Geriİpek Özbey Suriye’yle ilgili hiçbir hatıraları yok
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suriye’yle ilgili hiçbir hatıraları yok

“Bizim askerimiz Suriye’de savaşırken onlar nargile içiyor... Ucuza çalışıp Türkleri işsiz bırakıyorlar... Nitelikli olanları Avrupa’yı, eğitimsizler Türkiye’yi seçiyor... Bu kadar fakirlerse neden çok çocuk yapıyorlar...” TÜBİTAK ile birlikte ‘1003 Entegrasyon Projesi’nin startını veren Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Doç. Dr. Şebnem Köşer Akçapar’a göre bu düşüncelerin çoğu Türkiye’deki Suriyelilerle ilgili yanlış bir algıdan besleniyor ve suç oranları sanıldığının aksine çok düşük: “Büyük kısmı burada yaşamaya devam edecek. 5-9 yaş arası 478 bin çocuk var. Bunların bir kısmı burada doğdu, bir kısmı çok küçükken geldi. Suriye ile ilgili hiçbir hatıraları yok. Bir an önce entegrasyon şart.”

Suriye’yle ilgili hiçbir hatıraları yok“Bizim askerimiz orada savaşırken, onlar nargile içiyor! Ucuza çalışıp, Türkleri işsiz bırakıyorlar! Nitelikli olanları Avrupa’yı eğitimsizler Türkiye’yi seçiyor! Bu kadar fakirlerse neden bu kadar çocuk yapıyorlar? Devletten para alıyor, bedava yaşıyorlar! Bizim gençlerimiz ter dökerken onlarınki üniversiteye sınavsız giriyor!” Tüm bu sorunlar 3.5 milyonu aşkın Suriyeli’nin yaşadığı Türkiye’de vatandaşın kafasını kurcalıyor ve tepki her geçen gün artıyor. TÜBİTAK ile birlikte ‘1003 entegrasyon projesi’nin startını veren Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Doç. Dr. Şebnem Köşer Akçapar’a göre birçoğu yaratılan yanlış bir algıdan besleniyor ve suç oranları sanıldığının aksine çok düşük: “Büyük kısmı burada yaşamaya devam edecek. Gettolaşmanın önüne geçmek lazım!”

Farklı rakamlar açıklanıyor. Türkiye’de kaç Suriyeli yaşıyor?

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün (GİGM) rakamlarına göre, Türkiye’de 3.5 milyonun biraz üzerinde geçici koruma altında Suriyeli bulunuyor. Ancak, geçici korunmadan yararlanmayıp oturma izni ile Türkiye’de ikamet eden 2017 sonu itibariyle sayıları 65.000’i bulan Suriyeli de var. Bunlar, nispeten daha yüksek sosyo-ekonomik gruptan ve iş sahibi kişiler. Yine Türkiye’den çıkışlara baktığımızda, sayıları tam olarak bilinmemekle beraber, Türkiye’de kayıtsız yaşayanlar da mevcut.

Suriye’yle ilgili hiçbir hatıraları yok

İpek Özbey - Doç. Dr. Şebnem Köşer

Bir de vatandaşlık hakkından yararlananlar var…

Evet. Onların rakamları şu an için 60 bin civarında. Suriyeliler bu vatandaşlık süreçlerinde, kendileri başvuru yapamıyor. Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve tabii GİGM kişisel verileri inceledikten sonra, birkaç temel kriter üzerinden değerlendirme yaparak Suriyelileri ön görüşmeye çağırıyor. Bu kriterler, Türkiye’ye yasal yollardan giriş yapmış olmak, geçici koruma ya da geçerli ikamet izniyle yaşıyor olmak, üniversite ve daha yukarı bir seviyede yüksek eğitimli olmak, meslek sahibi olmak ve suç işlememiş olmak. İlk değerlendirme, İl Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Müdürlüklerince de yapıldıktan sonra, uygun görülen adaylar belirlenip eski sistemde Bakanlar Kurulunun onayına sunuluyordu. Şimdi doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı birimler değerlendirecek. Çoğu vasıflı olan ve Türk vatandaşlığı edinen Suriyeliler entegrasyon süreçlerinde daha faal rol oynayabilir.  

Kaçı burada doğdu?

2011’den bu yana 355 bin Suriyeli Türkiye’de doğdu. 0-4 yaş arasında 555 bin Suriyeli bebek var. 5-9 yaş arası 478 bin bebek var. Bunların da bir kısmı doğdu, bir kısmı ise çok küçükken geldiler. Suriye ile ilgili hiçbir hatıraları yok. Ailelerinden öğrendikleri bilgilerle anavatan duygusunu geliştiriyorlar. Türkiye tek hatırladıkları ve bildikleri yer.

Türkçe mi konuşuyorlar?

Okula başlarken Türkçe öğreniyorlar. Artık yeni bir uygulamayla Türkçe okullara gidiyorlar. 2016’da bu uygulama başlarken, ben de Gaziantep’te, İstanbul’da Suriyeli temsilcilerle görüşmeler yaptım. “Neden bizim çocuklarımız Türk okullarına mecburi gidiyor, Arapça öğrensinler” diye çok itiraz ettiler. İki yıl sonra aynı insanları gördüğümde, “İyi ki böyle bir şey yaptı Türkiye. Çocuklar Türkçe öğrendiler, hem onlar hem aileleri rahat etti” dediler.

Fikirleri nasıl değişti?

Bir kere zannettiklerinden fazla Türkiye’de kalacaklarını anladılar, çünkü Suriye’deki durum düzelmedi. Çocuklarının Türkçe öğrenip, kendilerini ifade edebilmelerinden mutlu oldular. Almanya’daki Türklerde de benzer bir şey yaşamıştık. İkinci nesil çocuklar Almanca öğreniyor, ailelerinin tercümanı oluyorlardı. Şimdi aynı şeyi Suriyeli çocuklar yapıyor. Bütün bu 6-18 yaş arası sayılarını ele aldığımızda ise 1.2 milyon çocuğun okul çağında olduğunu görüyoruz.

Bu rakam bize sosyolojik olarak ne ifade ediyor?

Bu çocukların kaybolmuş nesiller olmaması lazım. Türkiye’ye bu konuda çok büyük sorumluluk düşüyor. 2014’ten itibaren Suriyeli çocukların okullaştırma oranı yüzde 20’den yüzde 30’a çıkmıştı. Şimdiyse bu rakam yüzde 62. Evet geriye yüzde 38 kalıyor, azımsanacak bir rakam değil ama kısa sürede büyük bir başarı olduğunu söylemeliyim. İstanbul’da 560 bin civarında Suriyeli var. Bazı semtlerde çok büyük yoğunlaşma görüyoruz. Sosyolojik anlamda, gettolaşmalar yaşanıyor. O okullardaki çocukların, Türk çocuklarla kaynaşmaları toplumsal bütünleşme ve önyargıların yıkılabilmesi için de büyük önem arz ediyor. Tabii, öğretmenlerin de çocukları nasıl adapte edebileceklerine dair bilgi sahibi olmaları gerekiyor.

Bazı semtlerde yoğunlaşıyor dediğiniz nereler?

Sultanbeyli, Sultangazi, Bağcılar, Esenler, Fatih… Bu semtlerde büyük sayıda Suriyeli yaşıyor. Tabii o mahalleler de bir dönüşüm içinde. Çok değişken bir süreç yaşanıyor. Eski sakinler başka yerlere taşınıyor, yerlerine Suriyeliler yerleşiyor. Bu mahalleler, daha önceleri 1990’larda Bulgar Türklerini ve Boşnakları da ilk Türkiye’ye geldiklerinde barındırmış ve halen iç göç almaya devam ediyor.

Türkiye’de günde kaç Suriyeli çocuk doğuyor?

Değişiyor ama ortalama 350 çocuk diyebiliriz. Bazen 390’lara kadar çıkıyor.

Yüksek bir rakam. Bunca zorluğa rağmen, çok çocuk yapmalarındaki motivasyon nedir?

En büyük motivasyon normalleşme diye düşünüyorum. Göç sonrası bir travma yaşıyorlar. Suriyelilerle birebir çalışan psikologlar, post- travmatik stres bozukluğunu hem çocuklarda hem ebeveynlerde yaşandığını belirtmekteler. Dolayısıyla, hem bir normalleşme süreci yaşayabilmek için hem de savaşta yaşadıkları kayıplardan dolayı soyunu devam ettirebilme güdüsü ön plana çıkıyor. Üçüncüsü de, birçoğu kırsal kesimlerden geliyor, çok çocuk sahibi olma kültürlerinin bir parçası. Dünyanın her yerinde, göçmenlerin ya da mültecilerin yaptığı çocuk sayısı, ilk başta her zaman yerel nüfusun üzerinde seyreder. Sonra, yavaş yavaş entegrasyon süreçleri başladıktan sonra, yerel nüfusla aynı seviyeye iner.

Çok eşlilik yaygın mı?

Erken evlilikler oldu, bazı durumlarda Türk erkekleriyle çok eşlilik de oldu. Suriyeli kadınlar, tek başlarına çocuklarıyla Türkiye’ye gelmiş ise, büyük geçim derdindeydiler ve aile reisi rolüne adapte olmaya çalışıyorlardı. Eşleri ya ölmüştü, ya hâlâ Suriye’deydi. Ayrıca, Suriye’de 15 – 16 yaşındaki bir kızın evlendirilmesi özellikle kırsal alanlarda bir sorun olarak görülmüyor. Suriye’de aile hukukunda şeriat izlendiği için, erken evliliklerde bir kadının erkeğin ikinci eşi olmasına hukuki açıdan bir engel de yoktu. Buraya ilk geldiklerinde, Türkiye’de de benzer bir sistem olduğunu farz ettiler ve kandırıldılar. Ekonomik ve kültürel nedenlerle yapılan bu evliliklerin çoğu hüsranla bitti ve Suriyeliler Türk hukukunu öğrendiklerinde şaşkınlık yaşadılar. Şu anda çok daha kontrol altında, çünkü sivil toplum ve devlet eliyle doğrudan bilgilendirme programları var.

Büyük kısmı Türkiye’de yaşamaya devam edecek mi sizce?

Evet. Gerek daha önce yapılan araştırmalarda gerekse bizim birebir yürüttüğümüz araştırmalara göre, Suriyelilerin büyük kısmı Türkiye’de kalmaya devam edecek. Bir araştırmada sorduğumuz sorulardan biri hangi ülkede yaşamayı düşündükleriyle ilgili. Türkiye’de mi, Suriye’de mi, Avrupa’da mı? Bunu sormamızdaki amaç, her insan gibi gelecekteki hedeflerini belirlerken, göç etmek istedikleri ülkeleri anlamaktı. Büyük çoğunluk, “Biz Türkiye’de yaşamaktan mutluyuz” dediler. Araştırmamızı İstanbul ve Gaziantep’te farklı mahallelerde yürüttük. Konuştuklarımızın yüzde 80’inin üzeri Türkiye’de yaşamak istediğini söyledi. “Ola ki, Suriye’de rejim değişir, Esad giderse o zaman memnuniyetle ülkemize dönmek isteriz, sonuçta baba toprağı” diyorlardı. Birçoğu siyasi nedenlerle dönmekten, Esad rejiminden korkuyor. “Biz mülteci olarak geldik, Türkiye’ye sığındık, Esad rejimi bunu bizim aleyhimize kullanır mı” diye çekiniyorlar. İkincisi özellikle Halep’ten gelenler, her şeyini kaybetmiş. Burada sıfırdan bir hayat kurmuş. O zaman geri dönmek için bir nedeni kalmıyor. Almanya ve Batı Avrupa örneğini vereceğim yine. 1961 yılında ilk göçmenler gittiğinde, birkaç yıl kalır, ülkesine döner diye düşündüler. Ancak öyle olmadı. İlk geçicilik hissi, zaman geçtikçe kalıcılıkla sonuçlanıyor. Her halükarda, İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, 250 bin Suriyeli ülkelerine döndü ve güvenli bölgelere yerleştiler.

Burada doğanlar kendilerini Türkiyeli mi Suriyeli mi kabul ediyor, hiç gençlerle temasınız oldu mu?

Şimdi Kilis’te çocuklarla ilgili bir proje yürütmek için çabalarımız var. Kilis ilginç bir örnek zira şehirde 130 bin Suriyeli, 90 bin Türk yaşıyor ve bir tampon bölge haline gelmiş durumda. Örneğin, bu eğitim-öğretim yılında ilkokula başlayan çocukların yüzde 70’i Suriyeli. Bu, çok ciddi bir rakam.

Kilis’teki Türkler, kendi nüfuslarının üzerine çıkan Suriyeli nüfusa tepkili mi?

Kilis de dahil olmak üzere bazı yerel hükümetler kapsayıcı politikalarla hem kendi seçmenlerine hem de mahallede yaşayan Suriyelilere hizmetler götürüyor. İstanbul’da Sultanbeyli Belediyesi Başkanı Hüseyin Keskin ve Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin ekibiyle örnek çalışmalar yapıyorlar. Fakat araştırmamızda Türklere de sorular yönelttik. Artık Suriyelilerden rahatsız olmaya başladıklarını gözlemledik.

Neden rahatsız oluyorlar? Siyasi bir tavır mı, yoksa hayatları gerçekten zorlaşıyor mu?

Bir sürü neden var. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre; hangi partiye oy verirse versin, sosyoekonomik düzeyi ne olursa olsun, Türklerin yüzde 86’sı artık Suriyeliler evine dönsün istiyor. Fakir birisiyse, “İşimizi elimizden alıyor. Onlara devlet yardım veriyor, bize gelmiyor, çocukları bedava okula gidiyor, sınava girmeden üniversiteye giriyorlar, bizimkiler giremiyor” gibi şikâyetler dile getiriyorlar. Bir başkası diyebiliyor ki, “Bizim kültürümüzle onların kültürü çok farklı. Türkiye toplumu Araplaştırılıyor”. Çok farklı nedenler var. Aslında yine sorduğumuz sorulardan biri, “Ne kadar Suriyeli tanıyorsun, hiç Suriyeliyle yüz yüze geldiniz mi, arkadaş ya da komşu oldunuz mu” idi. Çok enteresandır, “Suriyeliler artık evine dönsün” diyenlerin çoğunun hemen hemen Suriyelilerle hiç karşılaşmamış ya da az teması olan insanlar olduğunu gördük.

Yani bir algıdan mı etkileniyorlar?

Evet, hatta yanlış algılardan besleniyorlar diyebiliriz. Bir kere bunlar doğru değil. Suriyeli gençler üniversiteye gireceği zaman ayrı bir sınavdan geçiyorlar. Sosyal medya üzerinden de yayılan bir yanlış algı. Suriyeli ailelere yardımlar uluslararası yardım kuruluşları, bazı bakanlıklar, Kızılay ve belediyeler tarafından yapılıyor. Ancak, bu sadece Suriyeli ailelere değil, fakirlik düzeyi aynı olan Türk ailelere de yapılıyor. İnanın bu yardımlar da çok düşük. Suriyeli ailelerden çok zaten Türk ailelere gidiyor yardımların çoğu. Tabii, seçimler sürecinde ve hatta daha öncesinde, çok politize edilmiş bir süreçten bahsediyoruz. “Madem bayramda ülkelerine gidebiliyorlar, geri dönmesin” diyenler oldu. Ancak, zorunlu göç karmaşık nedenler sonucu meydana geliyor. Uluslararası hukukta mülteci olarak kabul edilmenin farklı kriterleri var. Ekonomik nedenler bunlardan biri değil ama iç savaş bir gün bitse bile, sosyo-ekonomik sorunlar devam edecek ve gönüllü geri dönüşü zorlaştıracak. Tüm mallarını, evlerini ve geçim yollarını kaybedenler var. Daha önce yaşadıkları kentlerde halen eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim sorunları da devam ediyor. Rejim karşıtları, siyasi nedenlerle geri dönmeyi istemeyecek.

Haksızlar mı?

Suriyeliler bir iç savaştan kaçarak buraya geldiler. “Gençlerin çoğu ülkeleri için savaşmadı” diyenlerimiz var. Çünkü, ne tarafta duracaklarını bilemediler. Kimi öldürseler kendi vatandaşlarıydı. İki ateş arasında kalmak istemedikleri için bize sığındılar. Bir kısmı rejim karşıtıydı, bir kısmı nerede duracağını bilmiyordu.

“Bizim askerimiz orada şehit olurken, onlar burada nargile keyfi yapıyor” sözünün başka bir karşılığı var, öyle mi?

Kesinlikle. Bizim askerlerimiz aynı zamanda Türkiye’nin güvenliğini sağlamak ve Suriyeliler için güvenli bölge oluşturmak için gidiyor. Gönüllü geri dönüşler ancak insan güvenliği ortamı da kalıcı olduğunda gerçekleşir. Koç Üniversitesi’nde sadece Türkiye’deki durumu değil, diğer bölge ülkeleri olan ve çok sayıda Suriyeli barındıran Ürdün ve Lübnan’da da paralel araştırma yürütüyoruz. Oralarda da bu algıya rastlıyoruz. “Suriyeliler geldi, güvenliğimiz elden gitti” diyenler var.

Burada da öyle. Yaşadıkları yere çok fazla Suriyeli yerleşince, taşınan aileleri görüyoruz…

Daha önce de söylediğim gibi, gerek İstanbul’da gerek diğer şehirlerde mahalleler de Suriyelilerin göçüyle dönüşüyor. Sultangazi çok enteresan bir örnek. 1980’lerin sonlarında Bulgar göçmenler, sonra Boşnaklar, Iraklılar, şimdi de Suriyeliler yerleşmiş. Ancak, Suriyeliler gelince güvenlik sorunları arttı, suç oranı yükseldi de yanlış bir algı.

Göçmenler arasında suç oranı nedir?

Bu çok önemli. Suriyelilerin suça karışma oranı 1.3 gibi düşük bir rakam. Sorunların bir kısmı da kendi içlerinde yaşanıyor. Ama öyle bir algı var ki, geldiler, kapımızı kilitlemezdik, kilitler olduk deniyor. Biz eğer bir an evvel entegrasyon çalışmasına başlamazsak, Avrupa’nın hatasına düşeceğiz. O insanları dışlayarak daha da ötekileştirerek yalnız bırakacağız. Diğer bütün sosyal problemler patlak verecek. Bu sorunların yaşanmaması için tedbirlerimizi şimdiden almalıyız.

“Geldiler, ucuza çalışmaya başladılar, işsiz kaldık” yönündeki şikayetlerin karşılığı var mı?

Bazı durumlarda gerçekliği var tabii. İstanbul’da farklı mahallelerde görüşmeler yaparken, bir katılımcı, “Ben eskiden 100 liraya çalışıyordum, şimdi Suriyeliler geldi, 50 liraya çalışıyorlar, 70 lira bile alamıyorum” dedi. Suriyeli ne yapsın? O daha çok para kazanmak istemez mi? Burada işverenlerin bu durumu sömürüsü ve kayıt dışı ekonomimizin yüzde 30’un üzerinde olmasının bir payı bulunuyor. Genelde göz ardı ediyoruz ama şöyle bir fırsat da yaratılıyor. Suriyeliler işçi olarak Türkiyelilerin yapmak istemedikleri işlere yerleşince, Türk işçiler niteliklerini arttırmak yoluyla daha iyi gelir kazanabilecekleri işlere yöneliyorlar.

Suriyeliler ve Türkler bir arada yaşayabilir mi?

Bir arada yaşamak için gerekli alt yapımız var. Ama bu sadece dine dayandırılmamalı. Şimdiye kadar muhacir-ensar söylemi bir kitleye ulaştı. Ancak, somut adımlar da atılmalı. Okullaştırma, eğitim ve iş-güç sahibi yapılmaları önemli. Önyargılar yıkılmalı. Biz Suriyelilere ‘Türk kültürünü nasıl buluyorsunuz” diye sorduğumuzda, “Türk kültürüyle Suriye kültürü çok benzer, yemeklerimiz bile aynı” derler. Türklere aynı soruyu yönelttiğimizde “Kıyas bile kabul etmez” diyorlar.

Burada bir küçümseme var mı?

Maalesef. Burada Suriyeliler üzerinden Arapları ötekileştirme var. Türkiye’de yaşayan ve kırsal alandan gelen Suriyelilerin genellikle kendi dillerinde bile okur-yazarlık oranının düşük olduğunu biliyoruz. Bu oran özellikle kadınlar arasında daha vahim. Evde oturdukları için Türklerle sosyalleşme olasılıkları ve Türkçe’yi öğrenme olanakları da daha kısıtlı hale geliyor.

Almanya örneğinde olduğu gibi…

Tabii ki. 40 yıldır orada yaşayıp, “Tek kelime Almanca öğrenmedim” diye övünen bir ilk nesil vardı. Sonraki nesillerde böyle olmadı. Şimdi yaşadığın ülkenin dilini öğrenmenin ne kadar önemli olduğu anlaşıldı. Asimilasyondan değil, entegrasyondan bahsediyorum. Entegrasyon dil, adet ve örfleri öğrenmekle başlar ve her iki taraf da adım atmak durumundadır.

Bu söylemler onlar için rencide edici mi?

Evet. Onlar da Türkçe anlıyorlar. Anlamasalar da tepkileri görüyorlar. Ama hala Türkiye’ye müteşekkirler. “Bize Türkiye’nin yaptığını akrabalarımız yapmadı” diyorlar. Örneğin, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında Türkiye’nin de Suriye olmasından ve hepsinin sınırdışı edilmesinden çok korktuklarını belirttiler.

GETTOLAŞMANIN ÖNÜNE GEÇMEK LAZIM

Yedi yılda Türklerin bakışı ne kadar değişti?

Suriyelileri 2011’in Nisan ayında ilk almaya başladığımızda “Nasılsa birkaç ay, en fazla bir yıl sürer. Sonra geri dönüş başlar” diye düşündük. Bunun böyle olmadığı maalesef anlaşıldı. İş uzadıkça ‘misafirperverlik’ten uzaklaşmalar ve tepkiler doğmaya başladı. Bazı şehirlerde münferit ama çok üzücü olaylar yaşandı. Bu uzun süreçte Suriyeliler maalesef ayrımcılığa da maruz kaldı. Yine de, Avrupa’daki yabancı düşmanlığını ve kurumsal dışlanmayı Türkiye’de henüz görmedik.

Türkiye’deki Suriyelilerin sadece yüzde 5’i kamplarda yaşıyor. Uzun süre kamplarda kalmanın dezavantajları biliniyor. Sizce orada kalan çocukların bazı yasadışı örgütlerin eline geçmesi söz konusu olabilir mi?

Kamplar AFAD tarafından çok iyi idare edildi. Şimdi Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne devredildi. STK’ların içeri girmesine ve mülteciler için özel projeler yapılmasına izin verildi. Yani Türkiye’deki kamplar her ne kadar kolay bir yaşam alanı sunmasa da, terör örgütlerinin sızmasına olanak tanınmadı. Zaten tüm dünyada mültecilerin yüzde 60’ı, ancak Türkiye’de yüzde 95’i şehirlerde yaşıyor. Yani, esas sorun şehirli bir mülteci nüfusunu idare etmekten geçiyor.

Gettolaşmanın getireceği bir problem yaşanır mı ileride?

Kesinlikle yaşanır. Bir an önce entegrasyon modelleri geliştirilmesi gerekiyor. Yoksa, okullardan tutun, iş hayatına, iletişime kadar farklı alanlarda daha fazla sosyal sorun yaşayabiliriz. Eğitimsiz, iş-güç sahibi olamamış ve aidiyet geliştiremeyen gençlerin suça itilmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya kalabiliriz.

10 yıl sonrasının fotoğrafını çekelim mi? Nasıl bir Türkiye?

10 yıl sonra Türkiye demografisi ister istemez dönüşecek. Türkiye, aslında uzunca bir süredir sadece göç veren bir ülke değil; aynı zamanda daha büyük oranda göç alan bir ülke haline geldi. Değişen vatandaşlık kanunu ve göç yollarında hedef ülke olmamızdan dolayı çok kültürlü bir ülke olma yoluna gireceğiz. Ancak, bunu avantajımıza dönüştürmek için kolları sıvamalıyız.

Nitelikli Türkler gidiyor, niteliksiz Suriyeliler mi geliyor?

Giderek vasıflı göçün kolaylaştırıldığı bir düzende, elbette nitelikli insanlar dünyanın her yerinde daha çok hareket serbestine sahip. Türkiye’den de başka ülke vatandaşlığı edinme, iş ve oturma izni alma yoluyla çıkışlar var. Yüzyıllar önce İspanya ve Portekiz’den atılan ve Osmanlı İmparatorluğuna sığınan Yahudi vatandaşlarımız mesela tekrar bu ülkelerin vatandaşlığını da alıyorlar. 1989’da Türkiye’ye sığınan Bulgar Türkleri Bulgaristan vatandaşlığı da alıyor. Ama Türkiye’de beyin göçü medyada abartıldığı gibi değil. Türkiye’ye gelenler ve kalanlar sadece niteliksiz Suriyeliler değil ki, aralarında mühendisler, iş insanları, bilim insanları ve doktorlar da var. Suriyelilerin yanı sıra, Afgan, Iraklı, İranlı ve Afrikalı mülteciler ve farklı bölgelerden özellikle Orta Asya ve Doğu Avrupa’dan gelen vasıflı olsa da gelir dengesizlikleri nedeniyle ekonomik göçmenler de var.

Bir ülkenin göç alması onun kartviziti açısından kıymetli bir şey midir?

Uzun yıllardır göçün farklı boyutlarını inceleyen bir göç uzmanı olarak göçün kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta göçün giderek siyasallaştırıldığını da belirtmek lazım. Göçü popülist söylemlerle olumsuzlaştırıyor ve göçmenleri tehdit olarak algılıyoruz belki ama dünyada sadece 240 milyon göçmen var. Bu da dünya nüfusunun aslında sadece 3.3’ünü temsil ediyor. Göç iyi idare edildiğinde korkulacak bir sorun olmaktan uzak. Biz uzun bir göç geçmişi olan bir ülkeyiz. Atalarımızın Balkanlardan, Orta Doğu’dan, Kafkaslardan ve Orta Asya’dan taşıdığı nice göç hikâyeleri var. Göçün insanı ne kadar zenginleştirebileceğinin canlı örneğini bu toplumda yaşıyoruz.

1003 PROJESİYLE ENTEGRASYON SAĞLANACAK

Yeni projenizden bahseder misiniz?

TÜBİTAK ile birlikte ‘1003 Projesi’ni yürütüyoruz. Koç Üniversitesi olarak, Bilkent Üniversitesi ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ile işbirliği içindeyiz. Amacımız, sahada ve günlük hayatta gördüğümüz örnekler ve sorunlar neticesinde, Etkileşimli Toplumsal Bütünleşme modeli adını verdiğimiz, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya da örnek teşkil edecek ve göçmen topluluklara adapte edilebilecek bir uyum modeli yaratmak istiyoruz.

Biraz açar mısınız?

Suriyelilerle ilk temas genelde belediyeler ve sivil toplum üzerinden sağlanıyor. Yerel yönetimler kilit rol oynuyorlar. Bunu Ankara da fark etti. İstanbul’da Sultanbeyli, Gaziantep’te Büyükşehir Belediyeleri ile eğitim, sağlık, barınma, iletişim, meslek, halklar arasında kaynaşma gibi konularda nasıl bir entegrasyon modeli üretebiliriz diye uğraşacağız.

Bu modelle ‘ötekileştirme’nin önüne geçilebilir mi?

Umarım. Bu proje, farklı alanlarda yerel halkla Suriyelileri kaynaştırmak için kullanılacak bir model oluşturacak. Bunun için yerel yönetimler, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, akademisyenler ve STK’larla birlikte çalışacağız. Önyargıları nasıl yıkabiliriz, hepimize düşen görevler nelerdir? Önümüzdeki yıllarda daha ziyade bunlar üzerinde konuşacağız.

 Suriye’yle ilgili hiçbir hatıraları yok

KİMDİR?

Doç. Dr. Şebnem Köşer Akçapar, Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi, Asya Araştırmaları Merkezi Direktörü (KUASIA) ve Göç Araştırmaları Merkezinde (MiReKoc) yönetim kurulu üyesidir. Uluslararası Göç ve Göç Sosyolojisi, Türkiye’de Aile Araştırmaları ve Güney Asya konularında ders vermektedir.

X

Moskova'yla çıkarlarımız ortak

Türkiye, İdlib olaylarını ve Türkiye’ye akacak yeni göç dalgasını konuşuyor. Türk, Rus ve İranlı liderler bugün buluşuyor. Zirveden çıkacak sonuç ne olur? Gerilen Türk-Rus ilişkilerinin nasıl bir geçmişi var, iki ülke ilişkileri asimetrik bir hal mi aldı? Rusya, PYD bürosunu neden kapatmıyor? Kürt politikası ne söylüyor? S-400’leri çalıştırmazsak Putin’le sorun yaşanır mı? Yaklaşık 45 yıldır Türkiye-Rusya ilişkileri üzerine çalışan eski Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı’yla Rus siyasetinin kodlarını konuştuk...

RUSYA KAZANAN KAYIĞA ATLAYIVERİR

Bugün üç lider Ankara’da... Masadaki konu kuşkusuz ki İdlib ve büyük göç dalgasının yaratacağı sıkıntılar... Zirveden bir sonuç çıkar mı?

Lehimize bir sonuç beklemiyorum. Esad’ı düşman olarak ilan ettik. Halbuki işin aslına bakarsanız, bizim doğal müttefikimiz Esad’dır. Amerika’nın teşvikiyle girdik Suriye’ye, sonra Amerika fikir değiştirdi, Esad bahane haline geldi, asıl amacı meydana çıktı. Asıl amacı bir Kürt devleti kurmaktı. Esad’a da tahammül edecek gibi görünüyor. Nerede rejimle muhalifler çatışsa, rejimin yendikleri bizim tarafa geliyor. Türkiye, tarihi boyunca aldığı mültecilerin neredeyse on mislini aldı. İdlib’de de aynı şey olacak. Çünkü İdlib’i Esad’ın kontrolüne vermeye kararlılar. Anlaşılan ABD de buna itiraz etmiyor. Zira iki devlet hiçbir zaman doğrudan karşı karşıya gelmezler. Bunu tehlikeli bulurlar. Ancak bunların taraftarları karşı karşıya gelir.

 Ya Soçi mutabakatı?

Bence mutabakat sırasında iki taraf da zaman kazandı. Zaman bitti. Bizim şimdi yapmamız gereken şey Esad ile Rusya aracılığıyla değil, doğrudan görüşmek. Çünkü araya giren aracı, kendi çıkarını düşünür. Bunun bir örneğini Ermeni meselesinde görmüştük. İsviçre’nin, diğerlerinin aramızda ne işi vardı? Sonunda ortaya çıktı ki İsviçreliler bir tarafa başka şey, diğer tarafa bambaşka bir şey söylemişler.

Rusya’yı arabulucu yapmanın sakıncalarını bu ülkeyi yakından tanıyan bir diplomat olarak anlatır mısınız?

Diplomaside ‘yaratıcı tercüme’ diye bir kavram vardır. Yaratıcı tercüme ederler. Olduğu gibi güvenemezsiniz. Rusya, çıkarları doğrultusunda hassas ve akılcı davranır. Kazanan kayığa atlayıverir. Üstelik 10-20 yıl sonrasını da hesap eder. Dış politika Çarlık zamanında neyse şimdi de öyledir. Tek ilkesi vardır. Rusya’nın çıkarı. Bunu da iyi hesaplarlar. Elbette Türkiye ile ilişkileri bozmak istemez. Türkiye zor durumdadır. Çünkü hep bir denge politikası güderken, Amerikalılar ile de papaz oldu.

Yazının Devamını Oku

Zor konular sofrada çözülür

UNESCO’nun Yaratıcı Şehirler Ağı’na kabul edilen Gaziantep, bu yıl GastroAntep Festivali’nin ikincisini 11-14 Eylül tarihleri arasında düzenleyecek. Geçen yıl bir milyon turisti ağırlayan şehrin nüfusu iki milyon, bunun dörtte birini Suriyeliler oluşturuyor. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, son zamanlarda şiddet olaylarıyla gündeme gelen kentte ‘Suriyeliler üzerinden negatif bir algı yürütüldüğünü’ söyledi ve festivalle birlikte şehirde yeni bir dil oluştuğunu, bunun da barış dili olduğunu belirtti. “Hâlâ Suriye sınırından dolayı bizi ikinci derecede, yani kırmızı noktada gösteriyorlar. Bu gelmek isteyen Asya turistini, Japon turistini korkutuyor. Çözüm önerilerimiz var” diyen Fatma Şahin’e göre gastrodiplomasi barış için çok önemli bir adım.

ACIYLA AĞIZLARINI YAKTIK, BAKLAVAYLA TATLANDIRDIK

Dünyada kaç gastronomi kenti var?

23 şehir var.

Türkiye’de ilk gastronomi kenti unvanını alan Gaziantep’te süreç nasıl işledi?

Bundan altı yıl önce UNESCO’ya (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) başvurduk. UNESCO’nun ‘Yaratıcı Şehirler Ağı’ var. Bu ağa dahil olmak istediğimizi söyledik ve çok ciddi bir çalışma başlattık. UNESCO’ya girebilmek için raporlamanın doğru yapılması, hikâyeyi iyi anlatmak gerekiyor. İlk başvurulduğunda sonuç olumsuz gelmişti. Ben dedim ki “Bu bizim beceriksizliğimiz çünkü burada çok ciddi bir potansiyel var. Demek ki onların diline çeviremedik.” Bence bu işten anlayan kişilerle çalışılmamıştı. Çünkü bir akademik altyapı, raporlama ve ciddi bir lobi gerekiyor. Bunlar zayıf kalmıştı.

Yani biz iyi hazırlanamamıştık... Sonra?

Akademik dünyayla bir araya geldik, altı ay raporlama çalıştık. Bir yıl boyunca ciddi ciddi lobi yaptık. Dışişleri Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, ilgili büyükelçilerle çok yoğun çalıştık. Önemli günlerde, mesela Dede Korkut günlerinde Paris’e gittik, UNESCO’nun ana binasında Gaziantep’in yerel lezzetlerini tattırdık. Acıyla ağızlarını yaktık, sonra baklavayla tatlandırdık. Sonra menengiç kahvesinin aromasını hissettirdik. O farklılığı, o lezzeti sunduk, epey bir mücadele ettik ve başardık. Türkiye’de ilk kez Yaratıcı Şehirler Ağı Gaziantep tarafından kullanılmış oldu. Cumhurbaşkanımızla Çırağan Oteli’nde çok önemli bir lansman yaptık. Dünyanın bu konuda kafa yoran kişileri, medya, akademik dünya, Michelin yıldızlı şefler katıldı. Yaklaşık beş yıldan beri UNESCO’ya taahhütlerimiz var.

Yazının Devamını Oku

Uzaydan müdahale dönemi başlıyor

Türkiye Uzay Ajansı yönetim kurulu geçen hafta belirlendi, ajansın başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım oldu. Uzay ajansı neler yapacak, üniversitelerle nasıl çalışacak, kendi uzay limanını inşa edebilecek mi, bu girişim yeni bir ekonomi yaratacak mı, Türkiye’nin insan gücü yeterli mi, finansı nereden sağlayacak? Uzayla ilgili hangi projeler öne çıkıyor? İlk röportajını Hürriyet’e veren Yıldırım, ‘Türkiye 5-10 yıl içinde yarışta yerini alacak. Hedef uzaya erişim. Zaten 10 yıl içinde uzayda olmayanın Dünya’da da söyleyecek sözü olmayacak’ diyor.

Öncelikle hayırlı olsun diyelim, sizi tanıyarak başlayalım…

Tabii, beş yıldır devlette görev yapıyorum. 2015’te atandığım Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nde iki yıla yakın Genel Müdür olarak vazife yaptım. Daha sonra bakanlıkta çalıştım. Bundan bir yıl kadar önce yine Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde Havacılık ve Uzay Teknolojileri Genel Müdürü olarak çalıştım. Aralık ayında Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle uzay ajansımız kurulunca bizim genel müdürlüğümüzden buraya geçiş dönemi başladı.

Eğitiminizden de bahseder misiniz?

1978 yılında İTÜ’ye girdim. Uçak mühendisliği bölümüne… Ancak o zaman şartlar gereği tahsilimize Berlin’de devam etmek zorunda kaldık. İki sene kadar İTÜ’ye devam ettikten sonra Berlin Teknik Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fükeltesi’nde lisans ve yüksek lisans yaptım.


İpek ÖZBEY - Serdar Hüseyin Yıldırım

O zamanki şartlar dediğiniz, 80 darbesi mi?

Tabii, o zaman biliyorsunuz kardeş kavgası vardı, karanlık günlerdi. Okul bir açılıyor, bir kapanıyor. Burada okulu bitiremeyeceğim kanaatine kapıldığım için Berlin’e gittim. 1987’de yurda döndüm. Yaklaşık 30 yıldır bu sektörün içindeyim.

Yazının Devamını Oku

Prof. Dr. Özcan Köknel’den şiddete karşı öneri... Anne-baba okulları açalım

Bir kedinin üstüne kaynar su döküldü, bir köpeği sahibi aracın arkasına bağlayıp sürükledi, bir koca karısını öldürdü, bir çocuk tecavüze uğradı... Her gün canımızı acıtan bu Özcan Köknel ile konuştuk. Deneyimlerini ‘Bilgenin Aynası’ kitabında anlatan 91 yaşındaki Köknel’e göre yapılacaklardan biri anne-baba okulları açmak, diğeri cinsel eğitimi müfredata almak.

HAYATTAKİ TEK KAVGAM  VE ALDIĞIM DERS

İdealist bir ailede dünyaya geliyorsunuz. Bugün bu noktada bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Tabii benim hayatta büyük şanslarım da oldu. Biri dediğiniz gibi annem-babamdı. 23 Mart 1928’de Samsun’un bir ilçesinde doğdum. Adımı Hasan Âli Yücel koymuş. Öğretmen olan annem ve babam bir çocukla mesleği yapmanın güç olduğunu, başka çocuklara yeteri kadar zaman ayıramayacaklarını düşünmüş. O zaman yeni açılan İş Bankası’na girip, Zile şubesinde memur olarak çalışmaya başladılar. Zile, elektriği, suyu olmayan, evleri kerpiç bir yerdi. Cumhuriyet’in 10’uncu yılında ben beş yaşındaydım. O kapkaranlık Zile dört direk, etrafında bez, içinde lamba yanan tak-ı zaferlerle aydınlandı. ‘Bu nedir’ diye sordum, ‘Cumhuriyet’ dediler. ‘Demek ki Cumhuriyet aydınlıkmış’ dedim. Cumhuriyet’in beş yaşında algıladığım aydınlığı yaşımla, bilgimle beraber hayatım boyunca ışığım oldu.

 

Hayatta bir kez kavga etmişsiniz...

Evet, okulda bir çocukla kavga ettik. O da gitti babasına şikâyet etti. Babası okul müdürüydü. Hâlâ da etkisini hissettiğim bir söz söyledi müdür bey: “Siz kendi aranızda halledin, beni bu işe karıştırmayın!” Bu bana ders oldu. Diğer ders de şuydu: 10’uncu sınıfta, 80 kişilik bir sınıfta okuyorduk. Gürültü fazlaydı. O arada çok genç bir psikoloji hocası geldi. Biz 16 yaşındayız, o 23-24 yaşında. Ders anlatıyor, dinleyen yok. Kızdı, “Burayı kahvehaneye çevirdiniz” dedi, gitti. Bir dahaki ders geldiğinde sınıfın ön plandaki öğrencilerinin tahtaya “Asım’ın kahvehanesi, çay 25 kuruş” yazdıklarını gördü. Hocanın adı Asım’dı. Şöyle bir baktı, ‘Hadi bana bir kahve ısmarlayın da barışalım’ dedi. O yaşta bir genç için çok iyi bir model oldu. Tabii evlilik hayatım da öyle. Çocuklarım da bunu devam ettirdiler. İkisi de bugün profesör. 

Bugün sanki rol modellerimiz yok.

İşe evvela ruhbilim açısından bakmak lazım. Ruhbilimde bizim en çok üstünde durduğumuz şey, benliktir. Benlik ailede gelişir. İkincisi kimliktir, o da aile, okul ve toplum içinde gelişir. Üçüncüsü kişiliktir, bunların ikisinin birleşimi ve kişinin bilgisi, ilgisi, çabası ile gelişir.

Yazının Devamını Oku

Atlayın, neşeli günlere gidiyoruz...

Onun için Sezen Aksu, “Ömürlük bir yoldaş”; Mazhar Alanson, “Bizi bugünlere getiren insandır” diyor. Şener Şen, yaşamın tadını çıkarma konusunda hepsinden ileride olduğunu söylüyor. Erol Evgin onun dostluğuyla gururlanıyor... Gösteri dünyasının duayeni Mustafa Oğuz’dan bahsediyoruz. Gazeteci Selin Ongun’un müthiş sorularına Oğuz’un verdiği samimi cevaplarla ortaya çıkan ‘Yorma Birader’i su gibi okuyacak, dolu dolu yaşanmış bir hayata tanıklık edeceksiniz. Anılarınızı tazeleyecek, zaman zaman şaşıracak, hatta şarkılar mırıldanacaksınız...


Oğuz, Nilüfer’i anlatırken “Kayahan, Nilüfer’in canını çok acıttı. O günlerin yakın şahidi olarak biliyorum ki Kayahan haksız, Nilüfer haklıydı” diyor.

Neşeli günlerimizi hatırlayan var mı? Ne zamandı?

Selin Ongun çok güzel anlatmış aslında: “Henüz Instagram icat edilmemiş, Twitter eskimemişti... Sonraki AK Parti’li yıllara damgasını vuracak olan siyasi kamplaşma, popüler eğlence ve gösteri dünyası özneleri arasında da izlenir olmuştu...”

Bir soru sorma ustası olan gazeteci Selin Ongun’un, eğlence dünyasının duayeni Mustafa Oğuz’la günlerce, saatlerce yaptığı söyleşiler ‘Yorma Birader’ adıyla raflarda yerini aldı.

Bu kitabı yapmak zordu. Hayatını açacak kişi Mustafa Oğuz’du ve bu iş olup bittiğinde ortaya serilecek olan, sadece onun hayatı değildi. Dokunduğu insanlar vardı; hepsi şöhretti. Hemen hepsi özel hayatını muhafaza etmiş, sanatıyla hak ettikleri yere gelmiş kişilerdi: Sezen Aksu, Mazhar Fuat Özkan, Onno Tunç, Timur Selçuk, Nilüfer, Erol Evgin... Şan Tiyatrosu yılları... Rumeli Hisarı konserleri...

80’li, 90’lı yılların eğlence hayatına yetişmiş olanlar için Mustafa Oğuz’un anlattıkları; dönemin siyasi atmosferi, ilişkileri, aktörleri açısından da çok şey ifade ediyor. Herkes tanıdık geliyor... Çocukluğunuzu, gençliğinizi anlatıyor... Kulağınıza gizliden gizliye ‘Diday Diday Day’ ya da ‘Değer mi’ diye şarkılar fısıldanıveriyor okurken...

Sıkıyönetim zamanında yaptıklarım bugün

Yazının Devamını Oku

İstanbul’da deprem tahminleri: Umarım biz hazır olana kadar bekler

Türkiye’deki önemli deprem bilimcilerin 1500 yıllık tarihsel kayıtları inceleyerek kaleme aldığı makale, acı gerçeği bir kez daha gün ışığına çıkardı. 7’nin üzerinde olması beklenen büyük Marmara depremi çok mu yaklaştı? İstanbul ne kadar hazırlıklı? Kentsel dönüşüm doğru yerden başladı mı? Herkes önlemini aldı mı? Tsunami ihtimali var mı? Nasıl oluyor da yan yana iki binadan biri tamamen yıkılıyor, diğeri ayakta kalabiliyor? Erken uyarı sisteminde hangi noktadayız? “Yanılmayı çok isterim ama bu deprem olacak” diyen Boğaziçi Üniversitesi Kandili Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener’e göre “Ne zaman” sorusunu sormayı bırakıp, geç olmadan önlem almak zorundayız...

YILDA 2-2.5 SANTİMLİKHAREKET GÖZLEMLİYORUZ

Tectonophysics dergisinin Ağustos 2019 sayısı için kaleme aldığınız makale, hem de körfez depreminin yıldönümü yaklaşmışken yüreğimizi ağzımıza getirdi. Çalışmanızda son 1500 yılın verilerini incelediniz ve geleceğe dönük senaryolar ortaya koydunuz. Deprem biliminde geçmiş ya da tarihsel kayıtlar gelecekle ilgili ipucu verir mi?

Elbette. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Türkiye’de bu konuda çalışan onlarca bilim insanı var, hepsi de bu konunun üzerine düşüp değerli vakitlerini, enerjilerini, bütçelerini harcıyorlar. Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Doç. Dr. Fatih Bulut, Doç. Dr. Aslı Doğru, İstanbul Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Cenk Yaltırak ve Ankara Üniversitesi Jeofizik Bölümü’nden Prof. Dr. Bahadır Aktuğ ile birlikte milattan sonra 500’den günümüze Marmara Denizi’ndeki yıkıcı depremler ve bu depremlerin etki alanları, dolayısıyla bu fayların hareketini temel alarak çalıştık. Kandilli 1895’ten beri deprem gözlemi yapıyor, dolayısıyla müthiş bir arşivi, gözlemsel kapasitesi ve bilgi birikimi var. Marmara Denizi’nin 1200 metre altında sismometrelerimiz mevcut ki 0.2 büyüklüğündeki depremleri bile algılıyoruz.

Bu nasıl bir avantaj sağlıyor?

Oradaki fayın tek parçalı mı çok parçalı mı, hangi parçanın hangi özellikte olduğu gibi bilgileri net olarak gözlemliyoruz. Marmara’daki fayı Çınarcık, Merkez ve Tekirdağ çukurlarını kat eden üç parça düşündüğümüzde Batı’daki ve Doğu’daki parçaların daha çok ve daha derinde, orta kısmın daha az ve sığ deprem ürettiğini görebiliyoruz. Tarihsel kayıtlar önümüzü görmek açısından şöyle bir önem taşıyor: Hangi yıldaki depremin ne kadarlık bir etki alanı olduğu, ne kadarlık bir parçanın kırıldığını o kayıtlardan çıkartıyoruz. Diyelim bir deprem oldu, bir fayı kırdı. Yerkabuğu statik değil, dinamik. GPS yöntemiyle milimetre hassasiyetinde yerkabuğu hareketlerini izliyoruz. Anadolu plakası; güneybatı yönde, saat istikametinin tersi yönünde bir hareket yapıyor. Bu hareketle bir enerji birikiyor. O biriken enerji de belli bir noktaya ulaştıktan sonra deprem olarak ortaya çıkıyor ve fay parçasını kırıyor. Tarihsel depremlerle fayın nerede olduğunu tespit ediyoruz, hangi parçanın ne zaman kırıldığını, fay parçasının uzunluğunu, derinliğini biliyoruz. GPS ile yılda 2-2.5 santimlik bir hareket gözlemliyoruz. Dolayısıyla o fay boyunca biriken enerjiyi hesaplayabiliyoruz. Yani şunu diyoruz: Bu fayın bu parçasında şu ana kadar 7.5’lik deprem üretebilecek bir enerji birikmiş durumda. Şu fay parçasında 7.4, diğerinde 7.2... Bu biriktirmeye devam ediyor.

7.4 enerji birikti demek, “Depremin vakti geldi” anlamına mı geliyor?

Daha da birikebilir ama fayın bu birikime karşı belli bir direnci var, bu direnç aşıldığında deprem meydana geliyor. Mesela Kuzey Anadolu fayı, 1939’da Erzincan’dan kırılmaya başlamış, kırıla kırıla Batı’ya doğru göç etmiş. 1999’da iki tane deprem oldu. Bir sonraki depremin Marmara Denizi’nde olacağı, büyüklüğünün de yaklaşık 7.2 ve üzerinde olacağı 2000’lerden bu yana söyleniyor zaten. Vatandaşın bilmesi gereken şu: Marmara Denizi içinde aktif faylar, tarihsel depremler, sürekli sismik aktivite ve bir yerkabuğu hareketi var. Bir enerji birikiyor ve bu bir gün açığa çıkacak. Bu röportajı verirken de bir ay sonra da üç sene, 10 sene sonra da çıkabilir. Yaptığımız çalışmalarda da belirli kümeler bulduk.

Nedir onlar, detay verir misiniz?

Yazının Devamını Oku

Açlık, salgın ve ölüm kapıda dünya için kritik eşik

2030-2050 yılları arasında küresel ısınma yılda 100 milyon kişiyi ekonomik açıdan olumsuz etkileyecek, 250 bin kişi hastalıktan ölecek. 3.5 milyar yoksul, karbon emisyonunun salt yüzde 10’undan sorumlu. Emisyonun yarısı, nüfusun yüzde 10’una denk gelen varlıklı kesimden kaynaklanıyor. Sel, fırtına, heyelan... Son yıllarda yaşadığımız tüm felaketler ‘kara günler’in habercisi... Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nden Klimatolog Prof. Dr. Murat Türkeş’e göre, devlet politikaları artık iklime göre konuşulmalı.

GERİ DÖNÜLMEZ NOKTAYA GELDİ

BM raporuna göre, 11 yıl içinde 120 milyon kişi daha da yoksullaşacak. Bu vahim tabloda insanoğlunun payı ne kadar?

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 2003’te yayımlanan raporundan beri, insanın iklim sistemi üzerindeki olumsuz rolü ve iklim değişikliğine yaptığı katkı göz ardı edilemeyecek kadar kesin ve doğru kabul ediliyor. Başta fosil yakıtların yakılması, ormanların yok edilmesi, yanlış arazi kullanımı uygulamaları, sanayi süreçleri olmak üzere insan etkinlikleri, sanayi devriminden beri insanın iklim üzerindeki olumsuz etkisinin artarak sürmesine yol açtı. Bugün bu etki, özellikle 20’nci yüzyılın son çeyreği ve 21’inci yüzyılda geri dönülemez bir noktaya geldi.

Bu noktaya nasıl geldik?

Sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinin çeşitli insan etkinlikleri nedeniyle sanayi devriminden beri hızla artması sonucunda kuvvetlenen sera etkisinin en önemli sonucu, yerkürenin enerji dengesi üzerinde ek bir ısınma oluşturarak dünya ikliminin daha sıcak ve daha değişken olmasını sağlamasıdır. Öte yandan, ister küresel isterse bölgesel ölçekte olsun, iklim değişikliği, ekstrem hava ve iklim olaylarının sıklığında, şiddetinde, alansal dağılışında, uzunluğunda ve zamanlamasında da önemli değişikliklerin gerçekleşmesine neden olmakta. Örneğin, alansal ve zamansal olarak yüksek bir değişkenlikle nitelenen yağışlarda, 1950-2011 döneminde dünyanın çeşitli bölgelerinde önemli azalış ve artış eğilimleri gözlendi. Ayrıca dünyanın birçok bölgesinde ve Türkiye’deki şiddetli yağış olaylarında da artışlar gözlenmiş, bazı ekstremlerde de önemli değişiklikler ortaya çıkmıştır.

Prof. Dr. Murat Türkeş

TÜRKİYE’DE HAVA ARTIK DAHA SICAK

Yazının Devamını Oku

‘İffet Hanım’la ‘Şeref Bey’in hikâyesi

Türkiye’nin kapanmayan yarası namus cinayetleri bir kitaba konu oldu. Mehtap Hamzaoğlu’nun bilimsel çalışması ‘Namus: Kadına Şiddetin İdeolojisi’nde meselenin tarihsel kökleri, bugünü, toplumsal ve sosyoekonomik yönleri yer alıyor.

Elif (18) ve Selim (28), 2002’nin 21 Haziran’ında Pendik Çarşısı’nda ilk kez el ele yürür. Bekledikleri, Elif’in ailesinin Selim’i kabulüdür.

Kadının amcaoğlu, ertesi gün Selim’in işyerine gider, tehdit eder. Bu arada Selim’in ailesi, evlilik hazırlığı için memleketten gelmiştir bile. Elif’in ailesi kızlarının kaçırıldığını iddia eder, Selim savcılığın yolunu tutar. Yaşları tuttuğu için serbest bırakılırlar. İki sevgili, gün almak için nikâh dairesine giderken 15 kişi yollarını keser. Polis ayırır. Bitmez... Amcaoğlu Selim’e kurşun yağdırır, namluyu eliyle tutan Elif’e de...

Ne kadar tanıdık hikâye değil mi? Sadece isimler değişiyor. Evrim ile Selahattin oluyor, bazen Dilber, kimi zaman da Birgül...

Hepsinin altında yatan neden aynı: Sözüm ona iffetli olmayan kadınlar ve yine sözüm ona pek şerefli erkekler...

Mehtap Hamzaoğlu, bilimsel çalışması ‘Namus: Kadına Şiddetin İdeolojisi’nde insanlık tarihinin bu en eski ve en büyük sorununa ışık tutuyor.

Her şey ailede başlıyor

Yazar, ‘Hakkını dahi arayamadan bu dünyadan sessiz sedasız giden kadınlara’ ithaf ettiği kitabında aslında en çok erkeklere sesleniyor.

Yazının Devamını Oku

Keserken müzik dinler, kahvemi içerim

Başlıktaki kan dondurucu sözler, Cemal Kaşıkçı’nın cesedini parçalara ayıran Adli Tıpçı Tubeyki’ye ait. Cinayetin ses kaydı ilk kez bir kitapla gün yüzüne çıktı. ‘Diplomatik Vahşet’i araştırmacı gazeteciler Abdurrahman Şimşek, Ferhat Ünlü ve Nazif Karaman kaleme aldı. Kitapta, timin infaz hazırlığı, Cemal Kaşıkçı’nın son nefesini verirken attığı çığlık, cesedin parça parça edilmesi ve beş valizle rezidansa taşınmasının ayrıntıları var. Yazarlarıyla buluştuk, bütün boyutlarıyla ‘Diplomatik Vahşet’i konuştuk.

- Tüm dünyanın merak ettiği ses kaydına nasıl ulaştınız, siz dinlediniz mi?

Ferhat Ünlü: Biz dinlemedik. Zaten Türkiye’deki çok sınırlı sayıda yetkili kişi ve dünyadaki beş gizli servisin başkan ve yöneticilerinin dışında ses kayıtlarını dinleyen yok. Olaydan sonra MİT, Türkiye’nin eline geçen ses kayıtlarını, analiz etmek için geriye sarıp dinledi. MİT Başkanı, Sayın Cumhurbaşkanı’na brifing verdi ve kendisine Arapça olan ses kaydını tercüme ile dinletti. Biz değil ses kayıtlarını dinlemek, tape denilen ses kaydının yazılı dökümünü de görmedik. Biz sadece devletin güvenilir kaynaklarının, olayın birinci derece muhataplarının tapelere dayanarak verdikleri cümleleri bire bir kitabımıza yansıttık.

- Peki devletin eline nasıl geçiyor?

Ferhat Ünlü: Kayıtların nasıl elde edildiğiyle ilgili bir takım istihbari senaryolar, tahminler, spekülasyonlar var tabii… Tüm ısrarlarımıza rağmen nasıl elde edildiğine dair birincil kaynaklardan teyitli bir bilgi edinemedik. Spekülasyona girmemek adına o kısmı müphem bıraktık. Belli ki Hatice Cengiz, olayı 17.45’te ihbar ettikten hemen sonra bunlar bir şekilde Türk istihbaratının eline geçti. Ses analistleri geriye doğru analizlerini yaptı ve iki saat içinde MİT olayı çözdü.

- Ses kayıtlarında neler var, cinayet anı mı, öncesi mi, sonrası mı?

Abdurrahman Şimşek: Saat 13.14’te Cemal Kaşıkçı’nın binaya girmesinden önce yapılan konuşmalar var. İnfaz timinin başındaki istihbarat generali Mahir Abdülaziz Mıtrib ile Adlı Tıp Kurumu Başkanı Salah Muhammed et-Tubeyki’nin Kaşıkçı’yla ilgili konuşmaları bunlar. Zaten CIA Başkanı Gina Haspel’in, Ankara ziyareti sırasında ikna olmasında en çok bu önceki konuşmalar etkili oluyor.

- Ne diyorlar orada?

Nazif Karaman

Yazının Devamını Oku

'Trump kararını değiştirebilir'

Trump’ın Suriye’den çekilme kararı başta kendi ülkesi olmak üzere tüm dünyada şaşkınlık yarattı. Peki  kararından vazgeçer mi? İsrail lobisi ne yapar? Terör örgütü YPG Şam ile anlaşır mı, elindeki silahlar geri alınacak mı? Türkiye için tüm bu olup bitenin anlamı ne? Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü İlter Turan’a göre silahlar YPG’nin elinde kalsa bile terör örgütü bakımını yapabilecek, cephaneliği yenileyecek kapasiteye sahip değil.

Trump, bir sabah ansızın Twitter’da ‘Başkanlığım döneminde Suriye’de bulunmamızın tek nedeni olan DAEŞ’i yendik, çıkıyoruz’ mesajını paylaştı. Önce inandırıcı bulunmadı, hatta kafalarda ‘Türkiye tuzağa çekiliyor’ endişesi bile yarattı. Ne oldu?

Bunun nasıl gerçekleştiği konusunda açıklamaya ihtiyaç duyan kişiler sadece biz değiliz. Zannediyorum Amerikan yönetimindeki önemli şahsiyetler de -ki biri hemen istifa etti- bunun bir açıklamasını istiyorlar. Belki bu olay, bizim atfettiğimiz çok boyutlu gizli hesapların olmadığını da gösteriyor.

Yani bir oyun olsaydı, bundan Amerikalı yetkililerin de haberi olurdu diyorsunuz…

Tabii ki. Tasarlanmış, çeşitli devlet kurumlarının bir araya gelerek öngördükleri bir eylem planının parçası olduğu izlenimini edinmedim.

Peki bu kararı neden verdi?

Amerikan başkanları genellikle iktidara talip olduklarında, Amerikan devletinin kendi kamuoyuna açıklamakta güçlük çektiği bir husus olan dünyanın her yerindeki Amerikan askeri varlığını sonlandıracaklarını ifade ederler. ABD; şu ana kadar Suriye’deki mevcudiyetini, burada Amerikan askerlerinin niçin öldüğünü, DAEŞ’in buradaki mevcudiyetiyle bir ölçüde açıklamaktaydı. Trump, bu işin aşağı yukarı sonuçlanmış olduğunu kabul ederek Amerikan askerini çekeceğini ifade etti. Böyle bir karar verirken neler düşünmüş olabileceğinin ancak spekülasyonunu yapabiliriz. Biri, az önce ifade ettiğim gibi Amerikan kamuoyunu tatmin etmektir. İkinci bir hesap da belki böyle bir şey yapmadığı takdirde ortaya çıkabilecek sonuçları kendi kamuoyuna açıklamakta daha da büyük güçlükle karşılacak olmasıdır. Çünkü Türkiye ile ABD bu bölgede bir çatışmaya doğru ilerlemekteydi. Bazen tarafların çatışmaya doğru ilerlemesi her iki tarafın da daha anlayışlı davranacağı bekleyişi üzerine bina edilir ama iki taraf da aynı beklentiyi karşı taraf için besleyeceğinden istenmeyen bir kaza ortaya çıkabilir. Bu durumun ortaya çıkması şu anda başkan Trump için de büyük bir sorun yaratacaktı. Üçüncü bir faktör daha var ki; bunun içeriği konusunda hiçbir bilgimiz yok. O da başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında şu anda içeriği konusunda yeterince bilgi sahibi olmadığımız konularda anlaşmalar yapılmış olması ihtimalidir.

Yazının Devamını Oku

CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu, Hürriyet'e konuştu: Beni tanıyınca çok sevecekler

Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da CHP’nin büyükşehir belediye başkan adayı olmaya hazırlanıyor. Peki kimdir, onu adaylığa götüren taşları nasıl döşedi? Yakında adını daha sık duyacağımız İmamoğlu’yla buluştuk. İmamoğlu iddialı: “Tanıdıklarında beni çok sevecekler. O kadar sevecekler ki “Bu benim evladım, kardeşim” diyecekler. Gün gelecek, Cumhurbaşkanı da bana oy verecek.”

Öncelikle sizi, ailenizi tanımak, çocukluğunuzu nasıl bir ortamda geçirdiğinizi konuşmak istiyorum... 

Tabii… 1970’te Trabzon’da doğdum. Köyümüz Cevizli, Akçaabat’ın sahilden yaklaşık 12 kilometre içerisinde küçük bir köy. Ailemizin iki katlı taş yığma bir evi var. Babamla amcam evlenince yanında benim doğduğum evi yapıyorlar. Aslında ufacık, tabanda 60 metrekarelik bir ev. Altında ahır yer alıyor, çünkü ineklerimiz var. O zaman tarım da yapan bir aileyiz. Ticaretle de uğraşıyorlar. Tarlamızda tütün ekilirdi. Tütün favori üründü, iyi para kazandırırdı. Annem-babam akraba, hala-dayı çocukları. Annem çok şefkatli, aynı zamanda çok çalışkan bir kadın. Anneyle daha çok vakit geçiriyorsunuz, çünkü babam ticaretle uğraşan bir işadamı. İnşaat malzemesi toptancısı. Anneyle büyüdüm aslında. İki kardeşiz. Benden 9 yaş küçük bir kız kardeşim var. Aslında aile planlamasına uymuşlar. Babam, ANAP’ın Trabzon’da kurucusu ve merkez ilçe başkanıydı. Bir toplantıda vali bey babamı “Bak ne güzel, Hasan Bey’in iki çocuğu var” diye örnek gösterirdi. Ben babamın yaptığını yapmadım, üç çocuğum var. (Gülüyor)

Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu - İpek Özbey

Siyasete ilginiz babadan geliyor, öyle mi?

Açıkçası 60’ların sonundan itibaren ülkücü ve MHP’li. Ama fanatizmi yok. Aynı dönemde lisede okuduğu solcu arkadaşları “Bizim Hasan sağcıydı, ülkücüydü ama başımız sıkışsa gelir bize yardım ederdi. Bazen bizi polisin elinden alırdı…” diyor. Gurur duyuyorum tabii. Beni de farklı yetiştirdi, hiç patron çocuğu gibi değildim mesela. Ameleydim, bulaşık yıkadım ya da çıraktım. Üniversiteden sonra ancak onunla yan yana durabildim. 

Babanız muhafazakâr, siz nasıl CHP’li oldunuz?

Babamın siyaset yaptığı yıllarda lisedeydim. Babam bir seçim kaybediyor. Milletvekilliği tercihinde de kendisine bir yanlış yapılıyor, küsüyor. Kardeşlerine diyor ki, “Ben ticareti de Trabzon dışında yapacağım.” Böylece 1987’de İstanbul’a geliyoruz. Siyaseti de bırakıyor. Benim ANAP’a bir sempatim vardı tabii ama rasyonel bir adamım. Hatta İstanbul il yönetimine davet edildim. Mükerrem Taşçıoğlu o dönem il başkanı. Toplantıda ayağa kalktı, “Yeni yönetim hayırlı olsun, şunlar şunlardan oluşuyor, hadi başlayın” dedi. Tam gidecek, elimi kaldırdım. “Ben Güngören’den geliyorum, ticaretle uğraşıyorum, üniversiteyi bitirmek üzereyim. Kendimi tanıtıp, görev almak isterdim ama siz görev dağılımını yaptınız ve gidiyorsunuz. Birçok arkadaş var, tanımak isterim, hatta siz de tanısanız iyi olabilir” dedim. Döndü, masaya oturdu ve “Doğru söylüyor, hadi hepinizi tanıyalım, görev dağılımını haftaya bırakalım” dedi. Haftaya tek bir değişiklik olmuştu. Surdışı il başkan yardımcılığını bana verdiler. Dolayısıyla böyle 5-6 ay ANAP’ta siyaset yaptım aslında. Kendimi daha çok ifade etmek, bir şeyler yapmak istiyordum. Ben cumhuriyetin değerlerine inanan, İstiklal gazisi bir dedenin torunu olarak Atatürk sevgisiyle büyümüş, Türkiye’nin her değerini bilen, hisseden, 5-6 yaşından beri din eğitimi almış, inançlı, herkese eşit bakabilen biriyim. Evet, muhafazakâr bir aileden geliyorum ama sosyal demokrat değerlerle üniversitede tanıştım. Bu değerleri benimsedim, inandım. 2008 yılında siyaset yapmak için gerekçelerim vardı ve adresim CHP’dir dedim. Başka siyasi partilerden teklif aldım ama hiç düşünmedim. 

Yazının Devamını Oku

10 soruda Fırat’ın doğusu... Hedeflerden biri Süleyman Şah’ın yerine taşınması

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarının ardından Türkiye, beklenen Fırat’ın Doğusu hamlesi için hazır. Amerika çekilir mi ? Hedeflerden biri Süleyman Şah Türbesi’ni yerine taşımak mı ? Astana ortaklarının tavrı ne olur ? Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz ile 10 soruda operasyonu konuştuk.

1-Ocak-Mart arası Afrin’e  yapılan Zeytin Dalı Harekatı başladığında şu görüş hakim oldu: Fırat’ın Doğusu’na gitmeden olmaz! Bu hedef niçin önemli?                        

Gitmeden olmaz çünkü Suriye’nin kuzeyinde eski adı Mare koridoru olan bir bölgede aynı Kuzey Irak’ta olduğu gibi butik devlet yaratılmak isteniyor. Tek bir etnisiteye dayalı ve ABD desteğinde… Oysa bölgede Kürtlerin yanında Araplar, Türkmenler, Yezidiler de yaşamaktaydı ve halen sayıları azalsa da mevcutlar. Daha önce yapılan iki harekât 2011’den itibaren adım adım birleştirilen El Cezire ve Kobani (Ayn el Arab) kantonlarının batıya sarkmasını engellemişti. Bölgede IŞİD bahane edilerek ABD desteğinde bir devletçik inşasına girişildi. Çekirdek kökleşirse gelecekte de genleşir. Türkiye için hatta bölge için huzursuzluk kaynağına dönüşür. Öncelikle Suriye parçalanmış olur. Başka alanlardaki parçalanmalara vasat yaratır. Emperyalizmin sürekli top koşturacağı bir alana dönüşür. Güncelliğinin örneğini, hem Suriye’nin parçalanmasında hem de ABD’nin İran’a olası müdahalesi için vekalet savaşçısı rolünde  görmek mümkün. 

2- Plan, Fırat ile Dicle arasındaki bütün şeritte 30-40 kilometre derinliğinde bir tampon bölge kurmak mı?                                                                           

Öyle olduğunu sanmıyorum. Amaç, kantonların birleştirilerek tek bir blok oluşturmasını engellemektir. Zira 30 kilometre derinlikten sonra da bir egemenlik alanı yaratmaları mümkün. O nedenle belki el Cezire ve Kobani arasına da bir kalkan koyma ihtiyacı öngörülmüş olabilir. Belki birden fazla cep yaratıp kantonları birbirinden tecrit etmek amaçlanmıştır. 

3- ABD, Fırat’ın doğusuna yönelik her girişimde DEAŞ’la  savaşın sekteye uğrayacağını söylüyor. Bundaki gerçeklik payı nedir?

Bu söylem, ipe un sermenin diplomatik versiyonudur. Ciddiyetten uzaktır. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da konuşmasında, ‘gerekiyorsa IŞİD’i biz temizleriz’ dedi. 

4- Washington hem ‘endişe kaynağı’ diyor hem operasyona yeşil ışık yakıyor. Ne dersiniz, ABD ile bir çatışma yaşanır mı yoksa sınırlı bir operasyona göz yumar mı?                      

Siyasi irade, ABD ile çatışmamayı baştan tahdit olarak koydu. Bu nedenle bir çatışma beklenmemeli ama böyle bir risk mevcut. Eğer bir uzlaşma sağlandıysa teorik olarak ‘çatışma yaşanmaz’ diyebiliriz. Eğer ABD bu operasyona ses çıkarmazsa bundan en büyük dersi PKK’nın çıkarması gerekir. Güvendikleri dağlara kar yağacak demektir. Tabii ülkemizde ABD’yi her şeye kadir görenlerin de çıkaracağı dersler olacaktır. 

Yazının Devamını Oku

İlkay hayat kurtaracak

Prof. Dr. Metin Sitti, dünyanın gözde araştırma kurumlarından Max Planck Enstitüsü’nün ilk Türk direktörü. Geçen hafta Koç Üniversitesi Rahmi Koç Bilim Madalyası’nın da sahibi olan Sitti, geliştirdiği küçük robotları, tedavilerde ulaşılamayan bölgelerde kullanmayı hedefliyor. Ünlü bilim insanı, klinikte ilk kullanılacak robota, 37 yaşında kaybettiği beyin cerrahı kız kardeşi İlkay’ın adını verecek.

Einstein’da kurucularından olduğu Max Planck Topluluğu’nun ilk Türk direktörüsünüz. Sizi tanıyalım, nerede doğdunuz, nasıl buraya geldiniz?

Türkiye’de Kırşehir’de doğdum, Kayseri’de ilkokulu, İzmir’de ortaokulu ve liseyi okudum. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde elektrik-elektronik mühendisliği ve fizik çift ana dal programında lisans eğitimimi yaptım. Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans derecemi aldım. Bu sırada TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde CAD/CAM Robotik Bölümü’nde araştırmacı olarak çalıştım. Türkiye’de doktoraya kadar zamanımı geçirdim. Tokyo Üniversitesi’nde elektrik mühendisliği bölümünde doktora yaptım. Ondan sonra da Amerika’da Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı ve eğitmen olarak üç yıl çalıştım. 16 yıldır da Carnegie Mellon Üniversitesi’nde profesör olarak çalışıyorum.  

Birçoğumuz Aziz Sancar’ı da Nobel Ödülü aldığında tanıdık. Rahmi Koç Ödülü verilmese belki sizi de bilmeyeceğiz. Bu bizim ayıbımız. Bir bilim insanı olarak bu sizi nasıl etkiliyor?

Türkiye’de yurt dışında çalışan bilim insanlarının haberleri arada basında çıksa da bunlar marjinal kalıyor. Zaten bilimle ilgili haberler genelde Türkiye’de fazla yayımlanmıyor. Bizim bilim haberciliğini iyice düşünmemiz lazım. Ödüller dışında da bilim adamlarını, bilim ve teknolojideki gelişmeleri yakından takip etmek gerekiyor. Bu yurt dışında çok yapılıyor. Gazeteler ve dergilerden bu konuda özelleşmiş birçok gazeteci, beni sık sık arar ve yeni bir şey var mı diye sorar. Takipçisi de çok. Şöyle bir durum da var: Bilim adamları olarak basına çıkma konusunda çok da büyük bir hevese sahip değiliz. Amacımız şöhret olmak değil ama böyle haberler daha çok insana yaptıklarımızı anlatmayı ve ulaştırmayı sağlıyor. Bizden çok insanları yaptığımız bilimsel gelişmelerden haberdar etmek açısından önemli. Türkiye için de bu çok yararlı olur. 

Babanız köy enstitülü, değil mi?

Annem, babam Kayseri’nin köyünde doğdular. Babam köy enstitüsünden mezun olup İngilizce öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik yaparken, dışarıdan aynı zamanda hukuk bitirdi. Sonra İzmir’e taşındık ve orada öğretmenliği bırakıp avukat olarak uzun yıllar çalıştı. 

Yazının Devamını Oku

"İzmir endişe ediyoruz diyorsa ciddiye almak lazım"

İzmir, AK Parti’nin zorlandığı şehirlerden biri, hatta birinci sıradaki… Bu zorlu kent için büyükşehir belediye başkan adaylığı açıklanan eski Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci geçmişte de Denizli Belediye başkanlığı yaptı. İlk röportajını Hürriyet’e veren Zeybekci, hayat tarzına müdahale edilmesinden endişe eden İzmirliler’e seslendi: Demek kendimizi anlatamadık, biz hep İzmir’i AK Partili yapmaya çalıştık, aslında AK Parti’yi İzmirli yapmalıyız ve ideolojik duvarın ötesine geçmeliyiz…”

Eleştirilerden başlayalım. İsminiz açıklandığında sizin için “İzmirli bile değil” dendi. Ne diyeceksiniz?

Soyadımıza baksınlar. Pösteki sayar gibi saymak istemiyorum ama bununla ilgili tereddütü olanların tamamından fazla İzmirliyiz. Kimin İzmir’de dokuz ilçede işyeri var? Kimin İzmir’de bir şirketi var ki, 540 çalışanı var? Kim İzmir’de son yıllarda kurumlar vergisinde sahip olduğu şirketle ilk üçte, beşte yer alan bir performansa sahip? Bunları söylerken olmayanlara karşı bir kinayeli tutum içinde değilim, bizi İzmirli saymayanlar bilsin diye söylüyorum. İzmir, Anadolu’nun dünyaya açılan bir çıkış kapısı… İzmir Anadolu’nun da özeti zaten. 

İşyerleriniz, çalışanlarınız var ama ne kadar tanıyorsunuz ki kenti?

Bakanlığım döneminde de Denizli’ye gitmeden önce mutlaka uğradığım yerdir. Şunu söylemek istiyorum: Tek başına İzmir derseniz büyük bir haksızlık olur. İzmir’i sırtını Anadolu’ya döndürüp, kendi içine kapatırsanız da haksızlık olur. Bakanlığım döneminde de İzmir’de çok önemli projelerim oldu. İzmir’i düşünürken tek başına planlamak yetmez, Ege’yi planlamak lazım. Bu coğrafyanın konuşulması lazım İzmir dendiğinde. Ben İzmir’i iyi tanıdığımı düşünüyorum. Çok daha iyi tanıyacağıma inanıyorum. 

İpek Özbey - Nihat Zeybekci

- “Mahallenin en güzel kızı, İzmir'i kim istemez” dediniz, cinsiyetçilikle eleştirildiniz…

“İzmir’i istiyor musunuz” diye sorduklarında içimden geldiği gibi, bütün samimiyetimle söyledim. Mahallenin en güzel kızı İzmir, kim ona yakın olmak, kim ona hizmetkâr olmak istemez ki! Bir de İzmir doğuştan çok güzel bir şehir. Özenilerek yaratılmış bir şehir. Doğal güzellikleri, iklimi, imkânları, tarihi, lokasyonuyla… Anadolu’nun en güzel şehri. Bunun gereği yapıldığı ve Anadolu’nun zenginliklerini de üzerine süs olarak taktığınız zaman dünyanın en güzel şehirlerinden biri olma potansiyeline sahip. Kim istemez ki böyle bir şehre hizmetkâr olmak. Kim istemez ki bu şehrin kalbini çalmak? Benim oradaki söylemime bir kadın-erkek ilişkisi bağlamında bakmak bence büyük bir haksızlık, biraz da kısır bir bakış açısı olur. Söylemimiz gayet samimi, doğal. Bizim insanımızın ağzından çok kolaylıkla çıkabilecek bir söylem. Cinsiyetçi demek gerçekten haksızlık…

Yazının Devamını Oku

'Batı’nın medeniyet adına söyleyecek sözü tükendi, İslam dünyası ise sözünü arıyor'

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, yeni kitabı ‘Barbar, Modern, Medeni’de Batı’nın medeniyet anlayışını masaya yatırıyor. Kalın’a göre, Batı bu kavramı bir sömürgeleşme aracı olarak kullandı. Peki İslam medeniyeti nasıl Avrupa’nın gerisine düştü, nerede hata yapıldı? AB bizi ‘medeni’ olmadığımız için mi istemiyor? Kalın ile kitabının ışığında gündemi de konuştuk.

2018’de yayınlanan ilginç bir haberle açıyorsunuz kitabı. Anlatır mısınız?

Bilimadamları, Amazon Ormanları’nda drone’ları kullanarak yaptığı araştırmada bir kabileye rastlıyor. ‘Medeniyetten uzak, teknolojiyi kullanmayan, ilkel ama ok ve yay kullanma becerisine sahip, dış dünyadan korkan bir kabile’ deniyor. Haberin son cümlesi daha da çarpıcı: ‘Geçen yıl altın madencileri bu kabilenin 10 kadar üyesini öldürmüştü…’ Bu son cümleyi okuyunca, ‘Burada ilkel ve medeniyetten uzak, barbar olan kim, medeni olan kim?’ diye sormak gerekiyor. Bu ormanlarda yaşayan insanlar tabiatla ve kendileriyle barışıklar, dışarıdan birileri geliyor, altın hırsıyla onları öldürüyor. Yine de barbar olan bu kabilenin insanları. Sizce de büyük bir tezat yok mu ortada? Biz bugün barbarlığı da, modernliği de eşzamanlı olarak yaşıyoruz. İlerleme çağında yaşadığımızı söylüyoruz ama 20.Yüzyıl’ın tarihine bakın. 1. ve 2. Dünya Savaşı, Holokost, Bosna Soykırımı, Ruanda’da yaşananlar, kitle imha silahları, küresel ısınma… Vahşi kapitalizmin sınır tanımayan yayılmacılığı, Filistin meselesi, işgaller, savaşlar, bunları alt alt koyduğunuzda barbarlığın pekçok modern örneğini görürsünüz.

İbrahim Kalın - İpek Özbey

‘Barbar, modern ve medeni’ kavramlarını yanlış mı kullanıyoruz?

Bu, 18 ve 19’uncu yüzyıl’da Aydınlanma sonrası düşüncenin Avrupa merkezci bakış açısıyla inşa ettiği kavram setinin bize dayattığı bir durum. Burada barbar; batılılaşmamış, batılı anlamda modernleşmemiş toplumları ifade ediyor. Avrupalılar gittikleri yerlere medeniyet götürdüğünü ileri sürüyordu. Bunun için de ‘medenileştirme misyonu’ diye bir tabir icat etmişlerdi. Fransızlar Afrika’yı, İngilizler Hindistan’ı, Hollandalılar Endonezya ve Malezya’yı işgal ederken ‘Biz kötü bir şey yapmıyoruz, onlara medeniyet götürüyoruz’ diyorlardı. Bir kere baştaki varsayımın kökten sorgulanması gerekiyor. Bir Çinli’nin, Afrikalı’nın, Endonezyalı’nın, Hindistanlı’nın medeniyetten yoksun olduğu sonucuna nasıl vardınız? Kendi toplumsal, siyasi, iktisadi standartlarınızı mutlak medeniyet diye başkalarına nasıl empoze ettiniz?

Hâlâ Avrupa merkezci bakış açısıyla mı hareket ediliyor?

Yazının Devamını Oku

Sorun kanunlar değil uygulamada

MHP’nin af teklifine sıcak bakmayan AK Parti’nin düzenlemesindeki ayrıntılar ortaya çıkmaya başladı. Peki bu değişiklikler ne getirecek? Af hangi koşullarda tartışılmalı? “Sorun kanunlarda değil, uygulamada” diyen İstanbul Üniversitesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer akademisyenlere yönelik göz altıları da değerlendirdi: “Yetkili makamlar hukukun gerektirdiği şekilde, zamanında ve etkin müdahale yapmaz ise, işte o zaman "provokasyonlara" uygun zemin doğar.”

2004’te Türk Ceza Hukuku reformu yapıldı. Siz de mimarlarındandınız. TCK’nın yeni bir reforma ihtiyacı var mı?

Bütün toplum kesimlerinin katıldığı bir reformdu bu. O zaman AB sürecindeki birçok ülkenin yaptığından çok daha kapsamlı bir reform. Sorun şurada: Uygulayabildik mi? Bu reformun en büyük talihsizliklerinden biri özel yetkili mahkemelerde paralel yapının kumpas davalarıdır. Bu kumpas davaları, reforma büyük bir darbe vurdu. Şimdi biz bu darbenin artçı sarsıntılarını yaşıyoruz. Devamında çok büyük sarsıntı; 15 Temmuz kanlı darbe girişimi geldi. Bu da Türkiye’yi tümüyle sarsan bir darbe oldu ve bundan sonra tekrar toplumun ve devletin kendisine gelip, bir hukuk devleti, bir hukuk toplumu olması yolunda bir uğraş vermesi gerekiyor ve veriyor. Ancak burada da şöyle bir sorun ortaya çıktı: Toplumun ve devletin geçirdiği büyük travmalar sonrası ortaya konan bazı tepkiler hem aşırıya kaçıyor, hem de hukukla pek uyuşmayan tepkiler. Bunların başında da aşırı tutuklamalar -ki bu bizim eski bir hastalığımız- cuma sabahı olduğu gibi sabaha karşı insanların evine baskın şeklinde operasyonlar yapmalar geliyor. Bunlara kumpas davalarında başvurulurdu. Davetiye ile çağrılacak insanların, gece evlerine baskın yapılıyordu ve biz o zaman da bunu eleştiriyorduk. “TCK reformuyla ‘Bir gece ansızın gelebilirim’ hukuku sona ermelidir” diyorduk. Ancak aradan 10 yıl geçti, bu zihniyet sürüyor. Dolayısıyla bizim sorunumuz reformları hayata geçirmektir. Bu reformları hayata geçirirken sorunları çözmek yerine, yeni sorunlar üreten kanunlar yapıyoruz. 

Mesela?

Sürekli cezaları arttırıyoruz. Uyuşturucuyla ilgili cezaları 2014’te epeyce arttırdık. Uyuşturucu kullanıcıları için tedavi öngörürken, bundan da nerdeyse vazgeçtik. Şimdi 2018’e geldik, ne oldu, uyuşturucu suçlarının arttığı söyleniyor. Demek suçları önlemek için cezaları arttırmak yanlışmış. Başka bir örnek vereyim: Cinsel suçlarda…

Birkaç yıl önce cezaları arttırdık. Ama şimdi deniyor ki: “Bu suçlara ilişkin cezaların uygulamasında, adaletsizlikler var, cezalar çok arttı. Cezaevleri doldu, afla boşaltalım.” Gördüğünüz gibi kanunları ve reformu tam olarak uygulayıp, sonuçları beklemek yerine sorunları arttıran yeni kanunlar yapıyoruz. 

Prof. Dr. Adem Sözüer - İpek Özbey

Cinsel suçların kamuoyunda büyük infial yaratması yasa yapıcı üzerinde baskı mı oluşturuyor acaba?

Yazının Devamını Oku

Kemal Kılıçdaroğlu: Nesini taklit edelim?

CHP’de tartışma bitmiyor. Son olarak Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz, Türkçe ezan ile ilgili sözleri nedeniyle disipline sevk edildi ve Kılıçdaroğlu’nu hedef alarak, “Tarih seni yargılayacak” dedi. Peki CHP, neden bu tartışmalardan uzak duramıyor. Yerel seçimlere doğru, bu çalkantı partiyi nasıl etkiliyor? Büyükşehir adayları netleşmeye başladı mı? Mustafa Sarıgül, Muharrem İnce aday olacak mı? CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile konuştuk. Röportaj sırasındaki izlenimim, Kılıçdaroğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun başarısının sürekli altını çizmesiydi. CHP’nin İstanbul adayı İmamoğlu mu? Hepsini konuştuk.

-         Türkçe ezan tartışması sonucu disiplin kuruluna sevk edilen Ardahan Milletvekiliniz Öztürk Yılmaz “Ne yaparsan yap, istifa etmiyorum. Tarih seni yargılayacak” dedi, cevabınız nedir?

Kendisi disipline verildi, yorum yapmam etik olmaz. 

-        CHP'lileri 'ahıra çevrilen camiler, İslam düşmanlığı' tartışmalarından neden uzak tutamıyorsunuz?

CHP’nin programı, seçim bildirgeleri, söylemleri vardır. Eğer siz kendinize özgü bir düşünce ortaya koymak istiyorsanız partiden ayrılırsınız. Partinin içindeyseniz, onun ortaya koyduğu kurallara uyacaksınız. Zaten partili olmak, kendini sınırlamak demektir. Herkes farklı düşünebilir, biz yetkili kurullarımızda bu farklılıkları özgürce tartışırız. Ama kendi düşünceni kurumsal bir düşünce gibi açıklayamazsın. 

-        Benzeri tartışmalar partiye ne kadar zarar veriyor?

Elbette zarar veriyor. Yıllar yılı CHP’yi din karşıtı olarak tanımladılar. Oysa dine en büyük saygısı olan parti biziz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ancak biz ne kendimizin ne de herhangi bir vatandaşımızın inancını siyasete malzeme etmeyiz. Allah ile kul arasındaki manevi bağ, insanın kendi zenginliğidir. Benim bu en saf, en temiz inancı sorgulama, bu inancı siyasetin bir konusu olarak değerlendirme hakkım yoktur. Kimin inançlı, kimin inançsız olduğunu kul değil, Allah bilir. 2. Dünya Savaşı’nın zor koşullarında dahi dönemin hükümeti camilerin onarımı için yaklaşık 2,5 milyon Türk Lirası harcama yapmıştır. Yine aynı dönemde İnönü, olası bir hava saldırısında zarar görebilecekleri endişesiyle, Kutsal Emanetleri Niğde’deki bazı camilerde koruma altına aldırmıştır. Ki bu emanetler arasında Sevgili Peygamberimizin sancağı, Hz. Osman’a ait olduğuna inanılan Mushaf da bulunmaktaydı. Bir başka örnek ise 31 Mayıs 1940 tarihli TBMM Genel Kurulu’nda bulunmaktadır. Tutanakları okuduğunda Vakıflar Genel Müdürlüğü  sadece İstanbul’da dahi onlarca camiyi onardığı görülecektir.  Örneğin dönemin Tokat Milletvekili Nazım Bey, “İstanbul’da birçok camiler tamir ediliyor” diyerek Çinili ve Şemsipaşa Camilerinin onarımından bahseder. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. 

İpek ÖZBEY - Kemal KILIÇDAROĞLU

Yazının Devamını Oku

Çok oy almak için defolu aday göstermeyiz

AK Parti’de 31 Mart yerel seçimleri için adaylık başvuruları bugün başlıyor. Partinin yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcısı ve adı kulislerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için geçen Mehmet Özhaseki, adayları nasıl belirlediklerini anlattı. Yerelde MHP ile ittifakın sona ermesinin sonuçlara olası etkilerini de konuştuğumuz Özhaseki, büyükşehirler konusunda iddialı: “İzmir’de kazanacağız ve İzmirlilere o lezzeti tattırıp hizmetlerimizle kalıcı olacağız.”

.

Mehmet Özhaseki: Çok oy almak için defolu aday göstermeyiz

.

Yazının Devamını Oku

İlber Ortaylı: Atatürk’ün hayalindeki ülke

Türkiye Cumhuriyeti bugün 95’inci yaşını kutluyor. Peki Atatürk nasıl bir liderdi ve nasıl bir ülke hayal ediyordu? Galatasaray Üniversitesi ve MEF Üniversitesi öğretim üyesi, Hürriyet yazarı Prof. Dr. İlber Ortaylı’yla 1923 Türkiyesinin koşullarını, Cumhuriyet sürecini ve gündemdeki tartışmaları konuştuk. Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Mustafa Kemal Paşa’nın hayalleri çok açık. Beynelminel kültürü benimseyen bir ülke. Kadın-erkeğin eşit, fevkalade üretken, okuma-yazma meselesinin halledildiği, eğitimin gittikçe arttığı bir Türkiye” diyor.
İlber Ortaylı anlattı: Atatürk’ün hayalindeki ülke
Yazının Devamını Oku

Kraldan çok kralcıların cinayeti

Kaşıkçı suikasti bütün dünyada büyük yankı uyandırdı. Çeşitli ülkeler cinayete değişik politik güdülerle yaklaştı. Peki plan başarılı mıydı, yoksa çok mu amatörce planlanmıştı? Ceset nerede olabilir? Sorguda öldürülmüş olması inandırıcı mı? Cinayeti, ortaya çıkan son veriler ışığında Mesut Demirbilek'le masaya yatırdık. Demirbilek İstanbul Cinayet Bürosu’nda dedektif olarak çeşitli rütbelerde görev yaptıktan sonra New York John Jay College of Criminal Justice’de “Suç Araştırmaları ve Teknolojileri" üzerine yüksek lisansını tamamlamış bir uzman. Demirbilek’e göre, Suudiler ceset konusunu Vahabilik inancına dayandırmaya çalışıp cesedin yerini söylemeyerek yapılan vahşeti gizlemeye çalışabilirler.

.

Kraldan çok kralcıların cinayeti

.

Yazının Devamını Oku