"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Son Rus çarı... ‘Kanlı Nikolay’ 123 yıl önce bugün taç giymişti

26 Mayıs 2019

26 Mayıs 1896’da son Rusya Çarı II. Nikolay taç giydi. Babası III. Alexander, suikastla ortadan kaldırılan ve kurtarıcı Çar diye anılan II. Alexander’in oğludur. III. Alexander’in kendi de ağır bir suikast atlatmıştı ve bu suikast dolayısıyla Lenin’in ağabeyi Aleksandr Ulyanov idam edilenler arasındaydı. Son Çar Nikolay Aleksandroviç ailenin kara talihini noktaladı. Ünlü efsane yürürlükte gibiydi. Kendisine kutsiyet atfedilen Rusya’nın eski Rurik sülalesinin yerini alan Romanovlar’dan hiçbirinin rahat saltanat süremeyeceği ve eceliyle ölemeyecekleri konusunda kehanet ve rivayetler bugüne kadar yaşamıştır.

PERİŞAN İŞÇİLER

1. Nikolay, Kırım Savaşı’ndaki yenilgi üzerine adeta intihar eder gibi buzlu bir havada kıtalarını teftiş etti ve zatürreden öldü. Oğlu II. Alexander 1881’de suikasta kurban gitti. Yerine geçen oğlu III. Alexander sulhperver diye anılır; doğrusu döneminde Rusya’da sanayi gelişti, demiryolları gelişti ve Trans Sibirya Demiryolu tamamlandı. Lakin bu yeni yapılanma Batı Avrupa’nın çok gerisindeydi ve Rusya işçi sınıfının Moskova ve Petersburg gibi şehirlerdeki fabrikaların içinde, aileleriyle sürdükleri perişan yaşam sadece Bolşevik yazarların değil İsmailiye cemaatinin lideri Ağa Han’ın bile kaleminde dehşetle tasvir edilmektedir. Ona göre Rus işçi sınıfı Bombay’daki işçiler kadar ağır hayat şartları altındadır. Onlardan daha beter bir fark, soğuk iklimde dışarı çıkıp temiz hava alma imkânına bile sahip olamamalarıdır.

O DA ‘TORUN’DU

2. Nikolay neredeyse bütün Avrupa hükümdarları gibi Victoria’nın torunları arasındaydı. II. Wilhelm doğrudan torunuydu. II. Nikolay onun kuzeniydi. Hükümdarlardan oluşan bir aile resminde İngiltere kıralı VII. Edward, Kayzer Wilhelm ve II. Nikolay’ın birbirlerine ikiz kadar benzedikleri görülür. Ayrıca II. Nikolay uzaktan kuzeni sayılabilecek Hessen-Darmstadt hanedanının prenseslerinden Alix Helena (yeni Ortodoks vaftiz adıyla Çariçe Aleksandra Fyodorovna) ile evlendi. 1894’teki bu düğüne birinin büyük annesi diğerinin büyük teyzesi olan Kraliçe Victoria da Rusya’ya gelerek katıldı.

İTİBAR KAYBI

İki yıl sonra tahta geçen çiftin taç giyme töreni bile faciaya neden oldu. Moskova’da seyircilerin bulunduğu bir tribün çöktü ve korkunç sayıda insan öldü. Devletin politikası Pasifik’in buzlu kesiminde yoğunlaşan donanmanın ve demiryolunun ulaşım noktası Vladivostok’un sıcağa doğru sarkması yönündeydi. Japonya ile savaş kaçınılmazdı. Bu savaş 1905’te yükselen Japonya’nın galibiyetiyle sonuçlandı. Avrupa şok içindeydi. Japonya büyük devletler arasında mümtaz yerini aldı. Rusya ise itibar kaybı yaşadı. Parası ‘convertible’ değildi. Borçlu bir devletti. Üstüne barışçıl taleplerde bulunan Peder Georgy Gapon adlı papazın örgütlediği işçi hareketi ki tamamen devletin kontrolünde polis şefi Sergei Zubatov tarafından yönlendirildiği halde Rus idari mekanizmasının derbederliğinden üst makamların ilgi ve bilgisi dışında cereyan eden fevkalade geleneksel görünümlü bir pazar günü işçi mitingi gaddar bir biçimde bastırıldı.

Yazının devamı...

Yunan General İoannİs Metaksas’ın kehaneti ve... İnancın zaferi

19 Mayıs 2019

OSMANLI İmparatorluğu için tam tamına dört yıl önce ekim sonunda başlayan savaş 30 Ekim 1918’de Limni Adası’nda son buldu. Mondros Limanı’nda Türkiye’nin bütün müttefikleri gibi ağır bir mütareke imzaladığı açıktı. Buna rağmen Rauf Bey dahil mütareke heyetinin saf bir ümit beslediği de açıktır. Büyükada’da Kût’ül-Amâre’den beri esir olarak bulunan general Townshend Britanya’yı ikna için heyetle birlikte götürülmüştü. Tamir edildiği anlaşılan Gelibolu malulü HMS Agamemnon zırhlısının içinde heyetler görüşmeye başladı. Tabii bu bir görüşmeden çok diktedir.

HINÇ-İNTİKAM-İŞGAL

Fransa’nın Alman heyetine karşı takındığı mütehakkim ve kindar tavrın ilk anda Britanyalılar tarafından gösterilmediği açık. Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe yer yer ikna edici hatta Türklerin lehinde uygulanacağına dair vaat edici üslubunu buradan ayrıldıktan sonra unutmuştur. Zira Britanya dört yıl süren bu savaşın kendisi için çok uzun olduğunun farkındaydı. Umulmadık kayıplar yanında bilhassa Gelibolu’dan sonra Kût’ül-Amâre’deki yenilgi, İran ve Bakü’de bunu izleyen gerilemelerin kini içindeydi. Nitekim mütareke hükümleri çok geniş yorumlanarak 1919 yılı içinde işgaller ve Osmanlı devlet görevlilerine karşı küçümsemeler devam etti. Bu tip bir mütareke havası Cihan Harbi’nin kendisi kadar yenidir. Uzun süren savaş uzun süren hınç ve intikamı da birlikte getirdi.

OKUMUŞ ŞEHİT GENÇLİK

Daha dokuz ay evvel Türkiye Brest Litovsk’ta Rusya’nın savaştan çekilmesiyle umutlu bir safhaya girmişken, ardından Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan’ın savaşı terk etmesiyle doğudaki cephelerde tamamıyla yalnız kalmıştı. Bu uzun savaş Türkiye’nin sadece topraklarını Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak gibi verimli bölgelerini değil savaşçı ve üretici bir asker neslini de kaybetmesine sebep oldu. Şehitler arasında İstanbul’daki liselerin ve Darülfünun’un boşalan sıralarından silah altına alınan okumuş gençlik de vardı. Şark ve Garp kültürüne sahip
bu şehit kuşakla gelişmekte
olan bir ülkenin geleceği mahvolmuştu.

MANZARAYA BAKARAK: GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER

Yazının devamı...

Anar Rıza

12 Mayıs 2019

AZERBAYCAN edebiyatının büyüklerinden. Yazarlar Birliği Başkanı olduğu için değil, insanlarla ve zor adamlar olan yazarlarla en iyi geçinen, hakkı teslim eden kişi olduğu için. Anar’ı çok eskiden tanıyorum. Ta 1968’li yıllardan. Mirza Fethali Ahundzade üzerine “Dost” dergisinde bir yazı yazmıştım. Bu makaleyi “Gobustan” dergisi için çevirdi. Salim Şengül bu dergiyi bana ulaştırınca haberdar oldum, gıyaben tanıştık. Şahsen görüşmemiz 1983 yılında Strasburg’da Azerbaycan’ın ve Türk dünyasının en sevilen bilginlerinden olan Irene Melikoff’un tertiplediği Azerbaycan sempozyumu sırasında oldu. O tarihe kadar bu ülkeyi tanıdığımı sanıyordum. Değişik insanlar vardı. Ela adlı ve çok çabuk kaynaştığımız Eleanora fişek gibi bir tercümandı. Seri ve hatasız mükemmel bir aksanla Rusça, Fransızca çevirileri yapıp gidiyordu. Tabii ki Azerbaycan diliyle de ama İstanbul Türkçesiyle de rahat görüşebiliyordu. Sonra Haydar Aliyev onu Paris’e büyükelçi yaptı.

ULUSALCI YURTSEVER

Anar Rıza’nın tevazuu şaşılacak ölçülerdeydi. Milli şair mesabesindeki Resul Rıza’nın oğlu belli ki iyi bir terbiye görmüş ve kendini öne atmamayı öğrenmişti. Şiirleriyle tanınıyordu. Romanlarını da bu birkaç yılın içinde okudum ve şunu açıkça ifade ettim: Azerbaycan’da nesir bizimkinin önüne geçiyor. Rus dilini ve edebiyatını seçkin Azerbaycan aydınlarının hepsi gibi iyi biliyordu. Gürültücü olmayan, ölçülü bir yurtseverdi. Ulusalcıydı. Bu onun Rus kültürüne ve diline yabancılık ve husumet beslemesi için bir sebep değildi ama halkının tarihini ve yaşadığı sıkıntıları biliyordu. Birbirimizi tanıdıkça anlatır oldu.

AÇIK BİR YAZAR

Film rejisörüydü. Ben filmlerini, bir belgesel hariç göremedim. Beni ona yakınlaştıran yazıları Sovyet devrinde Polonya’ya, Özbekistan’a, Macaristan’a, Bulgaristan’a, Kazakistan’a yaptığı gezilerdir. Sovyet dünyasının birçok yerinde tanınıyordu. Moskova’yı onun kadar seven, bu derunî, kendine özgü burukluğu olan şehri onun kadar iyi anlatan az bulunur. Avrupa’ya yaptığı gezilerden sonra bu yeteneği Avrupa şehirlerini naklederken de ortaya çıktı. Anar’ın asıl tiyatro eserleri ve benim göremediğim senaryoları erken yaşta şöhret olmasını sağladı. Toplumunu iyi temsil eden açık bir yazardı. Cengiz Aytmatov’la olan dostça diyaloğuna kısa süre de olsa şahit oldum.

DÜŞÜNMEYE SEVK EDİYOR

Bundan bir müddet önce İstanbul Türkçesine çevrilerek yayımlanan “Yaşamak Hakkı” elimdeki son eseri. 600 sayfayı aşan şahsi hatıralarına, belgelere, Azerbaycan seçkin zümresi arasında duyduklarına ve gördüklerine ve ciddi basılı notlara dayanıyor. “Yaşamak Hakkı” kronoloji sırasına göre dizilmiş yazılardan oluşuyor. “Mir Cafer Bağırov’un Çöküşü”, “Mir Cafer Bağırov’un İki Meleği” makalelerinde Bağırov’un olumsuz yönleri kadar güvenilirliği nedeniyle Stalin’i bazı meşum kararlarından dönmeye ikna ettiği anlaşılıyor. Bu ittifakı Beria’yla tamamlıyor. Azerbaycan’ın İkinci Dünya Savaşı sonunda önemli miktardaki nüfusunun uzak bölgelere naklinin önlenmesi gibi. ‘Azerbaycan’daki Pantürkizm korkusu’, ‘Sovyet Azerbaycan’ın kurucusu sayılan Neriman Nerimanov’un muhteşem kişiliği’ gibi konulardaki yazıları doğrusu çağdaş Azerbaycan tarihini bildiğini sanan benim gibileri bile yeniden öğrenmeye ve düşünmeye sevk edecek sadece birkaç yazı. Anar’ın milletvekili ve Yüksek Sovyet’teki Azerbaycan heyetinde bulunması, onun çağdaş Sovyet liderlerle, bilhassa Gorbaçov’la tanışıp görüşmesini sağladı. Gözlemleri ve değerlendirmeleri fevkalade ilginç ve özgün.

Yazının devamı...

49’unda ölmeseydi...

5 Mayıs 2019

3 Mayıs 1481’de Ordu-yu Hümâyun alışıldığı üzere Üsküdar’a geçer. Bu alayın ve törenin ardından günün erken saatlerinde başlayan geçit Anadolu’ya doğru yönelir. Bugün Bağdat Caddesi (caddenin “Bağdat” adını ne zaman aldığı, 15. veya 16. asırda yazılan kaynaklardan iyi tespit edilmeli) dediğimiz yol izlenerek ilk konak yerine yani Gebze Sahrası’na ulaşırlar.

ZEHİRLE BAŞLADI

Sefer-i Hümâyun’un genellikle hedefi ilan edilmez. Mesela Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra Tebriz’e yöneleceği ordunun içinde ancak Şam’da konuşulur olmuştu. Gebze’de konaklayan Fatih’in seferi nereye yapacağı sözde belli değildir ama galiba Dil İskelesi’nden gemiler İtalya’ya yönelecekti. Akdeniz adalarının kuzey kısmı Midilli, Eğriboz (Euboia), Taşoz (Tasos), Semadirek (Samothraki) onun tarafından fethedilmişti. Sakız’da Cenevizliler vardı. Şövalyelerin elindeki Rodos Adası ise Padişah’ın kuşatmasına rağmen alınamamıştı. Onu ancak torun çocuğu Kanuni Sultan Süleyman saltanatının başında ele geçirecektir. 1480’de Gedik Ahmet Paşa Puglia Yarımadası’na çıkmıştır. İtalya’nın aşil topuğunda Osmanlı ordusu yerini etti. Otranto ele geçmiştir. İlk tahriri de yapılmıştır. Ne var ki kısa bir zaman sonra Gedik Ahmet Paşa çekilecektir. Çünkü Gebze Sahrası’nda büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmed’in zehirlendiği anlaşıldı, ruhunu teslim etti.

EN AHLAKSIZ PAPA

Karışıklık da orada başladı. Yeniçeriler ve kapıkulu askeri Cem Sultan’ı istiyordu. Karaman’daydı. Devletlular ise çoktan Amasya’ya şehzade Bayezid’e daveti iletmişlerdi. Bayezid’in yetişip Topkapı Sarayı’nda tahta geçişi, kendisine biat edilişi kapıkulu askerinin isyanıyla karşılandı, Cem Sultan ise adım farkıyla muharebeye hazır vaziyette yetişmiştir. Bu bir yıl içinde Cem Sultan’ın Bayezid’le mücadelesi, yenilgisi ve nihayet Rodos şövalyelerine sığınması ve ardından kıymetli bir rehin olarak Roma’ya nakliyle Rönesans tarihinin en entrikacı ve en ahlaksız papası VI. Alexander’ın elindeki ıstıraplı yıllar başlamış oldu.

EN PAHALI REHİN

Kardeş katlini mazur gösterecek bir sebep, Sultan II. Bayezid’in hareket edememesi, ne Memluklerle ne Papalıkla ne de Endülüs’teki İspanya ile aktif bir mücadeleye girememesi, Cem Sultan’ın potansiyel bir tehlike, taht kavgası için öne sürülecek bir rehin olmasıydı. Papalık hiç de küçümsenmeyecek yıllık meblağı yani yaptırılan muhteşem kiliseler ve ısmarlanan sanat eserlerinin dışında kalan devletin yıllık cari giderlerini karşılığı olan bedeli bu rehin için Osmanlı saltanatından tahsil ediyordu. Kemal Beydilli Hoca’nın Hans Pfeffermann’dan çevirdiği “Rönesans Papalarının Türklerle İş Birliği” adlı eserde faciayı ayrıntılarıyla görmek mümkün.

Yazının devamı...

Ya Fethi Bey olmasaydı

28 Nisan 2019

SULTAN II. Abdülhamid tahta çıktığı vakit Osmanlı maliyesi fiilen iflas etmişti. İlan edilen moratoryumun o vakte kadar Paris Antlaşması ve Concert Européen (Avrupa Uyumu) çerçevesinde Osmanlı’yı kayıran Avrupa devletlerini bile çileden çıkardığı açıktı. Ödemesi durdurulan senetler sadece varlıklarının değişimine bel bağlayan orta sınıf mensuplarını da galeyana sevk etti. Üstelik Mahmud Nedim Paşa’nın bu moratoryumda kendisi açısından çok dürüst davranmadığı bilinir. Rusya taraftarı olmaktan ziyade Rusya’yı kullanma gayretinde bir sadrazamdı. II. Abdülaziz’in tahtan indirilişinden sonra tahta geçen V. Murad’ın duygusal mizacı itibariyle gelişen olaylara dayanamadı. Bazı tarihçilerin kısaca ifade ettiği tecennün etmiş yani delirmiş değildir. Paranoid bir yapının içki nedeniyle patlaması söz konusu olabilir ki Çırağan Sarayı’ndaki menfa yıllarında huzurlu bir hayat sürdüğü için sağlığına kavuşmuştur.

ANAYASAYI KALDIRMADI

II. Abdülhamid Han, Meşrutiyet taraftarı göründü, anayasa ilanını vaat etti. Sözün doğrusu, anayasayı da hiçbir zaman kaldırmadı. İhlal ettiği noktalar da maalesef anayasanın gereken teknikten ve üsluptan uzak hazırlanması dolasıyla ihlale müsait oluşundan ileri gelir. 33 yıllık saltanatı boyunca padişahın son birkaç ay hariç Babıâli’yi adeta ikinci plana ittiği, önemli haber ve işlemlerin saraya bağlandığı açıktır. Bununla birlikte saraydaki kadroların ehliyetli olmalarına dikkat etmiş, ıslah ederek adeta yeniden kurduğu Mekteb-i Mülkiye’nin en iyi mezunlarını Mabeyn’e almıştır. Borsayı ve mali dünyayı iyi tanıdığı için borçların düzenli ödenmesinde bir hayli etkili oldu. Fakat Muharrem Kararnamesi’yle kurulan Duyun-u Umumiye bir alacaklı kuruluşuydu. Bu kuruluş devletin bazı gelirlerine el koydu, maliyeyi kontrol etti. Bununla birlikte alacaklı üye Avrupa devletleri, 1878 Berlin Kongresi’yle tespit edilen ağır savaş tazminatı dolayısıyla alacaklı duruma geçen Rusya’yı Duyun-u Umumiye’ye sokmadılar. Onun borçlarının belirli bir komisyon dahilinde toplayıp ödemeyi taahhüt ettiler. Rusya kendisi borçlu bir devletti ve parası “convertible” değildi.

REFORMLAR YAPTI

Donanma atıl kaldı. Eğitimde, ulaşımda ve tarımda reformlar yaptı. Dış borçları kısmen ödeyebilse de temizleyemedi. Uzun saltanatı padişahı yormuştur ve hanedanın isyan veya darbe teşebbüsü karşısındaki tevekkül âdetinden vazgeçilmemiştir. Kendisine bağlı I. Ordu efradını hem 1908 Makedonya olayları ve Meşrutiyet’in ilanı safhasında hem de 31 Mart’taki Avcı Taburları’nın ayaklanması sırasında gelen Hareket Ordusu’na karşı kullanmaktan kaçındığı açıktır. Meclis-i Umumi Yeşilköy’de (Ayastefanos) yani ayan ve mebusan bir arada toplanarak Meclis-i Milli adını aldılar. Milli Meclis’in başkanlığına eski sadrazamlardan Said Paşa seçildi.

DOĞRUDAN HALLİNE

Padişaha tahttan çekilme teklif edilmesi veya açıkça ‘hal’ edilme seçeneği için de birincisi oylanmadan doğrudan halline karar verdiler. Müzakere sırasında Rum milletvekilleri bu işleme karşı olduklarını ifade etmişlerdir ve ‘hal’ heyetinde de Rum milletvekillerinden kimse yoktur. Bu ilginç bir politikadır ve Osmanlı Rumlarının birtakım olaylara herkesle birlikte karışmama konusundaki prensibini ifade eder. 27 Nisan 1909, yani bundan 110 sene önce ‘hal’ kararının kendisine bildirilmesinin hemen akabinde padişah ailesiyle birlikte Rumeli’ye, Selanik’e sevk edildi. Bu safhanın çok centilmence geçmediği açıktır. Eğer süreç içinde nakil işleminin başında Fethi Bey (Okyar) olmasa daha vahim kabalıkların olacağına şüphe yoktu.

Yazının devamı...

Mehçhul şehide dua

21 Nisan 2019

BAKÜ’den Şamahı’ya gidiyoruz. Yaz-kış rüzgârlı ve bazen bunaltıcı olan Bakü’nün 19. asırdan beri devamlı imar edilen bir başkent olduğunu belirtmek gereksiz. Kafkaslar’ın başladığı merhaledeki Şamahı ise sükûneti ve temiz havasıyla yaz-kış ruhların dinlendiği bir yer. Şehrin binaları genellikle bizim Bitlis-Ahlat’a özgü yapılarla eş gibi.

‘MÜTTEFİK’LE SAVAŞ

Yanımda Behçet ve Sultan Gözükara var. Bakü’nün kültür alanındaki öncülerinden Tenzile Rüstemhanlı Hanım’ın misafiri olarak yol alıyoruz. Yolda 1918 yılında Bakü’ye giren Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun şehitliği göze çarpıyor. 1130 subay ve askerin şehit düştüğü bu önemli çarpışma noktasında vuruştuğumuz ordu ne Rusya’ydı ne İngilizlerdi fakat doğrudan doğruya müttefikimiz Almanya’ydı. Onlar petrol alanlarına el atmak için, bizimkiler ise Bakülülerin imdat feryadına koşarak oradaydılar. Şehit subaylardan birinin kabri başındayız.

ÖMER EL-HALVETİ

Buradan Şamahı’ya doğru yöneliyoruz. Kafkas Dağları’nın eteğindeki bu 60 kilometre Türklerin son 1000 yıllık tarihinin abidesi. Şamahı’nın kenarındaki Avahil köyünde Halvetiye tarikatının kurucularından Sirâcüddîn Ömer el-Halveti’nin mezarının önündeyiz. Dumanlı dağların eteğindeki köyün kıyısında bir ulu ağacın altında yatan şeyh, İran’ın Gilan bölgesi Lahican şehrinde doğdu. Tabiatın dinginliği ve büyük metropolün bile el süremediği kadar doğal sükûneti bu mezarda heykelleşmiş gibi. Türk tarihinin 1397 ve 1918 arasındaki yürüyüşünde sadece Asya’nın içinden küçük Asya’ya ilerleyen ordular değil beraberindeki göçebeler, sanatçılar, zanaatkârlar, şairler ve Ömer el-Halveti gibi tarikat önderleri var. Aynı yolun üzerinde çağdaş Azerbaycan’ın tarihini çizen iki abide yer alıyor.

CANLI KALINTILAR

Yazının devamı...

Şah'tan Putin'e Türk operası

14 Nisan 2019

Her şeye rağmen fakir Cumhuriyet’in bozkırda o zamanki Ankara Halkevi’nde (bugün Devlet Resim ve Heykel Müzesi) İran Şahı’nın ziyareti sırasında, büyük Atatürk’ün emriyle, 19 Haziran 1934’te İran ve Turan üzerine yazılmış bir libretto ile “Özsoy Operası” Adnan Saygun tarafından bestelendi ve sahnelendi. Kadroda Semiha (Berksoy), Nimet Vahit, Nurullah Şevket (Taşkıran) vardı.

Bu tek perdelik operayı birlikte seyreden İran Şahı Rıza Pehlevi dönüşte İran’da operayı kurma çabasına girişti. O olay Türkiye’de devlet operacılığının hatta daimi opera kurumunun başlangıcı olmuştur. Yoksa İstanbul operetleri ara sıra gelen yabancılar aracılığıyla bir nebze tanınıyordu. Carl Ebert’in çabalarını devamlı denetleyen ve destekleyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün opera binasında bu temsilleri göremediği açık.

OLUMLU GELİŞMELER

Dünya sahneleri temsiller için geçici veya uzun kontratlarla istihdam edilen Türk opera sanatçılarıyla dolu. Bazıları tanınıyor ve tutuluyor. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Mehmed Karahan da bunların başında geliyor. Kendisine Verona’daki opera şenlikleri sırasında sokaktaki halkın, seyircinin nasıl tezahüratta bulunduğunu herkes gibi ben de gördüm. Belki mutlaka yeterli destek yok ama yeni nesiller bu sanatı benimsiyor ve üstün yetenekliler... 1934 Haziranı’ndaki Ankara’daki “Özsoy Operası” denemesinden sonra geçen hafta Moskova’da Bolşoy Tiyatrosu’nda Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sergilediği “Troya Operası” Moskovalıların hayranlığını kazandı. Orada değildim ama bana telefonla birçok dostum haber verdi. Sıradan bir protokol desteği değil galiba devler reisleri bulunmamış ama Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy ve Rusya Kültür Bakanı Vladimir Medinskiy operayı izlemişler. Semiha Berksoy’un, Nurullah Şevket’in ardından 85 yıl sonra Türk operası, opera sanatının zor izleyicisinin karşısında başarılı bir temsil veriyor. Bunlar olumlu gelişmeler.

Bütün sorun şu: Şayet Kültür Bakanlığı bu dalı güçlendirmekte sıkıntı çekiyorsa bütçeyi arttırmalı hatta tiyatro ve operayı ayrı bir birim olarak teşkilatlandırmalı. Gerek konservatuvar mezunları gerekse dışarıda yetişen sanatçı adaylarını yetkili kurumların temsilcilerinden oluşan jürilerle bu sanatın kadrolarının içine almalı.

İYİ BİR DOĞUŞ

Opera ve tiyatro Cumhuriyet Türkiyesi’nde iyi bir doğuş gösterdi. Maalesef çocuğun büyümesi geciktirildi ama bu çocuk yine sağlıklı şekilde büyüyor, artık beklediği sadece bütün akrabaların, bütün sülalenin desteğine bağlı. Kastettiğimiz millet ve çocuk da Türk operası ve orkestraları...

Yazının devamı...

Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

7 Nisan 2019

15. asrın sonunda Karaman eyaleti Karamanoğulları’nın yönettiği bölgenin adıydı. Bunun merkezinde Konya ve mülhakatı yer alıyorsa da bugünkü Niğde, Aksaray, Nevşehir, hatta İçel, Isparta’nın bir kısmı ve Akşehir de bu büyük eyaletin parçasıydı. Toroslar kuzeyi ve güneyiyle neredeyse Karaman’ın elindeydi. Eyaletin ahalisi ve ileri gelenleri Osmanlı için hassasiyet arz eden bir zümreydi. Çünkü iki beyliğin rekabeti imparatorluğun olgunlaştığı döneme kadar devam etmiştir. Bunun en belirgin sonuçlarından biri İstanbul dahil fethedilen Rumeli bölgelerine Karaman halkının “sürgün” yöntemiyle yerleştirilmesiydi.

İSTİHKAMCIYDI

Karaman eyaletine kısmen giren Kayseri’nin Ağırnas köyü Sinan’ın doğduğu köydür. Sinan bir devşirmedir. Geldiği mıntıkada Anadolu’da 16. yüzyılda yani Yavuz Selim devrinde devşirme alımına başlanmıştır. Özellikle bazı zanaatlara yatkınlığı olan gençler (yani çocuklar değil) tercih ediliyordu. Sinan bir taş ustası olarak istihkam birliklerine girdi. Yeniçeri Hassa Mimarları Ocağı’na girişinin tarihi, kendi biyografisini anlatan (Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye) Sâi Mustafa Çelebi’den elde ediliyor. Osmanlı mimarı herhalde bugünkünden çok farklıydı.

‘DÜNYA’YI GÖRDÜ

Yavuz Sultan Selim’in seferlerine katılmak demek, içinde 3 bin yılın mimari eserlerini barından bir dünyayı gezmek demektir. Suriye’nin Emeviye devri eserleri, Roma devri eserleri, Bizans’ın kalıntıları, Haçlı döneminin kaleleri, bugünkü Lübnan’da yani Trablusşam ve Cunya İskelesi’nin civarında Baalbek’te 3 büyük Roma mabedi ve Finike döneminin kalıntılarını ama asıl önemlisi Firavunlar devri Mısır’ından Bizans döneminin sonuna kadar bir yanda piramitler, bir yanda çöldeki manastırlar, Memluk Kahiresi’nin ince eserleri, her yerdeki köprüler ve doğup büyüdüğü Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları hepsi bu çocuğun zihnine kazınmıştır. Genç yaşlarda Kanuni’nin seferlerine katıldı. Bütün Balkanlar ve Avrupa’nın, eski Yunan’ın, Roma’nın ortaçağ Bizans’ının yapılarını inceledi. Roma mimarisinin merkez kubbeli eserleri bütün incelikleriyle onun zihnine çakıldı.

MİMARIN PORTRESİ

Doğu Akdeniz’in inşaatta çalışan çocuğu zaten çok şey öğrenir ama buna ilaveten şayet dört bucakta fütuhat peşinde koşan bir imparatorluğun istihkam bölüklerinin köprücüleri arasındaysa çabuk olgunlaşır, çok şey görür hele bir müddet sonra bir imparatorluğun mimar başı ağası (ağa yeniçeri generali demektir) olarak dört bir taraftaki tasarımlarıyla ünlenirse mimarın portresi ortaya çıkar. Nedendir bilinmiyor, hiçbir köprüye onun adını vermedik. Yine nedendir bilinmiyor, bir zamanlar banknotların üstündeki portresi başkalarıyla değişti. Mimar Kemaleddin dünyanın önüne çıkarabileceğiniz bir mimar değildir, kuşkusuz bizim mimari tarihimizin önemli bir ustası olabilir ama banknotlara resmi basılanlar dünyanın hiç değilse tarih, coğrafya meraklısının tanıdığı kimseler olmalıdır.

Yazının devamı...