JIMI Hendrix, Amy Winehouse, Jim Morrison (The Doors) ve Kurt Cobain’den (Nirvana) yeni şarkı mı?..

Kanada Toronto merkezli sivil toplum örgütü Over The Bridge’ın projesi kapsamında yapay zekâ marifetiyle üretilen 4 “yeni şarkı” haberini görmüş, duymuşsunuzdur.

Over The Bridge, müzisyenlerin yaşadıkları ruh sağlığı problemlerine dikkat çekmek, çeşitli programlarla soruna çare üretmek amacıyla faaliyet yürütüyor.

Neoklasik ifadeyle “farkındalık yaratmak” için 4 şarkılık bir mini-albüm hazırlamayı düşünmüşler ki, haberin uyandırdığı ilgiye bakılırsa çok da isabetli düşünmüşler.

“Drowned in the Sun–Lost Tapes Of The 27 Club” adıyla yayınlanan mini-albümün vurgusundan da anlaşılacağı üzere “27’ler Kulübü” üyeleri var albümde.

“27’ler Kulübü”nü uzun uzun anlatmayayım ama üyelerin ortak özellikleri 27 yaşında hayata veda etmiş olmaları. Uzun ve hazin bir listedir...

Peki hayatını kaybetmiş sanatçıların yeni şarkıları nasıl oluyor?

Daha önce görmediğimiz bir iş değil aslında.

Yazının Devamını Oku

'Hacı Laklak'ı vuran alçak

6 Nisan 2021
"Bir dağ vardır sade çakmak taşından/ Bir dağ vardır hiç aşılmaz başından/ Bir şehir var, varan ölür dışından/ Ondan öte uçar gider leylekler.”

Karacaoğlan’ın “Leylekler Destanı”na, Selim Somçağ’ın “Türkiye Kuşları” kitabında rastlamıştım.

Somçağ kitabının “Leylek (ciconia ciconia)”ya ayırdığı bölümüne şu iç ısıtan satırlarla başlar:

“Leylek Türk halkının en iyi tanıdığı ve en çok sevdiği kuşlardan biridir. Köy evinin damına, köy meydanındaki, cami avlusundaki ulu çınara yuva yapan leyleği Türk halkı sevecenlikle benimsemiş, yaz sonunda güneye doğru göç etmesinden yola çıkarak ona ‘hacı’ sıfatını yakıştırmıştır. Bu sevgi lafta da kalmamıştır.

Asırlar boyunca kanadı kırılıp soydaşlarıyla sıcak iklimlere göç edemeyen veya maişetini teminden aciz kalan leyleklere İstanbul’daki Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda bakılmıştır...”

Yaşadığımız coğrafyada köklü, derin izleri var leyleklerin; efsanelerle gerçeklerin masallarla rüyaların birbirine karıştığı bu güzel kültürel bağla ilgili pek çok şahane örnek var...

Yaren Leylek ile Adem Amca’nın sıcacık dostluk hikâyeleri malum; yakın geçmişte bolca okuduk, izledik haberlerini.

Geçen hafta DHA, Sakarcalık Köyü’nün 1986’dan beri simgesi haline gelen leyleğin köy camisinin minaresine yıllar içinde kurduğu yuvasına dönüşünü müjdeledi.

Sakarcalık yerlisi köyü tarif için

Yazının Devamını Oku

Bağrımızda taş, konserdeyiz arkadaş

25 Mart 2021
Pandemi döneminde en özlediğim hadise, çok açık farkla konsere gitmek oldu.

“Rüyama girdi” desem yalan söylemiş olmam, çünkü geçen bir yıl içinde rüyama fon olmuşluğu da var...

İlk gençlik yıllarımda gittiğim bir Egzotik Band performansıyla başlayan “konserli hayat” hep ilgimin odak noktasında oldu, canlı ve “o anda” yapılan müziğin bir parçası hissetmek tutkusu ruhumu hiç terk etmedi.

Tatil planlarımı konserlere göre yaptım, bütçemi yılda en az bir festivale gidecek şekilde denkleştirmeye dikkat ettim, kendimi ses, ışık ve kitlenin heyecanıyla besledim.

Geçen hafta, çarşamba gecesi, İstiklal Caddesi’nde cebimdeki izin kâğıdı ve üç katlı maskeme dayanarak Suriye Pasajı’na doğru ilerlerken de kendimi bir tür hayalin içinde hissediyordum...

Galatasaray tarafından Tünel’e doğru ilerlerken sağda beliren Suriye Pasajı’nın veya daha doğru ifadeyle Suriye Pasajı’ndan geriye kalanın önünde durdum.

Hasan Halbuni Paşa ile Mehmet Abbud Paşa’nın mimar Demetre Th. Bassiladis’e yaptırdıkları, 1908’de kapılarını açan bu neoklasik şaheser, koruma altında olmasına rağmen yediği darbelerle kimliğini büyük ölçüde yitirdi ancak ayakta kalmayı sürdürüyor.

Suriye Pasajı’nın üst katlarında, yıpranmış olsa da karakterini ve güzelliğini koruyan bir eski Beyoğlu apartman dairesinin holüne vardığımda kapının arasından görüyorum grubu...

Yazının Devamını Oku

Gerçek ve zahiri arasında bir köprü

18 Mart 2021
Dün, öğlene doğru, Dolapdere’de bir benzin istasyonu ile bir hırdavatçının arasında son derece “serinkanlı bir bina” şeklinde beliren Pilevneli’nin önünde sergi için sıramı bekliyorum.

Yapay zekâ ve sanatın kesiştikleri, hem gerçek hem zahiri bir coğrafyanın uçbeyi olarak tanınan Refik Anadol’un “Makine Hatıraları: Uzay” sergisini erken gezme şansını yakalayan küçük bir grubuz.

HES kodu sorgulamasının ardından, maskeli, mesafeli vaziyette ve ne şanslıyız ki Refik Anadol rehberliğinde sergiyi gezeceğiz.

“Makine Hatıraları: Uzay”, Refik Anadol’un 2014’te Los Angeles’ta kurduğu, bugün 10 ülkeden gelen ve 14 dilin konuşulduğu RAS (Refik Anadol Stüdyo) tarafından tasarlanan klasik tanımla bir “yapay zekâ ve yaratıcılık zirvesi”...

Dünyanın dört bir yanında popüler olan, olağandışı işleriyle alanında bir nevi “rock yıldızı”na dönüşen Refik Anadol bizi önce Pilevneli’nin zemin katındaki “Veri Tüneli”ne indiriyor.

Burada NASA’nın 60 yıllık, “halka açık” arşivleri, mesela ISS ve Hubble’ın görüntüleri, dev muazzam bir verinin piksel piksel önünüzden aktığını görüyorsunuz.

2018’de NASA ile başlayan çalışmanın ete kemiğe, düşe bürünme yolculuğunu anlamak, kullanılan devasa hafızayı, ses, görüntü ve hatta ısı verilerinin dönüşümünü izlerken teknoloji karşısında benim gibi kendinizi biraz küçük hissetmeniz herhalde normal karşılanmalıdır...

Yazının Devamını Oku

Kasetten dinliyoruz: Yıkılmadım ayaktayım

16 Mart 2021
"Kasetin Mucidi" olarak tanınan Hollandalı mühendis Lou Ottens’in 94 yaşında hayatını kaybetmesi, hem konvansiyonel medyada hem de sosyal medyada nostalji rüzgârları esmesini sağladı.

Bir süredir çıkardığım notlar, rastladıkça kendime “postaladığım” bazı haberler, makaleler ve biraz da kaset konusunda attığım şahsi adımlar bu “büyük ölçüde kaybolduğu zannedilen” formata bir iade-i itibar yazısı için gerekli zemini oluşturmuştu.

Toprağı bol olsun, 1963’te dünyaya “kompakt kaseti” sunan (CD’nin doğuşunda da büyük emeği vardır) Ottens’in vedası, müzik sektörünün akışını değiştiren, hatta kimi zaman rejimleri deviren bu “küçük kutu”ya çevirdi gözleri.



Önce şu, “rejim devirme” meselesini açıklayayım...

Maliyeti öncülü plaklara göre düşük olan, ses kaydını daha ucuza, daha fazla miktarda arz etmeyi sağlayan ve elbette isteyenin istediği gibi kayıt yapıp çoğaltmasına da imkân sağlaması kaseti çıkar çıkmaz popüler kılmıştı.

Yazının Devamını Oku

Seviyoruz Paşam biliyorsun

11 Mart 2021
2014’te Yapı Kredi’nin Galatasaray’daki salonlarında açılan “İşte Benim Zeki Müren” adlı sergi, memleketin toplumsal hafızasına nakşolmuş bir ikona duyulan sevgiyi de ortaya koymuştu.

Ölümünden 18 yıl sonra açılan sergi “laf olsun diye değil, hakiki manada ziyaretçi rekoru kırdı”, süresi uzatıldı, İstanbul’un ardından Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Bodrum’da, Eskişehir’de kapılarını açtı, yine olağanüstü ilgi gösterildi.

Toplumun kuşakları bağlayarak devam eden kesintisiz bir sevgiyle kuşattığı isimlerin sayısı bellidir, Zeki Müren bu isimlerden biridir, sergiye gösterilen ilgi de bunun küçük bir örneklemesidir.

81 yaşında, üst düzeyde müzik yeteneğine sahip bir kişi olan Özdemir Erdoğan’ın Zeki Müren’le ilgili periyodik olarak ileri geri konuşması bu kadar kabak tadı vermeyeydi “Bu vesileyle Paşa’yı anmış olalım” demeyecektim.

Erdoğan’ın durumunu hazin bulduğumu, Celal Bayar’ın “Bu kış komünizm gelebilir” diye söylenip durması gibi Zeki Müren’e saydırmasını acıklı bir manzara olarak değerlendirdiğimi, şahsiyet erozyonunun endişe verici boyutlara ulaşabileceğini anladığımı söylemekle yetineyim.

23’üncü İstanbul Caz Festivali’nde (2016) müziğinin hakkı olarak Yaşam Boyu Başarı ödülü kazandığında, İKSV’nin hazırladığı tanıtım metnindeki biyografisi şöyle başlıyordu Erdoğan’ın:

“18 Haziran 1940’ta İstanbul’da dünyaya gelen sanatçının annesi klasik piyanistti. Dayısı da keman ve piyano çalıyordu. 9-10 yaşlarındayken aile içinde Frank Sinatra ve Zeki Müren’in taklitlerini yapıyordu...”

Yazının Devamını Oku