İlber Ortaylı

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması: Lozan

14 Ağustos 2022
1922’de Mudanya Mütarekesi’nde Türk ordusu nereye girmişse oralar elde kaldı. Lozan’da toprak bıraktığımız doğru değildir. İktisadi menfaatlerini, Avrupa devletlerinin hiçbiri kaybetmek istemedi fakat yeni Türkiye bu konuda hiçbir taviz vermedi ve kapitülasyonları kaldırdığını tasdik ettirdi. Lozan Antlaşması bir zaferdir.

Lozan Barışı’nın tarihi önemi, Birinci Dünya Savaşı’nı hukuki sınırları itibarıyla sona erdiren son barış olmasıdır. Zira daha evvel 1919’da merkezi devletlere İtilaf Devletleri tarafından zorlama olarak öne sürülen ve Paris-Versay civarı saraydaki köşkler veya semtlerin ismini tanıyan bu anlaşmaların hepsi, yenilenlerin ağır şartlar altında ezilmesi, iktisaden çökmesi siyasi yapıların parçalanması ve hatta dağılmayla sonuçlandı. Mesela Macaristan, Trianon Antlaşması ile büyük toprak kaybına uğramıştır ve Macar ulusunun büyük bir kısmı yabancı topraklarda kaldı.

TOPRAK BIRAKTIĞIMIZ DOĞRU DEĞİL

En azından onun kadar ağır şartlar ve düpedüz küstah söylemlerle Sevr’e gidildi. Ankara’da Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kurulması ve mevcut Anadolu direnişinin etrafında ordunun da hızla teşkili, Sevr’in Ankara tarafından reddine, İstanbul’da da meclis yerine teşkil edilen bir Şura’da tasdik edilse de nihai imza sürecinde takılmasına kaldı. Yeni Türkiye, yeni bir anlaşmaya gidecekti. Ne var ki Londra Konferansı olsun, Fransız-İngiliz uzlaşması olsun, iki devlet arasındaki bütün uzlaşmazlıklara rağmen Türklerin anavatan hâkimiyetini ve özgürlüğünü tanımaktan uzaktı. Bu nedenle 1922’de Mudanya Mütarekesi’nde Türk ordusu nereye girmişse oralar elde kaldı. Lozan’da toprak bıraktığımız doğru değildir. İstirdad ettiğimiz; yani kurtardığımız bütün memleket parçaları Lozan’da elde kalacaktır.

Lozan Antlaşması bir zaferdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki antlaşmalar içinde, tarafların egemenlik ve eşit şartlar altında müzakere ettikleri ve Türkiye’nin ileri sürdüğü tezlerin, İtilaf Devletlerince, başta İngiltere olmak üzere kabul edildiği bir antlaşmadır. Lloyd George çoktan iktidardan çekilmişti. Lord Curzon alıştığının ve umduğunun aksine muvafakat gösteremedi.



Yazının Devamını Oku

Rumeli’den Asya’ya Enver Paşa

7 Ağustos 2022
Dört yabancı dili bildiği bilinir. Gördüğü simayı bir anda resmedecek kadar bilgili ve becerikli bir portre ressamıydı. Berlin’deki askerleri ve bizzat imparatoru hayran bıraktı, büyüledi; hem de kendisi Almanya’dan büyülendi. Balkan Savaşı’nda kaybedilen Edirne’yi geri alarak ‘Edirne Fatihi’ oldu. Asya Türklüğünü ayaklandırmak niyetindeydi. 41 yaşında şehit düştü. Bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük hadiselerle 20. yüzyılın başındaki tarihe giren komutan az bulunur.

1881 İstanbul doğumludur. Köken itibarıyla Rumeli’de Gagavuz Türklerinden bir aileden geliyor, annesi de Kırım Türk’ü. Besbelli bu ailede her şeyden önce Türklük konuşulmuş. Fakat Enver Paşa’nın ileriki hayatında İslamcılık (Panislamiz) önde gidiyor; bu Talat Paşa’dan farklı yönü. Bilhassa Murat Bardakçı’nın “Enver” kitabını ele almalı. Enver Paşa’nın hayatı ve devri için okunacak önemli bir kitap da Şevket Süreyya Aydemir’in “Enver Paşa” adlı dev eseridir. Üç cildi keyifle okursunuz; hem Enver Paşa’nın hayatı hem de bütün 19 ve 20. yüzyıl dönemecindeki Osmanlı daha iyi anlaşılır, hissedilir.

Enver Paşa alışılmış bir kariyer takip etti. Ortaokuldan itibaren askeri mektebe müracaat etti. Adeta Mustafa Kemal’in sivil ilkokulu bırakıp askeri rüştiyeye adım atması gibi. Birinci değil ama dereceli olarak İstanbul’daki Harbiye’yi, ardından iki yıllık Harp Okulu’nu bitirdi, 21 yaşında.

Makedonya çetelerini takipte başarılı olduğu görülüyor; uyanık bir subaydı. Dört yabancı dili bildiği bilinir. Adeta mahkeme ressamları gibi, gördüğü simayı bir anda resmedecek kadar bilgili ve becerikli bir portre ressamıydı. Bu, Osmanlı kurmaylarında görülen özelliklerdendi.

KENDİSİNE HAYRAN BIRAKTI

Enver Bey cesurdu ve dağa çıkmakta tereddüt etmedi. Makedonya’daki ordunun ayaklanması, Sultan Hamid’i Meclis-i Mebusan seçimleri için, sansürü kaldırma ve meclisin açılması için zorladı. Bir sene içinde padişahın tahttan indirilmesiyle Enver Bey öne çıktı. Ardından Berlin’e ateşemiliter olarak gönderildi. Hem Berlin’deki askerleri ve bizzat imparatoru hayran bıraktı, büyüledi hem de kendisi Almanya’dan büyülendi; bu önemli bir özellik. Alman kuvve-i askeriyesinin yenilmezliğine inanıyordu ve o zamanlar Batı Avrupa için en iyisi olan Almanya’nın pek de haksız olmayarak sosyal düzeninin hayranıydı. Bütün bunlar Almanya’nın Birinci Cihan Harbi’ni kazanması için bir garanti teşkil etmiyor ama Enver Paşa kendi dinamizm ve bilgisine uygun bir kuvvet bulmuştu. Almanya’ya bağlılığı yüksekti; Padişah’a göstermediği saygıyı Kayzer Wilhelm’e gösterirdi.EDİRNE FATİHİ

Balkanlar’daki çete savaşlarında gösterdiği başarıya binaen artan rütbesiyle Trablusgarp’a gitti. Doğrusu Sunusileri, Libya’nın savaşçı ve dindar halkını örgütlemekte çok başarılı oldu; ikna kabiliyeti yüksekti. O zamanki Trablusgarp-Bingazi (Libya) halkı da iyi savaşçılardı. İtalya durduruldu. Balkan Harbi’nden Balkanlar’da çıkan isyana katılmak üzere geri döndü. Vaziyet vahimdi; Türkiye sıkıştırılmıştı. Balkan Savaşı’nın sonuçları malum; taht şehri Edirne bile elden çıkmıştı. Fakat İkinci Balkan Savaşı’ndaki boşluktan dolayı Bulgaristan’ın Edirne bölgesindeki müdafaasının gevşekliğini tahmin etti ve ani bir hücumla istirdat etti; yani bölgeyi geri aldı. “Hürriyet Kahramanı Enver Bey” şimdi artık “Edirne Fatihi” de olmuştu. Rütbesi Albay, aynı yıl içerisinde, birkaç ay sonra Tuğgeneral (mirliva) oldu. Ve nihayet 1912’deki Babıâli Baskını’ndan sonra da Talat Paşa’nın öncü olduğu ama bir komitenin yönettiği, İttihat ve Terakki’nin hâkim olduğu görüldüğü ekipte kendisi Harbiye Nazırı yapıldı. Yemen Savaşı’nın başarılı komutanı ve Yemenlilerle o derece de başarılı diplomatik barış yapan, Kurmay Başkanı da İsmet Bey (İnönü) olan Ahmed İzzet Paşa’nın Harbiye Nazırlığı’ndan uzaklaştırılmasıyla onun yerini aldı.

HEM YENİLEDİ HEM TAHRİP ETTİ

Şurası bir gerçek, dinamik bir Harbiye Nazırı gelmişti. Ama

Yazının Devamını Oku

Çocuklarımız

31 Temmuz 2022
Çok insan babaanne, anneanne ile dedenin verdiği kültürel kalıplarla şekillenmiştir. Üzerinde teyzesinin emeği, annesininkinden çok olanlar vardır. Ama Türkiye’de endüstrileşme ve çarpık şehirleşmenin paletleri bütün bu insanları sildi. Yerine yenileri türedi. Baba anneyi dövüyor, boşanıyorlar. Kadın, üzerinde hiçbir etki yapmamış bir sevgili buluyor. Yeni gelen adamın işi, çocukları istemem demekle başlıyor. Çocuk yok ediliyor, en son örneğini birkaç gün evvel gördük.

Şu sıra Papa Francesco Kanada’da tövbe haccına çıktı. Katolik cemaatini ziyaret ediyor. Ama programının ağırlığı, yakın zamanlarda; yani 1800’lerin sonu ile 1990 arasındaki bir asır içinde Katolikliğe döndürülmek için zorla okullara getirilip doldurulan Kızılderili çocuklarının gördüğü kötü muamele ve zulüm. Hatta hakaret, zorbalık, taciz dolayısıyla hayatlarını kaybedenlerin mezarları, misyoner okullarının bahçelerindeymiş. “Kalpten özür diliyorum” diyor. Kuşkusuz sönen hayatlar ve o halkın kırılan dallarının telafisi mümkün değil.



AİLE VE MAHALLENİN ÖNEMİ

Türkiye çocuklara karşı işlenen suçlar ve cinayetlerde önde giden bir ülke değil. Dış ülkelerde çok daha feci olaylar oluyor ama oralarda duyuluyor; biz de duyulmuyordu. (Mesela Fransa’da 1984’te eli kolu bağlanıp suya atılan Grégory Villemin cinayeti halen çözülemedi.) Aslında sayının azlığı da mühim değil. Bizi yaralayan, kendi çocuklarımızın hali. İnsanların yalnız kalabalıkta yetiştiği, ailenin dışındaki akrabalık ve sülale ilişkileri ile pek araları hoş olmayan en azından Tacitus’un Germania’sından beri bildiğimiz Germen yalnızlığı bu toplumda yoktur, başka problemler vardır. Fakat aile ve mahalle baskılarının sadece sıkıcı bir yönü üzerinde duranlara karşılık bizim kuşağın hayatında bile bunun koruyucu bir müessese olduğu görülürdü. Çok insan babaanne, anneanne ile dedenin verdiği kültürel kalıplarla şekillenmiştir. Üzerinde teyzesinin emeği, annesininkinden çok olanlar vardır; teyze, yarı annedir. Hayatı onlarla paylaşan damat bey, ailenin sevilen eniştesidir.

YENİ İNSAN TİPLERİ TÜREDİ

Bu süratle kayboldu.

Yazının Devamını Oku

1500 yaşına doğru... Ayasofya

24 Temmuz 2022
Yeryüzü tarihinde kubbesi ve duvarlarıyla dört dörtlük bir şekilde ayakta kalan Ayasofya kadar eski bina yoktur.

HİÇ kimse Roma’daki Panteon’dan bahsetmesin veya Venediklilerin barut deposu olduğu için Venedik-Osmanlı Savaşı’nda çatısı uçan Parthenon’dan da söz etmesin. Bu iki binanın mimari tekniği ve yapısı Ayasofya’ya benzemez. Birisi kubbe değildir. İkincisi bir kubbedir ama bir bardağın üstüne oturtulmuş yarım elma gibidir. Kubbenin büyüklüğü Ayasofya’ya nazaran daha geniştir fakat zemini ve desteği daha basit bir statiğe dayanır. Ayasofya, merkezi bir kubbenin kemerler ve bu yapı üzerinde sütunlarla desteklenmesi ve merkezi kubbenin yarım kubbelerle tedrici yükselmesidir.



MİMAR SİNAN DESTEKLEDİ

Eski Roma’nın ve antik dünyanın son harikasıdır. Nitekim mimarları Trallesli (Aydınlı) Anthemios ile Miletoslu İsidoros, bugün sahip olmadığımız bazı geometri kitaplarını İskenderiye Kütüphanesi’nden yararlanarak okumuş ve statik hesaplamalarında büyük ölçüde Archimedes gibi geometricilere dayanmışlardır.

Bununla birlikte Ayasofya’nın kubbesi yapılışından aşağı yukarı 40 yıl sonra bir çöküntü yaşadı; tamir edildi, zemin sağlamlaştırıldı ama asıl o kubbeyi tutan, bundan hemen hemen 500 yıl evvel büyük Mimar Sinan’ın binaya yaptığı destek payandalardır. Sinan bu mühendislik buluşuyla haklı olarak o kadar övünüyordu ki Kılıç Ali Paşa Camisi’ni de bu yüzden Ayasofya’nın minyatürü gibi yapmıştır. Yaptığının ne olduğunu anlamak için Kılıç Ali Paşa Camisi’ni de tetkik etmemiz gerekir.

BU BİNANIN YAŞAMASI...

Yazının Devamını Oku

Gaius Iulius Caesar ve Temmuz

17 Temmuz 2022
Temmuz ayı Avrupa dillerinde Roma’nın ünlü diktatörü, devlet adamı ve yazarı Gaius Iulius Caesar’ın ismini taşır; Julius (July). Caesar, yeryüzü tarihinde en büyük cihangir değildir. İskender’le mukayese edilmez, hatta Cengiz Han’la da...

TEMMUZ ayı Mezopotamyalıların Tanrısı Dumuzid’den gelir. Bu, tıpkı Hades’in Persephone’yi yeraltından kaçırmasına benzeyen bir mitolojik öyküdür. Mezopotamya ve Yunan mitolojisi adeta birbirine geçişi ve değişimi temsil ediyor. Eski doğu halkları hatta tek tanrılı dinin mensubu İbraniler de “Temmuz” ismini bunun için benimsemişlerdir. Biz de bu isimleri kısmen kullanıyoruz.

KENDİ İSMİNİ VERDİ

Temmuz ayı Avrupa dillerinde Roma’nın ünlü diktatörü, devlet adamı ve yazarı Gaius Iulius Caesar’ın ismini taşır; Julius (July). Çünkü Iulius Caesar, diktatörlüğü sırasında Roma takvimini yeniden düzenlerken (ki bu takvim, 17. yüzyılda Gregoryen takvimi kadar büyük ve kalıcı düzenlemedir) aylardan birine kendi adını vermiştir. Kendisinden sonra, Roma’nın ünlü ailelerinden gelen ve evlat edindiği Octavius da “imperator” unvanıyla hükmettiği sırada izleyen aya kendi adını vermişti; Augustus (Ağustos).

Caesar bütün Roma patricileri gibi kökünün Troya’dan gelenlere ve dolayısıyla da bir tanrı veya tanrıçaya dayandığını söyler. Gaius Iulius ve ailesi Julyenler doğrudan doğruya Venüs’ün çocukları olduklarını belirtirler. Caesar, çok erken yaşlarda askeri kabiliyetini ve politik yönünü gösterebildi. Retorik bakımından kuvvetliydi ve bu yüzden Roma tarihinin ünlü eserlerini meydana getirdi. En ünlü eseri bugün Latince öğrenenlerin hâlâ kullandıkları öğretici ve dilin yapısını benimseten metindir; “Commentarii de Bello Gallico”, “Galya Savaşları”. Bu eserle Galyalılar dünya tarihine Caesar’ın kaleminde takdim edilmişlerdir. Çünkü Romalıların girdiği sahalarda; yani Alpler’in kuzeyinde, kabilelerin lisanlarını nakledecek alfabeleri bile henüz yoktu. Onları Roma fetihleri dünyaya açmıştır; tarihlerini ve sosyal yapılarını böyle öğreniyoruz.

DAMATLA İKTİDAR KAVGASI

Caesar’ın kendi unvanı sonraları imparatorlar için kullanılır oldu. Bugün “Çar” veya “Kayser” dediğimiz zaman (Fatih Sultan Mehmed bile “Kayser-i Rum” unvanını kullanmıştır) bunun Caesar’dan kalma olduğunu biliyoruz. MÖ 49 ile 44 arasında beş yıl Roma’nın hayat boyu diktatörü olarak tayin edildi. Ve bu beş yılda ünlü suikasta uğrayana kadar çok işler başardı. Roma’nın Galya’da, kuzeydeki Germanya bölümünde ve Karadeniz’de Pontuslar bölgesindeki fetihleri ve en önemlisi Mısır hâkimiyeti Caesar’la gerçekleşti.

Mısır’ı fethettikten sonra oradaki arazi ölçüm yöntemini, vergi tarh etme ve maliye sistemini Roma İmparatorluğu’na uyguladı. Bu nedenle Roma’nın asıl Mısır’ı fethettikten sonra gerçek bir devlet olduğu söylenir. MÖ 60 yılında Crassus ve Pompeius ile birlikte güçlü bir “Triumvira” kurdu. Pompeius aynı zamanda damadıydı. Damatla kayınpeder arasındaki kavga aile içindeki ilişkilerin ötesine geçti; bu bir iktidar kavgasıydı.

Anadolu, Caesar’dan daha çok

Yazının Devamını Oku

Hekimlerimiz

10 Temmuz 2022
Sağlıkta şiddetin önünü alamazsak Türkiye tıbbının gelişmekte olan yapısını koruyamayız ve uzmanlarımız kaçarlar. Tabiplerin kalktığı bir cemiyette kimsenin yaşam şansı yoktur. Bu konuyla ilgili etraflıca ilgilenmemiz, gerçeklerle yüzleşmemiz ve tüm sağlık çalışanlarına sahip çıkmamız gerekiyor.

Konya Şehir Hastanesi’nde görevli, genç kardiyolog doktor Ekrem Karakaya, saldırıya uğradı. Saldırıyı yapan annesinin kaybının kabahatini doktora yüklemiş. Ülkemizde insanların çoğu kabahati başkasında aramaya başladılar. Eğer her ölümde doktorlara saldırılırsa sonuç şu olur; tabiplerin kalktığı bir cemiyette kimsenin yaşam şansı yoktur. İnsanoğlunun her zaman ilk başvurdukları insanlar tıp ve eczacılık konusunda hizmet verenlerdir. Taş devrinde bile bu böyleydi.



SÖZÜ CEHALETE BIRAKMAYALIM

Saldırıları yapanlar ya bir yerden yönetiliyor veyahut bunların ileri derecede tıbbi müşahede ihtiyacı olanlardan çıktığı görülüyor. Bu saldırılarla Türkiye tıbbının gelişmekte olan yapısını koruyamayız ve uzmanlarımız kaçarlar. Saldırganlık tek başına yeşermiyor. Taşradaki TV kanallarında iki tane çok bilmiş kasabalı çıkıyor, konuşmayı bile doğru düzgün bilmeden halkı hekimlere karşı kışkırtıyor; falan arkadaşın eşinin “yanlış teşhisten dolayı öldüğünü veya sakat kaldığını” ileri sürüyor. Bu kadar cüretkârane konuşma ve ezbere hedef gösterme alışkanlığı Türkiye’de yenidir. İnsanların derdi ve şikâyeti olsa bile bunu kendi aralarında konuşurlardı. Bugün hekimin yanlış yaptığını hiçbir ehliyeti olmayan bu gibi çok bilmişler(!) ileri sürerse ve bu gibi provokasyonlar kanunun ve hekimler odasının şahsi takibatına uğramadan kalırsa arkası gelmez ve başka alanları da kapsar. Sözü cehalete bırakmak ve cehaletin eyleme geçmesine göz yummak kimseyi mutlu etmez.

Umumi olarak bu olayları telin etmek çok fazla şey ifade etmiyor. Müsebbiplerini aramak ve bilhassa TV gibi medya araçlarıyla kışkırtıcılık yapanlardan Tabipler Odası veya yetkisi olanlar davacı olmalıdırlar.

DOKTORLARIMIZA 

Yazının Devamını Oku

Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın

3 Temmuz 2022
Cüneyt Arkın sınırlarımızı geçecek bir kabiliyetti. Döneminin romantik jönlerinin aksine daha savaşçı bir tipi vardı. Türk sineması bu özelliğini kullandı, isabetlidir. Büyük şöhretine ve sahnedeki çizgilerine rağmen dostlarıyla çok tevazu içinde bir ilişki götürürdü. Şüphesiz ki Türkiye’de aktörlüğü ciddiyetle götüren, uyuşuk kalıpları değiştirip hareketlendiren, unutulmayacak bir büyük adam hayatımızdan kaydı.

Cüneyt Arkın, gerçek adıyla Dr. Fahrettin Cüreklibatır; yani Yüreklibatur demek. Eskişehir’de Karaçay ve Kırım Türklerinin yerleştirildiği Karaçay köyünde doğdu. Soyadı da bu Türk lehçesini yansıtıyor. Bu lehçe; Kırım Türklerinin, Nogay Türklerinin de hepsi tarafından az farkla konuşulur. Tıp okudu. Eskişehir; dünyalarını kendileri kuran, gayretli insanların bölgesidir. Maddi şartları çok parlak görünmese bile gelenlerin kültürel temelleri ve anlayışları çocuklarının bu yola girmesini kolaylaştırır.



SAVAŞÇI BİR TİPİ VARDI

Dr. Fahrettin’in özelliği 1960’larda Türk sinemasına giren eğitimli, yetişmiş uzmanların başında gelmesi. Döneminin romantik jönlerinin aksine daha savaşçı bir tipi vardı. Türk sineması bu özelliğini kullandı, isabetlidir. Doğup yetiştiği köyde atçılık çocukluktan edinilen bir özellik. Fakat sinema dünyasındaki adıyla Cüneyt Arkın romantik rollere de bir çeşni kattı. Kuvvetli bir mektep olan Eskişehir Lisesi’nden sonra İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Okul arkadaşlarından biri, sırf kendi hayatını değil bulunduğu çevreyi bile değiştirecek örnek insanımız Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’di.

Sınırlarımızı geçecek bir kabiliyetti. Nitekim hakiki ismi Fahrettin ile İran sinemasında tanındı. Zevkli, sanattan anlayan bir cemiyet olan İran’ın sanat çevrelerinde göze battı. Şah ailesinin ve Prenses Eşref’in hayran olduğu sanatçılardandı. Buna rağmen Türkiye’ye döndü. Başka bir yere gitse de yürüyeceği hayat yolu herhalde buydu. Halit Refiğ bu duygusal, romantik karakterleri götüren yetenekli aktörü, soyadı gibi cesur bir bahadır rolüne yöneltti; Malkoçoğlu ve Battal Gazi tipleri ortaya çıktı. Ama onun yanında siyasal konulu filmlerde de rol aldı. Tarihi portreleri renklendirmeyi de bildi.ULUSAL DEĞERİMİZ

Milliyetçi olarak tanınır ama sol partilere de tutarlı bir şekilde yanaşmıştır.

Yazının Devamını Oku

'Açık unutulan kapı' hikâyesi

26 Haziran 2022
İstanbul’un fethinde Kerkeporta’nın kilitlenmesinin unutulmasından dolayı Türk ordusunun içeri girdiğini düşünmek çok saf bir anlayış olur. O ‘açık unutulan kapı’ hikâyesini en son Stefan Zweig yazmıştı. İstanbul, müthiş bir askeri hazırlık sürecinin ardından fethedildi. Öyle kolay olmadı. Elon Musk, bildiğiniz gibi dünya ile dalga geçen bir para babası. Bu tiplerin ince tarih, felsefe ve edebiyat bilgisine sahip olduklarını düşünmeyelim.

İstanbul’un fethi 600. yılına yaklaşıyor. Fethin safahatı kolay anlaşılamayacak yoğunlukta; halen tartışılıyor. Evvela amatör yazarlar, hatta bizim ülkemizden çıkanlar bile neredeyse Elon Musk’un kapı kilitleme hikâyesinden daha farklı şeyler ileri sürmüyorlar. Fethin ne olduğunu anlamak için bizim tarihçilerimizden mesela Feridun Emecen, yabancılardan Steven Runciman, M. Gustave Schlumberger gibi yazarların eserlerini okumalı. Bunların yanından hiç şüphesiz Kritovulos gibi o vaktin bir Bizans tarihçisinin yazdıklarını okumak faydalıdır.



AVRUPA TARİHİNİ BİLİR AMA...

Stefan Zweig Avrupa tarihinin hemen hemen her kompartımanını bilen, tarihi portreleri son derece iyi tasvir eden ve onların etrafında Avrupa tarihinin şekillenmesini anlatan, sevilen bir yazardır. Ama Türk tarihi ve hatta Doğu Avrupa için aynı marifeti gösterebildiğini zannetmiyorum. Aslında Stefan Zweig fetih zamanında yaşasaydı; muhtemelen 1453’ten sonra süren Fatih’in fetihleriyle dengeyi adam akıllı kaybedebilir, belki de aynı şekilde eşiyle birlikte intihar eder miydi?

O ‘açık unutulan kapı’ hikâyesini en son Stefan Zweig yazmıştı. Dediğim gibi Zweig, Avrupa tarihini bilir ama Türk tarihini bilmediği açık. İstanbul, müthiş bir askeri hazırlık sürecinin ardından fethedildi. Öyle kolay olmadı. Elon Musk, bildiğiniz gibi dünya ile dalga geçen bir para babası. Bu tiplerin ince tarih, felsefe ve edebiyat bilgisine sahip olduklarını düşünmeyelim. Bir tarihte Topkapı Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni George Soros’la beraber gezdik. Genç okul çocukları gibi göze çarpan; mesela İskender Lahdi gibi çok klasik eserleri beğendi. Sanatın biraz soyutlamaya ve yana dal çizenlerine aynı şekilde vakıf olduğunu ve ilgi duyduğunu söylemek zor.

GÜNDELİK AMERİKAN ŞAKASI

Yazının Devamını Oku