Aydın’ın Güllübahçe mevkiinde antik Priene dediğimiz şehir yer alır. Doğrusu sadece ilkçağdaki Küçük Asya’nın değil bütün Akdeniz dünyasının en sempatik şehirlerinden birisidir. Antik nüfusunun beş veya altı bin kişiyi geçtiği düşünülemiyor. Fakat yapılaşması itibarıyla Miletoslu mimar Hippodamos sisteminin hemen hemen ilk uygulandığı, birbirini kesen caddelerden ve dörtgen bloklardan oluşan sevimli bir planı vardır. Deli zeytin ağaçlarının ve Akdeniz bitkilerinin arasında mermer şehir eşsiz bir resim oluşturuyor.
Halen taş döşeli caddeleri, ara sokakları, Hellenistik dönem evleri ve avluları, şehrin kanalizasyon sistemi ve su kanalları görülebilir. Arada şehrin meydanında bir taşın üstüne bir ustanın kazıdığı çöpten bacaklı adam figürleri ve isimler bizimle bağ kurar. Her daim sakin ziyaretçisi izdiham halinde olmayan bir şehirdir.
MYKALE’NİN ETEĞİNDE
Milattan önce 5. asra kadar ovada bir yerleşmeydi. Muhtemelen alüvyon getiren nehrin tıkanmasından, sivrisinek ve bataklıktan dolayı üste
İSTANBUL yangınları tarihte meşhurdur. Maalesef 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük tahribat yapan, şehrin büyük kısmını götüren yangınların arkası 19. yüzyılda da kesilmemiştir. Tanzimat’ı ilan eden padişahın ve Mustafa Reşid Paşa gibi devlet adamlarının önemli bir hedefi vardı: Şehirlerimizi ama hassaten payitahtı kâgirleştirmek. Resmi binalarda Babıâli’den başlayarak, ki bu Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’nı içerirdi, Defterdarlık, ardından Maarif-i Umumiye, Sıhhiye, 19. yüzyılda ilk Meclis-i Umumî, birtakım okullar, Sultanahmet Meydanı’ndaki Defter-i Hakanî (Tapu Kadastro), Ticaret ve Maadin Nezareti (bugün rektörlük yakın zamanlarda Ticaret Akademisi) gibi sayısız bina yeniden kâgir olarak yapılmıştır. 19. yüzyılın ünlü mimarlarından Fossati biraderlerin de imzasını taşıyan bazı binalara İran Sefareti de katıldı.
DIŞI KÂGİR İÇİ AHŞAP
Beyoğlu ise kâgirdi fakat bu yangını önleyemedi, çünkü şehrin büyük kısmı halen ahşaptı ve kâgir binaların da iç yapıları maalesef ahşap aksamlıydı. Yangınlar geçen asırlarda olduğu gibi 19. hatta 20. yüzyılda büyük Aksaray yangınında olduğu gibi yüzlerce haneyi kül etti, içindeki Osmanlı medeniyetinin toplumsal hayatımızın göstergesi olan nice el işleri, sanat eserleri, mobilya ve tabii ki kütüphaneler tarumar oldu. Kâtip Çelebi’nin ünlü kütüphanesinden eser yoktur. Bütün asırlar boyu yangınlara dayanan sadece Topkapı Sarayı’nın kütüphanesidir. Bu nedenle 18. asırda kütüphaneler süratle kâgire çevrildi. Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Çemberlitaş gibi. Süleymaniye Kütüphanesi Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın bir hediyesidir.
RAHAT UYUNAMAZ
KURULUŞU itibariyle Ankara Üniversitesi çok ilginçtir, bu üniversitemizin bazı fakülteleri üniversiteden daha evvel ortaya çıktı. Özellikle Ziraat ve Veterinerlik fakültelerinin hem de bir rektörün idaresinde 1933 yılının 23 Mayısı’ndan itibaren faaliyete geçtiği biliniyor. Her ikisinin de adı enstitüydü. Hukuk Mektebi ise 1925 yılı 5 Eylül’ünde kurulmuştur; amacın, Kanunu Medeni’nin ilanına hazırlık olduğu ve yeni Türkiye hukukçularını yetiştirecek mekân olduğu bellidir.
ÖZEL KANUNLA KURULDU
Rejim, İstanbul Darülfünunu ile bu konuda uyuşamayacağını örtülü olarak ilan ediyordu. Ama en ilginç durum ne Fransızlar gibi edebiyat fakültesi ne de Almanlar gibi felsefe fakültesi ismini Atatürk’ün seçmediği, doğrudan doğruya Dil ve Tarih-Coğrafya adını vererek tarihçiliğin nasıl yapılacağını ve Türk tarihinin nasıl olması gerektiğini belirten bir kurumun ortaya çıkışıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 14 Haziran 1935’te çıkan özel kanunla kuruldu. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi de Ankara’ya nakledildi. Alelacele bir müddet sonra kurulacak ve inşa edilecek Hukuk Fakültesi binasının yanındaki Cebeci Ortaokulu olarak kurulan binaya yerleştirildi. Cebeci çayırının bir tarafında, Atatürk’ün deyişiyle Siyasal Bilgiler Okulası, yani Mekteb-i Mülkiye demiryol hattının karşı tarafında kalan kısmında yeni kurulacak konservatuvarın yükseldiği görülüyor gibi (konservatuvar sonradan kuruldu). Hukuk Fakültesi bugünkü operanın karşısındaki yerinden buraya nakledildi.
GEÇMİŞE VE DÜNYAYA VAKIF
GEÇEN hafta birçok insanın dikkatini çekmeyen bir haber vardı. Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda bir depoda yangın çıkmış. Ne olursa olsun hava trafiğine kısmen açık olan veya başka faaliyetler için de kullanılacak bölgeye böyle eserlerin nakledilemeyeceği, ayrılan depoların yeterince muhafazalı olamayacağı üzerinde durmuştuk.
Dünya müzelerinde son on yılda gelişen bir kural var. Bu müzelerde depolara giren eserler zaten envanteri yapılarak kaydediliyordu ama artık o kayıtlar dijital sistemle umumun kontrolüne ve istifadesine sunuluyor. Mesela kaçak eser satın alan Metropolitan Müzesi hariç birtakım Amerikan müze koleksiyonları aynı şekilde açılıyor. Bu, hem bilim dünyasının ve öğrenim görenlerin bu eserlerden her yerde istifade edebilmesi hem de açıkçası müzelerin kamu tarafından kontrolü için en önemli gelişmedir.
DARPHANE’DEN ALINMALI
Türkiye müzelerine yönelen gerek düzenli kazılardan gerekse Yenikapı ve Üsküdar gibi imar faaliyetlerindeki kazılardan dolayı ortaya çıkan sayısız eserin günü gününe kaydedileceğini ve sağlam bir envanterinin yapılabileceğini kimse ileri süremez. Zaten uzman sayısı da yetersiz ve yenileri de alınmıyor. Dolayısıyla acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması ve mevcut müzenin de 19. ve 20. yüzyıl başındaki yeterince zengin klasik ve eski Şark eserleriyle birlikte muhafaza edilmesi, bazı koleksiyonların Topkapı’nın
1940, yani bundan 81 yıl önce Cihan Savaşı’nın başladığı ve maalesef Almanya’nın önlenmez askeri gücüyle yükselişe geçtiği yıllardı. Sadece etrafındaki küçük ve askeri bakımından güçsüz ülkeleri değil dünya büyüklerinden biri olan ve motorize orduya sahip Fransa’yı da mağlup ettiği bir yılda, Nazi Almanyası en azından İngiltere, Fransa kadar büyük bir kuvvet haline geldi. Üstelik de Stalin Rusyası’yla Stalin’in bazı taraftarlarının iddia ettiği gibi sadece zaruretten değil toprak ilhakı arzusundan dolayı da Sovyet Rusya’yı yanına alma başarısı birtakım Birinci Dünya Savaşı’nın gayrimemnun Balkan devletlerini Almanya’yla ittifaka teşvik etti.
İnönü Türkiyesi Cihan Harbi’nin yarattığı iktisadi darlık ile kesintiye uğramıştı. Bu ülke dış ticaret şartlarında büyük sıkıntılar çekti, askere alınan nüfus askeri eğitimden yeterince yararlanamadı, müsadere edilen veya savaş şartları dolayısıyla el konan çift hayvanlarının saklanacak ahırlarının bile olmadığından bazı harap camilerin kullanıldığı açıktır. Son nokta, çok uzun zaman camilerimizin ahıra çevrildiği gibi Stalinist Rusya’ya has bir olayın Türkiye tarihine yamanması dedikodusunu da çıkarmıştır.
İLLÜZYONA KAPILMADI
Hayatın zorlukları içerisinde nakdi vergilerin etkin bir değerinin olmadığı, dolayısıyla madenlere bazı nüfusun da adeta zorla indirildiği açıktır. Bütün bu anılar çok uzun yıllar kulaktan kulağa yaşamıştır.
Cenazesi babası II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir yıl evvel bir hükümet darbesiyle hal’ edilmiş padişah, aslında Tanzimat’tan beri siyaset dışına çekildiği zannedilen ordunun tekrar iktidar değişikliklerine öncü olmasında rol oynamıştır. Sultan Mahmud’un türbesine II. Abdülhamid de defnedildi. Üç nesil Divanyolu’ndadır.
Bir müddet sonra Yıldız Sarayı’nda daha doğrusu parkında Çadır Köşkü denen yerde kurulan mahkemede padişahın katliyle suçlanan devlet adamları yargılandılar. Darbeyi yapanlar daha önceden padişaha ve ailesine yapılan muameleden son derece müteessir olan ve Sultan Abdülaziz’in genç haremi Neşerek Kadınefendi’nin kardeşi olan Çerkes Hasan Bey, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın başkanlık ettiği toplantının yapıldığı odaya dalarak birtakım önemli kişiyi öldürdü.
İntihar olayına suikast olsa dahi ne derece etkin olarak karıştığı belli olmayan Midhat Paşa baş suçlu olarak yargılandı. Cevdet Paşa’nın da içinde bulunduğu heyet kendisinin idamına karar verdi. Hatta Yılmaz Öztuna’nın ileri sürdüğü fakat yeterince ispatlanamayan bir olay da Gazi Osman Paşa’nın görüşüdür, “Bu idam cezasını hak etmişlerdir. Zat-ı Şahanenin bile bu cezaları affetmesi veya hafifletmesi caiz değildir” yolundaydı. Bunun üzerinden biraz vakit geçtikten sonra ortaya çıkan İbretnümâ o zamanki mâbeyncilerden Fahri Bey’in, suikastı inkâr ettiği için işkenceye maruz kaldığından bahseden bir hatırattır.
SÜRGÜNDE KATLEDİLDİLER
İLKÇAĞLARDAN beri dünya tarihinde cihangir olarak bilinen önemli mareşallerin özellikleri içinde onların savaş kabiliyeti şüphesiz en çarpıcı yönleridir ama ihmal edilen bazı taraflarını da iyice öğrenmek gerekir. Plutarhos’un ünlü eseri Vitae’de bir nevi paralellik kuruluyor, Julius Caesar ile Büyük İskender bu örneklerden biridir. Hiç şüphesiz ki Büyük İskender’in geniş ve ani fetihleri yanında Doğu ile Batı üzerindeki sentez çabaları, coğrafya kaynaklarına yönelişini, mesela Nil’in kaynağını aramak, Hind Seferi’nden dönüşte İran’ın çöl mıntıkasından geçerek burayı tetkik etmek veya Mısır’ı aldıktan sonra Siwa’ya doğrudan doğruya bir sefere çıkarak oradaki Osiris Mabedi’ne gidişi ve rahipler tarafından tanrı ilan edilişi aslında Mısır’ın batısını etüt amacını taşıyordu. General Bonaparte’ın (I. Konsül) Mısır Seferi’nde bu eski cihangirin daha geniş ve sistematik tetkikler düzenini kurduğu açıktır. Bitki, hayvan çeşitleri, eski eserler hakkında yayınlanan katalogların hepsi de “Description de l’Égypte” serisini oluşturur.
YUNANCA BİLİYORDU
Fatih Sultan Mehmed imparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istedi. Topkapı Kitaplığı’ndaki eserler, Ptolemaios’un Atlası, ki nüsha Yunancadadır, onun tarafından sıklıkla başvurulan bir eserdir. Fatih, Yunanca biliyordu. İmparatorluk Balkanlar ve Anadolu’daydı ve sadece İstanbul’un fethinden sonra değil, ondan evvel de önemli miktarda Hellen tebaasının olduğu açıktı. Osmanlı sarayında Enderun bu dili de öğretiyordu ve Fatih onu iyi öğrenen biriydi. İlyada ve Büyük İskender’in fetihlerine kadar eski Yunan tarihi ve Helenizm’i öğrenme çabasındaydı. Kaynaklar dediğimiz gibi Arapça, Farsça ve Türkçe dışındadır, yani Yunancadır.
RÖNESANS MÜNEVVERİ
Bunlardan ünlü Potsdam Kapısı’nın gerisindeki “Unter der Linden” denen bulvar ve bir tesadüf eseri sınırda Mustafa Kemal Paşa’nın 1917 yılında Veliaht-ı Saltanat Şehzade Vahideddin ile kaldığı Adlon Oteli’nin sınır olduğu bölge dışarıda bırakıldı. Müttefikler, yani NATO’yu teşkil edenler yeni Almanya’nın başbakanını da seçmişlerdi. Konrad Adenauer 1930’ların başında başarılı Köln belediye reisiydi, muhafazakârdı ve asıl önemlisi anti-Nazi’ydi. Nürnberg Duruşmaları’nda beraat eden fakat Adenauer’un iktisadi ve mali bakımdan vazgeçemeyeceği bir karakter olan Doktor Hjalmar Schacht bu kabinenin âdeta gizli iktisat bakanıydı. Reichsbank’ın müdürü olan Schacht bir Nazi’den çok bazılarının tabiriyle gaddar muhafazakâr biriydi; ancak işten anlayan iki ihtiyarın “Währungsreform” denen paranın yeniden tesbiti ve eski birikimlerin sıfırlanması gibi acı tedbirlerle yeni Almanya’yı kurmaları tesadüf değildir.
15 YIL BOYUNCA İKTİDAR
1963’te âdeta ihtiyarladın diye bir tarafa itilen, kendisi hakkındaki neşriyatı polisiye tedbirlerle önlemek için Der Spiegel matbaasını basan Konrad Adenauer’un CDU-CSU Hristiyan Demokrat İttifakı (CSU-Hristiyan Sosyal Birliği olup Bavyera’daki partinin uzantısıdır) 15 yıl boyunca iktidarda, hatta süper iktidardaydı. Hiç şüphesiz ki tahrip olan sanayiye rağmen teknik adam kuvvetleri ellerindeydi. Dünya Savaşı boyunca kimlerin cephede, kimlerin cephe geresinde kalacağı çok iyi planlanmıştı. Marshall Yardımı, Almanya’yı galip müttefiklerden bile daha önce büyük bir iktidarla ayağa kaldırdı. Batı Almanya, Federal Almanya BRD olarak teşkil edildiği anda Stalin de doğuda Demokratik Almanya’yı kurdurmuştur. En mühim olay da eski komünistlerle sosyalistleri aynı parti içinde birleştirmiştir; adı, Almanya Sosyalist Birliği’ydi. Eski subaylarla Federal ordu, eski istihbarat kadrosu ile istihbarat teşkilatı kuruldu.
DEMOKRASİ VE EKONOMİ