İlber Ortaylı

Otopark olan tarihi camiler

11 Nisan 2021
Siz hiç Milano'da Duomo'nun ve Floransa Katedrali'nin ve Signoria'nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln'de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı'nda veya İsfahan'da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü?

Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.



VANDALİZM SARDI

1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Anayasa değişikliği

4 Nisan 2021
Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez.

GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?

TARİHTE İLK DEFA...

Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.

HAYRET ETTİREN NİZAM

Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.

KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ

Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.

1876 Anayasamızda,

Yazının Devamını Oku

Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale

28 Mart 2021
18 Mart, Nusrat Mayın Gemisi’nin tarihe geçtiği, Boğaz’ın başarıyla savunulduğu ve istila orduları genelkurmaylarının Çanakkale’nin “geçilmez” olduğunu kabul ettikleri gündür. Bu savaş, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir.

Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.

DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN

İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.

GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ

Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.

Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.

KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU

Bilindiği gibi

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet

21 Mart 2021
Osmanlı İstanbul’u iki siluetle tanınır, birisi Suriçi’nin Marmara ve Boğaz başından görünüşü, ikincisi de Tophane kıyılarıdır. Buradaki en mühim eserler hiç şüphesiz ki Mimar Sinan’ın iftihar ettiğimiz Kılıç Ali Paşa Camii ki dolgu bir alandır ve Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılan Nusretiye Camii’dir. Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi ise tarihi İstanbul’u mahvediyorlar.

Vurdumduymaz halkımızın aldırış etmediği ilk olay burada Adnan Menderes devrinde yapılan Denizcilik Bankası’nın ve limanın gudubet antrepolarıdır. Bu garabet biter sanıyorduk. Bu sefer de ikinci nesil ve siyasilerin bir mucizesi daha ortaya çıktı, Tophane Projesi adını taşıyor. Üçüncü bir projeyi de eczacılıktan çoktan vazgeçen Eczacıbaşı’nın Sanat Müzesi çıkardı.

Bazı şeyleri tartışmadan tabulaştırıyoruz; modern sanat bienaller ve göz boyayıcı bazı hareketlerle başladı. Doğrusu methedilmesinin yanında beğenen ve beğenmeyenlerin de sesini çıkarmadıkları girişimlerdi. Şimdi ise bu girişkenlik çığırından çıkmış bulunuyor. Modern sanatın koleksiyonları hiçbir şekilde bulunmaz Hint kumaşı değil. Burası, bırakınız İngiltere, Fransa, Hollanda gibi memleketleri, Şçukin ve Morozov gibi hem Çarlık hem Sovyet devrinde koleksiyon bilgileri ve Avrupa’dan toparladıklarıyla Rusya’ya büyük koleksiyonlar kazandıran veya Melon Ailesi gibisi Amerika’ya empresyonist koleksiyonları getiren, modern resmin öncü yapıtlarını barındıran ülkeler ve hatta İran’ın bağrından çıkan modern sanat atılımları gibi ilginçliklerle de mukayese edilemeyecek bir sözde müzedir. Varlığının bir kısmı, başka müzelerden ödünç alınanlarla ortaya çıktı ve şimdi bu eserlerin geri verilmesi de söz konusudur. Bir ara bu binayı yıktılar, güya müzeyi eski yolcu salonuna verecekler dendi. Sonra ne yapıldı bilmiyoruz. Kıyıdaki binayı daha da genişleterek ortaya çıkarıyorlar. Bunlar kamuoyundan gizlenerek yapılıyor, oldubittiye getiriliyor. Başka bir yerde olsa hayırlı olsun deriz, ama hiç kimsenin denizden baktığı zaman Kılıç Ali Paşa Camii’nin ve onun biraz ilerisindeki Nusretiye’nin silueti yerine bu gudubet binaların varlığına tahammül edeceğini sanmıyoruz.

BU BİNA NASIL YAPILIR

Diğer taraftan devrin çok bilmiş mimarı (Emre Arolat) bu hafta Oksijen’de bir demeç vermiş. “İstanbul mimarisi ister istemez dikey olacak, yatay olması mümkün değil” diyor. Bunu ona sormadılar ve sormazlar da. Zaten İstanbul’un dikeyine büyümesinin sorumlularından biridir, ama bu facianın tek sorumlusu olmadığı da açık. Ancak mimarlığını yaptığı Resim Müzesi’ne dair sorularım var. Nusretiye Camii’nin yanına üstelik de güzellik ve sanat öğretmekle mükellef üniversitenin bir müzesini barındıracak böyle münasebetsiz binayı nasıl monte ettiğini, bu tersimi nasıl yaptığını, hangi ustaların yanında iş öğrendiğini çok merak ediyorum.

GERİYE ÇAMLICA KALDI

Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi tarihi İstanbul’u mahvediyorlar. Hiç değilse gelip geçerken ruhumuza aydınlık getirecek manzara tamamen kapandı. 50 sene sonraki İstanbullular akıllanırsa bu iki binayı da götürürler, ama “Şimdilik biz bu çirkinliğe ve girişkenliğe tahammül etmek zorunda mıyız?” diye soruyorum. Her yerden görebileceğimiz tek cami, Çamlıca kaldı. Süleymaniye’nin dibi malum. Kıyılardaki Sinan eserleri ve özellikle etraftaki mezbele arasında boğulan, şimdi de modern birtakım bloklarla kuşatılan Piyale Paşa Camii’nin hazin durumu da belli. “Arıyorsun, bu nereye kayboldu” diye. Zevk tamamen Suudilerinkine benziyor. Orada da galiba Kâbe-i Muazzama’yı Hilton gibi otellerin arasında aramak lazım.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Hükümet nerede, belediyeler nerede?

Yazının Devamını Oku

Almanya'da Türk yakın tarihi

14 Mart 2021
Yeni Almanya’nın lüzumsuz bir saldırganlığı var; o da modern tarihimiz konusunda. Halka yönelik çıkan Taschen-Lexikon’da “Völkermord” (soykırım) maddesinde 20. yüzyıldan örnek olarak 1915 jenositi(?) “Türklerin eseri” diye belirtiliyor ama Holokost denen iğrenç olay sadece Nazi Partisi’nin antisemit gruplarına mal ediliyor. El insaf! Türkiye’yi 20. yüzyıl için ayrı bir facia ve katliam tarihinin ülkesi, Türkleri de bunu yaratan insanlar olarak çizmek bir acayip ahlak düşkünlüğüdür.

Almanya, Avrupa dünyasında sayı itibarıyla en çok tercüme yapılan memlekettir. Üstelik Almanca konuşulan alana (Kulturkreis) Avusturya ve İsviçre de dahildir. Yakın mazide Doğu Almanya da ayrı bir çeşnide ve hiç küçümsenmeyecek alanda üretim yapardı. Bilhassa tercümelerin yanında lügatler ve muhtelif daldaki ansiklopediler, Avrupa kültürü dediğimiz alanda Alman dilinin üstünlüğünü taşırdı. Zaman, her şeyi değiştiriyor, değişimler müspet olduğu gibi olumsuz aşınmalar da meydana geliyor. Demokratik Almanya’nın ortadan kalkışıyla hiç şüphesiz buradaki insanların iktisadi vaziyeti ve açık toplumlara girişleri açısından bir ilerleme, ama aynı zamanda da kültürel renk yönünden bir tahribat söz konusu oldu.



AKADEMİK KADROLAR TASFİYE EDİLDİ

Doğu Almanya’daki akademik kadroların bir kısmı gereklilik olmadığı halde, açıkçası bir hunharlıkla ortadan kalktı. Leibniz Cemiyeti diye kurulan sivil toplum örgütü mağdur durumdaki bilginlerin kuruluşudur. Bunların hepsi iddia edildiği gibi Marksizm ve Leninizm tetkikleriyle geçinen insanlar değildi. İçlerinde Johannes Irmscher gibi fevkalade müstesna Bizantinistler, Burchard Brentjes gibi yakınçağ tetkikçileri de vardı. Teknik bakımdan faydalı baskılar yapan, Batı’ya da iş yapan matbaalar da kapatıldı. Üniversitelerdeki kürsü arşivlerinin bazılarının yok edildiğinden ve lüzumsuz bulunduğundan söz edenler var. Aynı şekilde Berliner Ensemble’deki Bertolt Brecht Arşivi’nin de ortadan kaldırıldığı söyleniyor.

Açık konuşayım: Doğu Bloku’nda kalan Türk ülkelerinin ilim adamlarına karşı Türkiye’de sağ veya sol çevreler her alanda çok sıcak davrandılar. Meselenin bu tarafı bizde müspet ve değişik.

Yazının Devamını Oku

Falih Rıfkı Atay

7 Mart 2021
50 yıl önce, 20 Mart 1971 Cumartesi akşamı kalp krizi geçirdi. Bugünün ölçülerine göre uzun bir hayatı olmadı. 1894 yılının aralık ayında doğmuştu. 76 yıllık ömrüne çok şeyi sığdırmıştı. Bunların içinde bir büyük savaş var.

Ortadoğu’nun kan ve barutunu gördü; Bahriye Nazırı ve Suriye ve Filistin Umum Kumandanı Cemal Paşa’nın özel kalemindeydi. Kendinden emin bir üslûpla bu dönemi ve yaşadıklarını “Zeytindağı”nda anlatır. Subaylar yüz yüze muharebelerde bazen kurşun altında sürünerek gidip karşı tarafta ölen İngiliz zabitinin palaskasını söküp alırlarmış; bu onların hakkıymış. Has Belçika köselesinden kesilen, âdeta madalya gibi taşıdıkları bir ödül... Cemal Paşa’nın maiyetinde Alman işgali altındaki Belçika’ya gitmişti. Belçika kemerinden tutun da tıraş bileyicisine kadar hepsini alıp dönmüş. Alman kayzerinin taktığı madalya, Viyana’da Avusturya İmparatorluğu’nun taktığı ve yaver olarak gidildiği zaman bomboş göğüslü olmasın diye buradan da bir nişan takmışlardı. “Birçok zabitin bu imtiyazı protesto ederek kendi madalyalarını yere çarptığını biliyorum” diye yazmaktadır.



KALEMİ SERTTİ

Falih Rıfkı’nın hayatında sert üslûbu ile hiç de liberal sayılmayacak görüş ve tavırlarına, sürükleyici ama yer yer de sert kalemine rağmen; çok insanın tiryakisi olduğu bir yazar ve çok kişinin hürmet ettiği bir aydın olmasının nedenleri vardır. 1960’ların moda düşünürleri ve yazarları başkalarıydı, ama Falih Rıfkıcılar hep vardı. Aklı başında bir arkadaşımı hatırlıyorum; her hafta cumartesi günleri İstanbul’a gidip kendisiyle görüşme yapmaktan büyük zevk alırdı. Cenazesine binlerce insan katılmıştı, devlet protokolünün dışında gönüllü kalabalık bazen sert üslûpla doğruları yazanı da istiyor.

İTTİHATÇI VE HALK PARTİLİYDİ

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un kazancı

28 Şubat 2021
Dolmabahçe Sarayı Türk saraylarındaki tablo koleksiyonunun en zenginine sahiptir. 1 ay önce açılan Resim Heykel Müzesi gezildiğinde Osmanlı tarihini öğrenmek için sadece kitapların yeterli olmadığını gözlerimizle görürüz.

YAKIN mazide buradaki bazı tabloların Topkapı Sarayı’na devredildiği malumdur. Buna karşıydım, çünkü saray ziyaretçilerinin önünde senkronik polüsyon (eşzamanlama kirliliği) yaratıyordu. Şu anda Topkapı’daki bu tip portreler, 19. ve 20. yüzyılda yapılan resimlerin hepsi Dolmabahçe’ye devredilmiştir. Ayrıca Güzel Sanatlar Akademisi ve şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde olan tablolar da peyderpey geri dönüyor. Fransız oryantalizminin en önemli tabloları buralardadır. Mesela Felix-Auguste Clement’in “Çölde Av” Tablosu 35 metrekarelik bir şaheserdir ve Said Halim Paşa Yalısı’ndan nakledildi. Böylelikle Hidiv Ailesi’nin ve Said Halim Paşa’nın elindeki eser de devredilmiş demektir. Sarayın elindeki birtakım ikinci sınıfa düşen eserler dış depolarda teşhir ediliyor. Müzenin 65 bin kayıtlı eseri ise sarayda teşhir ediliyor.



Veliaht Sarayı” diyebileceğimiz bölüm, bugün Resim Heykel Müzesi olarak açılmış durumda; bir aydır ziyaret ediliyor. Oryantalist ressamların V. Murad ve bilhassa son halife Abdülmecid Efendi gibi hanedan mensubu ressamların eserleri burada. Stanislaw Chlebowski gibi Polonyalı bir ressam yine burada. Doğrusu İstanbul’u ziyaret eden veya İstanbul’a yerleşen Batılı ressamların tabloları önemli bir koleksiyon meydana getiriyor, ama bize sorarsanız asıl önemli koleksiyon Ayvazovski’nindir. Velud bir ressamdı; Rusya müzeleri, hatta Kırım’da Kefe bile onun koleksiyonlarına sahip. Fakat bence Kefeli Ayvazovski’nin İstanbul’daki uzun ikameti sırasında yaptıkları, Saray’ın iltifatına tabii oluşu, onun yaratıcılığının derecesini gösteriyor. Tabiatı çok iyi inceleyen ve aksettiren Ayvazovski’nin Dolmabahçe koleksiyonundaki eserleri eşsizdir. Ayrı bir veliaht köşkünde, ayrı bir atölye onundu.

BİRÇOK RESSAMIN ESERİ VAR

Osman Hamdi Bey

Yazının Devamını Oku

Yanlış bir misilleme

21 Şubat 2021
Bize göre YÖK uygulaması mümkün olmayan ve aynı zamanda hukukun genel bir kurumuna, yani ahde vefa ve akit kurallarına aykırı bir karar aldı. Şu anda Galatasaray Üniversitesi’ne gelen Fransız profesörlere Türkçe öğrenmeleri zorunluluğu konuyor (B2 grubu), aksi takdirde görev yapamayacaklarmış.

Bu, Fransa’daki Türk öğretmen ve din görevlilerine Fransızca mecburiyeti koyan kurala bir tepki, mukabele-i bilmisil oluyor; tabii ki öyle değil. İlkokul ve ortaokulda Türk çocuğuna öğretmen olarak giden ve orada çalışan Türklere dini hizmet ve tedris vermeye gidenlerin Fransızca bilip bilmemesi gerektiğini tartışacak değilim. Ama Galatasaray’a gelen Fransız profesörlerin, hele hukuk ve sosyal bilimlerdekilerin Türkçe bilmemesi daha iyidir. Çünkü zaten eğitimde Türkçe okutulacak dersleri ve branşları Türkçe okutuyoruz. Hâlâ devam ettiğim ve 20 yılı aşan tedrisatta hukuk tarihi dersini sadece Erasmus mübadillerine ve bir de yaz kursunda olmak üzere birkaç kere Fransızca vermek zorunda kaldım. Birtakım dallarda Fransızca ders yapılıyorsa bu gerekli olduğundandır. Aynı dersin bir başka alternatifi Türkçe de veriliyor.



BU SAATTEN SONRA OLMAZ

Sosyal bilimler ve hassaten hukuk dalında Fransızca eğitimin faydaları tartışılmaz. Zaten Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa ile bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada böyle bir mecburiyet yoktur. Buraya gelenlere bu saatten sonra Türkçe öğren demek, hukuk ilkelerine (akid prensiplerine), ahde mugayirdir.

YETERİNCE TERCÜMAN YOKTU

Yazının Devamını Oku