Bizim medresemiz neden üniversite olamadı?

BU soruyu çok önce, 13 Ağustos 2013’te yine bu köşede sormuştum.

Mesele şu: Hem İslam’ın eğitim kurumu olarak medrese hem de Hıristiyanlığın eğitim kurumu olarak üniversite, başlangıçta dini eğitim kurumları.

 

Ama zaman içinde medrese medrese olarak kalırken üniversite bugün bildiğimiz üniversiteye dönüşüyor.

 

Batı’nın üniversitesinin bilimsel düşünce devriminin yaşandığı, bugün bildiğimiz Batı uygarlığının ana kaynağı olmasının kök nedenleri ile medresenin İslam âlemi ve dünya için aynı değişimi geçirememesinin kökü hakkında düşünmek, özellikle biz Türkiye’de yaşayanlar için son derece güncel, son derece önemli bir konu.

 

Zamanında Erdal İnönü bu konudaki fikirlerini bir minik kitapta ifade etmişti. Onu Hürriyet yazarı Taha Akyol ‘Bilim ve Yanılgı’ adlı kitabıyla izledi. Türkiye’nin önde gelen bütün bilim tarihçileri bu konuda kalem oynattı.

 

Şimdi elimizin altında bütün bu tartışmayı derleyen bir önemli kitap daha var: 

 

eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün yazdığı “Medrese v. Üniversite”.

Üniversite sistemi ve eğitim hakkında son derece değerli çalışmaları olan, YÖK reformuyla ilgili olarak 25 yıl önce hazırladığı raporun seviyesine hâlâ gelemediğimiz Kemal Gürüz, kitabında önce İslam ve Hıristiyanlık dinlerinin kendi iç gelişmelerini anlatıyor.

 

İSLAM’DA HUKUK, HIRİSTİYANLIK’TA FELSEFE

 

Gerek İslam’ın kendi iç düşünce çatışmaları ve yorum akımlarını iyi bilmek, gerekse Hıristiyanlığın kendi iç düşünce ve yorum akımlarını bilmek bu tartışmayı anlamak için gerçekten çok önemli.

 

Ve elbette bu iki büyük semavi dinin başlangıçta önemsiz gibi gözüken kimi farklarının zaman içinde ne kadar önemli olduğunu anlamak da çok önemli.

 

Örneğin Kemal Gürüz, İslam’ın topyekûn bir dünya düzeni getirmesini, buna karşılık Hıristiyanlığın bunu yapmamasını en temel fark olarak görüyor. 

 

Bu sebeple medresede ve genel olarak İslam öğretisinde/teolojisinde fıkıhın en önemli konu haline geldiğini, buna karşılık üniversitenin hukukla sadece kilise kuralları anlamında ‘kanonik yasalar’la ilgilenirken esas akıl-vahiy ilişkisine yoğunlaştığını söylüyor Kemal Gürüz.

 

Özellikle Gazali’den itibaren İslam’ın felsefeyi dışlaması ama Hıristiyanlığın felsefeyi tartışmaya devam etmesi Kemal Gürüz’e göre medresenin nakille yetinip donmasına, üniversitenin ise bugünkü üniversiteye doğru evrilmesine neden oldu.

 

MEDRESENİN GÖREVİ DÜZENİ KORUMAKTI

 

Yine Kemal Gürüz’e göre, başlangıçta bireysel girişimlerle ayakta duran medresenin Harun Reşid zamanından itibaren bir devlet kurumuna dönüşmesi de medreselerin ana işlevini mevcut düzeni aynen korumak haline dönüştürdü.

 

Kemal Gürüz’ün dikkat çektiği bir başka nokta, Harun Reşid’in Gazali’yi ve düşüncesini tercih etmesinin arkasında devletin birliğini ve düzeni koruma kaygılarının öne çıkması. Bu durum Osmanlı döneminde de değişmedi; medrese daha çok kadı/müftü gibi dini hukuk uygulayıcılarının yetiştiği bir yer olarak hep mevcut düzenin sürmesi/korunması için yardımcı bir kurum işlevi üstlendi.

 

Oysa Batı’nın üniversitesi, kralların zaman içinde Katolik kilisesinden kendilerini bağımsızlaştırması nedeniyle ‘düzen koruyucu’ bir işlev üstlenmedi.İslam’ın İmam Gazali’nin görüşlerinin hâkimiyet kazanmasına kadar devam eden altın çağında çok sayıda büyük düşünür ve bilim insanı çıkardığına kuşku yok.

 

 

Nitekim, daha sonra Hıristiyanlığın kendini Platon’un etkisinden kurtarıp Aristo’yu yeniden keşfetmesi de o Müslüman düşünürler sayesinde oldu.

 

DİYALEKTİKTEN DİYALOĞA HÂLÂ GEÇEMEDİK

 

İslam’ın medresesinde yüzyıllarca diyalektik, yani bir konunun iki kişi arasında tartışılması ve bunlardan birinin tartışmayı kazanmış kabul edilmesi bir eğitim yöntemi olarak kullanıldı. Hıristiyan üniversitesi bu yöntemi yüzyıllarca gecikmenin ardından Müslümanlardan öğrendi ve uyguladı.

 

Ama üniversite, bilimsel düşünce devriminin de etkisiyle zaman içinde diyalektikten ‘diyalog’a, yani bir tarafın kazandığı tartışmadansa bilgilerin karşılıklı paylaşılıp bir senteze ulaşılması yöntemine geçebildi.

 

Oysa biz, bugün ortada bir medresemiz olmasa bile, hâlâ tartışmalarımızı diyalog yöntemiyle değil, bir tarafın diğerini mağlup edeceği varsayımıyla diyalektik yöntemle yapmaya devam ediyoruz.

 

Kemal Gürüz’ün Ka Yayınları’ndan çıkan bu çok değerli kitabını herkese öneririm.

 

 

 

 

X

Genetiği değiştirilmiş insan kanseri yenecek mi?

ÖNCE haberi aktarayım: Ünlü Nature dergisinin 15 Kasım’da yayınladığı bir habere göre, CRISPR gen düzeltme tekniği ilk kez bir insan üzerinde denendi.


Bu denemenin ilk Amerika’da yapılmasını bekleniyordu ama Amerikalı araştırmacılar gecikti, bu arada Çin’in Çengdu şehrindeki Sişuan Üniversitesi’nden onkolog Lu You, akciğer kanserli bir hasta üzerinde ilk denemesini gerçekleştirmeye başladı.

 

Lu’nun denemesi kendi hastanesinin Etik Kurulu’ndan haziran ayında onay aldı ve aslında ağustosta başlayacaktı ama türlü çeşitli sebeplerle gecikmeler yaşandı, deneme bugünlere kaldı.

 

Lu’nun denemesi şu: Akciğer kanserli hastadan kan alınıyor, bu kanın içindeki vücudun savunma sistemine ait hücreler ayırılıyor. Bu hücreler üzerinde CRISPR-Cas yöntemiyle bir gen düzeltmesi yapılıp hücrelerin PD-1 adı verilen proteini işlevsiz hale getiriliyor. Sonra genetiği değiştirilmiş/düzeltilmiş hücreler çoğaltılıp hastaya geri veriliyor.

 

Umulan, genetiği değiştirilmiş/düzeltilmiş savunma hücrelerinin kanserli hücreleri yok etmesi. Sonucu hep birlikte göreceğiz.

Yazının Devamını Oku

Mafyaların hortlaması riski...

HAFTALARDIR avukat tanıdıklarımdan ve iş dünyasından bildiğim insanlardan benzer hikâyeler dinliyorum.

Türkiye’de yargı mekanizması durma noktasında. Bir arkadaşım, “Apartmanımızdaki bir sorun için savcılığa gidecek olduk, ‘Çok işimiz var sizin şikâyetinizle ilgilenemeyiz, haberiniz olsun’ cevabı aldık” dedi. Bir başka tanıdığım, 1985 doğumluların hâkim kürsüsüne oturduğunu anlattı; 30’lu yaşlarında insanların koca şehirlere başsavcı olarak atandığı biliniyor.

 

İcra-iflas mahkemelerinin, daha doğrusu heyetle karar veren mahkemelerin hepsinde heyetlerin eksik olduğu, idari yargıda ciddi duraklama yaşandığı, Yargıtay’da ise tetkik hâkimi bile bulunmadığı avukatların gündelik sohbet konuları.

 

YARGININ YARISI GİTTİ

 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye doğal olarak ciddi bir FETÖ’cü temizliği yapıyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, kendi üyelerinden birkaç tanesi de dahil olmak üzere, ülkedeki hâkim ve savcıların yarıdan biraz fazlasını ya meslekten çıkardı ya açığa aldı. Operasyonların devam edeceği, hâkim ve savcı sayısının daha da azalacağı biliniyor.

 

Yazının Devamını Oku

Küreselleşmenin intikamını sol değil sağ mı alacak?

İLK olarak 1999 yılında Amerika’nın Seattle şehrinde yapılan Dünya Ticaret Örgütü zirvesi sırasındaki protestolarıyla gördük küreselleşme karşıtı hareketi.


Sonra Çek Cumhuriyeti’ndeki bir başka toplantıda yeniden ortaya çıktıklarında çok daha iyi örgütlenmişlerdi.

 

Derken Brezilya’nın Porto Allegre kentinde, bu kentin adıyla anılan bir forumla neredeyse kurumsallaştılar.

 

Artık ne zaman ve nerede DTÖ veya G-7/G-20 zirvesi yapılsa, IMF-Dünya Bankası yıllık toplantısı yapılsa küreselleşme karşıtlarını da eylemde, sokakta görüyoruz.

 

Ben sosyoekonomik olayları ve siyaseti sağ-sol terimleri üzerinden analiz etmeyi pek seven biri değilim ama yine de sormalıyım: Peki küreselleşme karşıtı hareket sol bir hareket miydi, sağ bir hareket mi?

Yazının Devamını Oku

Çatlaktan içeri sızan ışık...

TAM da en sevdiğim şarkısında söylediği gibi, sabahın dördüydü ama aralığın sonu değil kasımın 11’iydi, şans eseri ölüm haberini aldım.


Kolayca tahmin edilebileceği gibi sosyal medya dün Leonard Cohen’in sözleri, şarkıları, görüntüleri ile doldu taştı.

 

Şaşılacak bir şey yok, kim bilir kaç kuşağa dokundu onun şarkıları.

 

Taa benim doğduğum yıl Yunanistan’ın Hdyra Adası’nda serserilik yaparken tanıştığı ve yıllarca sevgili olduğu Marrianne’a veda için yazdığı şarkıyı veya ‘Aşkın sonuna kadar dans et benimle’ dediği şarkıyı bilmeyen var mı?

 

‘Böyle doğmuşum, başka seçeneğim yok’ sözlerinden güzel mazeret üretebilenimiz var mı?

Yazının Devamını Oku

Elitizmin ve yerleşik düzenciliğin sonu...

TÜRKİYE’de neden Adalet ve Kalkınma Partisi ile Recep Tayyip Erdoğan iktidar?

Rusya’da neden Putin iktidarda? Slovakya, Macaristan ve Polonya’da neredeyse ırkçılığa varan söylemleri olan, açıkça izolasyonist ve milliyetçi politikalar uygulayan partiler nasıl iktidar oldu? Birleşik Krallık’tan neden Brexit’e evet oyu çıktı? Avusturya, Hollanda, Almanya ve Fransa’da aşırı sağ neden yükseliyor? Amerika’da Trump neden seçildi?

 

Yukarıda saydığım lider ve siyasi partilerin fikir, politika ve uygulamaları arasında benzerlikler olduğu kadar benzemezlikler de var. Sonuçta her biri kendi yerel şartlarının sonucu olarak ve o yerel şartların gerektirdiği politikaları savunarak iktidara gelmiş veya iktidar adayı olmuş durumda; birbirlerine benzememeleri doğal ve normal.

 

Ama yine de, bütün bu isimleri iktidara taşıyan temel dinamik (yerel şartlar ve farklılıklar ne olursa olsun) aynı.

 

Bu lider ve partilerin tamamı, ülkelerindeki yerleşik düzene öfke duyan, o düzenin değişmesini isteyenleri temsil ederek, yerleşik siyasi anlayışları reddederek bugün bulundukları noktaya eriştiler. Yani memnuniyetsizlerin oyuyla.

 

Yazının Devamını Oku

Devlette FETÖ karadeliğini açan sınav, 2010 KPSS

HİÇ kuşkusuz FETÖ devlete ve orduya çok daha önceden sızmaya başlamış, hatta sızan kişiler etkili ve yetkili konumlara çok daha önceden gelmeye başlamıştı.

Ama yine de, örgütün 2010 ve onu izleyen birkaç yıl boyunca devlete ve askeri okullara eleman sokma konusunda çok fütursuzlaştığı ve bunun sonucunda da bugün yürütülen darbe soruşturmalarında karşımıza çıkan ‘kritik kütle’ye ulaştığı anlaşılıyor.

 

O yüzden, hileli olduğu ve sorularının çalındığı konusunda artık kimsenin kuşkusu kalmayan, binlere varan şüphelinin soruşturulduğu veya kovuşturulmaya başlandığı KPSS davaları son derece önemli ve yol gösterici.

 

ÖNCE ÖSYM ELE GEÇTİ

 

Türkiye, 90’lı yılların sonlarında devlete eleman alımlarını bir merkezi sınavla yapmaya başladı. Bu sınavın adı KPSS. Ve sınavı da merkezi sınav yapma konusunda Türkiye’nin uzman kurumu olan ÖSYM düzenledi. Bu sınav devlette kadrolaşmanın anahtarı haline gelince FETÖ’nün sınavı düzenleyen ÖSYM’de kadrolaşmaya, buraya daha fazla yerleşmeye daha çok önem verdiği anlaşılıyor.

 

Yazının Devamını Oku

Mona Lisa yüzündeki gölgenin sırrını fizikçiler çözdü

AMERİKA’nın Chicago şehrindeki meşhur Argonne Ulusal Laboratuvarı’nın önemli isimlerinden olan fizikçi Prof. Dr. Ercan Alp’le sohbete doyamazsınız.

 


O kadar isteklidir ki anlatmaya, parçacık fiziğinde son gelişmeleri sizin ona sormanıza fırsat bile vermeden anlatmaya başlar. Derdi hep Türkiye’dir aslında, yılmadan yorulmadan Türkiye’de bir hızlandırıcı kurulması için uğraşır.

 

İşte o Ercan Alp ile birkaç yıl önce sohbet ederken ondan öğrenmiştim, Paris’teki ünlü Louvre Müzesi’nde yaşanmakta olanları.

 

Müze, biliyorsunuz 9.5 milyona varan ziyaretçi sayısıyla dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci müzesi. (Birinci sırada Çin’deki İmparatorluk Sarayı var.)

Yazının Devamını Oku

Kurallara uymazsan FETÖ olur

BİR İngiliz siyaset bilimcinin şaka yollu söylediği bir şey var:

“İki çeşit yönetim biçimi var; biri hukuk yoluyla yönetim (rule by law), diğeri suç yoluyla yönetim (rule by guilt).”

Benim kötü çevirime takılmayın; İngilizcede ‘rule by law’ denen şeyi biz ‘Hukukun üstünlüğü’ olarak kavramsallaştırıyoruz.

Şaka falan ama aslında gerçeğe de büyük ölçüde oturuyor İngiliz siyaset bilimcinin söylediği.

Örneğin Türkiye’de biz suç yoluyla yönetiliyoruz, yani İngilizcesiyle ‘rule by guilt’ ile.

Yazının Devamını Oku

Türkiye kendi başına bir gezegen değildir

NE saçma değil mi yazının başlığı; “Bunu söylemeye gerek mi var” diyebilirsiniz, normal şartlarda haklısınız.

Ama bu hatırlatmaya, yani kendimizden başka kimsenin yaşamadığı bir ‘Türkiye gezegeni’nde değil, başka milletlerle paylaştığımız bir gezegende yaşadığımız gerçeğini hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz.

 

Türkiye, beğenelim beğenmeyelim, Avrupa Birliği isimli siyasi/ekonomik birlikle tam üyelik müzakeresi yürüten ve aynı zamanda kendine ‘demokrasi’ diyen ülkelerin hukuk sistemlerini birbirine benzetmeyi amaçlayan Avrupa Konseyi sistemi içinde bir ülke.Eğer Avrupa Konseyi’nin kural ve standartlarının dışına çıkışımızı kalıcılaştıracak olursak, sadece AK’den değil Avrupa Birliği’nden de dışlanacağımız kesin. Hoş AB bizi zaten içine almıyor ama yine de, onun çevresinde olmak, o örgütle gümrük birliği ilişkisinde olmak bile ülke refahına inanılmaz katkıda bulunuyor. Sistemin dışına çıktığımızda uğrayacağımız kayıp hayal edilemez boyutta.

 

İ KALEMDE 40 MİLYAR DOLAR EKSİK GELİR

 

Bir basit örnek: Etrafımızda savaş var, Türkiye’de terör arttı, Rusya ile siyasi sorunlar yaşadık, imajımız bozuldu ve turizm sektöründe ciddi kayba uğradık. Türkiye 2014’te 34 milyar dolar, 2015’te ise 31.5 milyar dolar turizm geliri elde etmişti; 2016 beklentimiz 20 milyar doların altında bir miktar olacak. Tek bir sektörün kaybı 15 milyar dolara yakın anlayacağınız.

 

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet ve terör: Güldürmeyin insanı

SABAH güne sevgili arkadaşım Murat Sabuncu’nun gözaltına alındığını öğrenerek başlamak insana hiç iyi gelen bir şey değil.


Kısa zamanda aslında hedefin Cumhuriyet gazetesinin yönetim kurulu, editoryal yönetimi ve neredeyse bütün köşe yazarları olduğu ortaya çıkıp, buna bir de suçlamanın aynı anda hem FETÖ’ye hem de PKK’ya destek iddiası olduğu belli olunca, durumun vahameti iyice ortaya çıktı.

 

Cumhuriyet gazetesi benim yetiştiğim, gazeteci olduğum yer. 12 Eylül’ün karanlığını orada yaşadım, gazetenin kapatıldığını, yazarlarının gözaltına alındığını, başyazarının yargılandığını gördüm. O zamanlar, gazetenin neredeyse tümüyle yargılandığı 12 Mart dönemi hatırlatılırdı içeride.

 

Kimse adını bilmezken Fetullah Gülen tehlikesine dikkat çeken gazetenin adıdır Cumhuriyet; o araştırmaları yapan Hikmet Çetinkaya da şu an FETÖ’ye yardım iddiasıyla gözaltında.

 

Gazete yönetiminin PKK’lı olması, FETÖ’cü olması... Bunlar akla ziyan suçlamalar.

Yazının Devamını Oku

Evrenin çözülmeyi bekleyen en büyük bilmecesi

ESKİDEN, koca evreni, yıldızların ve galaksilerin hareketlerini incelemekle ilgilenen astronomi ile bir atomun içinde olup bitenleri incelemekle ilgilenen parçacık fiziği tamamen ayrı iki dal sayılıyordu.

 

Albert Einstein’ın özel ve genel görelilik teorileri evreni anlamamıza yardımcı oluyordu; kuantum teorisi ise atomun içinde olup bitenleri tahmin etmemize.

 

Ama çok kısa zamanda bu ikisinin aslında aynı şey olduğunu gördük; o günden beri de, aynı anda hem atomu hem de evreni açıklayacak bir ‘büyük birleşik teori’ peşindeyiz.

 

Böyle teoriler yok değil. Örneğin sicim teorisi. Veya süpersimetri dediğimiz teori. Sonra bir de, yetersiz olduğu bilinse de, ‘Standart Model’ adı verilen modelimiz var.

 

EVRENİN

Yazının Devamını Oku

FETÖ ile mücadele komutanımız kim?

EVET, Milli İstihbarat Teşkilatı var, şu an FETÖ ile mücadelenin hemen hemen tamamına hâkim durumda.

 

Ama MİT adli bir kurum değil; adı üstünde, işi istihbarat üretmek.

 

Bir konuda istihbarata sahip olmakla mahkemede kullanılabilir nitelikte ‘delil’e sahip olmak aynı şey değil; MİT’in işi o delilleri üretmek hiç değil.

 

FETÖ ile mücadele savcılıklar ve onun emrindeki adli kolluk, yani polis tarafından yürütülmek zorunda.

 

Bizim adli düzenimiz ve ceza usul hukukumuz, Türkiye çapında bir savcının görev yapmasına engel. Yani FETÖ soruşturmaları tek tek illerde, ilçelerde yapılacak, yapılıyor.

Yazının Devamını Oku

Esas ihtiyacımız kuvvetler ayrılığı

TARTIŞMA sırasında kullandığımız kavramlar ve kelimeler bile tartışmamızın özü hakkında fikir veriyor aslında.

“Başkanlık sistemi” diye tartışıyoruz ama bu sistemi neden istediğimizi bir türlü söyleyemiyoruz.

Veya “Biz parlamenter sistemden yanayız” diyoruz ama ‘parlamento hükümeti’ni neden diğer hükümete tercih ettiğimizi bir türlü söyleyemiyoruz.

Hükümet biçimini konuşuyoruz ama sanki ülkemizde kuvvetler ayrılığı zaten mükemmelen varmış da, tek eksiğimiz yürütmenin göreve gelme biçimiymiş gibi davranıyoruz.


Yazının Devamını Oku

İnsanın geleceği için hayaller: Terminatör mü kazanacak Borg mu?

BİZ Türkiye’de kendimizi dünü konuşmaya adadığımız için çok farkında değiliz belki ama dünyanın başka yerlerinde insanlar türlü çeşitli gelecek hayalleri kurmaya devam ediyorlar.

 

Bu gelecek hayallerinden biri de, yapay zekâyla ilgili.

 

İnsanoğlu, belki bilgisayarların icadından beri insan gibi düşünen makineler yapma hayali kuruyor.

 

Bugün Türkiye’de bile ‘robot’ diye bir kelimeyi kullanıyoruz ama pek azımız bu kelimenin neredeyse 100 yıl önce Çek bir bilimkurgu yazarı tarafından uydurulduğunun (ve Çek dilinden geldiğinin) farkındayız.

 

Bugün hayatımızda, mutfağımızdan işyerimize kadar pek çok yerde robotlarımız var ve bunların hepsinin önceden hayal edilmiş şeyler olduğunu, önce birilerinin bunların hayalini kurduğunu düşünmüyoruz bile.

Yazının Devamını Oku

Madem olacak, bari düzgün işleyen demokratik bir başkanlık sistemi olsun

MİLLİYETÇİ Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu hafta, bir önceki hafta yaptığı başkanlık sistemi çıkışına açıklık getirdi.

Benim anladığım, Devlet Bahçeli MHP’nin kabul edebileceği türden bir değişiklik önerisi gelirse, bu önerinin referanduma sunulması için gereken desteği vereceklerini beyan etti.

 

Yani Meclis önümüzdeki günlerde ciddi bir Anayasa değişikliği paketi için çalışacak.

 

An itibarıyla soru şu: Adalet ve Kalkınma Partisi nasıl bir başkanlık sistemi önerisi getirecek? AK Parti, başkanlık sistemi mi önerecek, partili cumhurbaşkanlığı mı?

 

Başkanlık sistemi dediğimiz şey için, Anayasamızın gövdesini oluşturan ‘Cumhuriyet’in Temel Organları’nı belirleyen üçüncü kısmının neredeyse tamamıyla oynamak gerekiyor. Bu kısım, yasama, yürütme ve yargı organlarının işleyişini belirleyen en önemli kısımlardan biri. Yani kuvvetler ayrılığı rejimi ve her erkin gücünün sınırları bu kısımda belirleniyor.

 

Yazının Devamını Oku

Ya 1957'de Suriye'ye, 58'de Musul'a girmiş olsaydık?

BAŞBAKAN Adnan Menderes ve bakanları, Bakanlar Kurulu toplantısına devam ediyordu ki salonun kapısı açıldı.

İçeri Amerikan Büyükelçisi Fletcher Warren girdi.

Beklenmedik, hatta şok yaratan bir şeydi. Başbakan Menderes ayağa kalktı, büyükelçiyi yandaki odaya aldı ve görüşmeye başladılar.

Büyükelçi, Başbakan Menderes’e, “Askerlerinizi sınırın ötesinde görmek istemiyoruz, bu bir rica değil” dedi. Büyükelçiyi dinleyen Menderes, “Amerikan hükümetine bölgemizde barışı koruma konusunda gösterdiği çabalardan minnettarız ve teşekkür ediyoruz” cevabını verdi. “Bu konuyu yarım saat içinde Cumhurbaşkanımızla konuşacağım ve Amerikan hükümetinin tavsiyelerini adım adım takip edeceğiz, konuyu kamuoyumuza nasıl aktaracağımızı da size bildireceğim.”

Tarih 27 Nisan 1957’ydi. Konu, Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahale hazırlıklarıydı ve Amerika, Türk ordusunun Suriye’ye girmesini istemiyordu.

Yazının Devamını Oku

İslamcı aydınların üniversite için söyleyeceği hiçbir şey yok mu?

GEÇEN hafta bu köşede, eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün yeni çıkan ‘Medrese v. Üniversite’ kitabı vesilesiyle sordum: “Bizim medresemiz neden üniversite olamadı?”

Yazıda bir de hata yaptım, İmam Gazali ile Harun Reşid’i aynı zamanda yaşattım. Hata tamamen benim dikkatsizliğim ve aceleciliğim yüzündendi.

Özellikle İslamcı aydın çevrelerden bazıları yazıdaki bu hata yüzünden haklı olarak beni eleştirdi ama yazının ana konusuna nedense ilgi gösteren olmadı aynı çevrede.


NEDEN GERİDE KALDIK?
Oysa soru belli: Medrese de üniversite de dini eğitim kurumları; ama medrese neredeyse sadece üretilmiş bilgiyi nakille yetinip yeni bilgi üretmezken, hele hele matematik ve felsefe dahil doğa bilimleriyle hemen hemen hiç ilgilenmezken üniversite bugünkü üniversiteye doğru yüzyıllar süren evrimine başlayabildi.

Yazının Devamını Oku

Darbeyi polisle mi önlersiniz, demokrasiyle mi?

TÜRKİYE 15 Temmuz gecesi bir büyük felaketin eşiğinden döndü. Bunu da, sokağa çıkan ve ülkesiyle demokratik rejimini savunan sıradan vatandaşları sayesinde başardık.

 

Sokağa çıkıp yolları, devlet kurumlarını ve havaalanlarını darbecilerin işgalinden kurtaran halkın birleştiği belki pek çok ortak nokta vardı ama bunlardan bir tanesi bence en önemlisiydi: İnsanlar, kendilerini yönetecek kişileri serbest seçimlerle belirleme hakkına sahip çıktı en önce.

 

Serbest seçim, demokrasilerin ayırt edici özelliğidir, hatta en temel özelliğidir ama yegâne özelliği değildir.

 

ÜÇ TEMEL İLKE

 

Bir kere adı üzerinde o seçimin

Yazının Devamını Oku

Eğitimde eşitsizliğin resmi

EĞİTİM eşitlikçi mi olsun, elitist mi?

Az sayıda da olsa iyi eğitimli insanlar yetiştirmeye mi öncelik verelim, geniş kitlelerin olabilecek en iyi eğitimi görmesi için mi uğraşalım?

Bu sorular gayet meşru sorular ve tartışması da sonsuza kadar sürebilir.

Ben, en azından lise bitene, yani zorunlu eğitim sona erene kadar eşitlikçi eğitimden yanayım.

Sebebini kısaca yazayım:

Yazının Devamını Oku