UKRAYNA’nın güzeli, Sultan İbrahim’in eşi; ekseri valide sultanları gibi meçhul bir coğrafyadan, doğduğu büyüdüğü ve esir olarak getirildiği yer Doğu Ukrayna mı, Batı Ukrayna mı, Zaporojya mı belli olmayan Osmanlı tarihinin güzel kadını... 17. yüzyılın valide sultanları Kösem Sultan ve Emetullah Râbia Gülnûş Sultan’ın aksine devlet idaresinde pasif kalmayı tercih eden ve Köprülü hanedanına idareyi bırakan Hatice Turhan Sultan, Osmanlı mimarisine Eminönü ve Yeni Camii’yi hediye eden yüce valide ve Sultan İbrahim’in eşi; istese de istemese de Kösem Sultan’ın rakibesi... Harem hâkimiyetiyle ismi anılır; belki de böyle bir şöhreti en az hak eden Ukraynalı.
MUHTEŞEM CAMİNİN ÜSTÜNE TİTREMELİYİZ
Ukrayna Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türkiye’yi ziyaret eden Ukrayna devlet adamları, Kanuni’nin göz bebeği, üç şehzadenin annesi Hürrem Sultan ile birlikte onun mezarını ziyaret ediyorlar.
Slavların bu kalabalık nüfuslu halkı için bir imparatoriçe ve ana kraliçe mesabesindedir. Türbesi Ukrayna’nın resmî protokolünde yer alır. Üstüne titrememiz gereken abidelerimizden biri, İstanbul’daki muhteşem camiidir. İlk evvela İstanbul camilerinin yedek çini deposuydu. Çinilerin hesabını soran yok, ne olduğunu merak eden yok, gerekli tahkikatı yapan yok. Yağmacı münasebetsizlerin eline çiniler geçti.
Eminönü’nün İstanbul’un dolma arazisi semti olduğu, her gün orayı arşınlayan milyonlara mâlum değildir. Şayet sabah akşam nereyi arşınladıklarının farkında olsalar titrerlerdi. Venedik mimarisinin, o muhteşem Adriyatik şehrini yaratan tekniğinin İstanbul’daki aksıdır burası. Venedik lagünlerinin kazıklarla yaratılması gibi, bu semt de Dalgıç Ahmed Ağa sayesinde yaratılmıştır. Etrafında Mısır Çarşısı ortaya çıkmıştır. Mısır Çarşısı, imparatorluğun dört bir tarafından getirilen gıda malzemesinin, kumaşın, safranın, kıymetli taşların sergilendiği yerdi.
KİME SORMUŞLAR DA BURAYI AÇMIŞLAR?
Tanzimat devrinin tarihçilerinin gözünde ayrı bir yere sahip olan devlet adamı Mehmed Emin Âli Paşa’nın, çarşının kapıcısının oğlu olarak çocukluğunu geçirdiği mahal burasıdır. Biraz ileride ise kaderinin yönünü değiştirecek şekilde Bâb-ı Âli kalemine çırak olarak verildiği yer bulunur. 1940-1950’lerin meşum soruşturmalarının devam ettiği emniyet müdürlüğünün bölgesidir. 20. yüzyılda Osmanlı maliyesinin modern dünyaya entegre olduğu bölgedir. Deutsche Bank’ın, borsanın, ticaretin teşekkül ettiği mıntıkadır. Az ötede borçluların hapsedildiği Cafer Ağa Zindanı, İstanbul Ticaret Odası Üniversitesi’nin serpildiği bölge. İmparatorluk, zenginliği hep burada koklamış. Rüstem Paşa Camii Evkafı ve devamı, bütün Karadeniz ile Kuzey Osmanlı bölgesinin gıda ürünlerinin nakledildiği, depolandığı yerler... Unkapanı, Yapkapanı, Balkapanı... İstanbul’un nesilleri cafcaflı hayatı burada tanımışlardır. Tahtakale, daha yukarıda Sultanhamamı, Rıza Paşa Yokuşu, Sultan Beyazid Camii ve civarı, Süleymaniye... Tarihi İstanbul ve de maalesef artık cıvıtılmaya başlayan Şark dünyasının muhteşem şehri İstanbul.
Peki şimdi ne halde?
18Şubat 1856... Bundan 170 yıl önce sadece Osmanlı İmparatorluğu değil, bütün Balkanlar, hatta Ortadoğu dünyasını sarsan bir hukuki ferman ortaya çıktı. Bu, 1839 Tanzimat Fermanı gibi değildi. 1876 Aralık’ında I. Meşrutiyet’in toplarla ilan edilmesi gibi de değildi.
Osmanlı İmparatorluğu, müttefiki olan devletlerle birlikte Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı çıkmış ve savaş artık sona ermişti. Şimdi biraz daha geriye Rusya’yla savaşa sürüklendiğimiz yıllara gidelim.
1848 Ayaklanmaları’nda Macaristan ve Polonya’nın aydın kuvvetleri ve subayları bir araya geldiler; bir ittifak kurdular. Polonyalı General Józef Zachariasz Bem; Macar Lajos Kossuth’un kuvvetlerini, kendi ülkesinin askerlerini, hatta Kuzey İtalya’yı ve Avusturya’nın en önemli kurmay sınıfını Avusturya İmparatorluğu’na karşı bir araya getirdi. Rusya, güya ta Viyana Kongresi’nden beri devam eden Avusturya işbirliğini savunmak için en vahşi kuvvetlerini bu ittifaka karşı yönlendirdi. Rusya kuvvetlerinin başında General Alexander Nikolaevich Liders vardı ve doğrusu Polonyalılara karşı çok amansızdı; ama Macarlara karşı öyle davranamadı. Her hâlükârda Macarlar General Bem’i destekliyorlardı. General Józef Zachariasz Bem’in bugünkü unvanı Bem Büyükbaba’dır. Budapeşte’de Tuna Nehri’nin kenarında, en mutena meydanda heykeli vardır ve o adı taşır: Bem Meydanı.
SIĞINMACILAR ÜLKEYE DAĞITILDI
31 Temmuz 1849’da Ruslara karşı Segesvár Muharebesi kaybedildi. Macar milliyetçiler yenildiler. Sığındıkları yer Devlet-i Âliyye’nin toprakları oldu. Rusya ve Avusturya iadelerini talep ettiler. Cevap “Hayır”, “Kimseyi iade etmeyiz” oldu. Sığınanlar son derece mütenasipti; sığındıkları ülkenin şahsiyetini kabul ettiler. Hatta İslamiyet’i de benimsedikleri söylenir. Himaye yüksekti. İngiltere ve Fransa’da liberal gençlik Devlet-i Âliyye’nin ve Babıâli’nin bu alicenaplığını kutsadı. Londra’daki Musurus Paşa’nın atlarını arabasından çözdüler ve kalabalıklar arabayı sefarethaneye kadar götürdü.
Sığınmacılar ülkenin muhtelif yerlerine dağıtıldı; bu arada General Bem de Kütahya’ya yerleştirildi. Devlet-i Âliyye’mizin toprakları ta 18. asırdan beri, Tekirdağ başta olmak üzere, sığınmacılara alışıktı. Ancak bu seferki başkaydı; sadece askerler değil, mühendisler de vardı. Nazım Hikmet’in dedesi Konstanty Pólkozic-Borzecki de onların arasındaydı. Yeni adıyla “Mustafa Celâleddin Paşa” oldu. General Bem de “Murad Paşa”, Wladyslaw Koscielski “Sefer Paşa”, Michal Czajkowski “Mehmet Sadık Paşa” oldu. Hristiyan ve Müslüman askerlerden oluşan bir birlik kuruldu. 1853 Savaşı muhteşemdi ama hiçbiri birbirine benzemiyordu. O zamana kadar “Hristiyan kefere” dediğimiz insanlar bizim için Kırım’da öldüler. Yürekler yumuşamıştı.
Sivastopol, Rusya tarihinin en vatanperver ve en kanlı safhasını yaşıyordu. Genç Tolstoy’un yazdığı
GEÇTİĞİMİZ hafta pazartesi günü Prof. Dr. Yakup Kordan Hoca’yla Koç Üniversitesi Hastanesi’nin uzun koridorlarından geçerek anestezi için ameliyathaneye doğru ilerliyoruz. İnsan böyle anlarda ister istemez etrafına bakıyor; modern tıbbın disiplinli sessizliği, koridorlarda yankılanan adımlar ve yüzlerdeki ciddiyet, insana bu işin ne kadar büyük bir organizasyon olduğunu hatırlatıyor. Uzun ameliyattan sonra bir iki müdahale daha yapıldı. Hepsi gayet çabuk bitti.
Türkiye mucizeler ülkesi; bir kısmı mucizeler yaratıyor, diğerlerinin ise dünya umurunda değil. Başka hangi toplumda bu kadar kaliteli insan, diğerlerini taşır? Bu ciddi bir sorudur. Umutlarını Almanya’ya, Amerika’ya bağlayanlara söyleyelim; Almanya bugün Hindistan’ın 300 milyon yoksul, becerikli, yer yer gaddar ve her işi yapmaya hazır, pasaport için her yolu deneyecek insanıyla birleşmiş durumda. Almanlar kendilerine yeni bir müttefik, yeni bir iş gücü bulduklarını zannediyorlar. Bu onların sorunu. Kargalar güler. Ama bizim de onlardan uzak durmamız gerekir; çünkü mesele sadece iş gücü değil, medeniyet ve insanlık meselesidir.
TÜRK KADINLARI ÇOK BECERİKLİ
Geçen haftaki ameliyat başarılı geçti demiştim. Sevimli, çalışkan hemşireler işlerinin başındaydı.
Bu pazar gecesi ise birden fenalaştım. Koğuşta hastabakıcı Sevim Hanım, Dr. Şevval Kanlı, hemşirelerden Tuğba ve Çağla hanımlar hepsi birden beni ıstırabımdan kurtarmak için seferber oldular. Yeni bir ameliyata aldılar. Ani kanama durdu. O an insan, bu memlekette hâlâ işini ciddiyetle yapan, vicdanıyla çalışan insanların varlığına şükrediyor.
Zaman makinesine binebilsem Gazi Paşa’ya telgraf çekeceğim: “Paşam, dört Türk kadını, ihtiyar moruk profesörü kurtardılar. İnkılaplar hedefine varmıştır.”
Belli ki bu dünyada feminist inkılabını da Türkler yapar. Çünkü hiçbir kavmin kadınları, Türk kadınları gibi birleşemez,
1963 yılı Eylül’üydü. Zor bir yaz geçirmiştim. Bir iki dersten ikmal imtihanına kalmış, lise 1. sınıftan 2. sınıfa geçmiştim. Doğrusu sıkılmıştım; yorucu bir yıldı benim için. Çünkü aynı zamanda Mukadder Sezgin Bey’in açtığı rehber kurslarıyla meşguldüm ve ağır bir sınıf olan lise 1’i de ihmal etmiştim. Ama ziyanı yoktu; bu ihmali hemen telafi ettim, hayatımı değiştiren başka bir safhaya el atmıştım: Türkiye coğrafyasına.
O YILLARDA YOL YOKTU
Ankara’nın burnunun dibindeki Konya’yı, Göreme’yi, Gordion’u bu kurslar sayesinde görmüştüm. Türkiye o yıllarda zordu; yol yoktu. En yakın mesafelere bile şose veya makadam denen toprak yollarla ulaşılıyordu. Ankara, Konya, Adana’nın dışında, otobanı bırakın, doğru dürüst asfalt yol bile yoktu. Bursa’yı henüz görmemiştim; İstanbul’u ise akrabalarımız dolayısıyla biliyordum.
O yıl Konya’daki Mevlâna törenlerinden sonra 300 kilometrelik Göreme yolunu Ankara’dan sabahın köründe yaptık. Ertesi sabaha karşı geri döndük. Bir başka hafta sonunda Alacahöyük’e, Çorum civarında Hititlerin merkezi Boğazköy’e, Gordion’a gittik. Seksen kilometrelik Gordion Harabeleri’ne toprak yoldan gidiş geliş tam bir maceraydı.
Bunalmıştım. Bütün oğlan çocukları gibi annemle itişerek Türkiye’ye açılmaya karar verdim. İmtihanlar biter bitmez Bursa’ya gittim. Başka yol yoktu; Bursa’ya sabah kalkıp öğlen ulaşıyordunuz. O gün orada kalmak zorundaydınız ve ardından İzmir’de annemin kuzenine gidecektim. Türkiye o yıllarda genç insanların her yerde otel bulup kalabileceği bir ülke değildi.
BÜYÜKANNEMİN EVİ GİBİYDİ
Bursa büyükannemin evi gibiydi: temiz, ucuz, anane kokan.
İNSANLAR haklı olarak Haldun Dormen üstada “Tiyatronun Şövalyesi” unvanı verdiler. Bana göre bu çok açıktır. Her zaman kullandığım bir sloganın geçerliliğini benim indimde kaybetmediğini belirtmek isterim. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ydı. Bu şehir gibi bir bozkırda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş, yeni cumhuriyetin ihtiyacı olan Hukuk mektebi açılmış, nakil yoluyla da olsa Harbiye ve Mülkiye de getirilmişti (1936 yılında). Âdeta bugünkü Cumhuriyet Meydanı’nın etrafında bir “Campus Saint-Germain” kuruluyordu. Derken konservatuvar da buraya açıldı. Musiki Muallim Mektebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin konservatuvarı olarak teşekkül etti. Türk tiyatrosunun, operasının, çok yakın gelecekteki balesinin temelleri burada atıldı. 1940’lardan itibaren de kampüs bugünkü Gazi Eğitim, yani eski Musiki Muallim Mektebi’ne doğru uzatıldı; Fen Fakültesi kuruldu. Cebeci’deki konservatuvarın devamında da Tıp Fakültesi yer aldı.
TÜM BİRİKİMİNİ TİYATRO İÇİN HARCADI
Planlar düşünüldüğü gibi cereyan etmemiş olabilir ama Ankara en azından bir Balkan başkentiydi. İnsanlar tiyatronun klasikten moderne her türünü izleyebiliyor, operayı takip edebiliyordu. En azından operetler ve muhteşem bir filarmoni orkestrasıyla hayatlarına devam ediyorlardı. İstanbul bunlardan mahrumdu. Bu dallar özel girişime bırakılmıştı. Özel girişimin böyle paralı ve destekli bir sanat eğitimi ve dünyasını getirecek hâli yoktu. Hatta bunu getirmesi beklenenlerden beklemek bile insafsızlık olurdu.
Bir tane şövalye çıktı. Katiyen Don Kişot değildi. Anasının, babasının, hatta kız kardeşinin kendisi için biriktirdiklerini hiç gözünü kırpmadan tiyatro için harcadı. Sinemadaki deneyimlerini taşıyarak zengin olmaktansa bu şehre klasikle moderni bir arada götürdü. Ödüller ödülleri kovaladı. Tiyatroda yer bulmak mümkün değildi. Haldun Dormen üstad tekrar tekrar iflas etti. Dekora ve kostüme para harcandı. Kız kardeşi Güler de kendisiyle birlikteydi. Ancak çalışanlarının sıkıntıyı kendi başlarına çekmelerine tahammül edemiyordu. Ayrıca yapılması zor bir şeyi yaparak, Göksel Kortay gibi yedi senesini Amerika’da geçirip Türkçesinin mükemmelliğiyle dönen birinin de elinden tuttu; hatta elini değil, bileğini kavradı.
Dormen Tiyatrosu denince insan böyle insanları hatırlıyor. “Efendim, bu halk vefakâr değilmiş” sözü laftır. Üç sene evvel Gaziemir’de, İzmir’de, yazın ortasında Celal Şengör’le bir konuşma yapıyoruz. Birdenbire bize hiç haber vermeden, davet beklemeden Haldun Dormen Üstadımız teşrif buyurdular. İçeri girdiler. Oturmasıyla birlikte Celal, o koca gövdesiyle Haldun Dormen’i görüp bir buçuk metreden aşağı atladı, gitti elini öptü. O elini öpünce ben de tabii topal bacağımla onu takip edemeyeceğim için kalktım, Haldun Dormen üstattan bahsetmeye başladım. Zaten bahsetmeme lüzum yoktu. Bahçeyi dolduran üç bin talebe ayakta dakikalarca alkışladı. Daha ne olsun!
ONA OLAN SEVGİYİ YAŞATMALIYIZ
MİNGUZZİ olayından sonra Güngören’de yaşanan bu ikinci cinayet, ne yazık ki münferit bir hadise olarak görülemez. Daha önce de benzeri bir vakaya, Taksim’de, aynı tip serseriler tarafından işlenen bir cinayetle şahit olunmuştu. Anlaşılan odur ki bir süredir belirli çevrelerde, belirli gruplara karşı sistemli bir kin ve nefret duygusu körüklenmekte; bu insanlar “eğlenilecek”, “alay edilecek” ve hatta “yok edilecek” unsurlar olarak telkin edilmektedir. Bu durum, sıradan bir asayiş meselesi olmanın ötesine geçmiş, toplumsal bir bozulmanın işaretlerini vermeye başlamıştır.
Şahsen, bu sapıkça cinayetlerin ardından, fail ya da faillerin etrafında kümelenen birtakım sapkın çevrelerin, cenaze sahiplerini çeşitli şekillerde taciz etmesini de aynı ruh hastalığının bir tezahürü olarak görüyorum. Ne var ki bu ruh hâlinin yalnızca bireysel düzeyde kalmadığı, belirli ölçülerde teşkilatlandığı yönünde kuvvetli emareler vardır. İçişleri Bakanımızın bu konudaki dikkatli çalışmaları, meselenin ciddiyetini ortaya koymakta ve kamuoyunda haklı şüpheler uyandırmaktadır. Bakanın bu noktada desteklenmesi gerekir. Zira vaziyet her geçen gün daha da vahim bir hâl almaktadır; toplumun sabrı tükenmektedir.
GELECEĞE İNANÇ GİDİYOR GÜVEN ZEDELENİYOR
Gayet kolay temin edilen silahlarla, bir ailenin bütün ömrünü ve bütün varidatını harcayarak yetiştirdiği ümit ağaçlarının böylesine hunharca yok edilmesi, maşerî vicdanda ve toplumsal bilinçte derin yaralar açmaktadır. Bu cinayetler, yalnızca bir cana kıyılmasını değil; aynı zamanda ailelerin geleceğe olan inancının, toplumun adalet duygusunun ve devletin koruyucu kudretine dair güvenin zedelenmesini de beraberinde getirmektedir.
Sapkınların avukatları ise zaman zaman gülünç savunma delilleriyle kamuoyunun karşısına çıkmaktadır. Hukukun savunma hakkını teminat altına alması elbette esastır; ancak müvekkillerinin tehditkâr tutumlarını ve çevreye verdikleri açık gözdağını önlemek hususu, anlaşılan o ki çoğu zaman gündeme dahi gelmemektedir. Bu tutum, hukukun vakarını zedelediği gibi, adalet duygusunu da aşındırmaktadır.
Bu olaylar, mesleğini büyük bir ciddiyet ve başarıyla icra eden avukatlarla baroları, giderek halkla karşı karşıya getirecek tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Asıl endişe verici olan da budur. Zira hukuk düzeni ile toplum arasındaki güven bağı bir kez sarsıldığında, bunun tamiri son derece güçtür. Devletin görevi, yalnızca suçluyu cezalandırmak değil; bu tür sapkınlıkların toplumsal zemin bulmasını da kararlılıkla engellemektir. Aksi hâlde bugün çocukları, yarın ise toplumun bizzat kendisini koruyamaz hâle geliriz.
MATTİA AHMET MİNGUZZİ
KATİLLERİ 15,16 YAŞINDAYDI
ÇANAKKALE Muharebeleri’nde 8-9 Ocak’ta Britanya, Fransa ve Avustralya’dan oluşan ANZAK kuvvetlerinin sessizce ve doğrusu başarılı bir şekilde çekilerek cepheyi terk ettiği günün 110. yılındayız. Çanakkale Savaşı’ndaki gelişmeler, açık konuşmak gerekirse, her şeyden evvel Türkiye’nin siyasi ikliminde hâlâ çözümlenmiş değildir; muhtelif görüşler çelişik biçimde yer almakta, savaş tarihi alanından ziyade kahvehanelerde tartışılmakta ve ikincil edebiyatta da farklı görüşleri ifade etmek için kullanılmaktadır.
Şunu söylemek gerekir ki Çanakkale Savaşları üzerindeki zıt görüşler, siyasi bir davranış ifadesidir. Bunlar harp tarihinden ziyade, askerlikten anlamayan çevrelerin yorumlarıdır ve sanıldığının aksine nesilden nesile farklı çevrelerde yaşatılmaktadır. Buna karşıt görüşler de elbette meydanı boş bırakmamıştır. Başta askerlik uzmanları ve tarihçiler olmak üzere (istendiği kadar “resmî tarih” densin), yabancı kaynakları da kullananlar tarafından mesele zıt biçimde ele alınmaktadır.
İTİBAR EDİLMEYECEK GÖRÜŞLER DE VAR
İtibar edilmesi gereken yaklaşım da budur. Zira Anglosakson dünyasında “Gelibolu Savaşları” olarak adlandırılan Çanakkale Savaşları’nın sonunda büyük bir hayal kırıklığı yaşanmış, bilhassa İngiltere ve Avustralya’da kitleler Britanya İmparatorluğu komutanlarını ağır biçimde suçlamışlardır. O tarihlerde “Aslanlarımız, eşekler tarafından komuta edildi” sözü de dolaşıma girmiştir. Hâl böyleyken, bunu açıkça söylemekte fayda vardır. Bazı Alman askerî tarihçilerin ikinci perde yorumlarında ise Türk tarafının savaşı başarıyla yürütmesinde Almanların payı ileri sürülmektedir. Hatta sayıları bini aşmayan Alman asker ve subayın başarıdaki rolünü abartan bu görüş, maalesef Almanya’daki bazı çevreler tarafından da kaleme alınmış ve yıkıcı medya yoluyla yayılmıştır. Bunlar elbette itibar edilecek görüşler değildir; ancak savaşın yorumlar düzeyinde hâlâ farklı cephelerde sürdüğünü göstermesi bakımından dikkate değerdir.
110. yılını geride bıraktığımız bu dönemde, yalnızca Türk tarihinin değil, bütün dünya tarihinin en önemli savaşlarından ve savunmalarından birinin tarihini çok daha dikkatle incelemek zorundayız. Artık ciddi düşünme zamanı gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nın belirleyici cepheleri Marne ve Verdun (Fransa), Stavropol (Rusya) ve hiç şüphesiz Çanakkale’dir. Bunun dışında savunma mevzilerinde bu ölçekte kahramanca direnişler ne Almanya’da ne İngiltere’de ne de başka bir yerde görülmüştür. Bilhassa kara savaşları açısından Gelibolu ve Kûtül’amâre, İngiliz harp tarihinde hâlâ sıkıntılı mevzular olarak durmaktadır. Bunlara savaşın son döneminde İran’daki Britanya-Osmanlı mücadelesini ve Bakü’nün istirdadını da eklemek mümkündür.
HİÇ şüphesiz filmlerden tanıdığımız “Vahşi Batı”; kovboyların, birbirini temizleyen kiralık katillerin, at hırsızlarının ve yakalananların hemen asıldığı bir dünyadır. Çünkü birinin atını çalmak, her şeyden evvel onu açlığa mahkûm ederek ölüme sürüklemek demektir. Batı’nın vahşi steplerinde at; çiftliktir, üretimdir ama aynı zamanda kavgadır; silahın en anlamlısıdır.
Amerika, doğudan batıya doğru genişleyen bir beyaz kıtadır. Bu genişlemenin, bir ölçüde, buraya kendilerinden ne kadar önce geldikleri hâlâ antropolojik olarak tartışılan yerli Kızılderililerin yok edilmesine bağlı olduğu açıktır. Bugün dahi rezervlerde, söz konusu sübvansiyonlarla yaşamak zorunda olan Amerikan yerlileri konusunda, her orta sınıf Amerikalının yüz yüze konuştuğumuzda bir vicdan muhasebesi yaptığı; buna karşılık kurulu düzenin pek de değişmediği malûmdur. Ne var ki 1950’lerde kovboylara sempati sağlayan Vahşi Batı hikâyesi, 1960’larda İtalyan ve Avrupa sinemasının konuya el atmasıyla tamamen mahiyet değiştirmiştir. Amerika artık sorumluları suçlanan bir Beyaz Kıta hâline gelmiştir.
AMERİKAN DEMOKRASİSİ KENDİYLE ÇELİŞKİ İÇİNDE
Daha önce, 1776 Philadelphia Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile dünya “kitle cumhuriyeti”ni tanımıştı. Doğrusu, Amerikan toplumunu meydana getiren kitleler, her biri ayrı bir federal devlet olarak bir “federal cumhuriyet” kurdular. Amerika’da üç kuvvetten biri sayılan yargı, sadece Supreme Court’un (Yüce Mahkeme) temsil ettiği; başkanın ve Kongre’nin yasama ve yürütme olarak ayrı kanatlar oluşturduğu bir sistem olmaktan ötedir. Federe devletlerin her birinin ayrı hukuki yapıları, kanun metinleri vardır; infaz, ceza ve yargılama usulleri dahi birbirinden farklılık gösterir. Bünyesindeki bu çoğulculuk, Amerikan demokrasisinin geniş ölçüde dernek ve sendikalaşma faaliyetine de zemin hazırlamıştır. Ancak 19. yüzyılda ilk 1 Mayıs faciasının yaşandığı Amerika, zamanla sendikalar konusunda da büyük ölçüde gerilemiş ve Amerikan sendikalizmi bir tür haydutluğa dönüşmüştür.
Her şeye rağmen Amerika’nın kendine göre esneklikleri vardır; zaman zaman değişir. Bu değişimlerin mutlaka olumlu yönde olduğunu söylemek ise güçtür. İçtimai nizamın sıkıntılar yaşadığı günümüzde Amerikan demokrasisi, üniversitelere kadar uzanan tuhaf ve arzu edilmeyen gelişmeler yaşamaktadır; kendiyle çelişki içindedir. Talebelere vize verilmemesinden söz edilmektedir. Yabancılara vize vermemek, Amerikan üniversitelerinin parlaklığını söndürür. Zira yerli talebe ve hoca ile Amerika’da ilim yapılamaz; bu umumi bir kanaattir. Göçmenleri istemeyen bir Amerika’nın gelişme şansı yoktur. Amerikan halkı, çalışkan ve yaratıcı insanlardan oluştuğu kadar, çalışkan ama yaratıcılıkta durgun bir orta sınıfın da ülkesidir. Daha doğrusu Amerika’nın yerleşik orta sınıfı, daima kıtadan gelen yaratıcılara ve kanun dışı, istisnai yaşam ve kazanma biçimlerine yönelen insanlara ihtiyaç duymuştur.
‘Suçlu’ları aşağılama ABD’de ‘Vahşi Batı’ denilen dönemde (1865-1895) sıkça başvurulan bir yöntemdi. ‘Katran ve tüye bulanan’ ‘suçlu’ kasabada dolaştırılarak aşağılanırdı. (Yapay zekâ ile oluşturuldu)
Amerikan kapitalisti mucittir; Ford gibi, Edison gibi. Peki bu durum gerçekten böyle devam ediyor mu? Sadece Nobel alan dâhimiz Aziz Sancar Hoca’yı dinleyelim: “Ben 1950’lerin sonunda Amerika’ya geldiğimde, bu memleket, durgunlaşmaya başlayan Sovyetlerin aksine, bilimsel faaliyeti fevkalade yürüten, icatlar yapan bir ülkeydi.” Bugün ise o vasfını kaybetmiştir. Çin onun yerini almaktadır. Amerika, silah sanayisiyle gelişmektedir. Bu sanayisi kana dayanan bir memleketin yaratıcılığı ve esnekliği de sarsıntıya girer. Bütün bunların on yıl içinde kaçınılmaz bir döküntüye yol açacağına inanmak mümkün değildir. Amerikan halkının kurumlarının ve demokrasisinin esnekliği, ülkeyi daha yarım asır götürecek gibi görünmektedir. Fakat son sarsıntıları kendisi için haddinden fazla ümitvar ve fırsat verici gelişmeler olarak gören Çin gibi yerler de atılımlara başlamaktadır.
BU ÇATIŞMA ORTAMINDA