Yeni Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliği: Sadabad Paktı

8 Temmuz 1937 tarihinde Türkiye, İran, Irak ve Afganistan hariciye vekilleri Tahran’da Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya temsilcileriyle bir araya gelerek bir anlaşma metnini imzaladılar. Tören Şah Rıza Pehlevi’nin Sadabad denen o devir için en modern, Kuzey Tahran’daki yazlık sarayında yapılmıştır. Türkiye’nin Ortadoğu’da etkin bir siyaset uygulamaya başladığının işaretiydi.

25 Haziran 1938’de yürürlüğe giren anlaşma 5 yıllıktır ve taraflardan biri vaktinde çekilme isteği belirtmedikçe, pakt 5 yıl daha uzayacaktır. Bu paktın hazırlık çalışmaları İran’ın reformatör şahı Rıza Pehlevi’nin Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaretiyle başladı. Uzun seyahati boyunca Şah Türkiye’nin yeni kurulan sanayi tesislerini, İstanbul, Ankara ve hatta Zonguldak’ı gördü. Bazı projelerini dönüşte gerçekleştirdi. Atatürk ve Rıza Şah arasındaki asıl proje ise Sadabad Paktı’dır. Irak’la temasa geçildi. Yeni Türkiye, Arap isyanını başlatan bir hanedanı bu sefer Ortadoğu’nun şekillenmesinde müttefik olarak görüyordu.

Yeni Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliği: Sadabad Paktı

ALMANYA PERDE ARKASINDA

Hariciye Vekili Nuri Said Paşa İstanbul’da yetişmiş, Türkiye’ye hâkim bir Iraklıydı. İran Dış Bakanı Kazimi Tahran’daki büyükelçimiz Cemal Hüsnü Bey de hazırlayan heyettedirler. Britanya bu ittifaka müspet olarak bakmış ve desteklemiştir. Şu var ki dış bakanların toplantısı birkaç kere yapılabildi. Son bakanlar konseyi 1939’da yapılmıştır. Ondan sonra İkinci Dünya Harbi’nin gölgesi düşmüştür. Paktın asıl çekindiği kuvvet yeni Sovyetler Birliği’ydi. Bu bilhassa İran açısından doğrudur. Savaşa girerken Türkiye açısından İngiltere ve ABD’nin pek tasvip etmeyeceği bir durum daha ortaya çıktı. İran şahı bölgedeki İngiliz hegemonyasına karşı Almanya’ya yanaşmıştır. Daha pakt imzalandığı sırada bile sahnede görünmeyen Almanya perde arkasındaydı. Nazi Almanyası ve İran arasında bir yakınlaşma söz konusuydu.

BAĞDAT PAKTI YÜRÜMEDİ

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra paktın tekrar merkezi organlarının çalışmaya girmesi düşünüldüyse de gerçekleştirilemedi. 1979’da Humeyni rejimi tek taraflı olarak çekildiğini ve anlaşmayı feshettiğini bildirince Sadabad Paktı ortadan kalktı. Mamafih 1955’ten beri Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliği Demokrat Parti iktidarı döneminde İran, Pakistan, Irak ve Türkiye arasında imzalanması da bir gerekçe olmuştur. Yani Pakistan, Afganistan’ın yerini almıştır. Bağdat Paktı, Sadabad Paktı kadar başarılı yürümedi, Doğu’da ve Batı’da soğuk bakışlarla karşılandı. Yavaş yavaş yerini CENTO’ya terk etti. Özellikle Irak ihtilaliyle Arap Ortadoğusu’nun bu paktın dışında kaldığı İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin kendine özgü zikzaklı politikasıyla Türkiye’yle olan yakınlığı frenlediği de bilinir.

USTACA DAVRANMALI

Sadabad Paktı Türk dış politikasının Lozan’dan sonraki içe dönme devrine son vermiştir. 1930’larda Balkan ülkeleriyle yapılan Balkan Antantı, ardından Hatay konusunda izlenen etkin politika (nihayet ilhakla sonuçlandı) Sadabad Paktı’nı bu gelişmelerin bir parçası haline getirmiştir.

İkinci Cihan Harbi’nden sonra Türkiye’nin Ortadoğu ve Balkanlar’da bu tip etkin bir dış politika gütmesi fiilen imkânsızdı. Bugün dünya değişiyor. Etkin bir dış politikada kendimizi uzak tutamayız ama bunu gerçek bir ihtisas, soğukkanlılıkla yapılması ve yürütülmesi gerektiği açıktır.

1930’ların Ortadoğu politikasına ilave edilecek bir unsur Libya’daki müdahaledir. Coğrafya genişliyor. Genişleyen coğrafyanın ayrı hassasiyetler, ayrı dengeler ve dengesizlikler yaratacağı açık. Galiba öyle bir döneme geldik ki infiradcılığın dışında ihtiyatlı ve ustaca hareket etmek zorundayız.

SEVGİLİ MESLEKTAŞIMIZ

Bizim kuşak tarihçiler arasında “Evy” olarak tanınır ve sevilir. Şu anda Yunan Milli Araştırma Enstitüsü’nde direktör yani profesör payelidir. Daha önce Küçük Asya Enstitüsü’nde bir görevi vardı. Memleketi Anadolu’dur. Karamanlılardandır. İlgileri çok geniş fakat ciddidir. Birincisi şarapçılık ve zeytinyağı tarihçiliği üzerine araştırmaları. İkincisi Karamanlıca Rumcası daha doğrusu Türkçesi dediğimiz Helen harfleriyle Osmanlı Türkçesinden daha sade bir Türkçe olan Anadolu’daki Rum Ortodoks Hıristiyan Türklerin konuştuğu dildir. Bilhassa 19. asırda bu dilde, bu harflerde basılmış edebiyatı önce sevgili dostumuz ve hepimizin eniştesi Robert Anhegger şimdi de “Evy” etraflıca inceler. 41 adet kitabı bu üç konuya ayrılmıştır. En son çıkan bir çalışması İstanbul Rum’u Epameinondas Kyriakidis’in kaleme aldığı “Beyoğlu Sırları”nın Karamanlıcaya yapılan çevirisinin tekrardan günümüz Latin harfli Türkçesine uygulanmasıdır. Yine aynı şekilde Ezop’un hayatı ve masalları üzerine Karamanlıca ve Osmanlıca yayınlarındaki bir alay hikâyeyi günümüz Türkçesine uygulayarak Libra Kitap’tan çıkardı (“19. Yüzyıl Osmanlıca ve Karamanlıca Yayınlarda Ezop’un Hayatı ve Masalları”). Kitap çok karmaşık görünüyor. Evet Türklerin girmediği din ve kullanmadıkları alfabe yok gibi ama bütün bu kalabalığın ortak özelliği Türklerin hep Türkçe konuşması, yazması ve huyu suyunun birbirine benzemesidir.

Yeni Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliği: Sadabad Paktı

40 YILI AŞAN KATKI

Evangelia, Osmanlı tarihinin her safhasında ve her şubesinde Eğriboz (Evvoia) Adası’nın tahrir defterlerini yayımlamak gibi (15. asır) çalışmalar yaptı. 40 yılı aşan araştırma ve katkıları ancak son 15 yılda Türk Tarih Kurumu ve Cumhurbaşkanlığı tarafından değerlendirilerek taltif edildi. Onu hâlâ hem Atina’da, hem Midilli’de, hem de Ayvalık’taki yaz okulunda Osmanlı tarihini okutur ve araştırmacı yetiştirirken görürüz.

NİCE YILLARA...

Cana yakın, yerine göre bürümcükten ince karakterli, yerine göre de taş gibi katı dilli bir sevimli dostumuzdur. Nice yıllara birlikte olmak ve çalışmalarını değerlendirmek dileğiyle... Son zamanlarda İSİS gibi beynelmilel yayınevimiz ve İstanbul’daki İstos Yayınevi Anadolu Rum kültürüne adanmış birçok eser çıkarıyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Azerbaycan’ın Karabağ’ı

18. asır sonundan itibaren bugünkü Azerbaycan, muhtelif hanlıkların idaresi altındaydı.

Karabağ Hanlığı da bunlardan birisidir. Türkmen asıllı Safevi hanedanının hâkim olduğu dönemde bugünkü Azerbaycan da İran Şahlığı’nın sınırları içine girmişti. Nadir Şah’tan sonra arada bir Osmanlı devri hâkimiyeti de vardır. Safevilerden sonra burada yerli hanedanlar yönetimi ele aldı. Kafkas’ın en ilginç bölgelerinden biridir. Güzelliği ve verimliliği bir tesadüf değil, bilhassa ‘muganni’ ve ‘muganniye’lerinin renkli sesleriyle tanınır. Birçok ülkede böyle bölgeler vardır. Muhtemelen Karabağ’ın coğrafi konumu, rakımı ve halkının folkloru buna imkân sağlıyor. Geçmiş asırlarda ve halihazırda birçok Azerbaycanlı ses sanatçısı Karabağ’dan çıkmıştır.



RUSYA’NIN ELİNE GEÇTİ

19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’ndan Rusya’ya Ermeni göçü başlayınca bunların bir kısmı Karabağ’a yerleştirildi, bu, 1828 Türkmençay Antlaşması sonrasıdır. Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti yani İran şahlarının kuzey kesimini kontrol ettiği İran bölgesi, bu antlaşmayla birden Rusya’nın eline geçmişti. Nüfus hareketlerinin kontrolü tamamıyla Rusya İmparatorluğu’nun bürokrasisine bağlıydı ve Çarlık bürokrasisi nüfus hareketlerini gerçekten etkin bir politika için kullanmayı biliyordu. Çarlık, bütün imparatorluklar için kaçınılmaz olan bu politikayı en fazla uygulayanlardandır.

STALİN KULLANMADI

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Seferi yapan ilk mareşal Yavuz Sultan Selim

Tam 500 sene evvel, 20 Eylül gününde cihan tarihinin ve ateşli silahlar devrinin en önemli mareşallerinden biri Yavuz Sultan Selim Han vefat etti. Babasının öldüğü noktada ölmüştü. Rumeli seferi yolunda... Dünya tarihinde ateşli silahlar döneminin başlangıcında “Yıldırım Seferi” yapan ilk mareşal olduğunu belirtmek abartma sayılmamalıdır.

'Yavuzculuğu her yerde kullanmaktan imtina etmeyen anlayış ve kültür çevreleri nedense bu 500. yılı pek çabuk geçiştirdiler. Akademik çevrelerden en hafif anlamıyla ciddi olan, yeni buluşlar ve tetkikler içeren bir sempozyum görmedik, “Çelebi böyle olur bizde Yavuz Selim olmak”. Büyük hükümdarın 500. ölüm yıldönümü sessiz sedasız geçti. Yavuz Sultan Selim’i kasaba mahallelerinde ucuz politika malzemesi olarak tartışmak dururken ciddiyet nemize gerek!

ÇÖLÜ AŞIP KAHİRE’YE GİRDİ

Yavuz Sultan Selim Han, şairdi, Farsçası mükemmeldi, Arapçası da öyleydi. Kırım Hanlığı bölgesini, Kafkasya ve Karadeniz’i onun kadar iyi bilen bir komutan yoktur. Sekiz yıllık saltanatın öncesinde 20 yılı aşkın bir süre valiliği (Trabzon sancak beyi), daha doğrusu komutanlığı vardır. Âdeta bağımsız hareket eden bir prensti. Kanuni’nin de kendisinin de talihini o tayin etmiştir. Onun tasavvuru sayesinde Muhteşem Süleyman’ın dikensiz bir yolu oldu. Yavuz’a “tiran” ve “müstebit” gibi lafları yalnızca cahiller eder. 16. asırda tahta geçmenin yolu hem Doğu’da, hem de Batı’da onunkinden daha farklı yöntemlerle olmuyordu. Sina Çölü’nü, çöl tarafından geçip Kahire’ye giren o oldu. Bunun örneği de yoktur. Kendisinden sonraki örnek Birinci Cihan Harbi’ndeki Cemal Paşa hezimetidir. 1914 yılında Kanal Harekâtı’nda ordunun lojistiği hazindi ve askerimiz kum fırtınalarında telef oldu.

YENİ BİR KİTAP

Bu sıralarda Yale Üniversitesi tarih profesörlerinden Alan Mikhail, Yavuz Sultan Selim’in bir dünya cihangiri olduğunu ve tarihi değiştirdiğini ileri sürdü (Yavuz Sultan Selim’i anlattığı “God’s Shadow” kitabının yazarı). Yazarın 18. asır Mısır ekolojisi üzerine yazdığı kitap da ciddi bir eserdir (“Osman’ın Ağacı Altında - Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çevre Tarihi”, İş Kültür Yayınları). Her tarihçinin okumasını tavsiye etmişimdir. Yazık ki Anadolu üzerine böyle bir eser yok.

ELEŞTİRİ İNSAFLI DEĞİL

Bu profesörü eleştiride Amerikan usulü bir modelle karşı karşıyayız. Harvard Üniversitesi Türk araştırmaları profesörü Cemal Kafadar ile Chicago Üniversitesi’nden Cornell Fleischer meslektaşlarımız ortaklaşa bildiriyle Alan Mikhail’i yerden yere vuruyorlar (“How to Write Fake Global History”, Cyber Review of Modern Historiography). Bu makaledeki eleştirileri pek insaflı bulmadığımı söylemeliyim. Mikhail’in abartmaları ondan daha fazla abartılarak tenkit ediliyor. Bu gibi usullerin genç nesiller tarafından benimsenmemesi gerektiğini ve eski oryantalistiler döneminin tenkit ciddiyetine avdet edilmesini tavsiye ediyorum.

DENİZCİLİĞİ GELİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Suna Kıraç'ın ardından...

Bu hafta çarşamba günü, Türkiye sanayinin şu ana kadarki en etkili kişiliklerinden birini, Suna Kıraç’ı ebediyete yolladık.

19. asır ağır sanayinin yüzünü, Türkiye İmparatorluğu kendi tebaasından görmedi; bizim sanayicilerimiz ancak Cumhuriyet’te ortaya çıkmaya başlayan, Türkiye’nin ve Cumhuriyet’in kurucu neslinden sonraki kuşaktır. İlk kuşağın kahramanları kendi geleneksel kültürleri, aile ve çevre içindeki yetişme disiplinleri ve çekinceleriyle önemli birikimi fedakârlık ve düzgünlükle yaptılar. Mesela kahve dedikoduları ve efsaneleri dışında Vehbi Koç eğitimsiz değildir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Hıfzı Veldet (Velidedeoğlu) ve Mahir (İz) Hoca’yla birlikteki ilk zabıt kâtiplerindendir. 1920’lerin tahsillilerindendir, Ankara İdadisi’nde okumuştur. Merhum Asım Kocabıyık İstanbul Üniversitelidir. Ama tevazu ile öğrenmeye devam eden etkili bir öğrenciydi. Borusan onun sayesinde hem iktisadi hayatımızı ve sanayimizi hem de kültürel hayatımızı katkılarıyla zenginleştirmeye devam ediyor.



İNGİLİZ DİLİ ÇEVRESİNDE EĞİTİM

Birinci kuşak, ikinci kuşağın Avrupa eğitimi görmesini ama bunun daha çok İngiliz dili çerçevesinde olmasını haklı olarak istedi ve devleti de böyle bir eğitime yöneltti. Suna Kıraç Arnavutköy Amerikan Kız Koleji mezunu, Semahat Arsel ve rahmetli Sevgi Gönül de Robert Kolejlidirler. İçlerinde en genci olan Suna Kıraç’ın Robert Koleji’nde açılan yükseköğretimde ‘İş idaresi’nden mezun olduğu, aynı zamanda da dışarıdaki tetkiklerini yaptığı açıktır.

ÇALIŞKAN VE DİKKATLİYDİ

Yazının Devamını Oku

Sakarya zaferi

Sakarya Muharebesi 22 gün, 22 gece sürecek, yani 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül 1921’de bitecektir. Sakarya Muharebesi’yle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, tanınan ve ön planda tutulan, önerilerinden ve stratejik planlamalarından çekinilen orduya sahip bir kuvvet olarak görüldü. Bu, 30 Ağustos için kaçınılmaz, dinamik bir dönemi başlattı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin iç isyanları bastırdığı ve mahalli direnişe halk kuvvetlerini de kattığı dönem 1920’de bitmiştir. Bu dönemin en düzenli ve etkili direnişinin, Hatay Dörtyol’da başlayıp Maraş, Antep ve Urfa’da doruğa ulaşan savunmalar olduğu açıktır. 1920 yılının mayıs ayında Fransızlarla yapılan anlaşmayla güneydoğu cephesi teminat altına alınmıştır. Böylece ismi geçen savunma noktaları ve Sykes-Picot Anlaşması’nın Fransa’ya vaat ettiği, neredeyse Malatya’ya kadar olan bölge savaşın dışında kalacaktır. Fransa ile ilişkilerin sürdüğü bu dönem, 1921’de Sakarya Muharebesi sonunda Fransız dış politikasının kesin kararıyla artık karşılıklı tanımaya da dönüşecektir. Moskova ve Kars antlaşmalarıyla da Türkiye’nin doğusundaki sınır çizilmiştir.



Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ordularının Yunanlar karşısında etkin bir savunma gösteremediği açıktır. Bununla birlikte başta Anastasios Papulas olmak üzere Yunan ordu komutanları Anadolu içlerine ilerlemekten, yani yeniden iktidara dönen Kral Konstantin’in stratejisinden pek hoşnut değillerdi. Bunun realist olmadığı açıktır.

ROMA TAKTİĞİ UYGULANDI

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı (yani başbakan derecesinde sayılabilir) Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla mesafe bırakarak Sakarya hattının doğusuna çekilmesi gibi bir strateji uygulamaya başladılar. Bu ilginçtir, ancak tarihte uygulanmamış değildir. Roma orduları karşısındaki Mitridat’ın sistemidir. Aynı stratejiyi Napolyon’a karşı Kutuzov da uygulamıştır ama orada çok daha geniş bir alan ve Fransa için yabancı bir iklim söz konusuydu. Buna rağmen cesurane atılımın Sakarya’da tuttuğu görülecektir. Ordular bütün Osmanlı tarihi boyunca en güçlü zamanlarda bile düzenli bir ricat yapamıyordu. Ricat bir müddet sonra bir bozguna dönüşmekteydi. Hünyadi Yanoş’a karşı da 1440’larda bu görüldü. Ordu ancak Varna’da toparlanabildi ve müdafaaya geçebildi. 1683 yılının eylülündeki Viyana bozgunu ise ricatin bozguna dönüşmesidir. İlk defadır ki ricatin Roma ordularındaki recedere (Lat., geri çekilme) tarzında düzenli bir yöntemle uygulandığı görülür.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman

1566 yılında bugün (6 Eylül), Osmanlı tarihinin en uzun süre saltanatını süren, hayatı boyunca Bağdat, Tebriz, Viyana, Belgrad, Rodos deniz cengiyle Ortadoğu ve Avrupa atlasını değiştiren, Macaristan krallığının, 1526 yılı 29 Ağustos’undaki Mohaç cengiyle sonunu getiren Muhteşem Süleyman öldü.

Son seferi Zigetvar Kalesi’neydi, bu kalenin kuşatması süresince ölümcül şekilde hastalığı arttı. Son hücum emrini verdiğinde ruhunu da teslim etti ve bu son hücumla da kale düştü. Tıpkı bundan 177 sene evvel Kosova’da büyük ceddi Sultan I. Murad’ın naaşına yapıldığı gibi hükümdarın iç organları ruhunu teslim ettiği yere gömüldü. Daha sonra oraya bir türbe yapılacaktı. Bu türbe Macaristan’ın 1686-89 yeniden Habsburg Alman kuvvetlerinin eline geçişinden sonra tahrip edilmiştir. Türbe şu sırada Macar Bilimler Akademisi’nin desteği ile Macar mimar ve tarihçilerin takdire şayan mesaisiyle tekrardan tespit edilmiş bulunuyor, belirlenen yer tarihi belgelere de uyum göstermektedir.

ÖLÜMÜ GİZLENDİ

Padişahın ölümü tabii ki ordudan gizlendi. Âdeta mumyalanarak, Zigetvar’a gelirken olduğu gibi zaman zaman dönüş yolunda da arabaya oturtuldu. Tahtına oturtularak, zaferi kazanan ordu selamlattırıldı. Ne var ki Belgrad’a ulaştığında haber duyulmuştu. Ordunun feryad-ı figânı Şehzade Selim’in Kütahya Sancağı’ndan yetişmesinden sonra arttı. Dönüş yolunda Edirnekapı’ya yaklaşıldığında kapıkulu askerinin ilk isyanı ortaya çıktı. Zigetvar’dan dönüşteki başarılı ameliyeyi ve Edirnekapı önündeki kargaşayı Muhteşem Padişah’ın son sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa geçiştirmiştir. Zeki ve büyük bir devlet adamı olduğunun ilk göstergesi de bu oldu denebilir.



Zigetvar önündeki cenkte Macaristan’ın ünlü komutanı Zrinyi Miklos cesur ve akıllı bir müdafiydi, ama Zigetvar’ın alınması Osmanlı İmparatorluğu’nun Macaristan üzerindeki hâkimiyetinin berkitilmesi ve Habsburgların imparatorluğunun devamlı müdahalelerinin önlenmesi bakımından önemliydi. Nitekim de öyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Ağustos zaferleri

Ağustos ayının Türkiye tarihinde önemli meydan muharebelerinin ve zaferlerinin ayı olduğu bilinir.

Ağustosun bu alanda bereketli bir zafer kronolojisi göstermesi bir tesadüf değil; zamanın savaş teknolojisi ve Türk ordularının belirli bir stratejik alışkanlığı bu ay üzerinde bazı savaşların yığılmasına neden olmuştur. Hatta bu bazen bizim seçimimizin dışında zorunlu olarak da böyle gelmiş olabilir. Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt’te Romanos Diogenes ile karşılaşması şüphesiz ki Selçuklu ordusunun, özellikle süvarinin savaş için kendine uygun bir mevsimi, yani ağustosu seçmesi ile ilgilidir. Sultanın amacı Anadolu’nun fethine devam etmekten çok güneyde Suriye, Filistin ve Mısır’a yönelmekti. 1526 Mohaç Cengi, Osmanlı ordularının Avrupa seferine belirgin bir mevsimde başlaması, mevsime göre konaklamalarla belirli mıntıkaya ulaşılmasıyla yakından ilgilidir. Daha erken ulaşma iklim, daha geç kalma da yine iklim nedeniyle tercih edilmiyordu. Her halükârda Mohaç’la Osmanlı İmparatorluğu büyük Macar krallığını ortadan kaldırdı ve bir gün içinde zaferle Avrupa kuvvetler dengesini altüst ederek, iki asır kadar süren ayrı dengelere dayalı yeni bir dönemi başlattı.



AĞUSTOSUN SON SAVAŞI

Hiç şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan Birinci Cihan Savaşı’ndan sonraki vahim yenilgi ve istilayı getiren mütareke ve Sevr dönemi, diplomatik bakımdan daha erken, fakat ön planda yine ağustos-eylülde devam eden 1921 Sakarya Meydan Muharebesi ve onun neticesinde Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ana strateji konusunda müttefiklerle tam anlaşamaması yüzünden zorunlu olarak ağustosa kaymış son büyük savaştı.

BÖLÜNME KESİNLEŞTİ

Yazının Devamını Oku

Evrak yanlış okunmuş

Cumhurbaşkanı ile Kars gezisinde temasa geçen Başvekil Şükrü Saracoğlu’nun, von Papen’in kendisine Almanya’nın adaları teklif ettiğini bildirdiği görülüyor. Cumhurbaşkanı, “Almanların adaları kayıtsız şartsız teslim etmeyeceğinin çok açık olduğunu, bu yüzden İngilizler ve Yunanlarla ihtilafa girilemeyeceğini” belirtiyor.

1943 yılında Türk dış politikası büyük gerilim içindeydi. Sovyetler Birliği ile istenen Saldırmazlık Paktı, Stalin’in açık reddine değil ama oyalamasına tosluyordu. İngiltere ve Fransa ile olan benzer antlaşmaların bu mekânda ve zamanda pek fazla bir şey ifade edemeyeceği açıktı.

Almanya, Türkiye’nin istediği bir müttefik değildir. Türkiye’ye bu dönemde ve hatta sonraki dönemdeki yönelen Alman taraftarlığı ithamları asılsızdır. Belirli istisnalar hariç bürokraside böyle bir hava yoktu ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Alman antipatisi açıkça ifade edilmese de köklü prensiplerinden biridir. Türkiye her gününü endişe ile atlatan bir ülke haline dönmüştü. Savaşın sıkıntıları, alınan asayiş tedbirleri şüphesiz ki iktidarla geniş kitlelerin arasını soğutmaya yetiyordu. Üstelik Alman-Sovyet, Ribbentrop-Molotov Saldırmazlık Paktı ve ikisi arasında Doğu Avrupa’nın paylaşılmasının yarattığı havayı çaresizlik içinde seyretmekten başka bir durum düşünülemezdi.




UYKUDAN KALKIP ZEYBEK OYNADI

Yazının Devamını Oku

Sevr'in 100. yılı

Geçtiğimiz pazartesi, 10 Ağustos Sevr Antlaşması’nın 100. yıldönümüydü. Hiç şüphesiz o dönemde de ölü doğan bir antlaşma olduğunu söyleyenler oldu. Birinci Cihan Harbi’ni bitiren son antlaşma olması öngörülüyordu. Osmanlı’nın Avrupa ve Ortadoğu’daki topraklarının elinden alınması ve paylaşılmasını da hedefliyordu.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan farklı olarak orada yeni bağımsız ulusal devletlerin ortaya çıkışına rağmen sonra Ortadoğu Arap ulusunun adı kullanılarak İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki yeni egemenliği belgelenmek gayretindeydi. Ulus-devletler yaratmayı amaçlayan Ermenistan ve Kürdistan projesi ise gayriciddi olarak kaldı. Konferans boyu ne hazırlık olan Londra Konferansı’nda ne de daha sonra Ermenilere gereken dikkatin gösterilmediği ve kaale alınmadıkları açık. Hesapça İstanbul dahil olmak üzere Trakya’daki topraklar Yunanistan’a verilecekti. Tepki sert oldu. Ama en önemli tepkilerden biri, o tarihte sayıları artık 80 milyonu geçen Hint Müslümanlarının protestosudur. Halifenin mekânını elinden alamazdılar. Lloyd George ileri gittiğini anlamıştı. Bizzat Hindistan Naibi Edwin Montagu bile bu konudaki genel ilkelere ihanet edildiği belirmekten kendini alamadı. Adaların Yunanistan’a verilmek için Türkiye’den tamamen alınmasında ise herkes müttefikti. Trakya’da ise Çatalca ve Istranca hattında duranlar vardı. Marmara bölgesinin hâkimiyeti Türklerde kalmakla birlikte Beynelmilel Boğazlar Komisyonu’na havale edilecekti.




TBMM’Yİ RESMEN TANIDI

Türkiye’nin mali kontrolü daha da güçlendi. Düyûn-u Umûmiye hayata devam etmekle birlikte İngiltere ve Fransa’nın çok fazla söz sahibi oldukları yeni mekanizmalar geliştirildi. Londra Konferansı’nda Sadrazam Tevfik Paşa antlaşmanın kabul edilemez olduğunu söyledi. Zaten Ankara hükümetine saygısını belirtmişti. Bütün mesele 1920’de kuruluşu tamamlanan TBMM’nin bilhassa 1919’daki Maraş, Antep ve Urfa savunmasından sonra varlığının açıkça ortada olmasıdır. Nitekim İstanbul’da son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı şehrin ikinci bir işgaliyle dağıtıldığı için bir Şûra-ı Saltanat toplandı. Mareşal Ferik Ali Rıza Paşa’nın reyi dışında davetli üyelerden kurulan Saltanat Şûrası Sevr’i kabul ettiği halde Ankara hükümeti reddetti. Padişahın tasdikine de sunulamadı. İtalya, Ankara hükümeti tarafındaydı. Saint Jean de Maurienne antlaşmalarında kendisine vaat edilen bölgelerin hiçbiri kendisine verilmiyordu. Adeta Muğla Antalya işgalini bile Yunanistan’ın İzmir’e çıkarılmasını protesto için emrivakiyle gerçekleştirmişti. Fransa, Britanya ile çaresiz beraberliğine 1921 Sakarya zaferinden sonra son verecek ve Ankara Antlaşması’yla TBMM hükümetinin varlığını resmen tanıyacaktı.

Yazının Devamını Oku

1967'den 2020'ye Lübnan

1967 yılıydı... Sınırdan içeri girdiğimizde Lübnan’ın ne olduğu anlaşılıyordu. Arap dünyasının refahına girmiştik. Baalbek, Efes’i, Aezani’yi, Antakya’yı gören beni bile çarptı. Burç Meydanı bir harikaydı. Bugün orada patlamanın vurduğu son darbeyle bir harabe doğdu.

1967 Mart ayı olmalı. Baharın ilk ayıydı. Türk-Arap öğrencilerin tertiplediği bir otobüs turuyla Ortadoğu sınırını geçtik. Ortadoğu’ya ilk girişim değildi ama en ilginci olacaktı, çünkü İskenderun’dan Halep’e geçiyorduk. Güzelim Halep’ten Şam’a, Beyrut’a, Beyrut’tan eski Kudüs’e. Tekrar Amman üzerinden Şam ve geri dönüş. O yıllardaki Türklerin Arabistan gezileri böyleydi. Çoğunlukla toplu pasaportla seyahate çıkan öğrenciler vardı. Kimsenin fazla alışveriş yapacak hali yoktu ama alışveriş yapacak bir-iki kişi de kafilede yer almıştı. Dünyayı gördükleri yoktu. İki kız daha Halep Kalesi’ndeyken “Bu harabenin ortasında ne yapacağız ki? Beyrut’a gidelim” diye yakındılar.
Beyrut’u niçin çarpıcı bulduğumuz açıktı. Halep’in eski atmosferi, Şam’ın yakın zamana kadar korunan tarihi folklorik görünümü bizim millete ilginç gelmiyordu ama sınırdan içeri girdiğimizde Lübnan’ın ne olduğu anlaşılıyordu. Gümrük memuru bir güney Fransız işadamı kılığında geldi. Gözlüğünden ceketine kadar havalıydı. Çapkın gözlerle kızlara baktı ve indi. Artık Arap dünyasının refahına girmiştik.



NE DE OLSA BAALBEK

Baalbek, Efes’i, Aezani’yi, Antakya’yı gören beni bile çarptı. Ne de olsa Baalbek’ti. Lübnan bütün yeşilliği ve güzelliğiyle önümüzdeydi. Harabenin girişindeki memurun bile bir refahı ve güveni aksettirdiği görülüyordu. Etraf daha bakımlıydı. Derken Cebel-i Lübnan gözümüzün önüne geldi. Dağdan yavaş yavaş Beyrut’a doğru iniliyordu. Etraf her birisi Arap dünyasının zenginliğini nakleden villalarla, iyi giyimli insanlarla, binaların önü pahalı otomobillerle doluydu. Beyrut uzakta göründü. Cebel’den iniş bir harikaydı. Beyrut’un, Chicago Üniversitesi profesörlerden Bert F. Hoselitz’in “Parazit şehirler” diye ifade ettiği kavramı bölgenin bütün iktisadi zenginliğini nakleden, ithal malını içerilere sevk eden, bankalarına birikimlerini toplayan örneklerine uyduğu açıktı.

Yazının Devamını Oku

Dikkati ve iştahı üzerine çeken mekân: Kıbrıs

Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’in müstakil en büyük adası, bütün Akdeniz’in ise üçüncü büyük merkezidir. Tarihteki rolü ve yerleşimi itibarıyla Sardinya ve Sicilya ile mukayese edildiğinde daha erkenden bakır ve bronz çağını yaşadığı görülür. Aslında siyasi önemi dolayısıyla diğer iki adadaki medeni olayları aynı yoğunlukta yaşayamadıysa da önemini her zaman korumuştur. Sicilya’da milattan önceki 6-7’nci yüzyıllardaki büyük Yunan kolonizasyonu hareketine benzer bir olay Kıbrıs’ta görülmez. Sakinleri ve sanat eserleri itibarıyla çok özgündür. Akdeniz’e ilk defa çıkan Mısırlılar hatta Fenikeliler evvelki Suriye ahalisi ve Hititler devrinde bile ismi sık geçmektedir. Siyaseten her zaman tercih edilen, dikkati ve iştahı üzerine çeken bir mekân olmuştur.

Bundan tam 449 yıl evvel, 1 Ağustos 1571 tarihinde Kıbrıs Osmanlılar tarafından fethedildi. Padişah II. Selim ve vezir-i azamı Sokullu Mehmed Paşa dikkatini Volga Don Kanalı bölgesine ve Süveyş’e yönelttiği için Kıbrıs’tan o kadar çok rahatsız olmuyor ve fethini tehir ediyordu. Padişahın civarı ve Lala Mustafa Paşa bu konuda çok ısrarcı olunca Kıbrıs kuşatması başladı.




1570’in mart ayı ile kuşatma başlar ve temmuz ortalarında Limasol Kalesi’ne ulaşılır. Kale Venedik tarafından boşaltıldığından Limasol fethedilmiştir. Demek ki güneyden bir fetih başlatılmıştı. İlerleyiş kolaydı, çünkü 1204 Haçlılar seferinden beri ada üzerine hâkimiyet kuran denizci İtalyanlar ve bilhassa Cenevizlilere karşı Venediklilerin galebe çalması yapıyı değiştirmişti.

Yazının Devamını Oku

Ayasofya

Ayasofya bir klasik Roma mimarlık ve mühendislik eseridir. Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ve Miletoslu (Milet) İsidoros, Roma mimarisindeki geniş kubbelerin silindir dayanağı yerine burada kemerlere ve sütunlara dayandırma gibi zor bir iş başarmıştır. Unutmayalım ki Fatih Sultan Mehmed’ten beri Ayasofya’nın koruyucusu biziz.

Türkiye’de bazı insanların aslında kurnazlık sandıkları onulmaz bir açıkları vardır. Batı dünyasının gerçekten bir toleransa ve hoşgörüye doğru gittiğine herkesten fazla inanırlar ve bundan istifade ettiklerini düşünürler. Çünkü Avrupa’ya gelip gidenleri veya bir parça bulunanları her ne kadar Batı’nın bazı yönlerine dil uzatsalar da bir hayranlığa çok çabuk kapılırlar. Az okumuş bilmiş insanların bu genel bir vasfıdır, “ayran budalası” diye ifade edilir.

PAPA’NIN AYASOFYA DEMECİ

Batı Hıristiyanlığı, üç nesildir çocuğunu vaftiz ettirmese bile Hıristiyan kültürüne mensup münevverlere sahiptir. Solcu, ateist kültür yanında Yahudi aydınların beslediği bir kültürel dünya da vardır ve Germen-Fransız dünyasındaki bu zümre bütün katkılarına rağmen Hıristiyanların düşmanlığına da maruz kalmıştır. Sonu İkinci Dünya Savaşı’ndaki korkunç Holokost’la geldi. Batı’da insanlar Katoliktirler, başka mezhepten olanlar da vardır, gerçekten mutaassıp Protestanlar vardır. Ortodoks dünyası, Ortodoks rahiplerle geçinemese de, kiliselere pek uğramasa da Ortodoks’tur.




Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatından Adalet Ağaoğlu geçti

Adalet önemli bir yazardı, eleştirilerinde yerine göre bir çocuk kadar saf bir kişilikti. Yazarken kişilik olarak iğneli bir üslubu yoktu, ama ağır hicve de çok gülerdi. Ankaralı bir yazar ve aydın oldu. Orada defnedildi.

1969 yılında Ankara’da tiyatro eleştiri seanslarıyla tanınan Sanat Sevenler Kulübü’nde “Çatıdaki Çatlak”ın değerlendirme akşamı vardı. Yazar aslında bilinmeyen bir portre değildi. Hatta devlet tiyatrosu seyircileri bile onu “Evcilik Oyunu”yla tanıyorlardı.



1960’LARIN GÖZDE YAZARI

Kendisini ilk defa yüz yüze orada tanıdım. Oyun üzerine söz aldığım zaman Adalet’ten çok yanında rahmetli Sevgi’nin bazı konularda eseri yorumladığını gördüm. İkisi de 1960’ların gözde yazarıydı. Sevgi “Tante Rosa” ile, Adalet tiyatro oyunlarıyla seyirci karşısına çıkmıştı. “Çatıdaki Çatlak” Türk hayatının yeni değişimler karşısındaki mikro bir analizi ve tasviriydi. Büyük sloganlar atmaktan çok, evde kalmış iki kardeşin ve o döngü etrafında apartmandaki komşuların çıkmazını veriyordu. Çarpıcı bir tasvir söz konusu değildi. Hatta rollerin bazılarının yüz kelimeyi bile geçmeyecek bir kelime haznesiyle çizilip sürdürüldüğünü gördüm. Belli ki yazarın dramaturji ustalığı ve talimi çok yüksekti. Hayatın doğal akışı içinde bize sıkıcı görünen manzara ve hikâyeleri böylesine incelemek ve renkli olarak vermek bir ustalıktı.

Yazının Devamını Oku

Yaşananlar ciddi biçimde düşünülmeli

15 Temmuz’daki darbe girişiminin ordumuzun içine sızanlar tarafından tertiplendiği görülüyor.

Tertipteki acemilik, program düşüklüğü bunu destekleyen birinci kanıt. Bahriye’de ve Hava Kuvvetleri’nde alıştığımız, yüksek rütbeli subay tiplerinin darbeciler arasında görülmediğini belirtmeliyiz. Zira yetişmeleri ve fizik yapılarıyla askerliğin şartlarına uyamamışlardır. Genç yaşlardan itibaren askerlikte yetişmek gibi bir vasıf bu adamlarda pek görülmüyor. Bu doğrudan bürokrasideki kayırmacılıkla destekleniyordu. 

Anlaşılan darbe için bürokrat kadroların içine sızmaya daha çok dikkat edilmiş.

Uzak ve bigâne kalmadılar

15 Temmuz’un sonunda Türkiye nasıl bir yere gidecek? Şayet adam kayırmadan, tertiplerden vazgeçilir; seçmelerde daha bağımsız olmaya dikkat edilirse 15 Temmuz darbecilerinin getirmek istediği dejenerasyon, temel çizgi ve unsurlarıyla birlikte çabuk silinebilir. Aksi takdirde memlekete zaman zaman rengi değişen ama mahiyeti aynı olan örgütlenme ve sızma ve darbe teşebbüsleri görülebilir. Bütün yapılanmanın açıklığına rağmen özellikle dış diplomatik çevrelerde darbeyi Kemalist subayların tertiplediğine dair rivayetler dolaşıyor. Bunlara itibar etmek tabii ki son derece mantık dışı. Zira şurası çok açık, FETÖ hareketiyle Türkiye’de başka bir kültürün ve yapılanmanın ortaya çıkacağına inanan dış çevreler var.

Bu, büyük programın bir parçası olarak mı böyle? Acaba bu hareketi ne kadar desteklediler? Uzak ve bigâne kaldıklarını düşünemeyiz. Ama şurası bir gerçek; milletimizin içinde hak etmeden; akraba, hemşeri desteğiyle siyasi grup veya tarikat desteğiyle bir yerlere yükselme alışkanlığı ve eğilimleri var. Maalesef bu gibi eğilimlerin darbeciliğe kadar gitmesi Türk cemiyeti için en büyük tehlikeyi gösteriyor.

Türk eğitiminin kendine güvenli, kendini yetiştirmeye dış dünyada bile açık insanları üretme kapasitesi vardır.

Her şeye rağmen bu gibi insanların yanında, bu yeteneklere sahip olmayanların da aynı imkânlara erişme ve buna göre bir hayat kurma özlemi görülüyor. Hak edilmeyen atiyelerin, hak edilmeyen terfilerin istenmesi bu gibi hareketleri her zaman besler. Türk eğitiminin gerek memuriyette gerek özel sektördeki seçim sisteminin buna uygun şekilde yapılanması gerekiyor. Aksi takdirde geleneksel kayırmacılık, nepotizm görülür. Bunu bu gibi zamanlarda tekrardan ele almak ve düşünmek gerekiyor.

Otoriter eğilimler kuvvetleniyor

Yazının Devamını Oku

Gelibolu yangını

Pazartesi günü başlayan yangın salı sabahı kontrol altına alındı.

Bu gibi faciaların karşısında bazı insanların fantezisi gelişiyor. Yanan, kül olan(?) şehitliklerden bahsedenler oldu. Köylerin bittiğini söylediler. Poyrazın süratini abartanlar da oldu ama facia açıktı. Gelibolu üzerindeki hassasiyet normal karşılanmalıdır. Akbaş Şehitliği’nin adı çok geçti. Neyse ki yangın oraya kadar ulaşamadı. Aslında yayılma alanı için tespit edilen kontrol noktalarına bazen birkaç metre kala yangının durulduğu görülüyor. Gelibolu Yarımadası’ndaki itfaiye teşkilatı ne kadar yeterlidir bilmiyorum. Lakin etraf kazalardan hatta İstanbul’dan dahi itfaiye araçlarının, helikopterlerin olaya müdahale ettiği görüldü. Çanakkale Tarihi Alan Başkanlığı müstakil ve bu nedenle etkin koordinasyon sağlanabildi.




Facia, bereketli bir yılın mahsulünün civar tarlalarda yok olduğu anlaşılıyor. Aşağı yukarı dört bin dönüm yer kaybolmuş vaziyette. Yangının büyümesinde bir neden olarak karaçam dediğimiz ağaçların plantasyon yani yeniden dikim sırasında çok kullanılmasını gösteriyorlar. Galiba coğrafyanın mevcut ağaç ve bitki örtüsüne dikkat etmesi ve muhafaza etmesi lazım. Akdeniz Bölgesi’nde hassaten Ege’de artan yangınların önünü almak için bu mühim.

Yazının Devamını Oku

Filozofların prensi

Ortaçağın dünyasında ister İslam ister Endülüs ve Avrupa olsun İbn-i Sina veya Batı telaffuzuyla Avicenna, filozofların ‘meliki’ yani ‘prensi’ olarak bilinir. İran’da, Orta Asya’da hükümdarların ilmi ve felsefi anlamda takdirini hatta hayranlığını kazandığı gibi, hazık bir hekim olarak tedavileriyle de tanındı.

Şark’ta veya Garp’ta biraz mektep görmüş insanların hangisine sorsanız, size büyük bir hekimden söz eder ama hekimin temel eserlerinden söz etmesi daha zordur. Bazıları onun El-Kanun fi’t-Tıb kitabının “kanun” yani temel olduğunu bilir. “Arap” diyenler vardır, biz Türk diyoruz. En ünlü tıp fakültemizin hastanesine onun adını verirken böyle bir yaklaşımımız oldu.



FARS DİLİ ANADİLİ

Modern anlamıyla İranlı değildir ama Fars dili anadilidir. Zira bugünkü Orta Asya, ilk ve orta çağlarda Farsça konuşulan (Darî) bir bölgeydi. İşin ilginci İbn-i Sina Yunan felsefesini ve mantık sistemlerini derinlemesine tetkik etmiş ve çok önemli şerhlerle geliştirmiştir. Porphyrios’un Isagoge adlı eserinin İbn-i Sinâ şerhi “Îsâgûcî” başlığıyla biliniyor. Astronomide ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Ptholemaios’un (Batlamyus) Almagest’i onun Mecisdisi’nin konusudur. Hint aritmetiği okumuştur, bu, sıfıra operasyonel değer veren modern sisteme geçişin İslam dünyasına ve Batı’ya aktarılmasıdır. İbn-i Sina “Avicenna” diye biliniyor; telaffuzda kolaylarına öyle geldiği için; tıpkı diğer Doğulu büyük filozoflar İbn-i Rüşd; Averroes veya İbn-i Gabirol gibi...

İSMAİLİLERİN İÇİNDE

Yazının Devamını Oku

Macarların 'Sevr'inin 100. yılı

Birinci Dünya Savaşı kendilerinin de mecali tükenen galiplerin en acımasız biçimde mağlupları tarihten silme gayretiyle neticelendi. Almanya haklı olarak, savaşın baş sorumlusu görülüyordu.

Almanya’nın toprak kayıpları Polonya’ya bırakılan doğudaki topraklardı. Bunlar eski Polonya’dan Alman İmparatorluğu’nun (daha doğrusu Prusya’nın) 18. asırdan beri ilhak ettikleriydi. Aslında Cihan Harbi’nde Almanya’nın Polonya’ya terk ettiği topraklar bugünkünden daha azdır. Almanya ise daha çok Fransa tarafından ağır tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise parçalandı. Güney Tirol yani Meran (Merano) ve Bozen (Bolzano) İtalya’ya bırakıldı. Trieste ise İtilaf Devletleri’nin müttefikleri İtalya’ya bir kazık atması yüzünden Yugoslavya’ya bırakılmıştır. Avusturya İmparatorluğu Bohemya yani bugünkü Çekya ve Slovenya’yı kaybederek son küçülmeyi yaşamıştır.




Yazının Devamını Oku

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin 85’inci yıldönümü

Fakültenin kuruluş yasası, TBMM’de 14 Haziran 1935’te kabul edildi. Fakülte 1935 yılı sonlarına doğru ilk öğrencilerini aldı. Henüz Ankara Üniversitesi diye bir kuruluş yoktu. Başlangıçta çoğunluğu öğretmen okullarında veya burslu, yatılı liselerde yetişen gençler DTCF’ye yöneltilmişlerdi. Bunların içinde seçkin, zeki öğrencilerin mühendislik veya doğa bilimlerine yönelenlerinden de ikna ile alınanlar oldu. Halil İnalcık Hoca böyleydi.

O zamanın Ankara’sında yeni teşkil edilen bu fakültede sadece Türk edebiyatı ve tarihi değil Türk tarihinin dünyadaki yerini belirlemeye yardım edecek, Assiroloji, Sümeroloji, Hititoloji hatta Çin (Sinoloji) ve Hindoloji gibi dallar da yer alıyordu. 1933’teki Hitler Almanyası’nın Yahudi ve solcu bilginleri kapının önüne koymasıyla Türkiye birçok Avrupa ülkesinin aksine kapılarını bu mültecilere açtı. Hukukçular, hekimler, ziraatçıların dışında Yunanca ve Latince için profesör Georg Rohde, Arapça ve Farsça için Hellmut Ritter (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi), Karl Süssheim (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi) gibiler de Türk üniversitesine girdiler.




Birinci safha İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ydi. Ancak Cumhurbaşkanımızın ısrarıyla böyle bir akademinin adının Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi olarak düzenlendiğini görüyoruz. Tarih için filoloji ve coğrafya çok önemliydi. Arkeoloji ve prehistorya gibi dallar da eğitimin içinde kurumsallaştı. Avrupa’nın aydınlık değerlerini ideolojik baskılar dolayısıyla bir yana attığı dönemde Türk üniversitesi bundan istifade etti.

ÜNİVERSİTE HENÜZ KURULMAMIŞTI

Ankara Üniversitesi henüz kurulmamıştı. Başarılı bir Ziraat Enstitüsü vardı. Bunun ileride Ziraat Fakültesi ve Veteriner Fakültesi’ne dönüştüğünü göreceğiz. Tıp fakültesi henüz yoktu, doktor Eckstein gibi ünlü hekimler Numune Hastanesi’nde klinik başkanı oluyor ve ihtisas yaptırıyorlardı. Hukuk mektebi 1925’ten beri vardı. Dolayısıyla oraya da bazı hukuk bilginleri celbedildi ve eğitimin düzeyi çok çıktı.

Yazının Devamını Oku

ABD'nin geleceği

25 Mayıs 2020’de Minnesota eyalet devletinin Minneapolis şehrinde 44 yaşında, görünüşte muhatabını ürkütecek kadar boylu boslu olan George Floyd, polis çavuşu Derek Chauvin’in aşırı şiddet kullanımıyla öldü. Fotoğrafların da gösterdiği biçimde polis memuru gövdesinin bütün ağırlığıyla maktulün şahdamarına ve boynuna basmış. 1960’larda da Amerika’yı sarsan güney eyaletlerindeki siyahi hareketler bu ülkeyi bazı yönden anlayışa ve değişikliğe götürmüştü. Bu seferki değişikliklerin sathi ve gerçekten oyalayıcı tedbirlerle bastırılması mümkün değil.

Birleşik Devletler dünyanın her yerinden gelen göçmen kitlelerinden oluşuyor. Bunların içerisinde kendisine hiç sorulmadan hiçbir hayal ve ümit beslemeden yaşadığı Afrika savanlarından ve ormanlarından vahşi yöntemlerle avlanarak getirilen, gemilerde yer bile olmadığı için ambarlardaki raflara uzatılarak uzun yolculuğa katlanan, yarıya yakını telef olduktan sonra öbürlerinin Maryland’ın Annapolis gibi kentlerinde satışa çıkarılan, köle olarak çalıştırılan, ailelerin üyelerinin birbirinden koparılarak başka çiftliklere satılmasıyla eğitimden uzak yetişen kalabalık bir azınlık, Afrikalı Amerikalılardır. İster istemez çalışmışlar, çalıştırılmışlar ve Birleşik Devletler’in zenginliğinin temelini oluşturmuşlar, kendilerinin ise hiçbir şeyleri olmamış. Anayasal reformlar ve temel insan hakları hepsi için eşit ama üst derecedeki eşitliklerin alta ve pratik hayata indikçe ihlal edildiği hep görülmüş ve 1860’larda iki katledilen lider, Başkan Lincoln ve 1960’larda da Başkan Kennedy’nin gayretlerine rağmen tamamlanamayan bir süreç söz konusu.



GÖÇMENLERİN BENCİL SESİ

Amerika her göçmene ayrı bir dünya olarak görülüyor. Bazen Türkiye’den, İran’dan, Akdeniz ülkelerinden ve tabii İskandinavya ve Almanya’dan giden insanlar ve torunları, garip bir şekilde ortak bir zihniyetin içine giriyorlar, “Biz çalışıyoruz, vergilerimiz bu adamların mı sağlık hizmetlerine gidecek?” veya “Okulda okuyacak halleri yoksa zorla mı eğitim vereceğiz? Parasını kim ödeyecek” gibi sloganlar farklı coğrafyalardan gelen göçmenlerin ortak bencil sesi oluyor.

AMERİKALILAR ÜRKTÜLER

Yazının Devamını Oku